MEKSİKA

 
Komünist Parti ve Yerliler Sorunu


Ülkemiz tarihi boyunca yönetici sınıflar sistematik olarak yerliler sorununu önemsiz gösterdiler. Bu, baskı ve sömürünün çıkarınadır.

Sermayenin temsilcileri, kurumları ve sözcüleri tarafından geliştirilen propagandaya rağmen, Partimiz, yerliler sorununun bugünün sorunu ve sınıf mücadelesiyle yakından bağlantılı olduğunu iddia etmektedir. Mücadele ve direniş açısından, ülkemizde yaşayan 12 milyon yerlinin önemli bir kesiminin desteklediği yerli hareketinin varlığı, bu sorununun sürekliliğine tanıklık etmektedir.

Çeşitli siyasi gruplar tarafından yerli hareketinin alternatifi olarak ileri sürülenler, bunların altında yatan sınıf çıkarlarının değişik bir yansımasıdır. Yönetici sınıfların geçmişte uygulanmış politikaların hayata geçmesi için baskı yaptıkları bilinmektedir: Yani, mümkün olan her yolla; şiddet yoluyla, yasal yollarla veya neo-Malthus’cu doğum kontrol yöntemlerini ve zorla kısırlaştırmayı içeren diplomatik yollarla yerlilerin baskı altında tutulması. Burjuvazinin orta katmanı ve küçük burjuvazi kendisini, ülkemizdeki yerlilerin siyasi, kültürel ve eğitsel sorunlarını çözmek için, insani eylemlerin tüccarlığı düzeyine indirgemektedir.

Bu eğilimler yerlilerin temel sorununun farkındadırlar; asıl olarak üretim araçlarına kimin sahip olduğu sorunu; ancak bunu yerliler sorununun diğer yönlerinden ayırma ve ülkenin şu andaki devlet ilişkilerinin devam etmesi amacıyla onun önemini küçük gösterme eğilimindedirler.

Bu tartışma ülkemizde yerliler sorununun gelişiminin ulusal ve etnik karakterini, doğasını ve tarihsel koşullarını karıştırmaya eğilimli bir çok ideolojiyi gün ışığına çıkardı. Bu sorunda bir ilkenin, maddi ve tarihsel koşullar ilkesinin doğruluğunun kanıtlandığı bir gerçektir. Ulusların çoğunluğu kapitalizmin kuruluşuyla ortaya çıkmıştır ve farklı ırksal, kabilesel ve etnik kompozisyon sergilemektedirler.

Ulus, “tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği” ¹ olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre bir ulus, kendi etnik, kabilesel ve ırksal kompozisyonunu gizleyemez.

Bir etnik grup; bir toprak ve kültür ortaklığı içinde ortak ırk, kabile ve dil kökeni temelinde tarihsel olarak oluşmuş bir insan grubudur. Ulusa karşıt olarak, bu etnik grupların yerel bir karakteri vardır veya diğer etnik gruplarla birlikte bunlar daha geniş bir toprak parçası üzerine dağılmışlardır. Birçok etnik grubun birkaç yüz kişiden oluştuğu dikkate alınmalıdır; bazıları birkaç bin, bazıları da birkaç yüz bin kişiden oluşmaktadır. En büyük etnik gruplar 2 milyondan fazla insandan oluşan ve ülkemizin her tarafına dağılmış olan Náhuatl ve benzer koşullardaki 1.5 milyon insandan oluşan Mayalar’dır.

Bu etnik gruplar kendi kimliklerini korumadaki ısrarları nedeniyle diğer daha büyük ulusların yanında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu direniş sınıf mücadelesinin dinamiklerinden ve ulusların tarihsel gelişimlerinden yalıtılamaz. Meksika’daki yerli etnik grupların şimdiki biçimi uzun bir dönüşüm, kabilesel formasyonlar, kabile konfederasyonları ve sömürülen yerli toplumları sürecinden geçti.  Bu tarihsel süreç boyunca sosyal orgütlenme, dini, kültürel ve yazım formları gibi üstyapı formlarıyla birlikte üretim, dağıtım ve değişimin belirli yabancı formları asimile edildi. Bu etnik grupların bu tarihsel ilerleyiş sürecinde ulusa dönüşmediği gerçeği bizim kafamızda oldukça nettir: Avrupa sömürgeciliği, Meksika ulusunu inşa etti ve kapitalizm geliştikçe çözülmeye başlayan çeşitli etnik grupları son derece zor koşullara maruz bıraktı.

Meksika ulusunun dünyadaki ve Amerika’daki diğer uluslar gibi, ırkların ve etnik grupların çeşitliliğinin sonucu olan bazı ilginç yanları vardır. Ancak, Meksika toplumunun, sadece ırkların karışmışlığından dolayı değil, esas olarak ulusal gelişime farklı katkılarından dolayı yerli, Avrupalı, Asyalı ve Afrikalı kökleri olmaksızın düşünülemeyeceğini belirtmek gerekir. Biz; yerli köklerimizin Meksika toplumunun çoğunluğunda varolduğu reddilemez olgusunu gözardı etmemeliyiz.

Geriye kalan yerli etnik gruplarının hala Meksika toplumunun çoğu tarafından paylaşılmayan kültür ve dil gibi belirli özellikleri korumalarına rağmen, bu olguyu Meksika ulusunun tarihsel gelişim süreci içerisinde gözardı etmemeliyiz; toplumumuz bu yerli kültürel bileşenleriyle sürekli zenginleşmektedir. Diğer yandan yerli etnik grupları Meksika ulusunun asimile edilmiş özelliklerine sahiptirler. Yerliler birçok ülkede, yerleşik oldukları topraklar aynı devletin parçası olduğu zaman dahi ana ulusun gelişiminden yalıtıldıkları için, bu gelişme tüm ülkelerde görülen ortak bir özellik değildir. Birçok durumda yönetici sınıflar yerlilerin topluma her türlü entegrasyon girişimlerine inatla karşı durmaktadırlar.

Bizim ülkemizde etnik gruplarla burjuva devlet arasındaki çelişkiler açıkça, sömürücü sınıfların egemenliği, Meksika’daki kapitalist sistemin üstyapısı ve temeli tarafından belirlenmektedir.

Bazı ulusların, entegrasyon süreci sırasında, kendi özgül özelliklerini tehlikeye atmaksızın etnik sorundan uzaklaştıkları vurgulanabilir. Ülkemizde yönetici sınıflar, yerlileri kendi özgül özelliklerini kaybederek entegre olmaya zorladı. Bu, yerli hareketini tarihsel gelişiminden ayıran, bu hareket içerisinde insani yardıma dayanan programa sahip birkaç eğilime ters düşmektedir; kendisini fetihçilerin, sömürgecilerin ve sömürücü sınıfların tüm temsilcilerinin zulmünden yakınmaya ve yerli olmayan işçi kitlelerine karşı gerici tavırlar besleme noktasına düşürerek sosyal gelişimin doğasını, onun ekonomik yasalarını ve sınıf çelişkilerini görmezden gelmektedir.

Bu durum temel bir sorunun, özel fakat yegane olmayan, toprağın mülkiyeti sorununun sonucudur. Toprağın yerlilerden zorla kamulaştırılması ve onun yerinde özel büyük arazilerin oluşturulmasının yerli sorununun ana hatlarının en önemli çizgilerinden birisi olduğu sır değildir.

Toprağın mülkiyeti sorunu şunları ortaya çıkarmaktadır: ilk başta esas olarak büyük toprak sahiplerine, büyük hayvan tüccarlarına ve büyük tarım-sanayi [şirket] sahiplerine (şekerkamışı, üzüm bağları, kereste, kahve, mısır, domates, yem) ve yakınlarında yaşayan yerlilerin insan gücünü kullanan diğer büyük şirketlere ait olan büyük araziler. Kapitalistler sadece üretim araçları üzerinde mülkiyeti elinde tutmamakta, fakat aynı zamanda karmaşık bir müteahhitler ağı aracılığıyla yetişkin nüfusun ve küçük yaştaki yerlilerin işgücünün mülkiyetini de elinde tumaktadırlar. Yerliler mısır, kahve, meyve toplamada ve kereste ürünlerinin ve tekstil vb. ürünlerin üretiminde asgari ücretin yarısına kiralanmaktadırlar. Yerli halklarına yönelik yüzyıllardır uygulanan zulüm açıktır ki büyük çaplı özel mülkiyetin ve bundan ortaya çıkan sömürü biçimlerinin egemenliğine uyumlu olmak için onların ırksal, kültürel, dini ve idari özelliklerinde dışa yansımaktadır. Yerli halkların ekonomik ve sosyal geriliğinin ana nedeni budur. Feodalizm süreci ve onu izleyen kapitalizmde soylu sömürgenler, yerli halklarını zorla yoksulluğa, ayrımcılığa ve dışlanmışlığa ittiler.

Yerli etnik grupları içerisinde zıt çıkarlara sahip bir sosyal sınıflar sisteminin varlığı sık sık reddedildi. Aynı zamanda yerliler arasında iştahlı diğer yerli sömürücüler de vardır. Yerli etnik grupları da sosyal sınıflara bölünmüşlerdir ve sınıf mücadelesine yabancı değillerdir. Onların arasında burjuva bileşenler, orta ve yoksul köylülük, esnaflar, zanaatkarlar, proleterler ve ayrıca entelektüeller gözlemlemekteyiz.

Bu durum anlaşılabilir; çünkü sömürücü sınıflar, yerli hareketi içerisinde sınıf ilişkilerini çarpıtan ve bütün yerlilerin eşit oranda sömürüldükleri tezininin avukatlığını yapan ajanlara sahiptirler. Bu, ülkemizdeki şiddetli ırkçı baskı tarafından tercih edilmektedir. Bazen yerli hareketinde, toplum içerisinde işleyen sömürü ve sınıf çelişkileri sürecinin varlığını koruması amacıyla, yerlilerin etnik kimliğini övme saplantısı öne çıkar.

Bütün yerlilerin etnik sorunu düşünmediğini unutmamalıyız; malesef birçoğu şehre veya ülkenin diğer bölgelerine göç etmekte, topluma entegre olmakta ve geçmiş etnik kökeniyle bağlarını koparmaktadır; ya da zaten kendi yaşadıkları yerlerde şimdiden buna mecbur bırakılmışlardır. Bu, yerlilerin sistem tarfından maruz bırakıldıkları etnik baskının sorumlusu olan kapitalizmin, yerli sorununa sunmak üzere ortaya koyduğu çözüm” türüdür.

Yerli sorunu bundan dolayı, kendi çözümü her şeyden önce üretim araçları üzerindeki mülkiyet sorununun çözümüne bağlı bir ekonomik, sosyal ve tarihsel sorundur

Komünist Partimiz küçük burjuva eğilimlerle uyum içerisindeki burjuva neo-liberal, sosyal demokrat eğilimleri teşhir etmeyi asla elden bırakmayacaktır. Bunlar, yerli sorununda temel meseleleri gölgede bırakmaktadırlar.

Zaten yerli sorunu bu eğilimler tarafından üstü örtülen çok sayıda  idari, eğitsel, kültürel ve ırk karakterli etnik sorunları ihtiva etmektedir. Bu sorunlar belirli bir derinlikte incelenmekte, ancak ana mesele, yani genel olarak üretim araçlarına, toprağa ve yerli halklarını yağmalayan büyük toprak sahiplerinin topraklarının kamulaştırılmasını da içeren otonom bir toprak parçasına sahip olma hakkı her zaman ihmal edilmektedir.

Yerli halklarının imha edilmesinde, ordu da işgal edilmiş topraklarda sürdürülen fiziksel terör bazında büyük bir rol oynamıştır. Ordu aynı zamanda çok sayıda yerli gençliği askere almakta ve şovenist propagandayı kullanarak askerler arasında etnik bilinci çarpıtmaktadır.

 

Ekonomik soruna geri dönersek, burjuvazi tarafından önerilen entegrasyon nettir: Yerli etnik grupları sermaye açısından, diğer önemli petrol yataklarına ve diğer karlı doğal kaynakların olduğu topraklara sızmak için bir kaygı kaynağıdır.

Yerliler konusunda son dönemlerde onaylanan taslak bu anlamda açıktır; bu taslak, ikincil bir hasar değil fakat temel amaç olarak yerli topraklarına kapitalist yayılmaya en açık şekilde destek olma niyeti taşımaktadır. Bu taslak, tekellerin yerli topraklarına daha fazla yayılmasına, onların sömürülmesine ve ulusal kaynaklarına el konulmasına yardım etmektedir; çünkü burjuvazinin ve devletin çıkarlarını savunmakta ve büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını korumaktadır; yerli gündelik işçilerini, köylüleri ve zanaatkarları ve orta sınıf aydınları mülkiyetin kapitalist biçimleri üzerinde kapitalist “özgürlükler” için savaşmaya zorlamakta ve onları daha fazla yoksulluğa ve proleterleşmeye itmektedir. Görelim: “Bu Anayasa ve bu konuyla ilgili uygulanan yasalarda belirtildiği ve aynı zamanda üçüncü şahıslar veya toplumun üyeleri tarafından elde edilen haklarda olduğu gibi, mülkiyetin biçimleri ve türlerine ve toprağa sahip olma hakkına saygılı olarak, bu Anayasa’da belirtilen stratejik yerlere tekabül eden yerler dışında yerleşik oldukları ve topluluklar tarafından işgal edilen yerlerde ulusal kaynakların kullanımı ve onlardan yararlanılmasını kabul etmek.

Bu meselede topluluklar şu andaki yasalara uymalıdırlar.”³

Malesef Zapatistalar –silahlı yerliler- büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulması olanağı üzerinde durmamaktadır. Bu konu netleştirilmemiştir ve sadece saygı görmek isteyen Zapatistalar bu yolla kapitalist sömürüyü fiilen kabul etmekte ve yerlilerin programını devrimci bir özden yoksun bırakmaktadırlar.

Tek tutarlı alternatif, yerli topraklarına, yani tüm küçük topraklara, komünal topraklara ve büyük toprak sahiplerinin elindeki topraklara, yerli emeğinin yarattığı üretim araçlarının tümü de dahil olmak üzere, yerliler tarafından bütünüyle el konulmasıdır.

Siyasi ve idari bakış açısından kapitalist rejim katıdır; yerli halkları kendi kaderini belirleme hakkından yoksun bırakılmışlardır. Ancak örneğin EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), bu anlamda net olmuştur; dahası entegrasyondan yana belirli kollektivist eğilimlerden uzaklaşmıştır ve belediyeleşme sürecini desteklemektedir. Onlar, burjuva yönetimi ve onun yozlaşmış idari, siyasi ve yasal sistemlerini sağlamlaştıran baskı biçimleriyle karşı karşıya gelmek zorunda kalacaklardır. Sözde demokratik belediyelerdeki geçmişte yaşanan tecrübe bu anlamda oldukça yol göstericidir. Belediyeleşme, bölgeleri daha fazla gelişmekten alıkoyan burjuva demokratik yönetimin karakteristik biçimlerinden biridir ve buralarda özel mülkiyetin savunulması ve burjuva demokrasisinin ilkeleri üstün çıkmaktadır. Demokratik belediyeler dahi bu ilkelerden öteye geçememişlerdir. San Andes Anlaşmaları, yerli halklarının direnişinin bir meyvesi olmasına rağmen, bu düzeyden öteye geçmeyi başaramamıştır.

Partimiz tekrar tekrar gidilecek yolun yerli halklarının kendi ihtiyaçları ve kültürüne uygun eğitim sisteminin yaratılması olduğunda ısrar etmiştir. Bu, onun maddi temeli oluşturulmaksızın mümkün olmayacaktır.

Eğer bu yeterli değilse, Zapatistalar ve takipçileri kendi geleneklerinin ve onların (dünya, toplum ve dünyadaki tüm toplumların gündelik yaşantısına ilişkin yaygın bir psikolojiden başka bir şey olmayan) “kozmo-vizyonlarının” sürdürülmesinde ısrar etmekle, kendilerini cehalet taraftarlığına, safsataya ve özellikle bir miktar otoritaryanizm unsurları karışımlı idealist küçük burjuva düşüncesi düzeyine düşürdüklerinin farkında değil gibi görünmektedirler. Toplumun bilimsel, tıbbi, sanatsal ve kültürel katkılarını kurtarmanın yerine, materyalist bakış açısının ve sınıf mücadelesinin tersine, bunları kalın bir mistik düşünce tabakasıyla örtmektedirler. Bu tavır yerli halklarının ulusal ve uluslararası devrimci mücadele yolunu takip etmelerini engellemekte ve onları kısa vadeli talepler için mücadele etmeye indirgemektedir.

Modern Pazar ekonomisi tarafından savunulan yaşam biçimine karşı bir bariyer teşkil ettiğinden dolayı sermayenin Zapatista’ların “kozmo-vizyon”una ve kendi kendine yeterlilik istemlerine karşı olduğu doğrudur. Biz değerli kültürel katkılardan ve yerli halkının psikolojisinden uzaklaşalım demek istemiyoruz, ancak daha önce belirttiğimiz gibi, yerlilerin iç ve dış baskı ve sömürüyü kabullenmesine yardım eden idealist düşünceye karşı çıkıyoruz.

Sonuç olarak, büyük toprak sahiplerinin toprakları ve yerli halklarının topraklarında kullanılan üretim araçlarının tümü kamulaştırılmaksızın yerli sorunu bütünüyle çözülemeyecektir. Federal düzeye kadar yerel ve bölgesel biçimler üzerinde kurulmuş halkçı bir hükümet ve kendi demokratik formlarının kuruluşuyla toprak, kollektif kullanım için yerli etnik gruplarına verilmelidir. Yerli etnik grupları, ulusal çapta Meksika’nın diğer halklarıyla eşit temelde temsil edilmeli; her düzeyde kendi eğitim sistemiyle kendi topraklarında özerkliğin tadını çıkarmalı ve onlara kendi ilerici kültürlerini geliştirme şansı verilmelidir.

Bu noktada, açıktır ki, yerli sorunu, ilerici bir programı yerine getirebilmenin tek sağlam garantisi olarak işçilerin, köylülerin ve halkın hükümeti kurulmadıkça bir çözüm bulamayacaktır. Yerli halklarının çıkarları, üretim araçlarının kamulaştırılması ve mülkiyetin sosyalist biçiminin kuruluşuyla uyum içerisindedir.

Yerli hareketi; işçi hareketi, köylülük ve genel olarak halk içerisinde ve Komünist Parti şahsında sağlam ve güvenilir müttefiklere sahiptir. Devrimci Halk Cephesi (PRF) ve devrimci talepler için mücadele örgütü; yerli hareketi mücadele için PRF şahsında bir sipere sahiptir.

Ülkemizdeki kitlelerin eylem ve ideoloji birliği olmaksızın toplumumuzun en derin sorunlarına geçerli bir çözüm bulmak için konuşmak mümkün değildir. Yerli hareketi içerisindeki sosyal demokrat ve küçük burjuva eğilimler, bu hareketi ülkemizdeki kitle hareketinden koparıp izole etmeye ve özel mülkiyetin kamulaştırılması ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması için devrimci perspektifi bir yana bırakmış duruma düşürmeye çalışmaktadır.

Halkçı konseyler ve değişik etnik grupları birleştiren diğer örgütler yoluyla yerli hareketi, toprağın ve bugün burjuvazinin elinde olan diğer üretim araçlarının mülkiyeti, toprak özerkliği ve kendi ilerici, demokrat ve devrimci öz kurumları için mücadeleyi kendi ellerine almalıdır. Böylece yerli hareketi kendisine dayatılan dar-kafalılık ve reformizmden kopacak ve işçi sınıfı, köylülük ve ülkemizdeki genel halk mücadelesiyle birleşecektir.

NOTLAR

  1. J.V. Stalin, “Marksizm ve Ulusal Sorun”, Sol Yayınları, s.15.
  2. Bu, Stalin ve “Peru Gerçeği Hakkında Yedi Makale” adlı ünlü yazısında Jose Carlos Mariategui tarafından ısrarla belirtilen ulusal baskı ve aynı zamanda yerliler üzerindeki baskı konularında yapılan tartışmaların merkezindeki temel meseledir.
  3. San Andes Anlaşmasının Hukuki İhaneti” (broşür), s.9, Yerli Ulusal Kongresi, Meksika, F.D. Haziran 2001.