ORTADOĞU VE BALKANLAR

 

Bölge Toplantısı Raporu

 

Eylül 1999 tarihinde biraraya gelen partilerimiz, gelecek Genel Konferans’ın gündem maddeleriyle ilgili bölge düzeyindeki hazırlıklarını tartışmıştır. Bu çerçevede başka konuların yanı sıra, Genel Konferans’ın gündem maddelerinden birisi olan, “Emperyalizm, işçi sınıfı, halkların mücadelesi ve komünistlerin görevleri” adlı konuyu yeniden ele almış ve şu özet sonuçları çıkartmıştır:

I.

Son bölge toplantımızdan bu yana, emperyalizmin IMF, Dünya Bankası ya da Avrupa Birliği gibi kurum ve örgütlenmeleri aracılığıyla “yapısal uyum programları” adı altında sürdürdüğü çok yönlü saldırıları genişleyerek devam etmiştir. Bölgemizin şu veya bu ülkesindeki işçi sınıfının ve emekçi halkın karşı koyuşları nedeniyle farklı tempolarla yaşama geçirilebilen bu saldırılar bugün de hala devam etmektedir.

Uluslararası sermaye önüne koyduğu hedeflerin tümüne hala ulaşamamakla birlikte, işçi sınıfı ve emekçi halklarımız da bu saldırı dalgasını geri püskürtmeyi başaramamıştır. “Ekonomik büyüme” başlığı altında bölge ülkelerindeki burjuva hükümetlerinin sunduğu istatistiklerde ne tür oranların hesaplandığından bağımsız olarak, işçi sınıfının ve emekçi halkın yaşantısı açısından son üç yılda şu gelişmeler kendini hissettirmiştir:

- Bölgemizin istisnasız bütün ülkelerinde işsizlik artmaya devam etmiş; reel ücretlerdeki düşüş hızlanmış; sermaye sınıfının vergi yükünün hafiflemesine adeta paralel bir şekilde işçi ve emekçilerin vergi yükü büyümüş; mutlak ve nispi yoksulluk kent ve kırda daha geniş kitleleri kapsayarak ilerlemiştir.

- Bütün bunlarla birlikte; sosyal hak kısıtlamaları, sendikasızlaştırma, esnek çalışma ve özelleştirme saldırıları devam etmiştir. Türkiye’deki tahkim ve sosyal güvenlik yasaları örneğinde olduğu gibi, işçi sınıfı ve emekçi halkın temel kazanımlarına ağır darbeler indirilmiştir.

- Demokratik hak ve kazanımları tasfiye süreci hızlanmış, milliyetçilik ve şovenizm yeni mevziler kazanabilmiş, bölgemizdeki ülkeler arası ilişkiler yeni ihtilaf unsurları kazanarak daha da gerginleşmiştir. 

Kısacası son bölge toplantımızdan bu yana; sınıfsal farklılıklar büyüyerek daha da belirginleşmiş, sınıflararası çelişki ve mücadeleler daha da keskinleşmiştir. Aynı sürede, MAI, M‹GA gibi uluslararası anlaşmalarla ilgili girişimler, ülkelerimizin ne tür bir sömürgeleştirme sürecine itilmek istendiğinin somut belirtileri olarak gündeme gelmiştir. Bu gelişmeler, yaşantılarını derinden sarsan saldırılara maruz kalan emekçi halklarımızın, özellikle geri ülkelerdeki mevcut hükümetlerin ve yönetimlerin uluslararası sermaye ve onun işbirlikçilerinin hizmetinde oldukları gerçeğini daha kolay görebilmelerinin koşullarını yaratmıştır. Saldırıların karakteri ve bu saldırıların bizzat kışkırttığı mücadelelerdeki çeşitli sınıfların aldığı tutumlar, ülkelerimizin bağımsızlığı ve emperyalist talandan kurtuluşu sorununda önder güç olarak işçi sınıflarımızı yeniden öne çıkartmıştır. 

            II.

Dünyanın yeniden paylaşılması uğruna emperyalistler arası rekabet ve dalaşmanın en yoğun ve en belirgin yaşandığı bölgemizle ilgili “yeni çatışma ve savaşların yeniden gündeme geleceği bir sürece girilmiş” olduğuna dair tespitimiz, aradan geçen üç yıl içerisinde ortaya çıkan çeşitli çatışma ve savaşlar tarafından doğrulanmıştır. Bugün gerek Balkanlar, gerek Kafkasya ve gerekse Ortadoğu’da emperyalist devletlerin kışkırttığı ya da bizzat yer aldığı savaşlar yaşanmakta veya savaş koşulları hüküm sürmektedir. Bu arada Türkiye ve ‹ran arasında son aylarda gündeme gelen gerginliğin de gösterdiği gibi, bölgedeki çatışma öğeleri azalmamakta, aksine artmaktadır.

ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki mevzi ve dayanaklarını güçlendirme girişimlerinde, Türkiye-‹srail anlaşması ve sorunlarıyla boğuşan Mısır’a verilen çok yönlü destekler sonucunda belirli gelişmeler kaydetmekle birlikte, ‹ngiltere ile birlikte sürekli hale getirdiği Irak bombardımanı ve ‹ran’a yönelik açık ve dolaylı tehditler nedeniyle bölge halklarının haklı nefretini kazanmaya devam etmektedir. ABD’nin Ortadoğu “barış süreci”nin mihenk taşı olarak öne çıkardığı “‹srail-Filistin barışı” çerçevesinde Filistin halkına yaşatılan onur kırıcı dayatma ve yaptırımlar, “Pax-Amerika”nın gerçek anlamının ne olduğunu bölge halklarına göstermiş bulunmaktadır.

Ortadoğu ve Balkanlar başta olmak üzere bölgedeki emperyalist dalaşmada Anglo-Amerikan ittifakı giderek belirginlik kazanırken, başta Almanya ve Fransa olmak üzere diğer emperyalist güçler de boş durmamaktadırlar. Bu güçlerin Orta Asya ve Kafkasya petrol yatakları uğruna mücadeleleri tüm biçimleriyle sürerken, ‹ran’ı yedekleme ve Irak’ı Anglo-Amerikanlara terk etmeme girişimleri de yoğunlaşmaktadır.

“Yeni Dünya Düzeni” propagandasının kaldırdığı toz duman giderek dağılmakta ve şu gerçek bölge halkları için de giderek netleşmektedir: Irak, Kosova ve Dağıstan’daki savaş ve çatışmalarda taraflar olarak sahnede görünenlerin kimlikleri veya ileri sürdükleri gerekçeleri ne olursa olsun, bu çatışma ve savaşlar; başta ABD olmak üzere dünyanın belli başlı emperyalist haydut devletlerinin, ekonomik ve askeri bakımdan stratejik önemi bilinen bölgedeki nüfuz alanlarını genişletme uğruna verdikleri/ kışkırttıkları çatışma ve savaşlardır.

Üç yıl öncesindeki duruma göre önemli bir değişikliğe işaret eden diğer bir olgu da, bölgemizdeki dinci gericiliğin yakın bir süredir içine girdiği itibar ve güven kaybı sürecidir. Nitekim gerek ‹ran’daki rejimin, gerekse Türkiye’deki dinci gerici parti ve akımların geniş kitleler üzerindeki etkinliği giderek zayıflamaktadır. Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki dinci gerici rejim, parti ve akımların emperyalizme ve sermayeye karşı mücadeleyi yedekleme güçlerindeki aşınmanın, başta partilerimiz olmak üzere ilerici ve devrimci güçlere yeni olanakları sunduğu açıktır.

Öte yandan vurgulanmalıdır ki, şantaj diplomasisi, askeri şiddet tehditi ve cezalandırma ve savaş; emperyalistlerin, gerek kendi aralarındaki nüfuz dalaşmasında, gerekse geri ülkelerle ilişkilerinde, bugün giderek daha fazla kullanmak durumunda kaldıkları araçlardır. Bu gelişmeden iki önemli olgu ortaya çıkmış bulunmaktadır:

1. Özellikle Yugoslavya’daki savaş, her ne kadar hala aynı askeri örgütün çatısı altında yer alınsa da, ABD (ve ‹ngiltere) ile Avrupalı emperyalistler (başta Almanya ve Fransa) arasındaki hegemonya mücadelesinin yeni boyutlar kazandığını göstermiştir. Emperyalistlerarası it dalaşının bugün bütün unsurlarıyla birlikte en yoğun yaşandığı bu savaş karşısında, özellikle “Yeni Dünya Düzeni” propagandasıyla yaratılan “diyalog”, “barış”  ve “işbirliği” illüzyonlarının etkisi altında kalan Avrupa halkları irkilmiştir. Ve gelinen yerde bu illüzyonların yerini, tereddüt ve kaygı almaktadır.  

2. Halkların hassasiyetlerinin ve (Kosovalı Arnavutlar örneğinde olduğu gibi) baskı altındaki azınlıkların özlem ve taleplerinin istismarı üzerinden “meşru”laştırılan bu emperyalist çatışma ve savaşların kan ve yıkım getiren faturası, yine bölge halklarına ve azınlıklarına ödetilmektedir. Hangi emperyalist mihrakın hangi yönden yeniden kışkırtması ya da yeniden gem vurmasından bağımsız olarak, bugün Balkanlar’da birbirine düşman edilen halkların ve azınlıkların ulusal kaderlerinin tayinin önündeki en büyük engel, bölgeyi askeri olarak da yeniden işgal etmiş bulunan emperyalizmin kendisidir. Halkların ve azınlıkların, talep ve özlemlerinin emperyalistlerce istismarının henüz bilincinde olmamaları, emperyalizmin burada nesnel olarak kendisini bir açmaza sürüklemiş olduğunu ortadan kaldırmamaktadır.  

Savaşa karşı bölge ülkelerimizden ‹talya’nın yanı sıra, özellikle Yunanistan’da gerçekleşen kitlesel eylemler, halklarımızda emperyalist saldırganlığa ve kışkırtmalara karşı kayıtsız kalmama eğilimin yeniden güçlenmeye başladığının işaretleridir. Bu önemlidir. Zira, emperyalistlerarası yeniden paylaşım mücadelesinin konusu olmaya devam eden ülkelerimiz, bu emperyalist saldırganlığın güdümlü taşeronu olmaya da fiilen itilmiş bulunmaktadırlar. Bu koşullarda, NATO ve AB gibi mevcut emperyalist birliklere mensup olan ülkelerimizde bu birliklerden dışarı çıkılması, bugün güncel bir talep haline gelmiştir.

½unu da vurgulamak gerekir ki, emperyalizmin özellikle Balkanlar’da milliyetçiliği körüklediği, Türkiye’de ise şovenizm ve milliyetçiliğin yakın bir süre öncesinde önemli mevziler kazandığı bir dönemde, başta bölge halkları olmak üzere dünya halklarının Türkiye’deki depremzedelerle gerçekleşen dayanışması, halklarımız arasındaki kardeşlik duygusunun yeniden pekiştirilmesinin olanaklarını genişletmiştir. Deprem, “Yeni Dünya Düzeni” hiyerarşisine dayanılarak ileri ve geri ülkeler halkları arasında oluşturulan önyargı ve güvensizlikleri sarsmakla kalmamış, aynı zamanda halkların bağrında hep yatan kardeşlik duygusunu kışkırtarak yeniden umut ve şevk vermiştir.

            III.

Bölge ülkelerindeki işçi ve emekçi hareketi, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin topyekün sa‹dırısını geri püskürtememekle beraber, son üç yılda küçümsenemez belli başlı gelişmeler de kaydedebilmiştir.

Herşeyden önce işçi sınıfı ve emekçi halk, uluslararası sermayenin hükümetleri eliyle yönelttiği saldırılara karşı gözle görülür bir karşı koyuş tutumunu ortaya koymuştur. Kuşkusuz bu karşı koyuş ve direnişler bazen yenilgiyle, bazen de zaferle sonuçlanmıştır. Türkiye’de enerji ve kağıt işçilerinin özelleştirmeye karşı verdiği örnek mücadele, ya da en son olarak tahkim ve sosyal güvenlik yasalarına karşı 24 Temmuz’da gerçekleşen ve yarım milyona yakın işçi ve emekçinin katıldığı genel grev; ‹ran’da emekçi kitlelerin de katıldığı öğrenci gösterileri ve işçilerin yerel grevleri; Yunanistan’da işçilerin ve kent ve kır emekçilerinin ve gençliğin özelleştirme ve AB dayatmalarına karşı süregiden grev, genel grev ve boykotları vb.; bütün bunlar, ülkelerimizdeki işçi sınıfı ve emekçi halkın sermaye ve hükümetlerce belirlenen karar ve saldırılara karşı boyun eğmeme tutumunun giderek güçlendiğini göstermektedir.

‹talya’da “sol“ hükümet, son iki yılda işçi mücadelelerini frenledi. Ve bu nedenle de “sol“, son avrupa seçimlerinde 3 milyon 800 bin oy kaybetti. Bugün D’Alema hükümeti, IMF’nin dayatmasıyla işçilere ve emeklilere karşı yeni saldırılara hazırlanıyor. Bu koşullarda sendikalar içerisinde ve genel olarak tüm ülkede çelişkiler keskinleşiyor. Revizyonistlerin ve sendika bürokratlarının denetimi dışına çıkan yeni bir mücadele dalgası mayalanıyor. Ve bu mücadele işsizleri, öğrencileri, köylüleri ve savaşa karşı çıkanları da işçilerle aynı cephede birleştirecektir.

Yunanistan’da, başta elektrik, posta, banka sektörlerindekiler olmak üzere kamu emekçileri özelleştirmelere karşı mücadeleyi sürdürüyorlar. ‹niversite gençliği, hükümetin üniversiteleri özelleştirme planına  karşı çıkıyor. Ortaöğrenim gençliği, hazırlanan eğitim reformuna karşı aylar süren bir mücadele yürüttüler. Boykotlar, işgaller yaptılar, ülkenin her tarafında büyük  kitlesel gösteriler gerçekleştirdiler. Emekliler, hükümetin emekli ücretleri konusundaki politikasına karşı eylemler yaptılar ve çalışanlar tarafından da desteklendiler. Değişik sektörlerden işçiler sosyal güvenlik sisteminin parçalanmasına ve emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı gösteriler yaptılar. Yunanlı köylüler ise, hem Yunan hükümetinin ve hem de Avrupa Birliği’nin tarım politikalarına karşı, bazen şiddeti de içeren eylemlere giriştiler. Nato emperyalistlerinin Yugoslavya halklarına karşı savaşı sırasında devam eden işçi eylemleri, anti-emperyalist bir karaktere bürünerek savaş alehtarı gösteriler de oldular.

‹ran işçi sınıfı toplumun öncüsü olarak politik genel grevle ayaklanmış ve emperyalizm uşağı ½ah rejiminin devrilmesinde belirleyici bir rol oynamıştı. ‹ran işçi sınıfı devrime, kendi ekonomik, sosyal ve politik taleplerini elde etmek için katıldı. Ancak islamcı devlet sadece bu taleplere gözyummakla kalmadı, aynı zamanda yirmi yillık iktidarı boyunca bütün temel kazanımları da sildi. Resmi rakamlara göre göre enflasyon % 26 düzeyinde bulunuyor ve aktif nüfusun % 22’si işsizdir. GSMH son yirmi yılda üçte bir oranında geriledi, ham petrol üretimi 6 milyon varilden 3.5 milyon varile geriledi. Bu aynı dönemde dış borçlar ise 30 milyar dolara yükseldi. 90’lı yılların başından beri ham petrol fiyatlarında yaşanan düşüş ve rüşvetin toplumda yayılması, emekçi sınıfların yaşam seviyesini geriletti. Ekonomik ve faşist politik saldırılar, halk saflarında bir hoşnutsuzluğa yolaçtılar. ‹şçiler, petrol rafinerileri de dahil olmak üzere belli başlı sanayi merkezlerinde grevler örgütlediler. Ücretlerin arttırılması, geriye dönük maaşların ödenmesi, bağımsız sendikaların kurulması gibi talepleri öne sürerek, işsizliğe ve özelleştirmeler karşı çıktılar. ‹şçilerin bu mücadelesi, toplumun diğer kesimlerini de cesaretlendirdi. Tahran’da başlayıp altı gün süren öğrenci eylemleri kısa sürede tüm ülkede yaygınlaştı. Bu eylemler, son yirmi yılda biriken öfkenin bir dışavurumuydu. 

* * *

Bünyesel zaafları esas olarak sürmekle birlikte, işçi ve emekçi hareketinde genel olarak görünen, biryandan örgütlenme eğiliminin yeniden güçlenmesi, diğer yandan mevcut kitle örgütlerine daha da sahiplenme ve yaslanma düşüncesinin gelişmesidir. Gerçi hareketler kendiliğinden karakterini aşamamıştır hala; ancak, mevzi gerilemeler yaşansa da, deney ve güç biriktirmekte, kendi dinamiklerini ve önderlerini de ortaya çıkartarak gelişmektedirler.

‹şçi ve emekçi hareketlerinin içine girmiş bulunduğu bu süreç, partilerimize hem daha geniş olanaklar ve hem de daha ağır sorumluluklar ve görevler yüklemektedir. Örneğin gerek uluslararası sermayenin sendikasızlaştırma saldırısına karşı mücadelenin ve gerekse sendikalarda devrimci mevziler elde etmenin olanakları aradan geçen süre zarfında daha da büyümüştür. Önder işçilerin ve alt ve yer yer orta kademe sendikacıların sendika bürokrasisine ve onların işbirlikçi çizgilerine sırt çevirme tutumu giderek yaygınlaşmaktadır. Bölgemizde düzenlenen uluslararası sendika konferansı bunun somut verilerini ortaya koymuştur.

Partilerimiz; işçi hareketinin sözü edilen eğilimine yaslanamadıkça, buradan doğan olanaklardan yararlanma ve bu olanakları daha da genişletme yeteneğimizi körelten darlıkları, anlayışları ve alışkanlıkları aşamadıkça, sınıfın kendi önderlerini kazanmaları ve gerçek proletarya partileri olarak kendilerini yeniden inşa etmeleri iddiası kağıt üzerinde kalacaktır. Kuşkusuz, işçi hareketinin parti olarak örgütlenmesi ve partilerimizin de bu hareket olarak vücut bulmasının yolu öncelikle buradan geçmektedir. Bu olanaklar ve koşullar, parti ve örgütlerimizin halihazırdaki güçlerinden bağımsız olarak mevcutturlar.


DEKLARASYON

Dünya hegemonya mücadelesinde stratejik önemleri, potansiyel hammadde kaynakları ve kapitalist boğazlaşmaya yol açan çelişkilerin yoğunluğu, keskinliği ve kullanılabilir oluşuyla en önemli çatışma alnını oluşturan Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’da gerginlik ve savaş tehdidi devam ediyor.

ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere, başlıca büyük emperyalist devletlerin, bölgede emperyalist denetimi ve hegemonyayı güçlendirme amacıyla Yugoslavya’yı parçalamaları, Balkan halklarını ateş hattına sürmeleri ve birbirlerine kırdırmaları, bölgenin en önemli gelişmelerinden biri olarak güncelliğini sürdürmekte ve yeni çatışmaları gündemde tutmaktadır.

Petrol ve doğalgaz gibi hammadde kaynaklarının deposu olarak bilinen Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik emperyalist rekabet bugün daha da keskinleşmiş durumda. Dünya gericiliğinin baş haydutları tarafından ileri sürüldüğu gibi, çatışma ve rekabet unsurları azalmamış, aksine daha da artmıştır. Amerikan emperyalist burjuvazisinin emperyalist saldırganlığın koçbaşı rolünü sürdürmesi, etkinlik alanları mücadelesinin baş aktörü olmaya devam etmesi, Türkiye-İsrail işbirliği üzerinden Ortadoğu’ daki mevzilerini güçlendirmesi, Türkiye-İsrail-Mısır-Ürdün ve Suudi gericiliği hattını örerek, ve Suriye, İran, Irak ve Libya’yı tehdit ve kuşatmayla dize getirmeye çalışarak “düzen”i sürdürme çabaları, “bölge istikrarı” ve “gelişme için işbirliği”ne işaret etmiyor. Aksine bölge üzerindeki emperyalist rekabet daha da kızışmış bulunuyor. Ekonomik, politik ve askeri güçleri oranında Rusya, ve bölgenin eski sömürgecileri İngiliz-Fransız emperyalistleri, bölge ülkeleri üzerindeki etkilerini güçlendirmek için fırsatları değerlendiriyor ve güç biriktiriyorlar.

Kafkasya’daki kargaşa ve ulusal boğazlaşmalar, emperyalist burjuvazinin müdahaleleriyle, halkların aleyhine tırmanmaya devam ediyor.

Emperyalistler, kaynakların ele geçirilmesi, yağmalanması ve geri-bağımlı ülkeler halklarının boyunduruk altında tutulmaları pahasına sürdürdükleri bölgedeki varlıklarını, kaçınılmaz ve “bölge barışı için zorunlu” olarak gösteriyorlar. Sırp-Boşnak, Sırp-Arnavut, Ermeni-Azeri çatışmalarını kışkırtanlar, Çeçenlerin “ayaklanmaları”nda aktif rol oynayanlar ve Afgan kabilelerini silahlandırıp birbirine kırdıranlar, bütün bunları “barış ve huzur için”, “insanlığın ortak değerlerini korumak amacı” ile yaptıklarına inanılmasını istiyorlar. Emperyalist burjuvazi ile onun emrindeki propagandacılar ordusu, dünya proletaryası ve halklarının kapitalist köleliğine ve geri ülkelerin boyunduruk altında tutulmasına, çelişkisiz ve çatışmasız olduğu varsayılan bir isim buldular: “Yeni Dünya Düzeni”!

Ama bu “düzen”in, diğer gelişmeler bir yana, keskinleşen çelişkilerin kısa sürede yol açtığı ve etkileri dünyanın tüm “büyük güçleri”ni işin içine çeken iki büyük savaşla, düzensizlik olduğu görüldü. Kısa süre içinde önce Irak’a emperyalist saldırı gerçekleştirildi; sonra da Yugoslavya kana bulandı. Keskinleşen çelişkiler ve artan düzensizlik etkenleri, yeni savaş ve saldırıları “hazırlık odası”na çekiyor.

Bütün bu gelişmeler, halklarımızın, emperyalist burjuvaziye, emperyalist saldırganlığa, bölgemiz ülkelerinin uluslararası tekellerin çıkarları için kana bulanmasına karşı uyanıklığı artırmalarını gerektirmektedir. İşçi sınıfı ve halklar, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarları için birbirlerini boğazlayamazlar. Halklar kardeşleşmeli, özgürce ve barış içinde yaşamlıdırlar. Bunun yolu ise emperyalist gericiliğe karşı mücadeleyi yükseltmekten geçmektedir.

Burjuvazinin şovenist kışkırtmalarla bölüp güçten düşürmeye çalıştığı işçi sınıfı ve halkların mücadelesinin, uluslararası sermayenin ekonomik ve politik saldırıları karşısında başvurulan eylemlerle yeni bir yükselişe yönelmesi umut vericidir. Bölgemiz halklarına kan, acı, yoksulluk ve yıkımdan başka bir şey vermeyen bölgesel çatışma, ulusal boğazlaşma ve emperyalistlerin fiili saldırılarının sona ermesi için bu mücadelenin gelişip yaygınlaşması zorunludur. Proletarya ve emekçi halkların saflarında emperyalist gericiliğe karşı öfkenin büyümesi ve bazı ülkelerde yüzbinlerin katıldığı protestoların gerçekleşmesi bunun olanaklı olduğunu göstermektedir.

Partilerimiz, bölgemizin söz konusu özellikleri ve olayların gelişme doğrultusunu dikkate alarak bugün özellikle şu talepler uğruna mücadelenin halklarımızın geleceği ve dostluk ve kardeşlik içinde yaşamaları açısından canalıcı olduğunu düşünmektedir:

- Kosova’nın işgaline son verilmeli, tüm yabancı ve emperyalist askeri güçler Balkanlar ve Ortadoğu’dan çekilmelidir;

- Irak ambargosu kaldırılmalı, Irak’ın bombardımanı durdurulmalıdır;

- NATO, BAB gibi emperyalist askeri birliklerden çıkılmalı, bu saldırgan örgütlerin ülkelerimizdeki askeri üsleri sökülmelidir;

- Halklarımızın sömürüsüne dayanan ve tekellerin egemenliğinin aracı olan AB’den çıkılmalı; büyük emperyalist devletlerin emrindeki Dünya Ticaret Örgütü’nün dayattığı MAI, MIGA gibi sömürgeci sözleşmeler reddedilmelidir;

- Başta Irak ve Kosova savaşları olmak üzere emperyalist savaşların ekonomik faturası kabul edilmemelidir;

-Ezilen halkların, bağımsızlık da dahil kendi kaderlerini tayin hakkı kayıtsız şartsız savunulmalıdır.

İşçi sınıfı ve halkların örgütlü mücadelesinin geliştirilmesi için sorumluluklarımızın arttığının bilincinde olarak, tüm bölge işçileri ve emekçilerini bu talepler uğruna mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.

Eylül 1999

İran Emek partisi (Tufan)
İtalya Proletaryasının Komünist Partisini İnşa Örgütü
Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP)
Yunanistan Komünist Partisini İnşa Örgütü