İSPANYA

İSPANYA’NIN ULUSAL AZINLIKLARI ÜZERİNE

 

Galiçya diyalektimiz bütün sempatiyi hakeder, çünkü o emekçinin, işçinin, zanaatkarın, köylünün, denizcinin (...) dilidir ve yalnızca eyalet başkentlerindeki parlak işsiz genç züppelerce hakir görülür. (Castelao)

Bask bölgesinde olduğu kadar ülkenin diğer kesimlerinde de ETA’nın karıştığı trajik olaylar, milliyetler sorunu ve buna karşı alınacak tutumu canalıcı bir biçimde gündeme getirdi.

Başlangıç olarak şu gerçeği gözönünde bulundurmamız gerekir: milliyetler ve ulusal azınlıklar sorunu Bask ile sınırlı değildir. İspanya’da ulusal birlik resmi olarak 15. yüzyılda II. Ferdinand’ın Navarre krallığını (1) ele geçirmesiyle tesis edildi (ancak ‘İspanya Kralı’ ünvanı 18. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandı ve Aragon ve Castilla ünvanları da kullanımdan düştü). O günden buyana Galiçyalı, Katalan ve Bask gibi farklı milliyetler birarada varoldu. Üç Bask eyaleti kendi rızasıyla Castilla krallığı altında birleşti: 1179’da Vizcaya ve1200’de Guipúzcoa ve Alava.

Unutmamak gerekir ki milliyetler sorunu her ülkede sınıf mücadelesinin aldığı biçimlerden biridir. Marx ve Engels şunu belirtirken ne kadar haklıdır:

“Burjuvazi üretim araçlarını ve mülkiyeti giderek daha fazla kendi üzerine alır, üretim araçlarını merkezileştirir ve mülkiyeti bir azınlığın elinde yoğunlaştırır. Bunun sonucu ise siyasi iktidarın merkezileşmesidir. Farklı çıkarları, yasaları, hükümet ve gümrükleri olan ve yalnızca federal bağlantılar yoluyla birbirine bağlanmış bağımsız bölgeler böylelikle tek bir hükümeti, tek hukuk sistemi, tek ulusal sınıf çıkarı ve tek gümrük sistemi olan bir tek ulus olarak bütünleşir.”

Bugün yaşamakta olduğumuz küreselleşme, kuralsızlaşma vb. süreci, uzun bir tarihsel süreç boyunca doğrulanmış olan ve kapitalizmde sınıf mücadelesinin içeriğinin değil ama biçiminin değişebileceğini göstermiş olan bu ifadeleri hiçbir biçimde geçersiz kılmaz.

Gericilik güçleri, sadece İspanya’da değil her yerde terminolojide kafa karışıklığı yaratmaya çalışıyor. Milliyet ile ulusu karıştırmamalıyız. İspanya’da olduğu gibi, bir ulus içerisinde birçok milliyet olabilir. Milliyet her zaman bir ulusa dönüşebilir değildir. Klasik bir formül kullanırsak:

“Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.”

Ulusların oluşumu tarihsel sürecinde bütün uluslar devlet olmayı başaramaz. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi, sömürge ve şimdi yeni sömürge emperyalizminin pençesine düşmüş kendi burjuvazisinin gelişimi yoluyla oluşmuş bir dizi azgelişmiş ve zayıf ulus ortaya çıkarır (Afrika bunun bir paradigmasıdır).

Güçlü emperyalist ülkelerin dayattığı “birlik” karşısında, ezilen ulusun burjuvazisi direnişe geçer. Tüm halka çağrıda bulunur, milli bayrağa sahiplenir ve kendi davasını halkın davası ile bütünleştirmeye çalışır. “Ulusal sorun” işte bu şekilde ortaya çıkar.

Ancak burjuvazi açısından esas sorun “bütün halkı ve milliyetleriyle birlikte tüm ulusu kurtarmak” değildir. Onun esas derdi pazar, finans, diğer ulusların burjuvazisi ile rekabet, ve bu rekabetten ve çatışmadan galip çıkmaktır. Bu nedenle, belli bir noktada burjuvazi tercih yapmak zorundadır: ya ulusal hareketin başında kalır ve bağımsızlık, egemen emperyalizmden ayrılma ve kendi devletini kurma yönünde mücadeleyi sonuçlandırır; ya da ulusal hareketten yavaşça ve tümüyle çekilerek hakim sınıfa entegre olur. İspanya’da büyük bankacılar ve finansörler -Basklı, Katalan ya da Galiçyalı- mükemmel bir biçimde devlete entegre olmuştur, onun bir parçasını oluştururlar ve bütün ulusal hareketlere karşıdırlar. (2)

Kesin olan şu ki, 16. yüzyıldan beri varolan Katalan, Bask ve Galiçya milliyetleri ne İspanya’nın diğer bölgelerindeki halk içerisinde kendilerini göstermekte başarılı olmuş, ne de parça parça oluşmakta olan devlet içerisinde, eşit haklara sahip bir şekilde kendi ulusal kimliklerini hayata geçirme özgürlüğünü kullanmışlardır.

Devlet ile ulusu birbirine karıştırmamalıyız. Devlet politik bir ifadedir ve sınıf egemenliğinin ve bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki baskısının bir aracıdır. İlkel komünizmin çözülüşünden, toplumun ayrı, antagonist sınıflara bölünmeye başlamasından itibaren varolmuştur.

Sadece bir devlet olarak değil bir ulus olarak İspanya’nın özellikleri; birçok milliyetlerden oluşmuş olması, bu oluşumun özellikle son 150 yıl olmak üzere birkaç yüzyıla yayılmış olması, ve bu milliyetler içerisinden herhangi bir sosyal sınıfın kendi devletini kurmamış olmasıdır. (3) Bir ulus olarak İspanya’nın bu özellikleri öyle bir noktaya doğru gelişmiştir ki İspanya’nın çeşitli halklarını birleştiren tek şeyin birleşik ve merkezi devlet aygıtının varlığı olduğunu iddia etmek bugün yersiz, hatta saçma görülür. Ve tekar ediyoruz ki, geçiş halindeki özyönetim eyaletleri İspanya’daki tüm halkaların alay ettiği kaba bir şakadan başka birşey değildir.

Bununla birlikte, kendi özelliklerine sahip bölgeler vardır ve bu özellikler onları milliyetler ve ulusal azınlıklar olarak tanımlamayı gerektirir. Ulus ile milliyet arasındaki farkın şurada yattığı açıktır: ulus olmak için istikrarlı bir dil, tarih, toprak, ekonomik ve kültürel yaşam birliği olması gerekir. Mevcut farklılıklara rağmen bütün bunlar İspanya’da vardır.

Belirtilen özelliklerin bazılarında, örneğin dilde, farklılıklar olmasına ya da bazı milliyetlerin ya da onların bir bölümünün konuştuğu diyalektlere rağmen, her ulusun bağrında birçok milliyetin varolması mümkündür. (4) Toprak ya da ekonomik yaşam birliği açıktır ve kanıtlamanın gereği yoktur. Bunu inkar etmek için ileri derecede miyop ya da kapalı olmak gerekir. Özellikle son iki yüzyılda İspanya’da bu birlik gelişmiştir; karşı çıkanlar olmasına rağmen verili durum budur.

Kendi kaderini tayin hakkı

“Kendi kaderini tayin hakkı (...) politik anlamda bağımsızlığı, ezen ulustan özgür irade yoluyla politik ayrılığı ifade eder. Bu demokratik politika talebi, ayrılma yönünde ajitasyon özgürlüğünü ve ayrılmak isteyen milliyetin referandum yoluyla buna karar vermesini gerektirir. Bu nedenle bu talep hiçbir biçimde ayrılma, kopma ve küçük devletler kurma ile eşdeğer değildir. Tüm ulusal baskılara karşı mücadelenin nihai ifadesinden başka birşey değildir.” (V.I. Lenin: Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Nisan 1916)

Kendi kaderini tayin bayrağı, yaşadığımız koşullardan ayrı olarak, yani ne küreselleşmenin ne de “birleşik düşünüş”ün engel olamayacağı keskin sınıf mücadelesinden ayrı olarak yükseltilemez. Emperyalist olmaya devam eden çağımız, kimi zaman yatışan, kimi zaman şiddetlenen irili ufaklı çatışmalar çağıdır ve bırakalım devrimcileri, ilerici güçlerin açıktan emekçi halkın yanında saf tutmasını gerektiren bir çağdır.

Şunu belirtmek gerekir ki, dünyanın yeniden paylaşımı için yürütülen emperyalist savaşlar, Avrupa’nın ulus devletlerinin önce sömürge, şimdi de yarı-sömürge devletlere dönüşmesi burjuvazinin ulusal sorunu çözmek bir yana, uluslar arasındaki rekabeti canlandırdığını gösterir. Yugoslavya savaşı, daha doğrusu Yugoslavya’ya karşı savaş hem bunun hem de İspanya da içinde olmak üzere emperyalist güçler tarafından uygulanan ikiyüzlü tutumun iyi bir örneğidir.

Bu gerçeklik burjuva sosyolojisi tarafından bile incelenmiştir. Fransız sosyolog Maurice Duverger şöyle yazmaktadır:

“18. yüzyıldaki ‘ulus’ kavramı burjuvazi tarafından yaratılmıştır: burjuvazinin halk ile dayanışma kurmasına ve kozmopolitan aristokrasiye karşı onun toplumsal duygularını harekete geçirmesine hizmet eder. ” (Ancak, kapitalist sınıfı tehlikeye sokma yeteneğine sahip devrimci bir sınıf olarak proletarya sınıfı ortaya çıktığında): “burjuvazi ulusalcı ideolojiyi kullanmaya devam eder, ama artık onu halka karşı ve uluslararası eğilimi sosyalizme havale eden bir noktada  kullanır. Ulus, bütün ülkelerin işçilerini kapitalizme karşı birleşmekten alıkoymak için, imtiyaz sahibi sınıflar ile sömürülen sınıflar arasında dayanışmanın sağlanmasına hizmet eder. ” (Sosyoloji ve Politika, Barcelona, 1968)

Diğer milliyetlerden halkın çıkarlarına açıktan ters düşmediği sürece kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir. Marx’ın şu ifadesi kesinlikle doğrudur: “Başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz.” Tam demokraside, bu Bourbon ardılında değil tabi, farklı milliyetler arasında eşitliğin etkili olabilmesi için kendi kaderini tayin hakkını, yani özgür ve barışçıl bir şekilde ayrılma hakkını tanımak gerekir. Ayrılma hakkı tanınmadığı sürece “birlik” ve “demokrasi” yanıltıcı laflar olarak kalır.

Bu sorunla karşı karşıya iken kendimizi, baskıyı kınama vb. türünden soyut genellemeler ileri sürmekle sınırlayamayız. Şunu açıkça belirtiyoruz ki, kendi kaderini tayin hakkına verdiğimiz destek, monarşinin yıkılmasını ve bir federal Cumhuriyetin kurulmasını da içermektedir. Bu, kimilerinin konuyu anlayamaması, kimilerinin ise kızgın saldırıları nedeniyle başımızı ağrıtacağı kesin görünen devrimci bir taleptir. Dahası, gerçek bir devrimci bakış açısıyla Marx 1869’da İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını önermiş ve şöyle demiştir: “Ayrılma olsa bile ardından federasyon gelir.”

Yıllar sonra Castelao şu düşünceyi paylaşmıştır:

 “Hayır, İspanya’nın birleşik ve bölünmez olacağı kesin değildir, ve iktidar bir tek bölgede, şehirde ya da kişide yoğunlaştığında parçalanma tehlikesi işte burada ortaya çıkar. İspanya’da ayrılıkçılık her kesimi absorbe eden, tekil, totaliter politikaların bir sonucudur. Kendimi Franco’ya karşı ayrılıkçı hissetmem neden meşru değildir? Ah, bir zamanlar Galiçya’yı İspanya’dan ayırmam mümkün olsaydı, sadece İspanya dışına göçmüş mültecilere ‘Alın size özgürce yaşayacağınız bir İspanya’ demek için bile olsa, hiç tereddütsüz ayırırdım. Yasal olarak halkın rızasıyla kurulmuş ve İspanyol gerçeklerine dayanan bir Cumhuriyetimiz olsaydı kendimizi ayrılıkçı hissetmezdik. Ve bu cumhuriyeti savunmak için gerçekten cumhuriyetçi olan İspanyollar arasında farklılık olmazdı, olamazdı (...) İspanya entelektüel bir olgu değil, somut bir gerçekliktir; soyut bir alan değil, somut gerçeklerin sonucudur: Katalonya, Bask, Galiçya ve Castille (...) İspanyol cumhuriyetçiliği federal doğmuştur; tekil ve merkezci Kayzerciliğe karşı savaşmak zorundadır...” (Montevideo, 18 Nisan 1943)

Ulusalcılar şunu anlamalıdır ki, hedeflerini kendi başlarına gerçekleştiremezler; monarşiye karşı ve cumhuriyet için mücadele eden herkes ile güçlerini birleştirmelidirler. Umutlarının hiçbir etkisi yoktur, 1978 Anayasası’nın sınırları içinde hayat bulamaz; bunun nedeni bu Anayasanın güven yitirmesi değil (zaten hiç gün yüzü görmemiştir), baştan beri milliyetlere ihanet etme amacı taşıyan merkeziyetçi ve anti-ulusalcı bir Anayasa olmasıdır.

*       *       *

Bugün ulusalcı harekete, oligarşi unsurlarının da desteğini almış olan burjuvazi önderlik etmektedir. Hareket daha geniş ya da daha az halk katılımını dışlamasa bile, Galiçya ve Bask’ta olduğu kadar Katalonya’da da bu durum açıkça görülür. Başta belirttiğimiz gibi, hareket sınıf mücadelesinin unsurlarına sahip olduğu için burada proletarya sahneye çıkar.

Sorulacak ilk soru şudur: Bu mücadeleyi proletarya mı yönetiyor? Hayır; bu mücadele içerisinde yer alan proleter katmanlar olsa da, ne Bask’ta, ne Galiçya’da ne de Katalonya’da durum budur; niyet ne olursa olsun bunu inkar etmek tam bir körlük olur.

İkinci sorun: esas çerçeveyi çizen, kısmen bazı proleter katmanlar ve oligarşi tarafından desteklenen orta ve küçük burjuvazidir. Başta Bask olmak üzere, halkın önemli bir kesiminin üç milliyetin ulusal taleplerini desteklediğini kimse inkar edemez.

Üçüncü sorun: burjuvazi içerisinde bölünme nedeniyle çok sayıda bölgesel platformların ve güçlerin oluşturulması ve birçok ulusalcı politik eğilimlerin (sadece üç tarihsel milliyet açısından değil) ortaya çıkması. Oligarşi, her biri kendi ulusal hücresinde yer alan bu güçler panoraması karşısında ellerini ovuşturuyor. İşte bu nedenle, son Katalan, Galiçya ve Bask seçimlerinde yaşandığı gibi, ulusalcı güçler arasında ne zaman birlik işaretleri görülmeye başlandıysa alarm zilleri çaldı ve her tür araca başvurarak boykota ve birliği engellemeye çalıştılar. Böl ve yönet politikası onlar için çok iyi sonuçlar veriyor. Özellikle Lizarra Paktı egemen sınıfta paniğe yol açtı. Bu Pakt karşısında devlet organları temsil edilen güçlere ölümüne saldırdı –özellikle Bask’taki PP ve PSOE tarafından. Kullanılmamış hiçbir tehdit, iftira, tahkir, baskı yöntemi, vb. bırakılmadı.

Ulusalcı güçler ne öneriyor? İstisnasız hepsi sınıf farklılıklarını, sınıf çelişkilerini gözardı ediyor ve sadece ulusal farklılıklara gönderme yapıyor (Bay Pujol’un deyimiyle ‘ayrım faktörü’). Böylece, belki bu güçlerin bazıları açısından bilinçsiz olarak, kendilerini bir sınıf olarak proletaryadan ayırıyorlar. Bu budalaca bir hatadır, çünkü çekilen bütün zorluklara karşın, istensin ya da istenmesin sosyal, politik, ekonomik ve ulusal değişimleri sağlayacak olan proletaryanın kendisidir.

Bu tutum, ulusalcıların içine düştüğü bu sapma, son dönemlerde onları şu sözleri sarfetmeye itti: “İspanya’ya karşı savaş”, “sağda olsun, solda olsun İspanyollar olarak İspanya’ya karşı savaş”, “anti-Frankocuyuz, ama hepsinden önemlisi anti-İspanyoluz”, “Frankoculuk bir yan olgudur, mücadelemiz İspanya’ya karşıdır”, “İspanyol işçi sınıfı Bask bölgesinde emperyalisttir”, vb.

Bu nedenle Bask bölgesinde ve Katalonya’da, genelde en çok sömürülen ve ayrımcılığa uğrayan göçmen işçilere karşı birçok alçaltıcı argo kelimeler bugün her zamankinden daha güçlü varlık gösteriyor.

Şu gerçek gözlerden gizlenemez: Bask, Katalan, Galiçya (ve Andaluzian, Extermenan, Cantabran, vb.) egemen sınıfları, hem kendi milliyetlerinin, hem de İspanya’nın diğer bölgelerindeki halkın üzerinde esas sömürüyü yürütenlerdir; çünkü bu sınıflar milliyet olarak bölünmemiştir: köklü bir sınıf duygusuyla birlik oluştururlar ve kendi sınıf çıkarlarını korumak için saflarını sıklaştırırlar.

Aynı şekilde, bu sorunun boyutu da görmezlikten gelinemez. Gerici güçler ulusal ya da bölgesel olarak halkı birbirine karşı kışkırtmaya çalışır ve genelde bunu başarırlar da. Bir kez daha ifade edersek, bölerler ve yönetirler. Bizler, aramızdaki ideolojik ve politik farklılıklara rağmen ortak bir hedefe sahip kişileriz: İspanya’daki tüm halkların etki sahibi olacağı federal bir Cumhuriyet kurma hedefi. Büyük Katalan bilim adamı ve cumhuriyetçisi Bosch ve Guimpera’nın şu uyarısını hatırlamak yerinde olacaktır:

“İspanya tüm halkıyla birlik oluşturmaz ve bu halkların hepsinden oluşan bir varlık olarak kendini ifade etmezse, kimsenin kendisini baskı altında ya da alçaltılmış hisstemediği, egemen grup ve kişilerin ardından sürüklenmediği, bazılarının kendilerini İspanyol olarak adlandırmadan önce, talep edilmesi gerektiğine inandığı şeyler üzerinde herhangi bir tekelin olmadığı bir yapı asla gerçekleştirilemez.”

Bu İspanya “bütün halklarıyla birleşmiş”, özerk bölgeleri ve dayatılmış bir monarşisi olan bugünkü İspanya mıdır? Elbette hayır. Şunu da söylemek mümkün ki, mevcut anayasal çerçeve böyle bir İspanya’ya izin vermemektedir; çünkü kendi kaderini tayin hakkını tanımamakla kalmaz, aynı zamanda toplumlar arası ittifakı da yasaklar: “Özerk toplumlar federasyonuna hiçbir durumda izin verilemez.” (45. Paragraf)

Günümüz Bask bölgesinde ulusalcılık

Ezen ve ezilen ulus ve milliyetler arasında, yurtsever ve şovenist partiler ile hakları için mücadele eden ulusal hareketler arasında ayrım yapabilmek gerekir.

ETA ve onun siyasi kanadı EH, “İspanyol devleti tarafından baskı”ya uğradıklarından sözeder. Bugünkü Aznar hükümeti, geçmişte de Felipe Gonzalez, Calco Sotelo ve Adolfo Suarez hükümetleri ETA’yı her zaman terörist bir örgüt olarak tanımlamışlar ve en zalim yöntemleri kullanarak bu örgütü ortadan kaldırmaya, “Bask diye bir sorun olmadığını” ve böylesi bir “sorun”un (asıl silahlı mücadeleyi saklamak için kullanılan daha hafif bir söylem) ancak Anayasal ve Guernica yasaları sınırları içerisinde çözülebileceğini ilan etmeye çalışmışlardır.

Emperyalizme bağımlı gerici kapitalist hükümet, sorunu sadece “ETA ve EH gibi örneklere sahip Bask faşizmine, PNV ve diğer ulusalcı güçlere” bağlamaktadır.

Ancak, Bask bölgesindeki ulusalcılık yalnızca ETA ile birlikte ortaya çıkmamıştır. ETA neden değil, bir sonuçtur. Aynı şekilde, bazılarının iddia ettiği gibi Bilbaolu Sabino de Arana ve Goiri’nin de bir icadı değildir.

Ulusalcılık az çok yapısallaşmış yüzünü 19. yüzyılın Carlist gerillaları ile göstermiş ve ikinci Carlist savaşındaki yenilgiyle birlikte 1876’da Bask güçlerinin kaldırılması sonucu başkaldırı gösterileri başlamıştır.

Sabino de Arana’nın yaptığı, Bask ulusalcılığı fikrine örgütsellik kazandırmaktı. Arana, yazılarında ve konuşmalarında bugün kimsenin paylaşamayacağını düşündüğümüz fikirlere değiniyordu. Ünlü sözü “Jaoungoukua eta Lagizarrak (Dios y Vieja Ley)” Arana’nın düşüncesinin özünü ifade etmektedir: Euskal Erici Üniversitesi’ndeki Profesör Corcuera Atienza’ya göre bu, “Bask ulusalcılığının temelinde din vardır (...) Bask ulusalcılığının savunusu, ki bu doğal olarak Hıristiyandır, İspanya’dan ayrılmayı talep eder, ki bu da doğal olarak kafirliktir.”

Bask bölgesi için Sabina de Arana’nın önerilerini tekrarlamak bugün güçtür. Haziran 1897’de Arana şöyle yazıyordu:

“Bask dilini bilmeyen birçok Basklı var. Bu kötü birşey. Bu dili bilen bazı ‘maketo’lar var. Bu daha da kötü. Bask dilini bilmeyen yüz Basklı anavatana büyük zarar verir. Bu dili bilen bir tek ‘maketo’ ise daha ağır zarar verir.”

Dil konusunda sabit fikirli olan Arana, kendi görüşünü paylaşmayan ulusalcılara saldırmakta tereddüt etmedi. Bizkaiterra dergisinde şöyle yazıyordu (Ekim 1894):

“...Katalan halkı, bölgedeki tüm diğer İspanyolların Katalanca konuşmasını ister. Bizim bölgemizde yaşayan ‘maketo’ların Bask dilini konuşuyor olmaları ise bizim açımızdan felaket olurdu.” (5)

Burjuva ve küçük burjuva ulusalcılığın bileşenlerinden biri gelenekçiliktir. Bask bölgesinde bu durum görülmektedir. Artık antik ve kaybolmuş kanunlarından sözetmiyorlar. Fakat “kaybedilmiş bağımsızlık”larını talep etmelerini meşrulaştırmak için onu kullanmaya devam ediyorlar. Ulusalcılık açısından, eski kanunlara sahipken Bask bölgesi bağımsızdı. Bu kanunlar 1876’da kaldırıldı ve ulusalcı mantığa göre bu tarih Bask ülkesinin bağımsızlığını kaybettiği tarih olmuştur.

Kesin olan şu ki, dil konusunda belirtilen görüşler gibi sapkınlıklar bizce bugün artık yaygın olarak paylaşılmıyor, en azından kimse o kadar kaba önerilerde bulunmuyor. Ancak, ETA’da olduğu kadar PNV’de de ifadesini bulan ulusalcılık nosyonu, kararsızlar ve tereddütleri olanlar dışta tutulursa, özünde hala daha önce söz edilen Biscayan’ın ifade ettiği biçimdedir. Arana şöyle der:

“Ulusalcılığı ikiye ayırmak gerekir: yaygın olarak kullanılan haliyle politik, sosyal, etnografik, dini, edebi, vb. açıdan ulusal karakteristiklerin restore edilmesi; ve birkaç yıl önce, Bask ulusunun restorasyonu talebinde bulunduğumuzda siyasi sistemin benimsemiş olduğu iddia (...) Ulusalcılıkta nicelik ve derece olmaz: ulusalcılık tektir ve bölünmezdir; kişi ya ulusalcıdır ya da değildir, ve ulusalcı olan herkes aynı ölçüde ulusalcıdır. Bunun nedeni açıktır: ulusalcılık, bizi çevreleyen politikadan ayrı olarak yalnızca gerekli temeller üzerinde kuruludur: ulusalcılığı açıktan ifade etmek için onun tüm gereklerini de açıktan ifade etmeniz gerekir; bunlardan birini dıştalayan kişi ulusalcı değildir...” (ibid.)

Nüansları gözönünde bulundurulsa da, ve tabii ki PP ve PSOE’nin utanç verici manipülasyonlarına düşmeksizin, Arzalluz tarafından son zamanlarda kullanılan ifadeler tamamiyle Aranist’tir.

Ne PNV’nin tutumunu ne de ETA’nın strateji ve taktiklerini paylaşmıyor oluşumuz (ulusalcılığın PP ile aynı aileden olduğunu unutmayalım) bazı kafa karışıklıklarına yol açıyor. İspanya hükümetinin ve “Espanolisatas”ın (karşı tarafın ulusalcılığı) gerici tutumunu mahkum ediyoruz. Bunlara göre, kendileriyle aynı görüşte olmayanlar “terörizm”i destekliyor demektir.

Bask bölgesinde belli bir kısım ETA ya da PNV ile bağlantısı olmayan ulusalcılar var; ayrıca ulusalcı olmayan kesimler de var. Ulusalcı kesimler ne marjinalize edilebilir ne de kötü ilan edilebilir. Sorunların çözümünün Anayasa’da ve Guernica yasalarında olduğunu iddia etmek bir aldatmacadan ibarettir. 1978 Anayasası’nın ne kadar anti-ulusalcı olduğunu ve farklı bölgelerdeki ulusalcılıklar arasında anlaşma ve gruplaşmalara karşı olduğunu daha önce görmüştük.

Öte yandan, Bask ulusalcılarına karşı uygulanan ayrımsız baskılar, Hakim Baltasar Garzon’un da desteğiyle Belediye Reisi Oreja’nın öncülüğünde yapılan baskılar, Bask bölgesinde gerçek bir iç savaş atmosferi yaratıyor. Öyle ki, bölgede Olağanüstü Hal uygulanıyor. Kale borroka’ya katılan 16 yaşın altındaki gençlere uygulanan vahşice cezalar, Olağanüstü Hal’den başka nasıl anlaşılabilir ki? 27 suikastleri olan, GAL’in mahkum edilmiş liderleri Barrionuevo ve Vera birkaç haftada cezaevinden çıkarılıp PSOE liderleri tarafından selamlanırken, ETA tutuklularının, Monarşi Anayasası ihlal edilerek 30 yıl boyunca hapislerde çürütülmesi nasıl açıklanabilir? Eskiden Frankocu şimdi ise monraşist olan General Sabino Fernandez Aranda’nın bu Olağanüstü Hal uygulamasını talep eden sözleri, ya da Bay Serra’nın İspanya’nın “birliğine karşı” girişimde bulunulması durumunda Anayasa’da belirtildiği gibi Ordunun harekete geçirileceğine dair çığlıkları görmezlikten gelinemez.

Aznar hükümetinin iktidarı ve baskısıyla PSOE (kendisi iktidardayken devlet terörünü kullanmayı biliyordu), “birleşik anti-terörist anlaşmalar” vb. çağrısında bulunarak aşağılık bir tutum sergiliyor. Kimi zaman pratiğiyle kimi zaman da ihmal yoluyla gericiliğin oynadığı oyunun aynısını oynayan solun örgütlenmesiyle ilgili söyleyecek fazla sözleri yok.

Onların iddia ettiği gibi çözüm Anayasa’da, başlangıçtan beri esas kapsaması gereken herşeyden kaçınan, “üzerinde anlaşılmış” bir anayasada değildir. Monarşi, Cumhuriyet gibi yasal bir rejime karşı isyan kabilinden bir ayaklanma sonucunda yükselmiş olduğu için ve o tarihten bu yana demokratik bir seçime ya da referanduma izin verilmediği için ilk sorun “monarşi mi, cumhuriyet mi?” olmalıydı. Bu yapılmamıştır. 1978 Anayasası için İspanya çapında önemli bir kesim oy kullanmamıştır. Bu nedenledir ki, Bourbonlar ya da onların bakanları ya da Felipe Gonzalez, bu Anayasa’yı “İspanya halkının kendisi çıkarmıştır” derken yalan söylüyorlar.

Bask bölgesinde katılım yüzde 44.65 oranında olmuştu. Yani seçmen olarak kayıtlı Basklıların yarısı Anayasa için oy kullanmamış, oy kullananların da yüzde 23.5’i karşı oy kullanmıştır. Bu resmi yüzdelikleri özetlersek nüfusun yüzde 68.5’inin bu Anayasayı onaylamadığını görürüz. (6)

Sonuç

Ne politik tedbirler, ne devlet terörü, ne de polis (7) ve yargı baskıları, kökleri yüzelli yıl gerilere dayanan bir sorunu çözebilir. Bask bölgesinin içinde ve dışında, doğru ya da yanlış, yüzelli yıldır aktif olan, daha da önemlisi halkın önemli bir kesiminin desteğini alan -ki onsuz varlığını koruyamazdı- bir örgüte de son veremezler.

Aynı şekilde şu da kesindir ki çözüm bombalamalar, adam kaçırmalar ve artan ölümlerde değildir. ETA bugünkü çerçevede kendi varlığını sürdürebilir, fakat kazanamaz; ne de Bask ulusalcılığı ve onun vazgeçilmez kendi kaderini tayin hakkı duyulabilir. ETA’nın şiddetinden yararlanmaya çalışmak kimse için bir sonuç vermez.

Biz, tek çözümün siyasi çözüm olduğunda ısrar ediyoruz. Kendi kaderini tayin hakkının hangi koşullar altında yaşam bulacağı belirtilemiyorsa, bu hak hiçbir anlam ifade etmez. Bu hak, bağımsızlık ve özgür ayrılığı öngörür. İspanya milliyetlerinin haklarını; yeni bir anayasa, monarşinin kaldırılması ve federal bir cumhuriyetin kurulması için verilen mücadelenin dışında kalarak hayata geçirebileceklerini kimse iddia edemez. Kendi kaderini tayin hakkını destekleyen bir ajitasyon ve propaganda özgürlüğü, ancak bu çerçevede (federal Cumhuriyet) garanti altına alınabilir.

Evet, bu şekilde Basklılar, Katalanlar, Galiçyalılar kendi kaderini tayin hakkını kullanabilecektir. Biz, federalizmi savunma hakkımızdan vazgeçmeksizin, bu hakkı nihai sonucuna kadar savunacağız.

İspanya’nın yüzyıllardır bir ulus ve devlet olarak varolduğunu söyleyerek karşı çıkılabilir; bu doğrudur. Fakat bir ulus, dahası devlet hareketsiz bir varlık değildir. Her ikisi de evrilip değişebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur: 1905’te Norveç’in İsveç’ten ayrılması, eski Yugoslavya’nın son zamanlarda  yaşadığı bölünme (ki hala sonuçlanmamış bir sorundur), Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sona ermesi, Pakistan’ın bölünmesi, eski SSCB’nin parçalanması, ve daha binlerce örnek.

Tarih, geçmişi analiz edip yargılayabilir; ama bunu gelecek için yapamaz.

 

Dipnotlar:

(1) Castille ve Aragon krallıklarına katılan son bağımsız krallık olan Navarre zaman zaman Castille üzerinde hakim olmuştu. Bu nedenle Kral III. Sancho (1004-1035) Castille, Vizcaya ve Alava Bağımsız Bölgelerini kendi hakimiyeti altına alarak Leon ve Astorga’ya yönelmişti. Kendisini Navarre Kralı olarak değil, ‘Tüm İspanya Kralı’ olarak adlandırdı. Castilla tarafından ele geçirilişinin ardından Navarre kendi imtiyazlarını ve güçlerini korudu.

(2) Ancak Franco rejimi altında PNV’yi finanse eden Urquijo gibi belli Basklı oligarklar vardır. Eski Cizvit Arzalluz başta olmak üzere, liderlerinin ucuz demagojilerine rağmen PNV ruhani, oligarşik ve gerici ulusalcılığı, ve “büyük Amerikan ulusu Vietnam’da komünizme karşı batı medeniyetini savunuyor” diyerek hem Vietnam’daki Amerikan müdahalesini alkışlayan hem de Euskallerria için “özgürlük” talep eden toplumsal değişim düşmanlarını temsil eder.

 (3) Kraliyet güçlerine karşı Karındeşenler Savaşı olarak bilinen Barcelona ayaklanmasında (1640), Katalonya kendisini Castille Bağımsız Cumhuriyeti olarak ilan etti ve Fransa Kralı’nın koruması altına girdi. Yasalarının Kraliyet tarafından tanınması ile birlikte 1653’te tekrar Castille ile birleşti.

(4) Örneğin, Euskalerria’da yerli halkın bir bölümü, sanırım çoğunluğu değil, Bask dilini, daha doğrusu birleşik Bask ya da Euskera-batua konuşurken, nüfusun diğer bölümü bu dili ne anlar ne de konuşur.

(5) Sabino de Arana’dan yapılan alıntılar, Corcuera Atienza’nın “Bask ulusalcılığı: tarihsel hakların  yasal olarak yeniden entegrasyonu”makalesinden alınmıştır.

(6) Alava’da %40.7 oy kullanmazken %11.37 de HAYIR oyu kullandı. Bu oranlar Biscay’de sırasıyla %57.54 ve  %8.91, Guipúzcoa’da ise %56.57 ve %12.97 olmuştur.

(7) Franco diktatörlüğü sırasında ulusalcılara yönelik baskılar, Katalan, Bask, vb. dillerinde yazma ve konuşmanın yıllarca yasaklanması, ulusalcı olmayan kesimler içerisinde de büyük bir sempati dalgası yarattı ve dikatöre karşı mücadelede birlik içinde azınlıkların özgürlük mücadelesini desteklememize yol açtı. Bu bir paradoks da olsa, Franco’nun ulusalcılara kendilerinden daha fazla destek verdiği söylenebilir.

 

Raul Marco

Aralık 2000