Komünist
Parti ve Yerliler Sorunu
Ülkemiz tarihi boyunca yönetici sınıflar
sistematik olarak yerliler sorununu önemsiz gösterdiler. Bu, baskı ve sömürünün
çıkarınadır.
Sermayenin temsilcileri,
kurumları ve sözcüleri tarafından geliştirilen propagandaya rağmen,
Partimiz, yerliler sorununun bugünün sorunu ve sınıf mücadelesiyle
yakından bağlantılı olduğunu iddia etmektedir. Mücadele
ve direniş açısından, ülkemizde yaşayan 12 milyon yerlinin
önemli bir kesiminin desteklediği yerli hareketinin varlığı,
bu sorununun sürekliliğine tanıklık etmektedir.
Çeşitli
siyasi gruplar tarafından yerli hareketinin alternatifi olarak ileri sürülenler,
bunların altında yatan sınıf çıkarlarının değişik
bir yansımasıdır. Yönetici sınıfların geçmişte
uygulanmış politikaların hayata geçmesi için baskı yaptıkları
bilinmektedir: Yani, mümkün olan her yolla; şiddet yoluyla, yasal
yollarla veya neo-Malthus’cu doğum kontrol yöntemlerini ve zorla kısırlaştırmayı
içeren diplomatik yollarla yerlilerin baskı altında tutulması.
Burjuvazinin orta katmanı ve küçük burjuvazi kendisini, ülkemizdeki
yerlilerin siyasi, kültürel ve eğitsel sorunlarını çözmek için,
insani eylemlerin tüccarlığı düzeyine indirgemektedir.
Bu eğilimler yerlilerin temel sorununun farkındadırlar;
asıl olarak üretim araçlarına kimin sahip olduğu sorunu; ancak bunu yerliler sorununun diğer yönlerinden ayırma ve ülkenin
şu andaki devlet ilişkilerinin devam etmesi amacıyla onun önemini
küçük gösterme eğilimindedirler.
Bu tartışma ülkemizde yerliler sorununun gelişiminin
ulusal ve etnik karakterini, doğasını ve tarihsel koşullarını
karıştırmaya eğilimli bir çok ideolojiyi gün
ışığına çıkardı. Bu sorunda bir ilkenin,
maddi ve tarihsel koşullar ilkesinin doğruluğunun kanıtlandığı
bir gerçektir. Ulusların çoğunluğu kapitalizmin kuruluşuyla
ortaya çıkmıştır ve farklı ırksal, kabilesel ve
etnik kompozisyon sergilemektedirler.
Ulus, “tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil,
toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile
getiren ruhsal biçimlenme birliği” ¹
olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre bir ulus, kendi
etnik, kabilesel ve ırksal kompozisyonunu gizleyemez.
Bir etnik grup; bir toprak ve kültür ortaklığı
içinde ortak ırk, kabile ve dil kökeni temelinde tarihsel olarak oluşmuş
bir insan grubudur. Ulusa karşıt olarak, bu etnik grupların yerel
bir karakteri vardır veya diğer etnik gruplarla birlikte bunlar daha
geniş bir toprak parçası üzerine dağılmışlardır.
Birçok etnik grubun birkaç yüz kişiden oluştuğu dikkate alınmalıdır;
bazıları birkaç bin, bazıları da birkaç yüz bin kişiden
oluşmaktadır. En büyük etnik gruplar 2 milyondan fazla insandan oluşan
ve ülkemizin her tarafına dağılmış olan Náhuatl ve benzer koşullardaki 1.5 milyon insandan oluşan Mayalar’dır.
Bu
etnik gruplar kendi kimliklerini korumadaki ısrarları nedeniyle diğer
daha büyük ulusların yanında varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Bu direniş sınıf mücadelesinin dinamiklerinden ve ulusların
tarihsel gelişimlerinden yalıtılamaz. Meksika’daki yerli etnik
grupların şimdiki biçimi uzun bir dönüşüm, kabilesel
formasyonlar, kabile konfederasyonları ve sömürülen yerli toplumları
sürecinden geçti. Bu tarihsel süreç
boyunca sosyal orgütlenme, dini, kültürel ve yazım formları gibi üstyapı
formlarıyla birlikte üretim, dağıtım ve değişimin
belirli yabancı formları asimile edildi. Bu etnik grupların bu
tarihsel ilerleyiş sürecinde ulusa dönüşmediği gerçeği
bizim kafamızda oldukça nettir: Avrupa sömürgeciliği, Meksika
ulusunu inşa etti ve kapitalizm geliştikçe çözülmeye başlayan
çeşitli etnik grupları son derece zor koşullara maruz bıraktı.
Meksika ulusunun dünyadaki ve Amerika’daki diğer
uluslar gibi, ırkların ve etnik grupların çeşitliliğinin
sonucu olan bazı ilginç yanları vardır. Ancak, Meksika
toplumunun, sadece ırkların karışmışlığından
dolayı değil, esas olarak ulusal gelişime farklı katkılarından
dolayı yerli, Avrupalı, Asyalı ve Afrikalı kökleri olmaksızın
düşünülemeyeceğini belirtmek gerekir. Biz; yerli köklerimizin
Meksika toplumunun çoğunluğunda varolduğu reddilemez olgusunu gözardı
etmemeliyiz.
Geriye kalan yerli etnik gruplarının hala
Meksika toplumunun çoğu tarafından paylaşılmayan kültür
ve dil gibi belirli özellikleri korumalarına rağmen, bu olguyu
Meksika ulusunun tarihsel gelişim süreci içerisinde gözardı
etmemeliyiz; toplumumuz bu yerli kültürel bileşenleriyle sürekli
zenginleşmektedir. Diğer yandan yerli etnik grupları Meksika
ulusunun asimile edilmiş özelliklerine sahiptirler. Yerliler birçok ülkede,
yerleşik oldukları topraklar aynı devletin parçası olduğu
zaman dahi ana ulusun gelişiminden yalıtıldıkları için,
bu gelişme tüm ülkelerde görülen ortak bir özellik değildir. Birçok
durumda yönetici sınıflar yerlilerin topluma her türlü entegrasyon
girişimlerine inatla karşı durmaktadırlar.
Bizim ülkemizde etnik gruplarla burjuva devlet arasındaki
çelişkiler açıkça, sömürücü sınıfların egemenliği,
Meksika’daki kapitalist sistemin üstyapısı ve temeli tarafından
belirlenmektedir.
Bazı ulusların, entegrasyon süreci sırasında,
kendi özgül özelliklerini tehlikeye atmaksızın etnik sorundan
uzaklaştıkları vurgulanabilir. Ülkemizde yönetici sınıflar,
yerlileri kendi özgül özelliklerini kaybederek entegre olmaya zorladı.
Bu, yerli hareketini tarihsel gelişiminden ayıran, bu hareket içerisinde
insani yardıma dayanan programa sahip birkaç eğilime ters düşmektedir;
kendisini fetihçilerin, sömürgecilerin ve sömürücü sınıfların
tüm temsilcilerinin zulmünden yakınmaya ve yerli olmayan işçi
kitlelerine karşı gerici tavırlar besleme noktasına düşürerek
sosyal gelişimin doğasını, onun ekonomik yasalarını
ve sınıf çelişkilerini görmezden gelmektedir.
Bu durum temel bir sorunun, özel fakat yegane olmayan,
toprağın mülkiyeti sorununun sonucudur. Toprağın
yerlilerden zorla kamulaştırılması ve onun yerinde özel büyük
arazilerin oluşturulmasının yerli sorununun ana hatlarının
en önemli çizgilerinden birisi olduğu sır değildir.
Toprağın mülkiyeti sorunu şunları
ortaya çıkarmaktadır: ilk başta esas olarak büyük toprak
sahiplerine, büyük hayvan tüccarlarına ve büyük tarım-sanayi [şirket]
sahiplerine (şekerkamışı, üzüm bağları, kereste,
kahve, mısır, domates, yem) ve yakınlarında yaşayan
yerlilerin insan gücünü kullanan diğer büyük şirketlere ait olan
büyük araziler. Kapitalistler sadece üretim araçları üzerinde mülkiyeti
elinde tutmamakta, fakat aynı zamanda karmaşık bir müteahhitler
ağı aracılığıyla yetişkin nüfusun ve küçük
yaştaki yerlilerin işgücünün mülkiyetini de elinde tumaktadırlar.
Yerliler mısır, kahve, meyve toplamada ve kereste ürünlerinin ve
tekstil vb. ürünlerin üretiminde asgari ücretin yarısına
kiralanmaktadırlar. Yerli halklarına yönelik yüzyıllardır
uygulanan zulüm açıktır ki büyük çaplı özel mülkiyetin ve
bundan ortaya çıkan sömürü biçimlerinin egemenliğine uyumlu olmak
için onların ırksal, kültürel, dini ve idari özelliklerinde dışa
yansımaktadır. Yerli halkların ekonomik ve sosyal geriliğinin
ana nedeni budur. Feodalizm süreci ve onu izleyen kapitalizmde soylu sömürgenler,
yerli halklarını zorla yoksulluğa, ayrımcılığa
ve dışlanmışlığa ittiler.
Yerli etnik grupları içerisinde zıt çıkarlara
sahip bir sosyal sınıflar sisteminin varlığı sık sık
reddedildi. Aynı zamanda yerliler arasında iştahlı diğer
yerli sömürücüler de vardır. Yerli etnik grupları da sosyal sınıflara
bölünmüşlerdir ve sınıf mücadelesine yabancı değillerdir.
Onların arasında burjuva bileşenler, orta ve yoksul köylülük,
esnaflar, zanaatkarlar, proleterler ve ayrıca entelektüeller gözlemlemekteyiz.
Bu durum anlaşılabilir; çünkü sömürücü sınıflar,
yerli hareketi içerisinde sınıf ilişkilerini çarpıtan ve bütün
yerlilerin eşit oranda sömürüldükleri tezininin avukatlığını
yapan ajanlara sahiptirler. Bu, ülkemizdeki şiddetli ırkçı baskı
tarafından tercih edilmektedir. Bazen yerli hareketinde, toplum içerisinde
işleyen sömürü ve sınıf çelişkileri sürecinin varlığını
koruması amacıyla, yerlilerin etnik kimliğini övme saplantısı
öne çıkar.
Bütün yerlilerin etnik sorunu düşünmediğini
unutmamalıyız; malesef birçoğu şehre veya ülkenin diğer
bölgelerine göç etmekte, topluma entegre olmakta ve geçmiş etnik kökeniyle
bağlarını koparmaktadır; ya da zaten kendi yaşadıkları
yerlerde şimdiden buna mecbur bırakılmışlardır.
Bu, yerlilerin sistem tarfından maruz bırakıldıkları
etnik baskının sorumlusu olan kapitalizmin, yerli sorununa sunmak üzere
ortaya koyduğu “çözüm” türüdür.
Yerli sorunu bundan dolayı, kendi çözümü her
şeyden önce üretim araçları üzerindeki mülkiyet sorununun çözümüne
bağlı bir ekonomik, sosyal ve tarihsel sorundur.²
Komünist Partimiz küçük burjuva eğilimlerle uyum
içerisindeki burjuva neo-liberal, sosyal demokrat eğilimleri teşhir
etmeyi asla elden bırakmayacaktır. Bunlar, yerli sorununda temel
meseleleri gölgede bırakmaktadırlar.
Zaten yerli sorunu bu eğilimler tarafından üstü
örtülen çok sayıda idari, eğitsel,
kültürel ve ırk karakterli etnik sorunları ihtiva etmektedir. Bu
sorunlar belirli bir derinlikte incelenmekte, ancak ana mesele, yani genel
olarak üretim araçlarına, toprağa ve yerli halklarını yağmalayan
büyük toprak sahiplerinin topraklarının kamulaştırılmasını
da içeren otonom bir toprak parçasına sahip olma hakkı her zaman
ihmal edilmektedir.
Yerli halklarının imha edilmesinde, ordu da işgal
edilmiş topraklarda sürdürülen fiziksel terör bazında büyük bir
rol oynamıştır. Ordu aynı zamanda çok sayıda yerli gençliği
askere almakta ve şovenist propagandayı kullanarak askerler arasında
etnik bilinci çarpıtmaktadır.
Ekonomik soruna geri dönersek, burjuvazi tarafından
önerilen entegrasyon nettir: Yerli etnik grupları sermaye açısından,
diğer önemli petrol yataklarına ve diğer karlı doğal
kaynakların olduğu topraklara sızmak için bir kaygı kaynağıdır.
Yerliler konusunda son dönemlerde onaylanan taslak bu
anlamda açıktır; bu taslak, ikincil bir hasar değil fakat temel
amaç olarak yerli topraklarına kapitalist yayılmaya en açık
şekilde destek olma niyeti taşımaktadır. Bu taslak,
tekellerin yerli topraklarına daha fazla yayılmasına, onların
sömürülmesine ve ulusal kaynaklarına el konulmasına yardım
etmektedir; çünkü burjuvazinin ve devletin çıkarlarını
savunmakta ve büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını korumaktadır;
yerli gündelik işçilerini, köylüleri ve zanaatkarları ve orta sınıf
aydınları mülkiyetin kapitalist biçimleri üzerinde kapitalist “özgürlükler”
için savaşmaya zorlamakta ve onları daha fazla yoksulluğa ve
proleterleşmeye itmektedir. Görelim: “Bu Anayasa ve bu konuyla ilgili uygulanan yasalarda belirtildiği ve aynı
zamanda üçüncü şahıslar veya toplumun üyeleri tarafından
elde edilen haklarda olduğu gibi, mülkiyetin biçimleri ve türlerine ve
toprağa sahip olma hakkına saygılı olarak, bu Anayasa’da
belirtilen stratejik yerlere tekabül eden yerler dışında yerleşik
oldukları ve topluluklar tarafından işgal edilen yerlerde ulusal
kaynakların kullanımı ve onlardan yararlanılmasını
kabul etmek.
Bu
meselede topluluklar şu andaki yasalara uymalıdırlar.”³
Malesef Zapatistalar –silahlı yerliler- büyük
toprak sahiplerinin topraklarına el konulması olanağı üzerinde
durmamaktadır. Bu konu netleştirilmemiştir ve sadece saygı görmek
isteyen Zapatistalar bu yolla kapitalist sömürüyü fiilen kabul etmekte ve
yerlilerin programını devrimci bir özden yoksun bırakmaktadırlar.
Tek tutarlı alternatif, yerli topraklarına, yani
tüm küçük topraklara, komünal topraklara ve büyük toprak sahiplerinin
elindeki topraklara, yerli emeğinin yarattığı üretim araçlarının
tümü de dahil olmak üzere, yerliler tarafından bütünüyle el konulmasıdır.
Siyasi ve idari bakış açısından
kapitalist rejim katıdır; yerli halkları kendi kaderini belirleme
hakkından yoksun bırakılmışlardır. Ancak örneğin
EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), bu anlamda net olmuştur;
dahası entegrasyondan yana belirli kollektivist eğilimlerden uzaklaşmıştır
ve belediyeleşme sürecini desteklemektedir. Onlar, burjuva yönetimi ve
onun yozlaşmış idari, siyasi ve yasal sistemlerini sağlamlaştıran
baskı biçimleriyle karşı karşıya gelmek zorunda
kalacaklardır. Sözde demokratik belediyelerdeki geçmişte yaşanan
tecrübe bu anlamda oldukça yol göstericidir. Belediyeleşme, bölgeleri
daha fazla gelişmekten alıkoyan burjuva demokratik yönetimin
karakteristik biçimlerinden biridir ve buralarda özel mülkiyetin savunulması
ve burjuva demokrasisinin ilkeleri üstün çıkmaktadır. Demokratik
belediyeler dahi bu ilkelerden öteye geçememişlerdir. San Andes Anlaşmaları,
yerli halklarının direnişinin bir meyvesi olmasına rağmen,
bu düzeyden öteye geçmeyi başaramamıştır.
Partimiz tekrar tekrar gidilecek yolun yerli halklarının
kendi ihtiyaçları ve kültürüne uygun eğitim sisteminin yaratılması
olduğunda ısrar etmiştir. Bu, onun maddi temeli oluşturulmaksızın
mümkün olmayacaktır.
Eğer bu yeterli değilse, Zapatistalar ve takipçileri
kendi geleneklerinin ve onların (dünya, toplum ve dünyadaki tüm
toplumların gündelik yaşantısına ilişkin yaygın
bir psikolojiden başka bir şey olmayan) “kozmo-vizyonlarının”
sürdürülmesinde ısrar etmekle, kendilerini cehalet taraftarlığına,
safsataya ve özellikle bir miktar otoritaryanizm unsurları karışımlı
idealist küçük burjuva düşüncesi düzeyine düşürdüklerinin
farkında değil gibi görünmektedirler. Toplumun bilimsel, tıbbi,
sanatsal ve kültürel katkılarını kurtarmanın yerine,
materyalist bakış açısının ve sınıf mücadelesinin
tersine, bunları kalın bir mistik düşünce tabakasıyla örtmektedirler.
Bu tavır yerli halklarının ulusal ve uluslararası devrimci mücadele yolunu takip etmelerini engellemekte ve onları
kısa vadeli talepler için mücadele etmeye indirgemektedir.
Modern Pazar ekonomisi tarafından savunulan yaşam
biçimine karşı bir bariyer teşkil ettiğinden dolayı
sermayenin Zapatista’ların “kozmo-vizyon”una ve kendi kendine
yeterlilik istemlerine karşı olduğu doğrudur. Biz değerli
kültürel katkılardan ve yerli halkının psikolojisinden uzaklaşalım
demek istemiyoruz, ancak daha önce belirttiğimiz gibi, yerlilerin iç ve dış
baskı ve sömürüyü kabullenmesine yardım eden idealist düşünceye
karşı çıkıyoruz.
Sonuç olarak, büyük toprak sahiplerinin toprakları
ve yerli halklarının topraklarında kullanılan üretim araçlarının
tümü kamulaştırılmaksızın yerli sorunu bütünüyle
çözülemeyecektir. Federal düzeye kadar yerel ve bölgesel biçimler üzerinde
kurulmuş halkçı bir hükümet ve kendi demokratik formlarının
kuruluşuyla toprak, kollektif kullanım için yerli etnik gruplarına
verilmelidir. Yerli etnik grupları, ulusal çapta Meksika’nın diğer
halklarıyla eşit temelde temsil edilmeli; her düzeyde kendi eğitim
sistemiyle kendi topraklarında özerkliğin tadını çıkarmalı
ve onlara kendi ilerici kültürlerini geliştirme şansı
verilmelidir.
Bu noktada, açıktır ki, yerli sorunu, ilerici
bir programı yerine getirebilmenin tek sağlam garantisi olarak işçilerin,
köylülerin ve halkın hükümeti kurulmadıkça bir çözüm
bulamayacaktır. Yerli halklarının çıkarları, üretim
araçlarının kamulaştırılması ve mülkiyetin
sosyalist biçiminin kuruluşuyla uyum içerisindedir.
Yerli hareketi; işçi hareketi, köylülük ve genel
olarak halk içerisinde ve Komünist Parti şahsında sağlam ve güvenilir
müttefiklere sahiptir. Devrimci Halk Cephesi (PRF) ve devrimci talepler için mücadele
örgütü; yerli hareketi mücadele için PRF şahsında bir sipere
sahiptir.
Ülkemizdeki kitlelerin eylem ve ideoloji birliği
olmaksızın toplumumuzun en derin sorunlarına geçerli bir çözüm
bulmak için konuşmak mümkün değildir. Yerli hareketi içerisindeki
sosyal demokrat ve küçük burjuva eğilimler, bu hareketi ülkemizdeki
kitle hareketinden koparıp izole etmeye ve özel mülkiyetin kamulaştırılması
ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması için
devrimci perspektifi bir yana bırakmış duruma düşürmeye çalışmaktadır.
Halkçı konseyler ve değişik etnik grupları
birleştiren diğer örgütler yoluyla yerli hareketi, toprağın
ve bugün burjuvazinin elinde olan diğer üretim araçlarının mülkiyeti,
toprak özerkliği ve kendi ilerici, demokrat ve devrimci öz kurumları
için mücadeleyi kendi ellerine almalıdır. Böylece yerli hareketi
kendisine dayatılan dar-kafalılık ve reformizmden kopacak ve işçi
sınıfı, köylülük ve ülkemizdeki genel halk mücadelesiyle
birleşecektir.
NOTLAR