Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk
turunun sonuçları hem ülke içinde hem de uluslararası planda çok
çeşitli ve canlı tepkilere yolaçtı. Spor dünyasından, aydınlardan
ve kültür dünyasından çok sayıda insanı seferber eden yoğun
bir kampanya başlatıldı. Özellikle basının da katıldığı
bu kampanya ile halk aşırı sağcı aday Le Pen’in seçimi
kazanma ihtimaline inandırılmaya çalışıldı.
Ilk
turda 5.6 milyon oy toplayan Chirac, ikinci turda politik yelpazenin hemen hemen
tamamının kendisine oy verme çağrısında bulunmasıyla
25 milyon oy alarak hem oy miktarı hem de yüzdelik olarak şimdiye
kadar hiçbir adayın ulaşamadığı hatta hayal bile
edemediği bir sonuç elde etti. Le Pen ise aşırı sağın
bütün oylarını toplayarak skorunu ikinci turda biraz daha arttırmasına
rağmen bu seçimi asla kazanacak seviyede değildi.
Önemli
sayıda aşırı sağcı seçmenin ortaya çıkması
ve bu seçmenlerin tercihlerinde kemikleşme elbette kaygı vericidir.
Zira bu olgu, parlamenter burjuva demokratik sistemin faşistleşmeye doğru
yolalması şeklinde ifade ettiğimiz genel seyrin bir parçasıdır.
Başta Avrupa olmak üzere bütün
emperyalist devletlerin ortak özelliği olan bu olgu, emperyalist sistemin
krizine sıkı sıkıya bağlıdır. Özellikle 11
Eylül'den sonra faşistleşme süreci ABD’nin de kışkırtmasıyla
dünya çapında hızlandı.
Bu seçimler bir dönüm noktası
oldu. Fakat bu dönüm noktasının özelliği, Le Pen’in
partisine oy verilmiş olması değildir, çünkü 1983’den bu
yana Le Pen’in partisinin seçmenleri mevcuttur. Halk oylamasına dönüşen
seçimde Chirac lehine aktif olarak faaliyet yürüten reformist solcu
koalisyonun bu seçim "zaferi" ardından, aşırı sağa
"bariyer" rolü oynayacağını iddia eden ama onunla birçok
ortak "değere" sahip olan güçlenmiş bir sağa yerini bırakacak
olmasıdır.
Avrupa ülkelerinin çoğunda
meydana gelen olaylarla bir paralellik kurmak gerekir. Sosyal-demokrasinin
"zenginliklerin emek ve sermaye arasında daha adaletli paylaşımı"
şeklindeki "sosyal Avrupa" projesi, sosyal-demokrasi ve ortaklarının
boyun eğdiği tekellerin dayatmaları ve sistemin gerçekleri karşısında
param parça oldu. Böylece gericiliğin yatağını hazırlayan
sosyal-demokrasi, işçi ve halk kitlelerinin sermayeye karşı mücadelesini
frenleme ve bilincini bulanıklaştırma rolünü artık
muhalefette yerine getiriyor.
Bu
makalede sözde "Le Pen’i sandıkta boğmak" adına
Chirac lehine yapılan yoğun kampanyaya yeniden değineceğiz.
Bu makaleye ek olarak okuyucuların, 1989’da Fransızca ve İspanyolca
yayınladığımız "Le Pen Fenomeni ve Faşistleştirme
Süreci" (1) adlı broşürümüzü okumalarını tavsiye
ediyoruz.
Gençliğin
bir kesiminin güçlü ve kendiliğinden bu atılımı sağda,
gençliğin sokak gösterilerine alışkanlık kazanacağı
korkusuna yolaçtı. Sağcı birçok politikacı derhal gençleri
okula dönmeye çağırdı.
Bu
gösteriler "Çoğulcu Sol" için ise "hoş bir sürpriz"
oldu. "Çoğulcu Sol", gösterilerde en fazla atılan
"Hepimiz Le Pen’e Karşı" sloganından nasıl
faydalanacağını çabukça anladı.
Bu
slogana öyle bir güçle sarıldı ki, bu ona seçimlerde uğradığı
yenilgiyi unutma ve politika sahnesinde yeniden yerini alma imkanı sağlayacaktı.
Ülkenin ulusal bayrağını geniş ölçüde dağıtarak,
nazi partisinin 1930’lu yıllardaki yükselişini hatırlatıp
küçük burjuvaziyi korkutarak "cumhuriyetin kurtarılması"
görevini üstlendi. Tarihin tamamen çarpıtılmasından ibaret
olan bu karşılaştırmanın esas amacı, ilk turda
"Çoğulcu Sol"un beş yıllık icraatını
protesto etmek için kendilerine oy vermeyen halk tabakalarının
kendisini suçlu hissetmesini sağlayarak parlamento seçimleri için yatırıma
dönüştürmektir.
Revizyonist
parti FKP(3) bu seçimlerden iki yönlü olarak zararlı çıktı.
Hem hükumetteki "Çoğulcu Sol"un partisi olduğu için seçmenler
tarafından oy verilmeyerek cezalandırıldı, hem de partinin
adayı R. Hue için propaganda yapmayı reddeden parti militanlarınca
cezalandırıldı
Böylece
partinin çevresi, FKP’ye R. Hue tarafından dayatılan ve onu mevcut
sosyal-demokrat partilerden farksız kılan, bütün politik kişiliğini
silen ve ideolojik referanslarını ortadan kaldıran
"mutasyon" politikasına olan muhalefetlerini ifade etmek istedi.
Neticede
bu politika, 1995 başkanlık seçimlerine oranla 1.6 milyon oy kaybıyla
sonuçlandı. 1 milyon oy sınırının altına inen
FKP’nin adayı R.Hue, diğer iki troçkist adayın herbiri tarafından
geçildi.
Bu
parlamentarist partinin yöneticilerinin, parlamento seçimleri sırasında
desteklerinden faydalanmak için müttefikleri Sosyalist Parti’ye yapışmaktan
başka bir perspektifleri yoktu. Sonuçta onlar da CGT sendikası yöneticilerini
de peşinden sürükleyerek Chirac’a oy verme çağrısında
bulunanlar kervanına katıldılar.
Bu
elbette sıkıntısızca gerçekleşmedi. Aylardan beri
"politik partiler karşısında sendikaların bağımsızlığı",
daha doğrusu FKP karşısında bağımsızlığı
çizgisi için çaba harcayan aynı yönetici kadro şimdi, üyelerini
sağın adayı Chirac’a oy vermeye çağırıyordu. Sağ
ile patronu aynı kefede değerlendiren militanlar için bu çağrı
büyük bir hoşnutsuzluğa yolaçtı.
Partimiz
tarafından takınılan tutum, burjuva kampının ve ayrıca
işçi ve halk kitlelerinin durumunun derin bir analizinin sonucunda
belirlenmiştir. "Cumhuriyetin savunulması" sloganı
etrafında girişilen geniş boyuttaki sınıf işbirliğini
sağlama girişimi karşısında, işçi sınıfının
partisinin sınıf bilinçli proletaryanın sesini duyurması önem
arzediyordu.
Seçimlerin
ilk turunda işçi ve halk kesimleri oldukça önemli iki mesaj verdi.
Birincisi, yaklaşık yirmi yıldan bu yana özellikle
"Cohabitasyon" (4) (birlikte idare) dönemleri boyunca Fransız
emperyalizminin çıkarlarını sağ ve solun birlikte savunduğu
iki koalisyon döneminin toptan reddi; ikincisi, "aşırı
solcu" denilen adayların yüksek bir oy seviyesine ulaşmasıyla
kendisini ifade eden belli bir radikalleşme.
Bu
oylar mekanik bir biçimde devrimci bir çözüm lehine verilen oylar olarak
kabul edilemez (hele hele aday çıkaran troçkist partilerin politik ve
ideolojik çizgisini benimseme olmaktan ise çok uzaktır). Bu oyların,
seçimleri boykot ederek kendini ifade etmenin yollarını arayanların
tutumundan bir farkı yoktur. Sisteme karşı radikal muhalefet, troçkist
adaylara verilen oyların yanısıra, yüksek bir sandık başına
gitmeme oranıyla da kendini ifade etti.
Chirac lehine oy kampanyasının bir amacı da bu gerçeğin
üzerini örtmek ve unutturmak içindir.
Seçimin
ikinci turunun sonuçları belli olduktan sonra, insanlar olup bitenleri
biraz daha salim kafayla değerlendirme imkanına kavuştular. Fakat
sağcı bir adaya oy verme çağrısında bulunmak, soldan
kimilerinin inandırmaya çalıştığı gibi basit bir
parantez olarak değerlendirilemez
Özellikle
çoğunluğunu banliyö gençliğinden ziyade lise ve üniversite öğrencilerinin
oluşturduğu sokağa çıkan gençler olmak üzere, birçok
insan samimi olarak Le Pen’in seçimleri kazanacağına inanıyordu.
Reformist
sol sayesinde Chirac belli bir meşruluğa kavuştu. Bu sırada
savunulması gereken en değerli varlık olarak ifade edilen
"cumhuriyet" üzerine yaratılan hayallerden de bahsetmeye gerek
bile yok.
Özellikle
başta 1 Mayıs olmak üzere bu dönemde düzenlenen tüm sokak gösterilerinde
kızıl bayraktan çok, üç renkli Fransız milli bayrağı
taşındı, Enternasyonal marşından çok da Fransız
milli marşı söylendi.
Seçimlerden
birkaç gün sonra Pakistan’da çalışan Fransızlara karşı
girişilen bombalı saldırı, Fransa’nın, ABD’nin yanında
Afganistan’ın bombalanmasına katıldığını,
komşusu Hindistan’a karşı açıkça ilan edilmemiş bir
savaş yürüten gerici Pakistan yönetimine gelişmiş silahlar
(saldırıda ölenler denizaltı inşasında çalışıyordu)
sattığını aniden hatırlattı.
Bu
kez de Brüksel komisyonu, AB’nin bütün ülkelerinde tarım, balıkçılık
vb. alanında olumsuz sosyal sonuçlara yolaçacak önemli kararların
alınmakta olduğunu hatırlattı.
Bu
meselelerden hiçbirisi, cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri
boyunca üzerinde tatışma yaratılmadığı için az
da olsa ele alınmadı. AB’nin politikaları konusunda sağ ve
sol iki grup arasında temele ilişkin önemli bir fikir ayrılığı
da zaten yok. Birlikte idare yıllarının sağ ve sol kamp arasındaki
farkı ortadan kaldırdığını, politikayı aynılaştırdığını
sık sık duyarız. Birlikte idarenin ancak sağ ve sol grubun
Fransız emperyalizminin çıkarlarının savunulması
konusunda hemfikir olmasıyla mümkün olduğunu hatırlatmak
yerinde olur. Avrupa Birliği’ne katılma süreci, ABD tarafından
başı çekilen "anti-terör" koalisyona katılma, silah
satışı politikası, vb. Fransız tekellerinin çıkarları
doğrultusunda bu ikili idareler tarafından atılmış adımlardır.
Sağ ve sol blok içinde genel görüşe muhalif eğilimler olsa da,
bu iki blok Fransız emperyalizminin çıkarlarının savunulmasında
tamamen benzer fikirlere sahiptir. Seçim tartışmalarında
patronların tavır alarak "AB’ye kök salmanın"
gerekliliği üzerinde ısrar etmeleri, Fransız emperyalizminin
politik yönelimini belirleme açısından önemli bir göstergeydi.
Ortak para birimi "euro" dan çıkıp Fransız ulusal para
birimi olan "frank"a geri dönmeyi, Maastricht ve Amsterdam anlaşmalarını
yeniden gözden geçirip değiştirmeyi programına koyan Le Pen’i
şiddetli olarak eleştirdiler.
Sosyal-demokrasinin,
emperyalizmin çıkarlarını önce revizyonist parti ile ikili,
sonra revizyonist parti ve çevreciler ile üçlü olarak ortaklaşa savunduğu
dönem son buluyor. 1995-97 yılları arasında sağın tek
başına iktidarda olduğu dönemleri dışarda tutarsak sol
koalisyon, daha önce üç defa bu görevi sağ ile "birlikte
idare" çerçevesinde üstlenmişti. Solun iktidara geri dönüşünün,
sağın politikalarının politik ve sosyal gerginliklere yolçtığı
dönemlerde gerçekleştiğini unutmamak gerekir. 1987’de sömürgeler
krizinin tam ortasında sömürge ordusunun (5) Kanak halkının
ayaklanmasını kanla bastırması, sağın parlamento
seçimlerindeki yenilgisini hazırladı. 1997’de Chirac erken seçimlere
gitmek için parlamentoyu feshetmeye karar verdiğinde, 1995 Aralık
grevleri hala hafızalarda tazeliğini koruyordu. Bu olgular
sosyal-demokrasinin işçi ve halk hareketinin "pasifize" edilmesi
geleneksel görevinin ifadeleridir. Revizyonistlerle ittifak yapan
sosyal-demokrasi, AB’ye uyum sürecinde de işçi ve halk hareketinin
"pasifize" edilmesinde üzerine düşen rolü gereği gibi
oynadı. Avrupa ve Fransız sosyal-demokrasisi, 20 yılda,
emperyalist küreselleşmenin temel taşlarından AB’nin kuruluşunda
önemli rol oynayan işçi ve halk düşmanı reformları hayata
geçirdi. Yine Fransız sosyal-demokrasisi, ABD ve SSCB arasında dünyanın
paylaşıldığı iki kutuplu dönemin son bulmasından
sonra başlayan "yeni dönem"in üç büyük savaşına, Körfez
savaşı, Balkan savaşı ve bugünkü Afganistan savaşına
aktif olarak katıldı. Amerikanvari anti-demokratik yasaları
hayata geçirerek "terörizme karşı Bush’un haçlı savaşı"na
hiç tereddütsüz katıldı.
Bugün
sosyal-demokrat partiler tarafından idare edilen koalisyonlar yerlerini bir
bir sağcı partiler koalisyonlarına, hatta bazen de sağcı
partilerin aşırı sağcı partilerle yaptığı
ittifaklara bırakıyor. Danimarka, Hollanda, Portekiz ve İtalya
gibi ülkelerde bunu yaşadık. AB’ye aday eski Doğu Bloku ülkelerini
de hesaba katacak olursak bu olayın boyutlarının daha geniş
olduğunu görürüz.
Bu
koalisyonların görevlerinden birisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra yürürlüğe giren bölüşüm mekanizmalarının
tasfiyesini tamamlamaktır. Bizzat sosyal demokratlar tarafından
girişilmiş olan bu tasfiyenin dolaysız
sonucu, bir taraftan sömürünün yoğunlaşması ve kitlelerin yağmalanması
iken, öte yandan da sınıf mücadelesine
geri dönüş eğilimini teşvik etmektir. Burjuva demokrat
rejimlerin daha çok gericiliğe
savrulması, bu sınıf
mücadelesine dönüş eğilimi ile doğrudan ilintilidir.
Avrupa’da faşistleştirme egilimi henüz esas olarak
devrimci hareketin yükselişiyle
ilişkili degilse de, onu hızlandırıyor.
Yani,
Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi sınıfının
ve gençliğin önemli
kesimlerini harekete geçiren toplumsal bir karşı çıkış
dalgası gelişmektedir. Bu hareketin hedefleri ise, emperyalist küreselleşmenin
neoliberal politikaları ve onları hayata geçiren kurumlardır. Ve
bu hareket, uluslararası planda
örgütlenmek ve kendini ifade
etmek arayışındadır. Hala çoğunlukla reformist kavram
ve yaklaşımların etkisi altında olsa da, emperyalist sisteme
karşı radikal bir eleştiriyi bağrında taşımaktadır.
Burjuvazi burada potansiyel bir tehlike sezmektedir ve Göteborg’da, Varşova’da
ve özellikle de Cenova’daki gösterilere karşı başvurulan
şiddetin nedeni de budur. En güçlü
ve en saldırgan emperyalist güç, yani Amerikan emperyalizmi tarafından
ilan edilen “terörizme
karşı uluslararası kampanya” da yine, bu
muhalif karşı çıkışı bastırmayı
hedeflemektedir.
Bu
cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu faşistleşme sürecinin
ayrılmaz bir parçasıydı. Bu sürecin, burada derinlemesine ele
alınmayan ekonomik, politik, kurumsal boyutları olmakla birlikte,
ideolojik boyutları da vardır. Chirac lehine oy kullanılması
çağrısı yapan sosyal demokratlar ve revizyonistler, sürekli
olarak, “işçi
sınıfının Le Pen’e oy verdigini” öne çıkardılar.
Yıllardan beri teorik
değerlendirmelerinde, kongrelerde vb. işçi sınıfının
sınıf olarak yokolduğu üzerine ahkam kesenler, onun politik
temsilini tasfiye etmeye girişmiş olanlar şimdi, suçlamak için
yeniden işçi sınıfını keşfediyorlar. Bu, aşırı
sömürüye maruz bırakılan, sokağa atılan işçileri
hedef göstererek, tekellere hizmet sunmaktan başka birşey değildir.
İşletmelerin kapatılmasına, ‘yeniden yapılanmaya’
destek vermekten başka birşey değildir. Ve yarın işçiler
ayaklanırlarsa, burjuva legalitesinin sınırlarını aşar
ve kutsal özel mülkiyete yönelirlerse, reformistlerin o zaman da, “Le
Pen’e oy veren bir işçi” bulup devlet aygıtının şiddetini
meşrulaştırmaya çalışacakları kesindir. Halbuki,
küçük burjuvazi nezdinde faşizme karşı güvence olarak gösterilen
cumhuriyet devleti, demokratik özgürlükleri kısıtlayan, yabancı
emekçilere baskı uygulayan, diktatörleri
destekleyen vb. devlettir. Kurulu düzen
karşıtı toplumsal muhalefeti,
açıkça ve sistematik bir
tarzda kriminilaze etmeye çalışan da
bu devlettir.
Partimiz,
tüm bu unsurları gözeterek politik tutumunu belirledi ve yaygın bir
şekilde duyurdu. Ortalığın toz dumana
bulandığı, işçi sınıfının çıkarlarının
burjuva cumhuriyeti savunusu yaygarası arkasında boğulduğu
bu koşullarda, partinin, işçi sınıfının politik
tutumunu ortaya koyması önemli ve gelecek açısından canalıcı
idi. Bunun açıkça kamuoyu önünde yapılması, ortamın
gerginliğine rağmen özellikle önem taşımaktaydı. Bunu
hem kendimiz için yaptık, ama aynı zamanda medyatik konsensus üreticilerinin
baskısına maruz kalanlara mesaj olsun diye, yalnız olmadıklarını
göstermek için de yaptık. Partimizin işçi sınıfının
bakış açısını ortaya koyma ve
savunma kapasitesini göstermek, bize güvenebileceklerini ortaya koymak
için de yaptık. Tutumumuzu ortaya koyan bildirilerin dağıtımı
sırasında, “nihayet
Chirac’a oy vermeyi reddeden bir
tutum” lafını onlarca kez işittik. Politik kampanyamızın,
işçi militanlar, başka devrimci parti ve örgütlerin militanları,
anti-emperyalist unsurlar üzerinde partimizin otoritesini güçlendirdiğini
söyleyebiliriz.
Bu
da, sağın saldırganca hayata geçirmeye çalıştığı
tekellerin politikasına karşı halk ve işçi muhalefetinin inşa
edilmesi çalışmasını hızlandırmak için bize
cesaret vermektedir.
Fransa
İşçileri Komünist Partisi (PCOF)
Parlamento
çoğunluğunun ve cumhurbaşkanlığının el değiştirme
dönemlerinin kısa bir özeti
|
1981 |
Mitterrand’ın
seçilmesi. 7 yıllık birinci görev süresi (1988’e kadar)
Sosyalist Parti, Komunist Parti ve Radikal Sol Hareket’ten oluşan hükumet.
Parlamentoda reformist solun mutlak çoğunluğu. |
|
1983
|
Yerel
seçimler: Sağ çoğunluğu ele geçirir. Yabancı göçü
ve asayiş sorunlarını kullanan Le Pen’in partisi Ulusal
Cephe bazı kentlerin belediye yönetimlerini ele geçirir. |
|
1984 |
Kiliseye
ait özel okulların kapanmasını önlemek maksadıyla yüzbinlerce
insanın katıldığı gösteri sonucu hükümet geri
adım atar. Dinci katolik çevrelerle içiçe olan sağ ve aşırı
sağın zaferi. |
|
1985 |
Avrupa
Parlamentosu seçimlerinde Le Pen 2.2 milyon oy elde eder. |
|
1986 |
Parlamento
seçimleri: Parlamentoda sağ çoğunluğu elde eder. Faşist
Ulusal Cephe (FN) 35 koltuğa sahip olur. Sağı bölmek amacıyla
seçim yasasını değiştiren Mitterand böylece FN’e
parlamentonun kapılarını açar. Aynı değişiklik
sayesinde Çevreciler hareketi de ilk kez parlamentoya girer. Chirac başbakan
olarak atanır, ilk kez solcu başkan-sağcı hükümet dönemi
başlar. |
|
1988 |
Sömürge
krizi: Başkanlık seçimlerinden hemen önce Yeni Kaledonya’da
Ouvea’da bir mağarada bağımsızlık için mücadele
eden Kanak militanlar katledilir. Mitterand 7 yıllık bir görev
için yeniden seçilir (1995’e kadar). Parlamentoda Sol yeniden çoğunluğu ele geçirir. Ancak birçok
Sosyalist Parti milletvekili Milliyetçi Cephe milletvekillerinin ikinci
turda çekilmeyip sağın oylarını bölmesi sayesinde seçilebildiler. M.
Rocard, merkez sağ ve sağdan bakanların da katıldığı
bir "açılış" hükumetine başbakan olarak
atandı. |
|
1993 |
Parlamento
seçimleri: Sağ, parlamentoda çoğunluğu elde ederek ikinci
kez solcu başkan-sağcı hükümet dönemini başlatır.
Balladur başbakan olarak atanır. |
|
1995 |
Başkanlık
seçimleri: Mitterand yeniden aday olmaz. Görev süresinin sonlarında
2. Dünya Savaşı’nın işbirlikçi hükümetinin üst
düzey bürokratları ile olan yakın ilişkileri ortaya çıkar.
Sağın adayı Chirac seçimi kazanır. Sağın çoğunlukta
olduğu parlamentoyu feshetmez. Böylece sağ ve solun ortak
idaresi son bulur. |
|
|
1995
Aralığında başbakan A. Juppe nin emeklilik alanında
yapmak istediği reformlara karşı büyük grevler patlak
verdi. Bu hareket, halk ve işçi tabakalarının tipik derin
bir karşı koyma hareketidir. Öte yandan sağ birçok parçaya
bölünmüştü. |
|
1997 |
Chirac
erken seçime gitmek için parlamentoyu feshetmeye karar verir. Bu karar
sağ seçmen tarafından hala anlaşılmış değil.
Seçmenlerin gözünde etkili ve namuslu bir imaja sahip olan Jospin’in
idare ettiği "Çoğulcu Sol" bundan faydalanarak
parlamentoda çoğunluğu yeniden ele geçirir. Böylece 3. kez sağ
ile solun birlikte idare dönemi başlar. Bu dönem birlikte idare içinde
en uzun olanıydı ve 2002 seçimlerine kadar devam etti. Bu süre
içinde anayasada bir değişiklik yapılarak sağ ve
solun birlikte idare etmek zorunda kalmasına son vermek maksadıyla
başkanlık süresi milletvekilliği süresine eşitlendi. |
|
2002
(1. tur) |
1995 |
|
|
|
Lutte Ouvrière Arlette Laguiller |
1
6315 653 |
70’li
yıllardan beri seçimlere katılan troçkist parti seçim öncesi
tahminlerde daha yüksek sonuçlar verilmesine rağmen 1995’de elde
ettiği sonuçları tekrarlayarak istikrarlı bir seviye
kazandığını gösterdi. |
|
|
Ligue Communiste Révolutionnaire
(Devrimci Komunist Ligi) Besancenot |
1
210 562 |
LCR
1995 seçimlerine kendi adayıyla katılmadı. Bu seçimlerde
küreselleşmeyi öne çıkararak
"Cenova kuşağı"nı ifade eden genç
bir adayla katılmaları bu partinin lehine oldu. |
|
|
Parti des Travailleurs (Emekçiler Partisi) Gluckstein |
132 686 |
|
Çok
sekter olan bu troçkist parti esas olarak FKP taraftarlarını
kazanmaya çalışıyor. |
|
Parti Communiste Français (Fransa Komünist Partisi) R. Hue |
960 480 |
2
632 936 |
1995’e
göre düşüş çok büyük. Yeşiller ve aşırı
sol tarafından geçilen FKP’nin sistem için artık
"gerekliliği" tartışılıyor. |
|
Parti Socialiste (Sosyalist Parti), Jospin |
4
610 113 |
7
098 191 |
Yaklaşık 2.5 milyon civarında oy kaybına uğradı. |
|
Verts (Yeşiller) Mamère |
1
495 724 |
1
010 738 |
Yeşiller
oy miktarlarını arttırarak Komünist Partisi’ni de geçtiler. |
|
Pôle Républicain (Cumhuriyetçi Cephe) |
1
518 528 |
Eski
Sosyalist Partilileri (Chevenement Mitterand döneminde iki kez bakanlık
yaptı) ve küskün sağcıları, eski içişleri
bakanı Pasqua’nın çevresini devletin daha da güçlendirilmesi
fikri etrafında toplayan bir parti. Beklenenin altında bir sonuç
elde etti, partinin geleceği tehlikede. |
|
|
Mouvement Radical Gauche (Radikal Sol Hareket) |
660 447 |
|
Merkez
solda küçük bir parti olan Radikal Sol hareket için aday olan Tubira,
Guyana’nın bağımsızlığı için mücadele
eden eski bir militandır. Sömürgelerin oylarını kanalize
etti. |
|
RPR (Cumhuriyet için Birlik) |
5
665 855 |
6
348 696 |
Chirac
1995’e oranla oy kaybına uğradı. |
|
Ecologistes de droite (Sağcı Yeşiller) Lepage |
535 837 |
|
Yeşillerin
Sosyalist Parti ile ittifak yapmasını istemeyen kesimine
seslenen bu aday, açıkça sağda yeralıyor. |
|
UDF (Fransa Demokrasi Birliği) Bayrou |
1
949 170 |
|
Giscard
D’Estaing tarafından kurulan UDF, şimdiye kadar sağdaki
iki büyük partiden biriydi. Yeni kurulan UPM içinde erime yolunda. |
|
Démocratie Libérale (Liberal
Demokrasi) Madelin |
1
113 484 |
|
Sağda
bir nevi pusula görevi gören ultra liberal bu akım, patronların
da gözdesidir. |
|
Droite (Sağ) Boutin |
339 112 |
|
RPR
milletvekili olan bu aday "Aile değerlerinin korunması"
üzerine kampanya yürüttü. |
|
Chasse pêche tradition (Av, Doğa ve Gelenekler) St Josse |
1
204 689 |
|
Özellikle
taşra bölgelerinde örgütlenen bu parti "Avrupa Birliği bürokratlarının"
varlığını tehdit ettiği avcılık ve eski
geleneklerin koruyuculuğunu üstleniyor. |
|
Front National (Milliyetçi Cephe) Le
Pen |
4
804 713 |
4
571 138 |
MNR’nin
ayrılması oy sayısında pek bir değişiklik
yapmadı. Le Pen toplumun alt ve orta tabakalarına seslenen daha
"sosyal" bir imaj sunmaya çalıştı. Seçimin
ilk turunda propaganda çalışmalarını Le Pen’in
yerine güvenlik ve suç üzerine kampanya yürüten Chirac ve Jospin yaptı. Yıllarca
yapılan seçimlerden sonra artık istikrar kazanan seçmenlerinin
oyunu yeniden alacağından emin olarak hemen hemen hiç kampanya
yürütmedi. Le
Pen'in oyları ilk turda pek büyük bir yükselişe girmedi.
Jospin ve FKP’nin oylarındaki düşüş, Çoğulcu
Solun onay görmemesi, aşırı
solun oylarındaki artış ve sandık başına
gitmeyenlerin oranlarındaki artış; hiçkimse ihtimal
vermemiş olsa da Le Pen’in ikinci tura çıkmasını sağladı. |
|
Mouvement National (Milliyetçi
Hareket) Mégret |
667 026 |
|
Le
Pen’in sağcı partilerle açıkça bir ittifak yapılmasını
reddeden çizgisine muhalefet ederek FN’den ayrılan bu parti
FN’nin birçok yöneticisini yanına çekmeyi başardı.
Fransız aşırı sağının tarihi akımlarını
birleştirmeyi amaçlıyor. Seçimler sırasında
propagandası "yabancıların" teşhirine yönelikti. |
Aşırı
sol diye adlandırılan gruplar toplam yaklaşık 3 milyon civarında
oy topladı.
Chevenement’in
oylarını katmazsak "Çoğulcu Sol" 7.7 milyon oy topladı.
Chevenement sol içinde varsaymak pek doğru olmaz. O daha çok iki kutup
arasında diye sınıflandırılabilir.
Sağ
ise, 9.6 milyon oy topladı. Yine burada da, sağda diye sınıflandırılan
St. Josse’nin oyları ikinci turda Chirac ile Le Pen arasında dağıldı.
|
KAYITLI
SEÇMEN |
41
194 689 |
|
OY
KULLANAN |
29
495 733 |
|
GEÇERLI
OY |
28
498 471 |
|
OY
KULLANMAYAN |
11
698 956 |
|
BOŞ
VE GEÇERSIZ |
997 262 |
|
KAYITLI
SEÇMEN |
41
191 169 |
|
OY
KULLANAN |
32
832 295 |
|
GEÇERLI
OY |
31
062 988 |
|
OY
KULLANMAYAN |
8
358 874 |
|
BOŞ
VE GEÇERSIZ |
1
769 307 |
|
CHIRAC |
25
537 956 |
|
LE
PEN |
5 525 032 |
Burada
verilenler resmi rakamlardır. Kayıtlı seçmen sayısındaki
farklılık, seçim listelerinde yapılan değişiklikler ve
ölüm nedeniyledir. İkinci turda boş ve geçersiz oylar artarken, kayıtlı
olduğu halde oy kullanmayanların sayısında azalma oldu.
Dipnotlar:
1- "Le Pen Fenomeni ve Faşistleştirme Süreci". Partimizin
3. Kongresinin politik raporunda yeralan metin Fransızca ve ispanyolca
olarak yayınlandı.
2- "Çoğulcu Sol" terimi 1997 parlamento seçimlerinden hemen
önce ortaya atılmıştı. Sosyalist Parti, Komünist Parti ve
Yeşiller 'in gerçekleştidiği seçim ittifakını ifade
ediyordu. Öncekilerin tersine ne bir platforma ne de programa dayanan bu
ittifakı oluşturan partilerden katılan bakanlarla bir hükümet
kurulmuştu. İttifakın "çoğulcu" adını
taşıması Sosyalist Parti’nin ittifak içindeki hegemonyasını
gizleyemiyordu. Komünist Parti’den ya da Yeşiller’den hiçbir
milletvekili kendi seçmenlerinin ve çevrelerinin lehine hiçbir yasa tasarısını
meclisten geçirmeyi başaramadılar.
3- Marksizmi kılavuz olarak almaktan vazgeçtiği oranda artık
onu "revize" etmediği halde FKP için hala
"revizyonist" terimini kullanmaya devam ediyoruz. Partinin adı içinde
komünist adını hala taşıyor olmasının nedeni,
kitleler içinde umut yaymak içindir. Partiden ayrılmaların ardı
arkası kesilmiyor. Ayrılan herbir grup "gerçek komünist
partisini" kendilerinin temsil ettiğini iddia ediyor.
4- "Cohabitation" genel oyla seçilen cumhurbaşkanı ile hükümetteki
parti ve başbakanın ayrı politik gruplardan olmalarını
ifade etmek için kullanılan deyimdir. 5. Cumhuriyetin anayasası
parlamenter sistemle başkanlık sisteminin bir karışımıdır.
Cezayir’in bağımsızlık savaşının
burjuvazinin saflarında yolaçtığı derin bir politik krizden
çıkarken 1958’de De Gaulle tarafından hayata geçirilen bu anayasanın
temeli cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesidir. Bu anayasanın
mantığı; doğrudan halk tarafından seçildiği için
meşruluğu tartışılmayan cumhurbaşkanının
programını hayata geçirmek için gerekli tüm olanaklara sahip olması
gerektiğidir. Bu maksatla cumhurbaşkanının mensubu olduğu
"parti"nin (genellikle bir partiler koalisyonudur – sağ ya da
sol) parlamentoda mutlak çoğunluğu parlamento seçimleri sonucunda
elde etmesi gerekir.
Cumhurbaşkanı
parlamentoda çoğunluğu sağlayan sağ ya da sol koalisyonun içinden
atadığı başbakan aracılığıyla idare
eder.
2001
yılına kadar bu anayasanın önemli özelliği 7 yıl olan
cumhurbaşkanlığı süresi ile 5 yıl olan parlamentonun süresinin
birbirine denk düşmemesiydi. "Cohabitation"ların (birlikte
idare) nedeni de sürelerdeki bu uyumsuzluktu. Cumhurbaşkanı,
kendisinin de istifa etme zorunluluğu olmadan parlamentoyu feshedip erken
seçimlere gitme gücüne sahiptir. 2001 yılına kadar cumhurbaşkanı
milletvekillerine oranla iki yıl fazladan görevde kalıyordu. Bu
tarihte yapılan reform bu iki dönemi birbirine eşit kılarak
"Cohabitation"ları (birlikte idare) tamamen ortadan kaldıramamışsa
da zorlaştırmıştır. Cumhurbaşkanlığı
seçimi iki tur üzerinden yapılmaktadır.
İkinci tura en fazla oy alan iki aday kalır. Milletvekilleri seçiminde
bazan olduğu gibi 3 adayın katılması olanaksızdır.
Son seçimlerde ilk tura 16 aday katılarak bir rekor kırdı.
5-
Yeni Kaledonya’nın bağımsızlığını
isteyen "Kanak" halkının ayaklanmasıyla başladı.
Sömürge krizi, metropolden binlerce kilometre ötede yaşayan ve bağımsızlık
talep eden Kanak halkı tarafından patlatıldı. Halkın bu
isyanı kısa bir sürede, sadece av silahlarına sahip halk
ile anti gerilla mücadele için tüm teçhizata sahip sömürge ordusu arasında
bir silahlı mücadeleye dönüştü. Bu mücadelenin önemli anlarından
birisi, jandarmaları rehin alarak başkent Ouvea yakınlarındaki
mağaralarda tutan 13 Kanak gerillasının katledilmesi olayı
idi. Katliamın kararını 5 Mayıs 1988’de Chirac-Pons hükümeti verdi. Pons, Denizaşırı
İller Bakanı’ydı. (Fransa sömürgelerini, «denizaşırı
iller» olarak adlandırıyor.)
Ve
cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün önce
gerçekleşen bu katliam, Fransa’da büyük tepkiye yolaçtı.
Mitterrand, bu katliam sırasında cumhurbaşkanı idi.
Chirac’ın seçilememesinde, bu olayın
belirli bir etkisi oldu.
6-
Kurumsal planda ise Chirac’ın seçilmesi, giderek başkanlık
sistemine dogru bir gidiş ve parlamentonun yetkisinin
ise sınırlanması anlamına gelmektedir.