M-L Parti ve Örgütler Uluslararası Konferansı

Marksist-Leninist Parti ve Örgütler UluslararasıKonferansı geçtiğimiz Ekim ayında Venezuela'da yapıldı. Venezuela Kızıl Bayrak Partisi (Bandera Roja)'nın ev sahipliği yaptığı Konferans'a Dominik Cumhuriyeti Komünist Emek Partisi (PCT), Ekvador Marksist-Leninist Komünist Partisi (PCMLE), Fransa İşçileri Komünist Partisi (PCOF), İspanya Komünist Ekim Örgütü (Octubre), Meksika Komünist Partisi Marksist-Leninist (PCM-ML), Şili Komünist Partisi- Proleter Eylem (PCC-AP) ve Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) katıldı.

Aşağıda olduğu gibi yayınladığımız belge, Konferans'ın ana gündem maddesi "Anti-emperyalist mücadele ve komünist partilerin görevleri" ile ilgili söz konusu sekiz partinin, yapılan verimli tartışmalardan sonra hazırladığı ortak metindir.

Emperyalizm üzerine düşünceler

Ekim 1998'de Venezuela'da toplanan Uluslararası Komünist Parti ve Örgütler Konferansı, samimi ve açık bir ortamda işçi sınıfını ve dünya halklarını etkileyen, ilgilendiren sorunları ele aldı. Emperyalizm üzerine tartışmasında özet olarak şu görüşler ileri sürüldü:

Günümüz emperyalizmi Lenin tarafından 1915 yılında tespit ve tahlil edilen tüm karakteristikleri, eğilim ve çelişkileri en üst düzeyde ifade etmektedir. Emperyalizmin nesnel temeli, sermaye birikimi ve onun sonucu olarak da zenginliklerin yoğunlaşması olmaya devam ediyor. Yeryüzünün bütün doğal kaynakları büyük tekeller tarafından paylaşılmış ve yağmalanmıştır. Dünyanın tüm ülkelerinde giderek artan sayıda işçi, birkaç yüz büyük tekelci şirket için çalışmaktadır. Kapitalist birikim uluslararası büyük birlikleri ve büyük tekelleri, küreselleşme diye adlandırılan olgunun yoğunlaşmış ifedesi durumuna getirmiştir. Son yıllarda bir taraftan açlık, sefalet, işçilerin aşırı sömürüsü de dünya halklarının yağmalanması artarken, öte yandan tarihin en büyük füzyonları gerçekleşti.

Mali sermaye öylesine güçlü ve büyük boyutlara varmıştır ki; dünyanın şu ya da bu parçasında spekülatif sermaye olarak gerçekleşirken, dünya ekonomisi üzerinde başka şeylerin yanısıra- hereketliliği ile etkide bulunmuş ve bilinen mali çöküşlere yol açmıştır.

Sermaye ihracı muazzam boyutlara varmıştır. Esas olarak emperyalist ülkelerden akan spekülatif sermaye, dünyanın belli başlı borsalarında her gün el değiştirmektedir. Bağımlı ülkelerin dış borçları baş döndürücü bir hızla büyümektedir. Pazarların uluslararasılaşması da gözönüne alındığında ve emperyalist ülkelerin bizzat kendi pazarlarında ve etkinlik alanlarında başka tekellerin rekabetini enselerinde hissetmelerini dış yatırımların asıl olarak en karlı ülke ve bölgelere doğru yönelmesine neden olmaktadır.

Emperyalizm ile birlikte dünya paylaşılmıştır. Yeni keşfedilecek bölge ve ülke kalmamıştır. Bu koşullarda dünya hegemonyası için tekeller ve emperyalistler arası mücade, uluslararası planda yürütülmektedir. Bugün emperyalist yayılma pazarların ve etki alanlarının yeniden belirlenmesini dayatmaktadıyr. Bu durum, emperyalist ülkeler arasynda bir taraftan yeni anlaşmaları gündeme getirirken aynı zamanda çatışmaları da kışkırtmaktadır.

Aşırı üretim vb. ile ifade olan sistemin krizi geneldir. Kapitalist devletlerin düşman gruplar olarak bloklaşmalarına dünya savaşı tehlikesine götüren dünya kapitalist sisteminin iç dengelerindeki kopuş eğilimi emperyalist symürgeci sistemi er veya geç krize ve onunla parelel olarak devrimlere, sosyalizmin yeniden doğuşuna ve kapitalist dünya pazarını parçalanmasına götürecektir.

Bugünkü krizi karakterize eden genel çizgiler kar oranlarındaki genel düşüş eğilimi, emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere ülkelerin çoğunluğunda GSMH'lerde küçülme eğilimi ve dolayısıyla dünya çapında resesyon eğilimidir. Kriz her seferinde daha da derinleşirken, ekonomik düzelme ve nefes alma dönemleri giderek kısalıyor.

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin ve hatta büyük tekellerin iflasları günlük bir olgu durumuna geldi. Dünya çapında işsizliğin artışında ifadesini bulan üretici güçlerin tahribatı, emperyalist büyük devletler açısından da somut bir olgudur. Yeryüzündeki büyük çoğunluğun yaşam standartları düştü, kitlesel yoksulluk arttı ve sistemin tipik sosyal yaraları daha da açıldı. İşgücünün artan aşırı sömürüsü, ücretlerin dondurulması ya da gerçek değerinin düşmesi, emekçi kitleleri derinden etkileyen olgulardır.

Bu çerçevede sanayinin yer ve şekil değiştirmesi (rekonversiyon) maksadıyla büyük çaplı işletmelerin kapatılması rasyonalizasyon ve karların artırılması ve dolayısıyla da üretim araçlarının yoğun tahribatı gündemdedir.

Neoliberalizm tekelci kapitalizmin bugünkü koşullarında mali sermayenin ekonomik politikasıdır. Bu, somut uygulaması her bir ülkenin koşullarına göre biçimlenmekle birlikte global bir ekonomi politikadır.

Neoliberalizm son onyıllarda kapitalizme özgü sakatlıkları, sorunları en üst düzeyde gündeme getirdi. Bu politikalar tarafından güvenceye alınan kapitalist birikim, aynı zamanda güçlü işçi mücadelelerini kışkırttı, emek sermaye çelişkisini keskinleştirdi .

Emperyalizmin bu politikası, çalışma yaşamında esnekliği ve kuralsızlığı teşvik etti. Toplu sözleşme, grev ve sendikalaşma başta olmak üzere işçi hakları, dünya çapında gaspedilmeye çalışıldı. Bu politikanın karakteristik unsurlarından birisi de, mali sermayeye yeni yatırım alanları açmayı amaçlayan özelleştirmelerdir.

Küreselleşme; dünya kapitalizminin bir temel gelişme ilkesi durumuna gelen sermayenin uluslararasılaşması ve uluslararası işbölümünü güvenceye almayı ve meşrulaştırmayı hedefleyen emperyalist düşünce ve uygulamaların toplamıdır. Küreselleşme; bilimsel-teknik devrimin bugünkü gelişiminin ifadesi sermayenin organik bileşiminde nitel bir sıçramanın ve dolayısıyla da kar oranlaryndaki düşme eğiliminin ifadesidir. Bu ise kaçınılmaz olarak işgücünün sömürüsünün derinleştirilmesi ve yoğun sermaye ihracı gibi karşıt eğilimlere neden olmaktadır.

Küreselleşme; kapitalizmin özneye uygun nesneler üretme hedefine, nesnelere denk düşen öznelerde yarat hedefini eklemek hedefine, kültürel süreçlerde bir değişimi de dayatmaktadır. Emperyalistlerin idare ettikleri bu kültürel saldırı, bazı değerleri eritmekte, ulusal ve devrimci bilinci köreltmektedir.

Küreselleşme; emperyalistler arası çelişkileri asla hafifletmemiş, pazarların fethedilmesi için mücadeleyi keskinleştirmiştir. Mali sermaye, küreselleşme ve neoliberalizm çerçevesinde "Çoktaraflı Yatırım Anlaşması (MAI)"nı gündeme getirmiş bulunuyor. Emperyalist ülkeler tarafından Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bünyesinde hazırlanan bu proje, kapitalist yatırımların karlarını mutlak güvenceye alacak meşru ve politik mekanizmaların oluşturulmasını amaçlamaktadır.

MAI'nin ilkesi; yatırım yapılan devletlerin, önceden öngörülmemiş doğal ve politik karakterli değişimler gündeme gelse bile belirlenmiş çıkarları güvenceye almasıdır. MAI, yatırım yapılan devletlerle yatırımcılar arasında ortaya çıkabilecek sorunların, yine emperyalistlerce denetlenen hukuki mekanizmalar tarafından çözümlenmesini önermektedir. Bu emperyalist anlaşma bağımlı ülkelerin egemenliklerinin mutlak yitimi anlamına gelmektedir.

Kapitalizm ve emperyalizmin özü aynıdır. Ancak emperyalizm ile birlikte üretim sürecine bir dizi yeni unsur girmiştir. Kapitalizm, ifadesini robotlar, sibernetik, sanayide kullanılan yeni maddeler vb. de bulan , bilimsel-teknik devrimin yeni bir aşamasını yaşamaktadır. Bu durum, iş sürecinin örgütlenmesinde önemli değişimlere yol açmyştır. Bant sistemi üzerine kurulu Fordizm, başka şeylerin yanısıra işçiler arasında rekabeti teşvik eden kalite çemberleri, grup çalışması, prim sistemi vb. tarafından aşıldı. Egemen eğilim; şahsi iş mukabelesi, ücretin işçinin üretkenliğine göre belirlenmesidir ve bu durum sendikalardan uzaklaşmayı da beraberinde getirmektedir. İş yasalarındaki değişiklikler, işçi ile patron arasındaki ilişkilerde deregülasyona yol açmaktadır.

Politik- skandallar ve devlet kurumlarına güvensizlikte ifadesini bulan hükümetlerin istikrarsızlığı her yerde hissedilmektedir. Burjuvazi bunun kaşılığında egemenliğini güvenceye alacak bir dizi hukuki reformlara baş vurmakta ve yeni yönetim mekanizmaları geliştirmektedir. Sosyal demokrasi kriz karşısında çözümsüzlüğe düşmüş, sosyal devlet ilkesini bir tarafa itmiş ve açıktan neoliberal tutuma kaymıştır. Sosyal demokrat partiler sadece isimlerini muhafaza etmiş, ama program ve politikalar bakımından neoliberal bir konuma geçmişlerdir.

Revizyonist ve opotunist partiler bir çok yerde güç kaybederek zayıfladılar. Revizyonist devletlerin çöküşü belirli bir revizyonist-oportunist akımın varlık koşullarını ortadan kaldırmış, bunların "merkez" partilerine dönüşmelerine, kendi burjuvazisinin eklentisi haline gelmelerine neden olmuştur. Ancak revizyonist tehlike ortadan kalkmış değildir ve bu eğilime karşı mücadelede bütün Marksist-Leninistler için zorunlu görevdir.

Sermayenin ve zenginliklerin tekellerin ellerinde yoğunlaşması, iktidarın belirli ellerde merkezileşmesi şeklinde yansımaktadır. Devletler, gerici politikalarını kan ve ateşle empoze etmek üzere daha fazla baskı aygıtlarına ihtiyaç duyuyorlar. Faşistleştirme eğilimi sadece sosyal ve ekonomik çerçevede değil , üst yapı kurumlarında gündeme gelmektedir. Kitlelerin demokratik haklarına karşı güçlü kampanyalar eşliğinde şoven ve faşist tutumlar ortaya çıkmakta ve güçlenmektedir. Türkiye'de, Endonezya, Güney Kore vb.. ülkelerde faşist diktatörlükler işçi sınıfı ve emekçi halkların artan direnişine karşı ayakta durabilmek için yeniden yapılanma ve modernizasyona başvuruyorlar.

Kitle hareketinde yeni bir canlanma ve yükseliş sürecine tanık oluyoruz. Revizyonist yönetimlerin çöküşünde ve uluslararası planda emperyalizmin anti-komünist saldırısının ardından gündeme gelen, işçi ve halk hareketine başka bir deneyim kazandıran gerileme dönemi giderek aşılıyor.

Yeryüzünün değişik kesimlerinde halkların ve ulusların yükselen hareketine tanık oluyoruz. Kitlelerin saflarında ideolojik kafa karışıklığı devam etmekle birlikte burjuvazinin sistemin krizini çözme konusundaki tarihsel kapatisesizliği, halk saflarında bir değişim isteğini kendi çıkarları doğrultusunda bir toplumsal arayışın daha dile getirilmesine neden olmaktadır. Son yıllarda neoliberal politikalarla yönetilen Doğu Avrupa halkları, bugün bu politikaları reddediyor ve gasp edilen haklarını yeniden elde etmek için mücadeleye atılıyorlar.

İşçi sınıfı sadece en devrimci sınıf olma özelliğini yitirmemekle kalmamış, her defasında oynadığı stratejik rolü yeniden teyid etmiştir. Ezilen emekçi halklar işçi sınıfının yanında kendi sosyal ve ulusal taleplerini bugün daha güçlü haykırıyorlar.

Ezilen ulusların ve halkların egemenliğine karşı saldırgan emperyalist bir politikanın yürütüldüğü bugünkü koşullarda ulusal kurtuluş hareketlerinin varlığı özel bir anlam kazanmaktadır. Bu hareketler sadece saldırgan emperyalist politikaya karşı direnişi güçlendermekle değil, aynı zamanda başarılarıyla, emperyalist egemenlik halkasını zayıflatarak da önemli bir rol oynamaktadırlar.

Bağımlı ülkelerde halkların anti-emperyalist mücadelesi, orta tabakaları ve hatta tekel dışı burjuva kesimleri de içine çekerek yükselen bir karakter kazanmaktadır. Ama işçi sınıfı, anti-emperyalist mücadelenin temel gücü olmaya ve oraya kendi talepleri ve stratejik hedefleri ile katılmaya devam ediyor.

Dünya çapında ilerleyen ekonomik, politik ve toplumsal süreçlerdeki temel eğilimler ve burada özetlenen genel durum tahlili gözönüne alındığında ulusal ve uluslararası planda emperyalizmi her defasında daha güçlü darbeler vurmayı ve onu yıkmayı amaçlayan, mümkün olan bütün güçlerin eylemini koordine edecek anti-emperyalist bir politika ihtiyacı daha da acilleşmektedir. Burada, anti-emperyalist cephenin inşasına ilişkin bazı kriterlerin altını çizmek gereklidir.

Emperyalizmin dünya çapında dayattığı politikalar çelişkileri keskinleştirmiş ve çok değişik toplumsal kesimlerin bu uygulamalara karşı birliği için uygun zemin hazırlamışyır. Genelleşen değişim istemi, farklı ideolojik ve politik akımların noeliberalizm ile mücadele hedefinde ortaklaşmalarında kapı aralamıştır. Biz komünistler, emperyalist hegomonyaya karşı hoşnutsuzluğa tek tek ülkelerimizde, bölgesel ve dünya çapında bir biçim, örgütlenme şekli ve politik-yönetim kazandırılması doğrultusunda üzerimize düşen sorumluluğun farkyndayız. Anti-emperyalist cephelerin inşasına sömürgeci ve yeni sömürgeci tahakküme karşı mücadele ve birlik araçlarına ve giderek de toplumsal transformasyon araçlarına dönüşmelerini öneriyoruz .

Hedefleriyle ve mücadele aygıtlarıyla anti-emperyalist mücadele, proletaryanın stratejik amaçları (sosyalist devrim ve sosyalizmin inşası) için savaşan politik öncünün mücadelesi ile sıkısıkıya birbirine bağlanmıştıır.

Emperyalizmi zayıflattığı ve gerilettiği ölçüde her ulusal kurtuluş hareketi, ezilen ulusların ve halkların emperyalizme karşı mücadelesi; dünya proleter devriminin bir parçasıdır. (....)

Emperyalist ve gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfının ve emekçi halkının daha iyi yaşam koşulları ve toplumsal kurtuluş için savaşımı, bütün dünya halklarının emperyalizme karşı genel mücadelesinin önemli ve temel bir parçasıdır.

Emperyalizm olgusunun tüm ifadelerine karşı mücadele ve teşhir, tekelci burjuvaziye ve kapitalizme darbe vurmak demektir. Geniş anlamda güç biriktirmek, sistemin çelişkilerini derinleştirmek ve dolayısıyla da uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını nesnel olarak keskinleştirmek ve toplumsal devrim için elverili koşullar yaratmak demektir.

Bugün emperyalizme karşı mücadele neoliberal politikalara karşı mücadeledir. Bağımlı ülkelerde ulusal üretimin savunulması ve ulusal egemenlik için ileri kapitalist ülkelerde olsun, geri bağımlı ülkelerde olsun, emekçi sınıfların genel yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve demokratik hakların elde edilmesi için mücadeledir. Bugün daha özel bir anlam kazanan proletarya enternasyonalizminin bilinçli ve kararlı savunucusudur. Yani anti-emperyalist mücadele dün olduğu gibi bugün de ulusal ve uluslararası alanda ve somut planda yürütülen bir mücadeledir. Ulusal ve demokratik planda yürütülen anti- emperyalist mücadele dünya devrimi ve sosyalizm mücadelesinin bir parçasıdır.

Genel anti-emperyalist mücadele çerçevesinde devrimci öncünün oynadığı role de değinmek gerekmektedir. Toplumun devrimci dönüşümü gibi soylu bir hedefe varmak için sonuna kadar çarpışan öncü Marksist- Leninist parti, anti-emperyalist mücadelede bir kenara atılamayacak bir rol oynamak durumundadır. Devrimin çıkarları ile uyumlu bir taktik ve strateji ile silahlanmış, ülkesinin gerçeklerine denk düşen bir eylem hattında ilerleyen Marksist- Leninist parti anti-emperyalist mücadeleyi ulusal ve uluslararası düzeyde yönetmek ve yönlendirmek görevi ile yükümlüdür.

Bu, keyfi bir şekilde kendi kendine layık görülmüş bir görev değil, genel anti-emperyalist mücadelenin ulusal ve demokratik çerçevesini aşan stratejik hedefler güden örgütlerin doğasından kaynaklanan bir yükümlülüktür. Ancak proleter devrimi ve sosyalizmle diyalektik bağı güvenceye alınmış anti-emperyalist mücadele devrimci perspektife sahip mücadeledir.

Kapitalizm toplumun gelişimi önünde bir engel haline gelmiştir ve bugün egemen sistem olarak ayakta kalmaya ancak; ekonomik denetim ve şiddet aygıtlarının tekeline dayanarak, bilinçleri manipüle ederek ve iktidarını sarsacak her ciddi girişimi ezerek başarmaktadır.

Dünya gerçekliği tarafından dayatılan değişim zorunluluğu karşısında, bugün biz komünistlerin temsil ettikleri sosyalist alternatif; kapitalizmin yaşadığı genel krize verilebilecek tek doğru yanıttır. Üretici güçlerin gelişiminin yolunu sadece sosyalizm açabilir. Günün ve geleceğin ihtiyaçlarının bolluk içinde karşılanması için maddi koşulları o yaratabilir.

Dünya nüfusunun çoğunluğu etkileyen yoksulluk ve açlığı aşma kapasitesine sadece sosyalizm sahiptir. Toplumu kır ile kent, kol emeği ile kafa emeği arasyndaki farklılıkların ortadan kaldırılacağı bir düzeyi sadece sosyalizm taşıyabilir. Gerçekten dayanışması bir toplumu, insanın insan tarafından sömürülüp ezilmediği, sınıf farklılıklarının yok edildiği, toplumsal eşitliğin sağlandığı, hiç bir ulusun diğerini ezmediği bir sisteme doğru ilk adımı sadece sosyalizm atabilir. Daha iyi ve yaşanabilir bir toplumun inşasına doğru giden yolu sosyalizm açabilir.

Caracas-Venezuela
Ekim 1998
Marksist-Leninist Parti ve ÖrgütlerUluslararası Konferansı