FRANSA


Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde proletarya partisinin tutumu


Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun sonuçları hem ülke içinde hem de uluslararası planda çok çeşitli ve canlı tepkilere yolaçtı. Spor dünyasından, aydınlardan ve kültür dünyasından çok sayıda insanı seferber eden yoğun bir kampanya başlatıldı. Özellikle basının da katıldığı bu kampanya ile halk aşırı sağcı aday Le Pen’in seçimi kazanma ihtimaline inandırılmaya çalışıldı.

Ilk turda 5.6 milyon oy toplayan Chirac, ikinci turda politik yelpazenin hemen hemen tamamının kendisine oy verme çağrısında bulunmasıyla 25 milyon oy alarak hem oy miktarı hem de yüzdelik olarak şimdiye kadar hiçbir adayın ulaşamadığı hatta hayal bile edemediği bir sonuç elde etti. Le Pen ise aşırı sağın bütün oylarını toplayarak skorunu ikinci turda biraz daha arttırmasına rağmen bu seçimi asla kazanacak seviyede değildi.

Önemli sayıda aşırı sağcı seçmenin ortaya çıkması ve bu seçmenlerin tercihlerinde kemikleşme elbette kaygı vericidir. Zira bu olgu, parlamenter burjuva demokratik sistemin faşistleşmeye doğru yolalması şeklinde ifade ettiğimiz genel seyrin bir parçasıdır.

Başta Avrupa olmak üzere bütün emperyalist devletlerin ortak özelliği olan bu olgu, emperyalist sistemin krizine sıkı sıkıya bağlıdır. Özellikle 11 Eylül'den sonra faşistleşme süreci ABD’nin de kışkırtmasıyla dünya çapında hızlandı.

Bu seçimler bir dönüm noktası oldu. Fakat bu dönüm noktasının özelliği, Le Pen’in partisine oy verilmiş olması değildir, çünkü 1983’den bu yana Le Pen’in partisinin seçmenleri mevcuttur. Halk oylamasına dönüşen seçimde Chirac lehine aktif olarak faaliyet yürüten reformist solcu koalisyonun bu seçim "zaferi" ardından, aşırı sağa "bariyer" rolü oynayacağını iddia eden ama onunla birçok ortak "değere" sahip olan güçlenmiş bir sağa yerini bırakacak olmasıdır.

Avrupa ülkelerinin çoğunda meydana gelen olaylarla bir paralellik kurmak gerekir. Sosyal-demokrasinin  "zenginliklerin emek ve sermaye arasında daha adaletli paylaşımı" şeklindeki "sosyal Avrupa" projesi, sosyal-demokrasi ve ortaklarının boyun eğdiği tekellerin dayatmaları ve sistemin gerçekleri karşısında param parça oldu. Böylece gericiliğin yatağını hazırlayan sosyal-demokrasi, işçi ve halk kitlelerinin sermayeye karşı mücadelesini frenleme ve bilincini bulanıklaştırma rolünü artık muhalefette yerine getiriyor.

Bu makalede sözde "Le Pen’i sandıkta boğmak" adına Chirac lehine yapılan yoğun kampanyaya yeniden değineceğiz. Bu makaleye ek olarak okuyucuların, 1989’da Fransızca ve İspanyolca yayınladığımız "Le Pen Fenomeni ve Faşistleştirme Süreci" (1) adlı broşürümüzü okumalarını tavsiye ediyoruz.

Sayılar anlatıyor

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda değişik adayların elde ettiği sonuçların basit bir incelemesi faşist parti Ulusal Cephe’nin (Front National) adayı Le Pen’in seçimi kazanamayacağını açıkça gösteriyordu. Bu gerçeğin üzeri; bu seçimlerin beklenmeyen mağlubu Sosyalist Parti tarafından yönetilen bir koalisyon etrafında, politikada eşine nadir rastlanır büyüklükte yürütülen bir kampanya aracılığıyla tamamen karartıldı. Seçimlerden aylarca önce ilk turu rahatça geçmesi beklenen SP’nin adayı Jospin, Le Pen tarafından 200.000 oy farkıyla geçildi. İlk turda elenmesini pek hazmedemeyen SP’nin adayı ilk sonuçların açıklanması ile tüm görevlerinden istifa etti.

Sağ partiler, seçimin ikinci turunda kendi adayları için hemen hemen hiç çalışma yürütmediler. İki haftalık ara boyunca, görevi parlamento seçimlerinde meclis çoğunluğunu kazanmak olan "Başkanlık Çoğunluğu İçin Birlik" (UPM) adlı birleşik bir parti kurabilmek için birlik sorunlarını çözmekle meşguldüler (ilk turda en azından 5 sağcı aday vardı). Doğrusu Chirac için seçim kampanyasını iktidardaki "Çoğulcu Sol"dan doğan "Birleşik Sol" (2) yaptı. Örneğin FKP ilk turda kendi adayı R. Hue için yaptığından çok daha fazla afişlemeyi ikinci turda Chirac’a oy çağrısında bulunmak için yaptı. Ikinci turda ağız birliği etmişcesine herkes Chirac’a oy verme çağrısında bulundu.

Çok az parti bu kampanyaya katılmadı. Sadece troçkist parti "Lutte Ouvrière", partimiz, anarşist hareketler ve küçük gruplar boykot ya da geçersiz oy çağrısında bulundular. Partimiz, "Le Pen dışarı, Chirac içeri (hapse)" sloganı etrafında kampanya yürüterek bu sloganın yazılı olduğu oy bültenlerinin sandıkta kullanılması çağrısında bulundu (bu oylar geçersiz sayıldı).

Bu slogan, ilk olarak ilk tur sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından gençlerin başlattığı gösterilerde atılmıştı. Seçimler konusundaki tutumumuzu sergileyen bildiriler özellikle 1 Mayıs gösterilerinde olmak üzere birçok yerde binlerce dağıtıldı. Başkanlık seçimlerinin ikinci turu için yapılan iki haftalık seçim kampanyası boyunca partimizin tutumunu savunmak kolay olmadı.

Bildiri dağıtımı, Le Pen ve onun ırkçı düşüncelerine karşı içten nefretlerini haykırmak için kendiliğinden sokaklara çıkan özellikle lise ve üniversite öğrencilerinin hemen her gün düzenlediği gösterilerde tekrarlandı

Gençliğin bir kesiminin güçlü ve kendiliğinden bu atılımı sağda, gençliğin sokak gösterilerine alışkanlık kazanacağı korkusuna yolaçtı. Sağcı birçok politikacı derhal gençleri okula dönmeye çağırdı.

Bu gösteriler "Çoğulcu Sol" için ise "hoş bir sürpriz" oldu. "Çoğulcu Sol", gösterilerde en fazla atılan "Hepimiz Le Pen’e Karşı" sloganından nasıl faydalanacağını çabukça anladı.

Bu slogana öyle bir güçle sarıldı ki, bu ona seçimlerde uğradığı yenilgiyi unutma ve politika sahnesinde yeniden yerini alma imkanı sağlayacaktı. Ülkenin ulusal bayrağını geniş ölçüde dağıtarak, nazi partisinin 1930’lu yıllardaki yükselişini hatırlatıp küçük burjuvaziyi korkutarak "cumhuriyetin kurtarılması" görevini üstlendi. Tarihin tamamen çarpıtılmasından ibaret olan bu karşılaştırmanın esas amacı, ilk turda "Çoğulcu Sol"un beş yıllık icraatını protesto etmek için kendilerine oy vermeyen halk tabakalarının kendisini suçlu hissetmesini sağlayarak parlamento seçimleri için yatırıma dönüştürmektir.

Revizyonist parti FKP(3) bu seçimlerden iki yönlü olarak zararlı çıktı. Hem hükumetteki "Çoğulcu Sol"un partisi olduğu için seçmenler tarafından oy verilmeyerek cezalandırıldı, hem de partinin adayı R. Hue için propaganda yapmayı reddeden parti militanlarınca cezalandırıldı

Böylece partinin çevresi, FKP’ye R. Hue tarafından dayatılan ve onu mevcut sosyal-demokrat partilerden farksız kılan, bütün politik kişiliğini silen ve ideolojik referanslarını ortadan kaldıran "mutasyon" politikasına olan muhalefetlerini ifade etmek istedi.

Neticede bu politika, 1995 başkanlık seçimlerine oranla 1.6 milyon oy kaybıyla sonuçlandı. 1 milyon oy sınırının altına inen FKP’nin adayı R.Hue, diğer iki troçkist adayın herbiri tarafından geçildi.

Bu parlamentarist partinin yöneticilerinin, parlamento seçimleri sırasında desteklerinden faydalanmak için müttefikleri Sosyalist Parti’ye yapışmaktan başka bir perspektifleri yoktu. Sonuçta onlar da CGT sendikası yöneticilerini de peşinden sürükleyerek Chirac’a oy verme çağrısında bulunanlar kervanına katıldılar.

Bu elbette sıkıntısızca gerçekleşmedi. Aylardan beri "politik partiler karşısında sendikaların bağımsızlığı", daha doğrusu FKP karşısında bağımsızlığı çizgisi için çaba harcayan aynı yönetici kadro şimdi, üyelerini sağın adayı Chirac’a oy vermeye çağırıyordu. Sağ ile patronu aynı kefede değerlendiren militanlar için bu çağrı büyük bir hoşnutsuzluğa yolaçtı.

Kampları belirlemek

Partimiz tarafından takınılan tutum, burjuva kampının ve ayrıca işçi ve halk kitlelerinin durumunun derin bir analizinin sonucunda belirlenmiştir. "Cumhuriyetin savunulması" sloganı etrafında girişilen geniş boyuttaki sınıf işbirliğini sağlama girişimi karşısında, işçi sınıfının partisinin sınıf bilinçli proletaryanın sesini duyurması önem arzediyordu.

Seçimlerin ilk turunda işçi ve halk kesimleri oldukça önemli iki mesaj verdi. Birincisi, yaklaşık yirmi yıldan bu yana özellikle "Cohabitasyon" (4) (birlikte idare) dönemleri boyunca Fransız emperyalizminin çıkarlarını sağ ve solun birlikte savunduğu iki koalisyon döneminin toptan reddi; ikincisi, "aşırı solcu" denilen adayların yüksek bir oy seviyesine ulaşmasıyla kendisini ifade eden belli bir radikalleşme.

Bu oylar mekanik bir biçimde devrimci bir çözüm lehine verilen oylar olarak kabul edilemez (hele hele aday çıkaran troçkist partilerin politik ve ideolojik çizgisini benimseme olmaktan ise çok uzaktır). Bu oyların, seçimleri boykot ederek kendini ifade etmenin yollarını arayanların tutumundan bir farkı yoktur. Sisteme karşı radikal muhalefet, troçkist adaylara verilen oyların yanısıra, yüksek bir sandık başına gitmeme oranıyla da kendini ifade etti. Chirac lehine oy kampanyasının bir amacı da bu gerçeğin üzerini örtmek ve unutturmak içindir.

Seçimin ikinci turunun sonuçları belli olduktan sonra, insanlar olup bitenleri biraz daha salim kafayla değerlendirme imkanına kavuştular. Fakat sağcı bir adaya oy verme çağrısında bulunmak, soldan kimilerinin inandırmaya çalıştığı gibi basit bir parantez olarak değerlendirilemez

Özellikle çoğunluğunu banliyö gençliğinden ziyade lise ve üniversite öğrencilerinin oluşturduğu sokağa çıkan gençler olmak üzere, birçok insan samimi olarak Le Pen’in seçimleri kazanacağına inanıyordu.

Reformist sol sayesinde Chirac belli bir meşruluğa kavuştu. Bu sırada savunulması gereken en değerli varlık olarak ifade edilen "cumhuriyet" üzerine yaratılan hayallerden de bahsetmeye gerek bile yok.

Özellikle başta 1 Mayıs olmak üzere bu dönemde düzenlenen tüm sokak gösterilerinde kızıl bayraktan çok, üç renkli Fransız milli bayrağı taşındı, Enternasyonal marşından çok da Fransız milli marşı söylendi.

Seçimlerden birkaç gün sonra Pakistan’da çalışan Fransızlara karşı girişilen bombalı saldırı, Fransa’nın, ABD’nin yanında Afganistan’ın bombalanmasına katıldığını, komşusu Hindistan’a karşı açıkça ilan edilmemiş bir savaş yürüten gerici Pakistan yönetimine gelişmiş silahlar (saldırıda ölenler denizaltı inşasında çalışıyordu) sattığını aniden hatırlattı.

Bu kez de Brüksel komisyonu, AB’nin bütün ülkelerinde tarım, balıkçılık vb. alanında olumsuz sosyal sonuçlara yolaçacak önemli kararların alınmakta olduğunu hatırlattı.

Bu meselelerden hiçbirisi, cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri boyunca üzerinde tatışma yaratılmadığı için az da olsa ele alınmadı. AB’nin politikaları konusunda sağ ve sol iki grup arasında temele ilişkin önemli bir fikir ayrılığı da zaten yok. Birlikte idare yıllarının sağ ve sol kamp arasındaki farkı ortadan kaldırdığını, politikayı aynılaştırdığını sık sık duyarız. Birlikte idarenin ancak sağ ve sol grubun Fransız emperyalizminin çıkarlarının savunulması konusunda hemfikir olmasıyla mümkün olduğunu hatırlatmak yerinde olur. Avrupa Birliği’ne katılma süreci, ABD tarafından başı çekilen "anti-terör" koalisyona katılma, silah satışı politikası, vb. Fransız tekellerinin çıkarları doğrultusunda bu ikili idareler tarafından atılmış adımlardır. Sağ ve sol blok içinde genel görüşe muhalif eğilimler olsa da, bu iki blok Fransız emperyalizminin çıkarlarının savunulmasında tamamen benzer fikirlere sahiptir. Seçim tartışmalarında patronların tavır alarak "AB’ye kök salmanın" gerekliliği üzerinde ısrar etmeleri, Fransız emperyalizminin politik yönelimini belirleme açısından önemli bir göstergeydi. Ortak para birimi "euro" dan çıkıp Fransız ulusal para birimi olan "frank"a geri dönmeyi, Maastricht ve Amsterdam anlaşmalarını yeniden gözden geçirip değiştirmeyi programına koyan Le Pen’i şiddetli olarak eleştirdiler.

Politik bir dönemin sonu

Sosyal-demokrasinin, emperyalizmin çıkarlarını önce revizyonist parti ile ikili, sonra revizyonist parti ve çevreciler ile üçlü olarak ortaklaşa savunduğu dönem son buluyor. 1995-97 yılları arasında sağın tek başına iktidarda olduğu dönemleri dışarda tutarsak sol koalisyon, daha önce üç defa bu görevi sağ ile "birlikte idare" çerçevesinde üstlenmişti. Solun iktidara geri dönüşünün, sağın politikalarının politik ve sosyal gerginliklere yolçtığı dönemlerde gerçekleştiğini unutmamak gerekir. 1987’de sömürgeler krizinin tam ortasında sömürge ordusunun (5) Kanak halkının ayaklanmasını kanla bastırması, sağın parlamento seçimlerindeki yenilgisini hazırladı. 1997’de Chirac erken seçimlere gitmek için parlamentoyu feshetmeye karar verdiğinde, 1995 Aralık grevleri hala hafızalarda tazeliğini koruyordu. Bu olgular sosyal-demokrasinin işçi ve halk hareketinin "pasifize" edilmesi geleneksel görevinin ifadeleridir. Revizyonistlerle ittifak yapan sosyal-demokrasi, AB’ye uyum sürecinde de işçi ve halk hareketinin "pasifize" edilmesinde üzerine düşen rolü gereği gibi oynadı. Avrupa ve Fransız sosyal-demokrasisi, 20 yılda, emperyalist küreselleşmenin temel taşlarından AB’nin kuruluşunda önemli rol oynayan işçi ve halk düşmanı reformları hayata geçirdi. Yine Fransız sosyal-demokrasisi, ABD ve SSCB arasında dünyanın paylaşıldığı iki kutuplu dönemin son bulmasından sonra başlayan "yeni dönem"in üç büyük savaşına, Körfez savaşı, Balkan savaşı ve bugünkü Afganistan savaşına aktif olarak katıldı. Amerikanvari anti-demokratik yasaları hayata geçirerek "terörizme karşı Bush’un haçlı savaşı"na hiç tereddütsüz katıldı.

Bugün sosyal-demokrat partiler tarafından idare edilen koalisyonlar yerlerini bir bir sağcı partiler koalisyonlarına, hatta bazen de sağcı partilerin aşırı sağcı partilerle yaptığı ittifaklara bırakıyor. Danimarka, Hollanda, Portekiz ve İtalya gibi ülkelerde bunu yaşadık. AB’ye aday eski Doğu Bloku ülkelerini de hesaba katacak olursak bu olayın boyutlarının daha geniş olduğunu görürüz.

Bu koalisyonların görevlerinden birisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürürlüğe giren bölüşüm mekanizmalarının  tasfiyesini tamamlamaktır. Bizzat sosyal demokratlar tarafından girişilmiş olan bu tasfiyenin  dolaysız sonucu, bir taraftan sömürünün yoğunlaşması ve kitlelerin yağmalanması iken, öte yandan da sınıf  mücadelesine geri dönüş eğilimini teşvik etmektir. Burjuva demokrat rejimlerin daha çok  gericiliğe savrulması,  bu sınıf mücadelesine dönüş eğilimi ile doğrudan ilintilidir.  Avrupa’da faşistleştirme egilimi henüz esas olarak  devrimci  hareketin yükselişiyle ilişkili degilse de, onu hızlandırıyor.

Yani,  Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi sınıfının  ve gençliğin  önemli kesimlerini harekete geçiren toplumsal bir karşı çıkış dalgası gelişmektedir. Bu hareketin hedefleri ise, emperyalist küreselleşmenin neoliberal politikaları ve onları hayata geçiren kurumlardır. Ve  bu hareket, uluslararası  planda örgütlenmek ve kendini  ifade etmek arayışındadır. Hala çoğunlukla reformist kavram ve yaklaşımların etkisi altında olsa da, emperyalist sisteme karşı radikal bir eleştiriyi bağrında taşımaktadır. Burjuvazi burada potansiyel bir tehlike sezmektedir ve Göteborg’da, Varşova’da ve özellikle de Cenova’daki gösterilere karşı başvurulan şiddetin nedeni de budur.  En güçlü ve en saldırgan emperyalist güç, yani Amerikan emperyalizmi tarafından ilan edilen terörizme karşı uluslararası kampanya” da yine, bu  muhalif karşı çıkışı bastırmayı  hedeflemektedir. 

Bu cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu faşistleşme sürecinin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu sürecin, burada derinlemesine ele alınmayan ekonomik, politik, kurumsal boyutları olmakla birlikte, ideolojik boyutları da vardır. Chirac lehine oy kullanılması çağrısı yapan sosyal demokratlar ve revizyonistler, sürekli olarak, işçi  sınıfının Le Pen’e oy verdigini” öne çıkardılar. Yıllardan  beri teorik  değerlendirmelerinde, kongrelerde vb. işçi sınıfının sınıf olarak yokolduğu üzerine ahkam kesenler, onun politik temsilini tasfiye etmeye girişmiş olanlar şimdi, suçlamak için yeniden işçi sınıfını keşfediyorlar. Bu, aşırı sömürüye maruz bırakılan, sokağa atılan işçileri hedef göstererek, tekellere hizmet sunmaktan başka birşey değildir. İşletmelerin kapatılmasına, ‘yeniden yapılanmaya’ destek vermekten başka birşey değildir. Ve yarın işçiler ayaklanırlarsa, burjuva legalitesinin sınırlarını aşar ve kutsal özel mülkiyete yönelirlerse, reformistlerin o zaman da, Le Pen’e oy veren bir işçi” bulup devlet aygıtının şiddetini meşrulaştırmaya çalışacakları kesindir. Halbuki, küçük burjuvazi nezdinde faşizme karşı güvence olarak gösterilen cumhuriyet devleti, demokratik özgürlükleri kısıtlayan, yabancı emekçilere baskı uygulayan, diktatörleri  destekleyen vb. devlettir. Kurulu  düzen  karşıtı toplumsal  muhalefeti, açıkça  ve sistematik  bir tarzda kriminilaze etmeye çalışan da  bu devlettir.

Partimiz, tüm bu unsurları gözeterek politik tutumunu belirledi ve yaygın bir şekilde duyurdu. Ortalığın toz dumana  bulandığı, işçi sınıfının çıkarlarının burjuva cumhuriyeti savunusu yaygarası arkasında boğulduğu bu koşullarda, partinin, işçi sınıfının politik tutumunu ortaya koyması önemli ve gelecek açısından canalıcı idi. Bunun açıkça kamuoyu önünde yapılması, ortamın gerginliğine rağmen özellikle önem taşımaktaydı. Bunu hem kendimiz için yaptık, ama aynı zamanda medyatik konsensus üreticilerinin baskısına maruz kalanlara mesaj olsun diye, yalnız olmadıklarını göstermek için de yaptık. Partimizin işçi sınıfının bakış açısını ortaya koyma ve  savunma kapasitesini göstermek, bize güvenebileceklerini ortaya koymak için de yaptık. Tutumumuzu ortaya koyan bildirilerin dağıtımı sırasında,  nihayet Chirac’a oy vermeyi  reddeden bir tutum” lafını onlarca kez işittik. Politik kampanyamızın, işçi militanlar, başka devrimci parti ve örgütlerin militanları, anti-emperyalist unsurlar üzerinde partimizin otoritesini güçlendirdiğini söyleyebiliriz. 

Bu da, sağın saldırganca hayata geçirmeye çalıştığı tekellerin politikasına karşı halk ve işçi muhalefetinin inşa edilmesi çalışmasını hızlandırmak için bize cesaret vermektedir.

 

Fransa İşçileri Komünist Partisi (PCOF)

29 Mayıs 2002

Parlamento çoğunluğunun ve cumhurbaşkanlığının el değiştirme dönemlerinin kısa bir özeti

1981

Mitterrand’ın seçilmesi. 7 yıllık birinci görev süresi (1988’e kadar) Sosyalist Parti, Komunist Parti ve Radikal Sol Hareket’ten oluşan hükumet. Parlamentoda reformist solun mutlak çoğunluğu.

1983

Yerel seçimler: Sağ çoğunluğu ele geçirir. Yabancı göçü ve asayiş sorunlarını kullanan Le Pen’in partisi Ulusal Cephe bazı kentlerin belediye yönetimlerini ele geçirir.

1984

Kiliseye ait özel okulların kapanmasını önlemek maksadıyla yüzbinlerce insanın katıldığı gösteri sonucu hükümet geri adım atar. Dinci katolik çevrelerle içiçe olan sağ ve aşırı sağın zaferi.

1985

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Le Pen 2.2 milyon oy elde eder.

1986

Parlamento seçimleri: Parlamentoda sağ çoğunluğu elde eder. Faşist Ulusal Cephe (FN) 35 koltuğa sahip olur. Sağı bölmek amacıyla seçim yasasını değiştiren Mitterand böylece FN’e parlamentonun kapılarını açar. Aynı değişiklik sayesinde Çevreciler hareketi de ilk kez parlamentoya girer. Chirac başbakan olarak atanır, ilk kez solcu başkan-sağcı hükümet dönemi başlar.

1988

Sömürge krizi: Başkanlık seçimlerinden hemen önce Yeni Kaledonya’da Ouvea’da bir mağarada bağımsızlık için mücadele eden Kanak militanlar katledilir. Mitterand 7 yıllık bir görev için yeniden seçilir (1995’e kadar).

Parlamentoda Sol yeniden çoğunluğu ele geçirir. Ancak birçok Sosyalist Parti milletvekili Milliyetçi Cephe milletvekillerinin ikinci turda çekilmeyip sağın oylarını bölmesi sayesinde seçilebildiler.

M. Rocard, merkez sağ ve sağdan bakanların da katıldığı bir "açılış" hükumetine başbakan olarak atandı.

1993

Parlamento seçimleri: Sağ, parlamentoda çoğunluğu elde ederek ikinci kez solcu başkan-sağcı hükümet dönemini başlatır. Balladur başbakan olarak atanır.

1995

Başkanlık seçimleri: Mitterand yeniden aday olmaz. Görev süresinin sonlarında 2. Dünya Savaşı’nın işbirlikçi hükümetinin üst düzey bürokratları ile olan yakın ilişkileri ortaya çıkar. Sağın adayı Chirac seçimi kazanır. Sağın çoğunlukta olduğu parlamentoyu feshetmez. Böylece sağ ve solun ortak idaresi son bulur.

 

1995 Aralığında başbakan A. Juppe nin emeklilik alanında yapmak istediği reformlara karşı büyük grevler patlak verdi. Bu hareket, halk ve işçi tabakalarının tipik derin bir karşı koyma hareketidir. Öte yandan sağ birçok parçaya bölünmüştü.

1997

Chirac erken seçime gitmek için parlamentoyu feshetmeye karar verir. Bu karar sağ seçmen tarafından hala anlaşılmış değil. Seçmenlerin gözünde etkili ve namuslu bir imaja sahip olan Jospin’in idare ettiği "Çoğulcu Sol" bundan faydalanarak parlamentoda çoğunluğu yeniden ele geçirir. Böylece 3. kez sağ ile solun birlikte idare dönemi başlar. Bu dönem birlikte idare içinde en uzun olanıydı ve 2002 seçimlerine kadar devam etti. Bu süre içinde anayasada bir değişiklik yapılarak sağ ve solun birlikte idare etmek zorunda kalmasına son vermek maksadıyla başkanlık süresi milletvekilliği süresine eşitlendi.

 

2002 yılı cumhurbaşkanlığı  seçimlerine katılan adaylar ve partileri :

 

2002 (1. tur)

1995

 

Lutte Ouvrière

(İşçi Davası)

Arlette Laguiller

1 630 045

1 6315 653

70’li yıllardan beri seçimlere katılan troçkist parti seçim öncesi tahminlerde daha yüksek sonuçlar verilmesine rağmen 1995’de elde ettiği sonuçları tekrarlayarak istikrarlı bir seviye kazandığını gösterdi.

Ligue Communiste Révolutionnaire

(Devrimci Komunist Ligi)

Besancenot

1 210 562

 

LCR 1995 seçimlerine kendi adayıyla katılmadı. Bu seçimlerde küreselleşmeyi öne çıkararak  "Cenova kuşağı"nı ifade eden genç bir adayla katılmaları bu partinin lehine oldu.

Parti des Travailleurs

(Emekçiler Partisi)

Gluckstein

   132 686

 

Çok sekter olan bu troçkist parti esas olarak FKP taraftarlarını kazanmaya çalışıyor.

Parti Communiste Français

(Fransa Komünist Partisi)

R. Hue

   960 480

2 632 936

1995’e göre düşüş çok büyük. Yeşiller ve aşırı sol tarafından geçilen FKP’nin sistem için artık "gerekliliği" tartışılıyor.

Parti Socialiste

(Sosyalist Parti), Jospin

4 610 113

7 098 191

Yaklaşık 2.5 milyon civarında oy kaybına uğradı.

 

Verts (Yeşiller)

Mamère

1 495 724

1 010 738

Yeşiller oy miktarlarını arttırarak Komünist Partisi’ni de geçtiler.

Pôle Républicain

(Cumhuriyetçi Cephe)

Chevènement

1 518 528

 

Eski Sosyalist Partilileri (Chevenement Mitterand döneminde iki kez bakanlık yaptı) ve küskün sağcıları, eski içişleri bakanı Pasqua’nın çevresini devletin daha da güçlendirilmesi fikri etrafında toplayan bir parti. Beklenenin altında bir sonuç elde etti, partinin geleceği tehlikede.

Mouvement Radical Gauche

(Radikal Sol Hareket)

Mme Taubira

   660 447

 

Merkez solda küçük bir parti olan Radikal Sol hareket için aday olan Tubira, Guyana’nın bağımsızlığı için mücadele eden eski bir militandır. Sömürgelerin oylarını kanalize etti.

RPR

(Cumhuriyet için Birlik)

Chirac

5 665 855

6 348 696

Chirac 1995’e oranla oy kaybına uğradı.

Ecologistes de droite

(Sağcı Yeşiller)

Lepage

   535 837

 

Yeşillerin Sosyalist Parti ile ittifak yapmasını istemeyen kesimine seslenen bu aday, açıkça sağda yeralıyor.

UDF

(Fransa Demokrasi Birliği)

Bayrou

1 949 170

 

Giscard D’Estaing tarafından kurulan UDF, şimdiye kadar sağdaki iki büyük partiden biriydi. Yeni kurulan UPM içinde erime yolunda.

Démocratie Libérale (Liberal Demokrasi)

Madelin

1 113 484

 

Sağda bir nevi pusula görevi gören ultra liberal bu akım, patronların da  gözdesidir.

Droite (Sağ)

Boutin

   339 112

 

RPR milletvekili olan bu aday "Aile değerlerinin korunması" üzerine kampanya yürüttü.

Chasse pêche tradition

(Av, Doğa ve Gelenekler)

St Josse

1 204 689

 

Özellikle taşra bölgelerinde örgütlenen bu parti "Avrupa Birliği bürokratlarının" varlığını tehdit ettiği avcılık ve eski geleneklerin koruyuculuğunu üstleniyor.

Front National

(Milliyetçi Cephe)

Le Pen

4 804 713

4 571 138

MNR’nin ayrılması oy sayısında pek bir değişiklik yapmadı. Le Pen toplumun alt ve orta tabakalarına seslenen daha "sosyal" bir imaj sunmaya çalıştı.

Seçimin ilk turunda propaganda çalışmalarını Le Pen’in yerine güvenlik ve suç üzerine kampanya yürüten Chirac ve Jospin yaptı.

Yıllarca yapılan seçimlerden sonra artık istikrar kazanan seçmenlerinin oyunu yeniden alacağından emin olarak hemen hemen hiç kampanya yürütmedi.

Le Pen'in oyları ilk turda pek büyük bir yükselişe girmedi. Jospin ve FKP’nin oylarındaki düşüş, Çoğulcu Solun onay  görmemesi, aşırı solun oylarındaki artış ve sandık başına gitmeyenlerin oranlarındaki artış; hiçkimse ihtimal vermemiş olsa da Le Pen’in ikinci tura çıkmasını sağladı.

Mouvement National (Milliyetçi Hareket)

Mégret

   667 026

 

Le Pen’in sağcı partilerle açıkça bir ittifak yapılmasını reddeden çizgisine muhalefet ederek FN’den ayrılan bu parti FN’nin birçok yöneticisini yanına çekmeyi başardı. Fransız aşırı sağının tarihi akımlarını birleştirmeyi amaçlıyor. Seçimler sırasında propagandası "yabancıların" teşhirine yönelikti.

Aşırı sol diye adlandırılan gruplar toplam yaklaşık 3 milyon civarında oy topladı.

Chevenement’in oylarını katmazsak "Çoğulcu Sol" 7.7 milyon oy topladı. Chevenement sol içinde varsaymak pek doğru olmaz. O daha çok iki kutup arasında diye sınıflandırılabilir.

Sağ ise, 9.6 milyon oy topladı. Yine burada da, sağda diye sınıflandırılan St. Josse’nin oyları ikinci turda Chirac ile Le Pen arasında dağıldı.

2002 Seçimlerinin ilk turunda

KAYITLI SEÇMEN

41 194 689

OY KULLANAN

29 495 733

GEÇERLI OY

28 498 471

OY KULLANMAYAN

11 698 956

BOŞ VE GEÇERSIZ

     997 262

2002 Seçimlerinin ikinci turunda

KAYITLI SEÇMEN

41 191 169

OY KULLANAN

32 832 295

GEÇERLI OY

31 062 988

OY KULLANMAYAN

 8 358 874

BOŞ VE GEÇERSIZ

 1 769 307

CHIRAC

25 537 956

LE PEN

  5 525 032

Burada verilenler resmi rakamlardır. Kayıtlı seçmen sayısındaki farklılık, seçim listelerinde yapılan değişiklikler ve ölüm nedeniyledir. İkinci turda boş ve geçersiz oylar artarken, kayıtlı olduğu halde oy kullanmayanların sayısında azalma oldu.

Dipnotlar:

1- "Le Pen Fenomeni ve Faşistleştirme Süreci". Partimizin 3. Kongresinin politik raporunda yeralan metin Fransızca ve ispanyolca olarak yayınlandı.

2- "Çoğulcu Sol" terimi 1997 parlamento seçimlerinden hemen önce ortaya atılmıştı. Sosyalist Parti, Komünist Parti ve Yeşiller 'in gerçekleştidiği seçim ittifakını ifade ediyordu. Öncekilerin tersine ne bir platforma ne de programa dayanan bu ittifakı oluşturan partilerden katılan bakanlarla bir hükümet kurulmuştu. İttifakın "çoğulcu" adını taşıması Sosyalist Parti’nin ittifak içindeki hegemonyasını gizleyemiyordu. Komünist Parti’den ya da Yeşiller’den hiçbir milletvekili kendi seçmenlerinin ve çevrelerinin lehine hiçbir yasa tasarısını meclisten geçirmeyi başaramadılar.

3- Marksizmi kılavuz olarak almaktan vazgeçtiği oranda artık onu "revize" etmediği halde FKP için hala "revizyonist" terimini kullanmaya devam ediyoruz. Partinin adı içinde komünist adını hala taşıyor olmasının nedeni, kitleler içinde umut yaymak içindir. Partiden ayrılmaların ardı arkası kesilmiyor. Ayrılan herbir grup "gerçek komünist partisini" kendilerinin temsil ettiğini iddia ediyor.

4- "Cohabitation" genel oyla seçilen cumhurbaşkanı ile hükümetteki parti ve başbakanın ayrı politik gruplardan olmalarını ifade etmek için kullanılan deyimdir. 5. Cumhuriyetin anayasası parlamenter sistemle başkanlık sisteminin bir karışımıdır. Cezayir’in bağımsızlık savaşının burjuvazinin saflarında yolaçtığı derin bir politik krizden çıkarken 1958’de De Gaulle tarafından hayata geçirilen bu anayasanın temeli cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesidir. Bu anayasanın mantığı; doğrudan halk tarafından seçildiği için meşruluğu tartışılmayan cumhurbaşkanının programını hayata geçirmek için gerekli tüm olanaklara sahip olması gerektiğidir. Bu maksatla cumhurbaşkanının mensubu olduğu "parti"nin (genellikle bir partiler koalisyonudur – sağ ya da sol) parlamentoda mutlak çoğunluğu parlamento seçimleri sonucunda elde etmesi gerekir.

Cumhurbaşkanı parlamentoda çoğunluğu sağlayan sağ ya da sol koalisyonun içinden atadığı başbakan aracılığıyla idare eder.

2001 yılına kadar bu anayasanın önemli özelliği 7 yıl olan cumhurbaşkanlığı süresi ile 5 yıl olan parlamentonun süresinin birbirine denk düşmemesiydi. "Cohabitation"ların (birlikte idare) nedeni de sürelerdeki bu uyumsuzluktu. Cumhurbaşkanı, kendisinin de istifa etme zorunluluğu olmadan parlamentoyu feshedip erken seçimlere gitme gücüne sahiptir. 2001 yılına kadar cumhurbaşkanı milletvekillerine oranla iki yıl fazladan görevde kalıyordu. Bu tarihte yapılan reform bu iki dönemi birbirine eşit kılarak "Cohabitation"ları (birlikte idare) tamamen ortadan kaldıramamışsa da zorlaştırmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimi iki tur üzerinden yapılmaktadır.  İkinci tura en fazla oy alan iki aday kalır. Milletvekilleri seçiminde bazan olduğu gibi 3 adayın katılması olanaksızdır. Son seçimlerde ilk tura 16 aday katılarak bir rekor kırdı.

5- Yeni Kaledonya’nın bağımsızlığını isteyen "Kanak" halkının ayaklanmasıyla başladı. Sömürge krizi, metropolden  binlerce kilometre ötede yaşayan ve bağımsızlık talep eden Kanak halkı tarafından patlatıldı. Halkın bu  isyanı kısa bir sürede, sadece av silahlarına sahip halk ile anti gerilla mücadele için tüm teçhizata sahip sömürge ordusu arasında bir silahlı mücadeleye dönüştü. Bu mücadelenin önemli anlarından birisi, jandarmaları rehin alarak başkent Ouvea yakınlarındaki mağaralarda tutan 13 Kanak gerillasının katledilmesi olayı idi. Katliamın kararını 5 Mayıs  1988’de Chirac-Pons hükümeti verdi. Pons, Denizaşırı İller Bakanı’ydı. (Fransa sömürgelerini, «denizaşırı iller» olarak  adlandırıyor.)

Ve  cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün önce gerçekleşen bu katliam, Fransa’da büyük tepkiye yolaçtı. Mitterrand, bu katliam sırasında cumhurbaşkanı idi. Chirac’ın seçilememesinde, bu  olayın belirli bir etkisi oldu.

6- Kurumsal planda ise Chirac’ın seçilmesi, giderek başkanlık sistemine dogru bir gidiş ve parlamentonun yetkisinin  ise sınırlanması anlamına gelmektedir.