DOMİNİK


Kapitalizmin krizi üzerine marksist teori doğrulanıyor

(Güncel durum analizi için notlar)


1998 sonlarında, aralarında Kore, Japonya ve Endenozya’nın da bulunduğu bazı Asya ülkelerinde ekonomik kriz ögeleri gördük. O zaman, mali bir krizden sözedilmişti. O günlerin bazı verileri şöyleydi :

Güney Kore borsasındaki işlem hacmi 1997 sonlarında %33 oranında daralmış, parası da %40 civarında değer yitirmişti.

Japonya’da, mali kuruluşların tahsil edilmesi imkansız kredilerinin miktarı 860 milyarı buluyordu. Hong Kong borsası %19-21, Filipin borsası % 44-45, Tayland borsası % 45 düşüş yaşadılar . 

Asya kaplanları, birdenbire süt dökmüş kediye döndüler.

Ekonominin küreselleşmesi, bu durumun kısa sürede başka alanlara da sirayet etmesine imkan tanıyordu.

Ancak o dönemde Amerikan ekonomisi iyi bir dönemden geçmekteydi ve dünya ekonomisinin motor gücü olarak  etkide bulundu. Asya’da ortaya çıkan bunalımın daha uzun süreli ve tahrip edici olmasını engellediği gibi, başka alanlara etkide bulunmasını da sınırlayabildi ve hatta bazı yeniden canlanma belirtilerinin doğmasını da teşvik etti.

Bugün yine kapitalist sistemin yeni bir zor döneminden geçmekteyiz. Üstelik bu kez, ABD’nin bizzat kendi ekonomisi de krizden ağır bir şekilde etkilenmektedir. ABD ekonomisi, geçen yıldan beri bir durgunluk içerisindedir. Ve bu ülkede olup bitenler, küreselleşme kanalıyla tüm dünyaya etkide bulunuyor.

Bugünkü koşullarda, mali sermaye ve borsalar, ekonomik süreçlere hakim bir konumda bulunuyorlar. Spekülatif bir ekonominin dayatıldığını unutmamak lazım. 40 milyar dolar, üretici alana  hiçbir katkı sunmadan dolaşımda bulunuyor; dünya çapındaki kapitalizasyonun %33’ü ABD’de gerçekleşiyor. Bu ülkede sorunların daha agır yaşanmasının nedeni de burada yatmaktadır.

ABD ekonomisindeki gelişmenin, yüksek kalifiye emekçiler arasında talebi arttırdığı doğru olmakla birlikte, bu aynı durum, başka sorunların da kaynağı durumundadır. Zira aynı anda, düşük kalifiye işçilerin taleplerinde bir azalma, gerçek ücretlerde bir düşüş ve 25-30 milyon kadar kişinin ise tüm bölüşüm ilişkilerinin dışına itilmesi gibi gelişmeler yaşanmaktadır. 

Bu yüzyılda en zengin %1, yaratılan tüm zenginliklerin %62’sine el koyarken, alttaki %80 bu zenginliklerin sadece %1’inden faydalanabildi.

Bu durum, şu noktalara dikkat çekmeyi gerektirmektedir:

1-      Burjuva ekonomistlerin aksi iddialarına karşın, ekonomideki mevcut problemler, bizzat üretim alanından kaynaklanmakta ve diğer alanları da etkisi altına almaktadır. Bu sadece mali degil, ekonomik bir bunalımdır. Ve dolayısıyla sorunun özünü, ortaya çıkan sonuçlarda değil, nedenlerde aramak gerekir. ABD’de ya da Japonya’da ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, alınmakta olan parasal önlemler ya da faiz oranlarının düşürülmesi vb. gibi adımlar, bunalımı hafifletici etkiler yaratabilir, ama temeldeki sakatlığı ortadan kaldırmazlar.

Amerikan ailelerinin harcamalarını kısıtladıkları, yani daha az satın aldıkları ortaya çıkıyor çeşitli verilerde. Bu ise, ticari aktivitenin (talep) daraldığını ve dolayısıyla da üretici aktivitenin (arz) gerilediğini gösterir. El Pais gazetesinin, görüşlerine başvurduğu iki borsa analizcisi, Amerikalıların  bir dolar bile fazla harcayacak durumda olmadıklarını, boğazlarına  kadar borçlandıklarını ve birikmiş borçlarını nasıl ödeyeceklerini bilemediklerini belirtiyorlar. Bu öyle bir düzeye varmış ki, Amerikan Kongre’sinde, borcunu ödeyemeyen ve yeni kredi imkanlarından da yoksun kalanlar için çare bulacak  bir yasa taslağı tartışılıyor.

İşletmeler satış yapamazlarsa, banka kredilerini ödeyemiyorlar ve işçi çıkarmak durumunda kalıyorlar. Bu da, tüketimin azalmasına ve ekonomik kalkınmanın yara almasına yolaçıyor. Bu yılın ilk üç ayında, ABD’de 400 bin kişi işten atıldı. Bu rakam, geçen yılın aynı dönemine göre %187’lik bir artış anlamına geliyor.

Amerikan Federal Rezervi (Merkez Bankası) başkanı, başka ülkelerden yapılan ithalatın kısıtlanmasını  talep eden degişik sektörleri ikna etmek için bayagı uğraşmak zorunda kaldı. Zira, ithalatın kısıtlanması, başka ülkelerin ekonomisini olumsuz yönde etkileyecek ve dünya çapında ekonomik  resesyona olumsuz katkıda bulunacaktı.

Sorunlar her tarafta artıyor. Japonya, o kadar bağlı olduğu ortadoksça neoliberalizmi bir kenara koyup, başka tedbirlerin yanısıra, batmakta olan finans sektörünü kurtarmak için  yaklaşık 87 milyar dolarlık hisse satın alma yoluna başvurdu. Avrupa ülkeleri, yatırımları teşvik etmek umuduyla faiz oranlarını düşürme yoluna gidiyorlar. Arjantin, Brezilya, Şili ağır problemlerle karşı karşıya bulunuyorlar. “Deli dana” ve “şap” hastalığı, güçlü bir hayvancılık sektörüne sahip Arjantin’in ekonomisini sarsarken, diğer ikisi de Mercosur bölgesel ekonomik ilişkileri nedeniyle bu durumdan oldukça etkilendiler.

2-      Bugünküne benzer durumlar daha önce de 1973’te, 1974, 1979, 1987, 1990, 1998-99’da yaşanmıştı ve şimdi son olarak da 2001’de yaşandı. Bu durum, kapitalizmin krizinin devrevi karakterini gözler önüne seriyor. Yükseliş dönemlerinin giderek daha kısa süreli olduğu da görülüyor. Neoliberalizmin, kapitalizmi krizlerden kurtaramadığı da teyit edilmiş oluyor.

3-      Henüz dünya çapında bir ekonomik resesyondan sözedilemez. Ancak Ekim 1929’da olduğu gibi, böyle bir sürece sürükleyecek unsurlar fazlasıyla mevcuttur.

4-      Şimdiki durum, 1929’la birçok bakımdan benzerlikler arzediyor:

I - Bütün klasik bunalımlarda olduğu gibi, ekonomik canlanma  dönemleri de var olmaya devam etmektedir. Amerikan ekonomisi son onyılların en uzun canlanma dönemini henüz geride bıraktı.

Bu, liberal politikaların hakim olduğu bir dönemin ardından yaşanıyor. 1929 öncesinde de liberal politikalar uygulanmış, sonra onların yerini Keynesçi politikalar almıştı. Bugün de (neo)liberal politikalar uygulanıyor.

Bugün olduğu gibi 1929’larda da, krize dayanıklı yeni bir ekonominin oluştuğundan sözediliyordu. 1929’dan önce başlayan seri endüstriyel üretim, fordizm, üretimde büyük bir devrim ve yeni bir ekonomi olarak sunulmuştu. Bugün, bilimsel ve teknik devrime dayanılarak, yeni bir ekonominin kurulduğu yine iddia ediliyor.

Bütün bunlar, kapitalizmin kaçınılmaz kriziyle ilgili marksist  teorinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Öte  yandan, kapitalizme karşı alternatif bir hareketin toparlanma ve yeniden karşı saldırıya geçmesi doğrultusunda çalışma için elverişli unsurlar mevcut bulunmaktadır. Herhangi bir karşı ağırlık olmaksızın tüm yeryüzünde hakimiyet kuran bu sistem, ne politik ve sosyal gerginlikleri, ne de devrevi krizleri önleyebilir. Bugün bile, tüm kıtalarda politik çatışmalar yaşanmakta, belli başlı ekonomik kuvvetlerin aralarındaki rekabet ve sürtüşme değişik biçimlerde  ifade  edilmektedir. Bugün yeryüzünde 1 milyar 300 milyon kişi mutlak yoksulluk koşullarında yaşamaktadır, 800 milyon işsiz var.

Akıldışılık zirvede bulunuyor. Birleşmiş Milletler’in rakamlarına göre, dünyada herkese asgari eğitim sağlamak için 6 milyar dolara ihtiyaç var ve bu kaynak bulunamıyor! Ama  aynı anda, ABD’de her yıl kozmetik ürünleri için harcanan para miktarı 8 milyar dolardır! Avrupalılar her yıl sadece dondurma yemek için 11 milyar dolar harcıyorlar. Ama dünyada herkese temiz içme suyu sağlamak için gereken 9 milyar doları bulmak mümkün değil. Silahlanmaya dünyada her yıl 780 milyar gidiyor, ama tüm dünya kadınlarının sağlıklı koşullarda doğum yapabilmelerine yetecek 12 milyar dolar yok!

Dolayısıyla, devrimci propagandanın faydalanabileceği uygun koşullar fazlasıyla var. Teorik bakış açısıyla söyleyecek olursak, bu bir devrimci andır. Diyalektik olarak karşıt kutuplarda bulunan kapitalist üretim ilişkileriyle, toplumsal üretici güçler arasındaki çelişki, geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar derindir. Kapitalizm hiçbir zaman, bugünkü kadar hizmet ve mal üretme kapasitesine erişememişti, ama aynı zamanda bugünkü  kadar yoksulluk ve sefalet de üretmemişti.

II- Bu duruma paralel olarak, emekçilerin mücadelesi de yükselmektedir. Güney Amerika’da halkların mücadelesi giderek daha sistematik ve kitlesel bir karakter kazanmaktadır. Sol, Nikaragua’da, Venezuela’da, Uruguay’da, Ekvador’da, Brezilya’da olduğu gibi, politik bakımdan önemli adımlar atıyor. İleri ülkelerin bizzat kendilerinde (Seattle, Davos vb. olduğu gibi) neoliberal küreselleşmeyi darbeleyen büyük gösteriler düzenleniyor.

Neoliberal kapitalizmin bu krizi koşullarında gelişmekte olan mücadelelere, devrimci sosyalist bir yönelimin damgasını vurduğunu söylemek imkanı elbette henüz yok. Ama daha kısa bir süre önce, Berlin duvarının yıkıldığı günlerde hüküm süren ve Fukuyama’ya “dünyanın sonunun geldigini” söylettiren, birçoğuna devrim ve sosyalizm yolunu terkettiren tek taraflı karanlıktan da artık çıkıldığı kesindir.

Biz iyimseriz

İdealimizin, kadroların ve devrimci hareketin yeniden oluşumu imkanları hakkında iyimser bir vizyona sahip bulunuyoruz. Giderek daha da elverişli konuma gelen ve öznel unsurun önereceği çözümleri talep eden nesnel koşullarda bulunuyoruz.

Bu iyimser bakış açısından yola çıkarak, hareketimizin omuzlarına yüklenmiş olan görevlerin üstesinden gelmeliyiz, gelebiliriz. Önümüzdeki imkanlardan yararlanabilmemiz için, acil olarak aşılması gereken bazı sorunlara, çok genel de olsa değinmek istiyorum. Dominik solu, tepesinde sallanmakta olan şu üç ölümcül yükten kurtulmalıdır: Birincisi, Doğu Avrupa’da başarısızlığa uğramış olan rejimin savunucusu, temsilcisi ve devamcısı olduğumuz yönünde varolan genel inancı; ikincisi, bölünmenin bizim ruhumuza işlediğine dair genel kanıyı; üçüncüsü, varlık nedenimizin protestoculuk olduğuna ve politika yapma, iktidar olma meselesinin ise sağın işi olduğuna dair inancı sarsmak ve degiştirmek gerekiyor.

Bu genel çerçeve içerisinde gündeme gelen ve değerlendirilmesini önerdiğim bazı sorunları ise şöyle sıralayabiliriz:

1- İşçileri ve genel olarak emekçi halk kesimlerini kazanmak üzere, sunulacak ve savunulacak bir toplum projesini oluşturmak; bunun için bilimsel araştırmaya ve teorik çalışmaya özel bir ağırlık vermek. Kapitalizmin emperyalist aşamasını değerlendirirken Lenin’in yaptığı gibi, marksist bilimin evrensel ilkelerini, günümüz sorunlarına yanıt verebilmek için kullanmalıyız.

2-  Bu koşullarda, işçileri ve diğer emekçi kesimleri devrim ve sosyalizm ruhuyla eğitmek, insanlığa ağır zararlar veren ve toplumsal ekolojik sorunlara yolaçan bir sömürü sistemi olarak kapitalizmi sistematik bir tarzda teşhir etmek üzere yürütülecek propaganda faaliyetinin önemi de artmaktadır. 

3- Egemen sınıfların topluma dayattıkları fikir ve değerlere karşı mücadele, bizim ülkemizde olduğu gibi ekonomiyi ve belli başlı medya araçlarını ve devlet aygıtını elinde bulunduran, artan aşırı yoksulluk koşullarında neredeyse bir yararsız bilgi pazarı oluşturan bir ve aynı güçlere karşı, etkinliklerinin kırılması doğrultusunda mücadele büyük önem taşımaktadır.

4- İşçilerle ve halk kitleleriyle sıkı bir bağlantı içerisinde bulunmak, hak ve çıkarlarının tavizsiz savunuculuğunu yapmak doğrultusunda yeniden adımlar atmak gerekiyor.

5- Birliği sağlamak için tarihsel sorumlulukla hareket edilmelidir. Kendimizi ve birbirimizi dinleme, farklılıklara saygı gösterme, hoşgörülü olma, nihai hedefleri yitirmeden somut, elle tutulur günlük talepler için mücadele ve birleşik kitlesel devrimci bir projeyi adım adım inşa tutumu, birliği sağlayacak tutumdur. Bu adımların içine seçim çalışmalarından, genel reformlar için mücadeleye ve kurucu bir meclis için çalışmadan, halkın tüm kesimlerini emperyalizme karşı birleştirmeyi hedefleyen geniş birleşik cephe inşasına kadar, tüm çabalar girer.

6- Bütün bu çabaları, basitten karmaşığa doğru giden bir mantıkla ele almak, tüm iktidarı ele geçirmeye, yerel iktidarlarla başlamak şeklinde bir dinamikle ilerlemek gerekir.      

Manuel Salazar

Dominik  Cumhuriyeti Komünist Emek Partisi (PCT)