LATİN AMERİKA
Günümüz emperyalizmi, Lenin‘in 1915‘te olağanüstü bir açıklıkla keşfettiği ve geliştirdiği tüm özellikleri,
eğilimleri ve çelişkileri taşıyor: Üretimin yoğunlaşması ve tekellerin dünya ekonomisinde öne çıkan rolleri;
bankaların rolü; ekonomide mali sermayenin dünya çapındaki egemenliği; sermaye
ihracının meta ihracı karşısında öne çıkması; kapitalist birlikler
tarafından dünyanın paylaşılması; ve büyük güçler tarafından dünyanın yeniden paylaşılması
eğilimi.
Devasa kapitalist birikim ve yoğunlaşma
Sermaye birikimi, egemen koşullar sayesinde, bugüne dek görülmeyen bir mega füzyonlar sürecine
varmış bulunuyor. Bu, sermayenin ve üretimin yo-ğunlaşması ve merkezileşmesinin bir ifadesidir. Öte yandan, dünya işçilerinin
yoksulluğu şimdiye dek görülmemiş düzeyde artmaktadır.
1992 yılı hesaplarına göre, 200 kapitalist tekel, gayri safi dünya hasılasının yüzde 29,8‘ini temsil ediyor; böylelikle bu tekeller, gezegenin tüm ekonomisini kontrol eder
durumdadırlar. Bu tekellerden, 60‘ı ABD‘li ve 54‘ü Japon idi. Son 30 yılda gayri safi dünya
hasılası yaklaşık 8 kat arttı, ve 358 milyonerin dünya nüfusunun yüzde 5‘inin yaşadığı ülkelerden (BM, Hümaniter Gelişme Üzerine Rapor) daha büyük bir serveti var. Sermaye
yoğunlaşması süreci, 1995‘te, üç ay içinde 100 milyar doları bulan füzyonlar ortaya çıkardı.
Kısa bir süre önce, Alman Daimler-Benz‘in ABD‘li Chrysler‘i nasıl
yuttuğuna tanık olduk. İngiliz British Petroleum, İngiliz-Hollanda ortaklığı olan Shell‘i
devraldı; böylelikle petrol sanayindeki büyük “kız kardeşlerin“ sayısını da
azaltmış oldu.
Kapitalist birikim, bir taraftan üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesini
yansı-tırken, diğer taraftan milyonlarca emekçinin aşırı sömürüsünün daha da
artmasına, işsizliğin büyümesine ve insanlığın büyük kesimlerinin açlığa sürüklenmesine yol açıyor.
Mutlak yoksulluk 1milyar 300 milyon insanı cezalandırıyor; bunlar günde 1 dolardan daha az bir miktarla yaşıyorlar. Dünya nüfusunun yüzde 15‘i toplam servetin yüzde 79‘una sahipken, geriye kalan yüzde 85‘e servetin
yalnızca yüzde 21‘i düşüyor. İLO‘nun verilerine göre, Latin Amerika‘daki iş sözleşmelerinin
yarısından fazlası güvencesizdir. “Çalışabilir yaşta olup işsiz
olanların sayısı dünya çapında 1milyar 200 milyondur; bunların 800 milyonu
vasıflı veya meslek deneyimi olan işçilerdir.“ (UNESCO 1994)
Kapitalist birikim sürecinin somut ifadesi olarak bu durum, emek-sermaye çelişkisinin giderek daha keskinleşmekte
olduğunun kesin kanıtıdır. Sermaye, özel karlarını sürekli büyütme hırsı içerisinde işçiler üzerindeki sömürüyü
arttırıyor. Bu ise, işsizliğin ve açlığın artışını beraberinde getirmektedir.
Öte yandan, dünya çapındaki üretimin toplumsallaşma süreci, insanlığın gelişmesinde yeni bir aşamayı
olanaklı kılan en önemli maddi temele dönüşmektedir. Bu süreç, emperyalist aşamada devam eden bir süreçtir. Dünya kapitalizminin günümüzde yaşadığı üretimin ve sermayenin
yoğun-laşmasının ürünü olarak tekelleşme süreci bu eğilimi açıkça
yansıtmaktadır. Tekelleşme, mülkiyetin her defasında daha az elde
toplanmasını ifade etmekle birlikte, aynı zamanda kapitalist sistemin aşılması ve yerine, üretimin toplumsallaşmasıyla ürünün top-lumsal mülkiyeti ve
kullanımı arasında uyumu sağlayacak şekilde toplumsal zenginliklerin yeni bir bölüşüm biçiminin
konması için koşulları da olgunlaştırır. Böylelikle emperyalizm, insanlığın yeni bir çağının maddi temelini oluşturmakta;
aynı zamanda, dünya proleterleri ve halklarının sermayenin cephesini dağıtmaları ve
iktidarı alabilmelerinin nesnel ve öznel koşullarını da yaratmaktadır.
Bankaların ve mali sermayenin üstünlüğü
Devasa kapitalist birikim ve yoğunlaşma kendisini en açık şekliyle;
bankaların ölçüsüz bir şekilde büyümesinde, mali kurumların yutmaları ve mega füzyonlarında ve dünyanın her
tarafında mantar gibi biten spekülatif sermayenin ağlarında göstermektedir.
Bankaların ve mali sermayenin üstünlüğü, ifadesini, dünya çapındaki sermaye
akımlarının yüzde 60‘nın üretken yatırımlara değil de, mali spekülasyonlara dönük oluşunda
bulmaktadır; genel olarak, uluslararası para, döviz, hisse vb. piyasaları, dünya çapındaki meta ticaretinden 19 kat daha büyüktür. Başka
şeylerin yanı sıra bu, sanayi karını azaltan ve üretken yatırımları engelleyen (ki bu da
durgunluğa yol açmakta) “gelecek oyunları“ ve kısa vadeli yatırımlardır. Bu durum
aynı zamanda, sermaye sahibi ve üretime tümüyle yabancı bir kesimin asalak karakterini de ortaya
koymaktadır. Böylelikle bu kesim, sosyal yönden bir kanser yarasına dönüşmekte, ve emperyalist ulusun temellerini sarsmaya uygun özellikler
kazanmaktadır.
Emperyalist politikalar, esas olarak dünya pazarındaki daralmalar yüzünden realizasyon
sınırlılıkları ile karşı karşıya kalan sanayi sermayesi karşısında, spekülatif mali sermayeyi
korumaktadır. Spekülatif yatırımlardan elde edilen karlar sanayi karlarının
yanına eklenmekte ve bu da, emek sömürüsünün artmasına neden olmaktadır. Olgular, OECD‘nin teşvik
ettiği MAİ (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması)‘nin, mali sermayenin, kendisi için
değerli yatırımları, özellikle de spekülatif piyasada garantilemek için, sermaye
piyasasını bir mekanizma olarak yeniden düzenleme çabasının açık bir ifadesi
olduğunu kanıtlamaktadır.
Mali sermaye -emperyalist aşamadaki kapitalist çelişkilerin ana ekseni-, azami kar
hırsıyla dünya ekonomisini şimdiye dek görülmedik bir krize sürükleyen muktedir bir güç olarak görünmektedir. Mali sermaye
yalnızca ekonomi alanındaki siyaseti belirlemiyor, aksine aynı zamanda sosyal
politikanın, diplomasinin vs. yönetimini de elinde tutuyor. Yakın zamandaki mali felaketler -“Tequila“ etkisi diye tabir edilenler: Asya krizi, Moskova
borsası krizi-, mevcut koşullarda sanayi sermayesine göre daha öne çıkan mali sermayenin
hareketliliğinin, dünya ekonomisi üzerinde ne tür etkilerinin olduğunu başka
şeylerin yanı sıra göstermektedir. Lenin tarafından derinlemesine tahlil edilen bu kategori, bugün dünya çapındaki krizin en önemli
determinantlarından birini teşkil etmektedir.
Mali devler ve emperyalist uluslar arasında, dünya maliyesinin denetimi için başta Japonya olmak üzere Almanya ve Fransa ile Amerikan emperyalizmi
arasında bazı çelişkiler bulunmasına karşın, bu anlamda IMF, Dünya
Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü, uluslararası mali sermayenin araçlarıdır.
Sermaye ihracı
Emperyalizmin temelinde bulunan özellikler -özellikle de giderek daha yakıcı bir
şekilde ekonomik alanlar arayan sermaye ihracı- eşitsiz gelişmenin sıçramalara yolaçtığını ve bunun da sermayenin bileşiminde ve kar
oranlarında değişim anlamına geldiğine işaret eder.
Son onyıllar bize bunu oldukça net göstermektedir: İkinci Dünya Savaşı‘nın
ardından ABD, dünya kapitalizminin muazzam sermayeye sahip bir lokomotifi olarak ortaya çıktı. Bu sermaye dünyayı istila etmeye yetecek
kadardı. Bununla birlikte, ülke toprakları savaşa sahne olmadığından, ekonomisi de iyi
durumdaydı.
Son onyıllarda tekellerin ve emperyalist ülkelerin gerçekleştirdiği sermaye
ihracı; dünyanın tüm ülkelerine ulaşıyor, üretim güçlerinin büyümesine etkide bulunuyor, milyonlarca işçi
tarafından yaratılan artı-değere el koyuyor, doğal kaynak ve hammaddeleri görülmedik boyutlarda
yağmalıyor.
Sermaye ihracı; yeni işletmelerin kurulması, varolanların devralınması veya gümrük
serbestliğine ve başka mekanizmalara dayanılarak zayıflatılması suretiyle
doğrudan yatırımlar aracılığıyla gerçek-leşiyor.
Doğrudan yatırımları gerçekleştirmek sözkonusu olduğunda, en çok sanayileşmiş
ulusların büyük tekelleri, önceliği, bizzat kendi emperyalist ülkelerine veriyorlar. Çünkü böylece sermayenin organik bileşiminin yüksek seviyesinden kaynaklanan rekabet
avantajları elde etmektedirler. Bu, tekeller arası rekabetin giderek karmaşık
uluslararası boyutlar almasına yol açmaktadır. Ve bu noktada, emperyalizmin ve küreselleşmenin birçok savunucusu, “çok uluslu“, “uluslar ötesi“ gibi yeni kavramlar türettiler. Bunlar,
vargılarında; devletlerin yerlerini yeni, uluslarüstü süper bir yapıya bıraktıkları ve dünyanın da bu
yapı tarafından yönetildiği bir zamanda yaşadığımızı kanıtlamaya çalışıyorlar. Ancak bununla, her bir mali sermayenin sahip
olduğu ulusal merkezi inkar ediyorlar. Diğer yandan bu emperyalist ülkelerde
yapılan yatırımlar, devasa boyutlara varan iç pazarlara sahip olmaktadırlar. Bu iç pazarlarda
artı-değerin gerçekleştirilmesi oldukça güvencelidir ve bu nedenle de sermayenin devri arzulanan seviyeye ulaşmaktadır.
Bunları kendine temel alarak gerçekleşen doğrudan yatırımlar, aşırı üretim krizini derinleştiriyor. Sermayenin organik bileşimindeki
artış ve rekabet öyle bir düzeydedir ki, üretimin ritmi daha geniş pazarlar
aramayı zorunlu kılmakta, önemli bir tüketim kapasitesine sahip, geri bölgelere
doğru ihracatı teşvik etmektedir. Bu da, geri ulusların sanayisi ile -esas olarak dampinge
dayalı- haksız bir rekabetin başlatılması ve bu ülkelerin sanayisizleştirilmeleri sürecinin derinleş-mesi demektir.
Büyük tekellerin doğrudan yatırımlara yöneldiklerinde kendilerine tabi kıldıkları bir
diğer önemli alan da, yüksek rekabet avantajları vaad eden ekonomilerdir. Bu
bağlamda anlaşılması gerekenler, başka şeylerin yanı sıra, ucuz işgücü ve hammaddelerdir; bunlar da genellikle önemli boyutlara ulaşan bir nüfus (iç pazar potansiyeli), iş
pazarı veya oldukça yeniden düzenlenmiş sermayelerle birlikte bulunmaktadırlar. Buna
rağmen, burada söz konusu olan esas olarak imalat sanayidir. Bu sanayi türü, çok
azı vasıflı olan çok sayıda emek gücüne gereksinim duyar; ama aynı zamanda bu ülkelerde
kalıcı, yerleşik bir merkeze de ihtiyaç duymaz. Çok hızlı bir biçimde başka bir yere taşınabilir,
eğer orada daha çok avantajlar sağlayabilirse. Aynı şekilde, Singapur ve Malezya örneğinde görüldüğü gibi, gayri safi dünya
hasılasının dikkate değer yüzdelerini temsil eden ekonomiler gelişti.
Başka ülkeler ise, başta Brezilya, Arjantin, Meksika ve Çin olmak üzere, yukarda açıklanan koşulların
yanı sıra, bir sanayi geleneği de bulunduruyorlar. Yukarda başta belirtilen ülkeler açısından bu, eski ithal ikame
politikaların bir sonucuyken; Çin açısından ağır sanayiye dayalı sağlam temele sahip bir ekonomiye sahip
olduğundan öyledir; bütün ülkeler için ise, hepsinin önemli pazarları teşkil etmelerinden ötürü öyledir. Bu ekonomiler günümüzde, büyük kapitalist tekellerin
doğrudan yatırımları için önemli alanları temsil etmektedirler.
Dünya ölçeğindeki krizle birlikte dış borçlanma, mali sermayeler açısından,
uluslararasılaşma sürecinin gerçekleştirilmesinin birinci derecede önemli
kaldıracına dönüştü. Bu eğilim, krizin ve büyük işletmelerin gerileme sürecinin,
doğrudan yatırımları, dış borçlanma lehine -safi (kesintili) sermayenin günümüz kapitalizminin büyük metropollerine transfer etmenin temel bir
mekanizması olarak dış borçlanma- sınırlamasına dayanmaktadır.
Devletlerin dış borçlanması öte yandan, bu yatırımların ve biriken faizlerin geri dönüşünün rizikosuz ve
zamanında gerçekleşmesini garanti ediyor. Bu, eğer uygulanan ekonomik ve sosyal
politikanın tedbirleri, borç ödeme yeteneğini ve dahası, ileriye dönük kredi alabilme konumunu muhafaza etmekten oluşuyorsa, bir o kadar geçerlidir. Bu
bakımdan, bir taraftan dış borçlanmanın büyümesi ile diğer taraftan ekonomik-politik müdahaleler
arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır -bu müdahaleler yalnızca yüksek taksitleri garantilemiyor, akisine
aynı zamanda dış borçlanmanın daha hızlı büyümesini de güvence altına
alıyorlar. Alacaklı mevduatı, emeğin yeniden üretimi koşullarını mali sermayenin genel çıkarlarına tabi
kılan bir sosyal politikanın izlenmesiyle ancak tanınmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı‘nın ardından dünyanın önder gücü olan ve Marshal
Planı‘yla bu konumu simgeleşen ABD, borçlu ülkeye dönüştü. ABD‘nin, yaklaşık 190 milyar
doları bulan ticaret açığı ve ticari ve mali açığını safi (kesintili) sermaye
ithalatıyla kapama rolüyle bu konumu daha da sabitleşmiştir. 1990 yılında dünyanın en büyük 20
bankasından hiçbiri ABD‘den değildi. Buna rağmen, ABD hala dünyanın birinci ekonomik gücüdür ve gayri safi dünya
hasılasının yüde 25‘ni temsil etmektedir.
Sermaye ihracının diğer bir biçimi, belki de son yıllardaki en önemli biçimi, spekülatif
yatırım biçimidir: başdöndürücü bir hızla hareket eden değerli kağıtların dolaşımı;
kısa vadeli sermaye (yukarda bundan sözetmiştik).
Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi ve emperyalistler arası çelişkiler
Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi, emperyalist aşamasında keskinleşmektedir; bu gelişme
sıçramalı olmakta, bunun kaynağı da kapitalist birikim sürecinin organik koşullarında
yatmaktadır. Emperyalizm -uluslararası kapitalizm-, bilimsel-teknik devrimin, eşitsiz gelişmeye ve bu gelişmenin eşitlenmesine
(aynı seviyeye gelmesi -ç.n.) baskı yapan bir aşamasını yaşamaktadır. Her iki durum;
emperyalistlerarası çelişkilerin keskinleşmesine, nüfuz alanlarının yeniden paylaşılmasına, veya eski paylaşımın “dengesinin“ yeniden
kurulmasına ve yeni bir güç dengesinin oluşmasına yol açmaktadır.
Emperyalist dalaşma, mevcut koşullarda, ifadesini; ticari savaşlarda, pazar rekabetinde ve
doğrudan veya dolaylı yoldan emperyalist güçlerce kışkırtılan sınırlı/bölgesel savaşlarda
bulmaktadır. Bu savaşlar, nüfuz alanları için serbest alan kazanabildikleri veya rakibini dünya
egemenliği uğruna verilen mücadelede zayıflatabildikleri ölçüde daha sık gündeme gelmektedirler.
Japonya ve ABD arasında, ticari ilişkilerini “düzenleme“ konusunda 1995 ve 1996
yıllarında yaşanan gerginlik bunu somut olarak göstermektedir. Fakat genel olarak, dünya
pazarı uğruna dalaşma, üç büyük ekonomik blokun oluşmasına yol açtı: ABD‘nin başını çektiği NAFTA;
Almanya‘nın başında bulunduğu AB, ve hakimiyeti Japonya‘da olan Pasifik Blok. Kuşkusuz, bu tabloda, belirli ittifaklaşmaların
kurulmasını gerekli kılan dünya egemenliği mücadelesinde başrollerde oynayabileceklerden
bazılar eksiktir. Burada, Çin ve Rusya değerlendirmeye dahil edilmelidir.
Emperyalist ulusların, nüfuz alanları uğruna veya hasmını zayıflatmak
amacıyla dünya ölçeğinde giriştikleri çatışma ve dalaşmanın alanları muhteliftir. Eski Yugoslavya bölgesi bu sürecin bir ifadesiydi. Yunanistan, Kosova bölgesi, Arnavutluk ve
Karadağ dahil olmak üzere Balkanlar alabildiğince istikrarsız ve çatışmalı bir bölgedir. Kongo, Liberya ve Burundi‘de Belçikalılar,
Fransızlar ve ABD‘liler ateş yakıyorlar. Aynı şey bugünlerde Afganistan‘da Ruslarla ve ABD‘lilerin
katılımıyla gerçekleşiyor. Bu nispeten kısa ve güncel olaylara dayanarak şunu
kanıtlayabiliriz ki, herhangi bir emperyalistin zayıf düştüğü her toprak parçası, hemen çeşitli dünya güçlerinin mücadelesinin
baskısına maruz kalmaktadır. Böylece, bağımlı her bir ülkenin ulusal
egemenliğini boğma süreci başlatılmakta; nesnel olarak çeşitli emperyalist güçler
arasında gerek uyum, gerekse çatışma doğmakta; bu arada, emperyalistler
arası çelişkiler, devrimin stratejik yedeği olarak daha kolay görülmektedir.
Kapitalist dünya krizi, belirli emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri keskinleştirmektedir. Dünya
egemenliği uğruna mücadele gündemdedir, -bu egemenliğin bir süre daha Yankee emperyalizminde
olacağından bağımsız olarak. Eşitsiz gelişmenin varlığı koşullarında
aynı seviyeye gelme süreci, nüfuz alanları uğruna çatışmanın giderek daha da keskinleşmesine yol açmaktadır. “Emperyalizm döneminde gelişmenin eşitsizliği
yasası, bazı ülkelerin diğerlerine kıyasla sıçramalı gelişmesi, bazı ülkelerin
diğerleri tarafından dünya pazarından hızla uzaklaştırılması, savaşçı çatışmalar ve savaş felaketleri
aracılığıyla, halihazırda paylaşılmış olan dünyanın periyodik olarak yeniden paylaşılması, emperyalizm
kampındaki çatışmaların derinleşmesi ve şiddetlenmesi, dünya kapitalizmi cephesinin
zayıflaması, bu cephenin tek tek ülkelerin proletaryası tarafından yarılması
imkanı, tek tek ülkelerde sosyalizmin zaferi imkanı demektir.“ (Stalin, Eserler, Cilt 9, sf. 92)
“Sekizler Grubu“nda (G8) oldukça ciddi çelişkiler belirmektedir. Zira, başkalarıyla ittifak halinde olsun ya da
olmasın, her bir emperyalist güç, kendi çıkarlarında ısrar etmektedir. Bu durum, emperyalist güçlerin
şu konularda görüş birliğine varmalarını ortadan kaldırmıyor: Emekçilerin sömürüsünü dünya ölçeğinde
arttırmak; bazı bağımlı, sömürge ya da yarı-sömürge uluslardaki bağımsızlık çabalarına
sınırlar koymak (buna rağmen, bir bağımsızlık hareketi bir emperyalistin
boyunduruğundan kurtulmaya kadar gelişebilir; bu kuşkusuz o emperyalisti zayıflatır, ve bu nedenle onun rakibi bir emperyalist
tarafından “desteklenebilir“); üretimin ve sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme süreci için ortak stratejiler belirlemek.
Belirli ülkelerin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesi, aynı seviyeye gelme eğiliminden
kaynaklanmaktadır. Bu sorunun kaynağı; dönemimizin koşullarında, dünya kapitalizminin içinden geçtiği bilimsel-teknik devriminin yeni bir gelişme aşamasında -eşitsiz gelişmeyi
hızlandıran organik unsurları burada bulmaktayız- yatmaktadır.
Geçerken belirtelim ki, Kuzey Amerikan emperyalizmini herşeye muktedir ve yenilmez süper güç olarak gören tek kutuplu dünya tezi
yanlıştır. Aynı şekilde, tarihin ve ideolojilerin bittiği, kapitalizmin sosyalizme
tartışmasız üstünlüğü şeklindeki teoriler de yanlıştır. Ve devrimin stratejik
bakımdan arka plana atılması da bir yanılgıdır.
Küreselleşme: Emperyalizmin yeni bir durumu
Küreselleşme, bilimsel-teknik devrimin gelişme-sinde yeni bir aşamayı başlatmaktadır. Bu, sermayenin organik bileşiminde bir
sıçramayı içermektedir. Organik bileşimin büyümesi, kaçınılmaz olarak kar
oranının düşmesine yol açmakta, bu da, bu düşüşü emeğin sömürüsünü
arttırma, sermaye ihracı vb. aracılığıyla frenlemeye çalışan karşıt eğilimlerin gelişmesine neden
olmaktadır. Bu nedenle küreselleşme, bu tür karşı tedbirlere ilişkin düşüncelerin desteklenmesini içerir; örneğin serbest piyasa fikrini,
ulusların gelişmesinin tek alternatifi olarak rekabet ilkesini ve sermaye yatırımlarının liberalleştirilmesini vb.
Söz konusu olanın yeni bir durum olduğunu gösteren unsurlar -bilimsel-teknik gelişmenin ana hedefleri (işlevi), genel olarak kapitalizmin ve özel olarak emperyalizmin koşullarında muhafaza edilmiş olsa da-
şunlardır:
1) İfadesini materyal yaratıcılığı ve enerji tasarufu sağlayan süreçlerde bulan, üretim sürecine dönük enerji
kaynaklarının kullanımında niteliksel bir değişim;
2) Çalışma araçlarının gelişmesinde niteliksel bir değişim, bu açıdan robot birinci derecede önemli bir faktördür; zira bunlar, sibernetik gibi teknolojik yan süreçlerin gelişmesini
kapsamaktadır; ve
3) İfadesini emeğin üretkenliğini ve böylelikle de işçilerin sömürüsünü
arttırmayı öngören teori ve uygulamalarda bulan emek-sürecindeki köklü değişiklikler.
Globalleşme, aynı zamanda kültürel süreçlerde değişiklikleri önkoşar. Bununla, kapitalizmin özne için bir nesne
yaratması ve bunu yaptığından dolayı bu nesne için de bir özne yaratması
gerektiği önkoşulu yerine getirilmektedir. Emperyalistlerin yönlendirdiği kültürel süreçler,
değerleri alttan alta oyuyor ve devrimci ve ulusal bilinci uyuşturan değerleri öne çıkarıyor.
Küreselleşme kesin olarak, sermaye birikimi ve bunun somut yönlendirilmesi sürecini, üretimin ve sermayenin
yoğunlaşma ve merkezileşme sürecini kolaylaştıran koşulları hazırlayacaktır. Rekabet gücü -kapitalist kavramlara göre en gelişkin uluslarda
yoğunlaşan bilimsel-teknik gelişmenin ürünüdür-, böylece, azami kar amaçlarını gerçekleştirmek açısından kendilerine giderek daha elverişli koşullar yaratan büyük tekellerin ellerinde
kalmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bir taraftan mega-füzyonlar, diğer taraftan büyük çoğunluğun yoksullaşma düzeyinin giderek
artması gerçeğine, bütün yerkürenin içinde bulunulan bu özel tarihsel durumda dünya
pazarına tabi olduğu gerçeği eşlik etmektedir. Tekellerin hizmetinde
oldukları sürece, dünyayı kaplayan ilişkiler ağının -ve bunun tarafından ayakta tutulan üretim yerleri ve kültürel ürünler- işlevi, ulusal
sınırları ve dünya halklarının çıkarlarını inkar etmektir.
Sermayenin organik bileşiminin gelişmesinde niteliksel bir sıçramaya denk düşen emperyalist küreselleşme, ortalama kar
oranının düşme eğilimine de yaslanmaktadır. Bu, G7‘nin kar oranının düşmesini gösteren verilerle
kanıtlanabilir: Kar oranı burada 1965’te yüzde 21‘e düşmüştü ve 1982’ye kadar da yüzde 11‘e gerilemişti. Kar
oranı neoliberal politikalar neticesinde 1991 yılında yeniden yüzde 17‘ye çıktı. Bu, alan ülkenin kapitalist anlamda yüksek gelişme aşamalarını belirleyen mali sermaye
ihracının artmasına yol açmaktadır. Mali sermayenin artan oranda ihraç edilmesi,
uluslararası işbölümünü zorunlu kılmaktadır; emperyalist devletlerin talep
ettiği de budur.
Nitekim küreselleşme -yeni bir işbölümüne yol açan bir süreç olarak
kavranılmakta- emperyalist ülkelerinkinden çok daha ucuz olan emek-gücünün yeniden üretim koşulları için alanlara gereksinim
duymaktadır. Bu demektir ki, küreselleşme, işçilerin sömürüsünün dünya ölçeğinde
artırılmasını gerekli görmekte, ama kuşkusuz bağımlı ulusların sömürüsünde de kök
salmalıdır. Bu özelliği bakımından küreselleşme, ulusların çoğunluğunun yoksullaşmasını
artıran ve sermayeyi, özellikle de mali sermayeyi koruyan bir kaldıraçtır. Emperyalist koşullarda azami kar elde etme dürtüsü, geri ülkelerin rekabet gücünü
artırıcı bir unsuru olarak sermayeye sunduğu ucuz emek-gücünü gerekli kılmamakta
yalnızca, aynı zamanda ucuz hammaddelerini de şart koşmaktadır. Daha özlü söylenirse, küreselleşme
yarı-sömürge ülkelerin yağmalanmasını daha da pekiştirmektedir. Dünya Ticaret Örgütü‘nün
değişim için koyduğu sınırlar nasıl rekabette söz konusuysa, aynı şekilde bu
sınırlar her defasında daha utanmazca emperyalist ülkeleri korumaktadır.
Pazarı “serbestce“ düzenlemek amacıyla gümrük duvarlarının kaldırılması ilkesinden ne anlaşıldığı sorunu ise, kinik bir meseledir, çünkü duvarlar örme konusunda günümüzde bizzat emperyalist uluslar
yaratıcı davranmaktalar; zayıf ulusları ise, sınırlarını tümden kaldırmaya
zorlamaktadırlar. Bu koşullar, emperyalizmin bağımlı ülkelerin yağmalanmasını
pervasızlaştırma eğilimi ile birlikte daha da ağırlaşmaktadır.
Kapitalizmin ve emperyalizmin genel eğiliminin çeşitli özelliklerini özetleyen bütün bu koşullar, sadece ve sadece tekellerin önünü açmaktadır. Tekeller; sermayenin organik bileşiminin büyümesini merkezileştiren koşullara; tekel
fiyatlarıyla rekabet etme, tekel politikalarına rağmen pazarlarını büyütme ve bu unsurlara
rağmen en büyük kazancı sağlama olanaklarına sahipler. Emperyalistler krizi, her
defasında daha ağır bir şekilde talan edilen uydu ülkelere yükleyerek zayıflatıyorlar. Tekelciler, sermaye ve üretimi daha da
yoğunlaştırma ve merkezileştirmeyi her defasında daha çok başarıyorlar.
Aynı zamanda da, dünyanın ezici çoğunluğu her defasında daha çok sömürülmekte ve yoksullaşmaktadır. Sonuçta, en büyük kazanç, yoksulluk ve
yağma üzerinden gerçekleştirilebiliyor.
Küreselleşme, tekellerin ve emperyalist ülkelerin bağımlı ülkeler, ezilen ülkeler ve emekçiler ile olan ilişkilerini sürdürüyor. Karşılıklı
bağımlılık teorisini ileri sürüyor. Bu teoriye göre; ulusal egemenlik geçmişin bir sorunudur, yani gereksizleşmiş olup, ulusun ilerleyişini ve maddi gelişimini engel-leyen ve bu nedenle yerini “fonksiyonel
egemenliğe“ bırakması gereken bir sorundur. “Gelişmeye yönelik yatırımları“ en etkin ve
karlı şekilde geri getiren ve ekonomik çıkarları (en iyi) birleştiren karşılıklı
bağımlılıktır! Bu tavsiyelere bakılacak olursa, devletlerin kendilerine bağlı
silahlı kuvvetlere ihtiyaçları yoktur; bu kuvvetler ulusal tugaylara ve/veya polis güçlerine dönüştürülmeli; ulusal
sınırlar tekellerin ticaret özgürlüğü için açılmalı; sanayi, karlılık kriterlerine göre en uygun olan ülkelere
kaymaladır.
Hukuki ve politik normlar, anayasalar; yeni koşullara uyarlanmalı, hükümet
yeteneğinin sürekli-liğini olanaklı kılmalı, MAİ‘nin tavsiyelerine denk düşmeli. Bu hedeflere ulaşmak için, genelde anayasa reformu ve/veya yeni anayasa
hazırlığı olarak görünen politik reformlar yapılmaktadır.
Yeni anayasalar başka şeylerin yanı sıra; yabancı yatırımlar için, özelleştirmeler için mutlak garanti veriyor; ve çalışma koşullarının esnekleştirilmesi, ademi merkezileşme için, devletin
eğitim ve sağlık alanındaki sorumluluklarından azade edilmesi ve azınlık
haklarını ortadan kaldıran ya da sınırlayan seçim reformları için de güvence veriliyor.
Bu tarihsel durum, çelişkileri ortaya çıkarmak-sızın ilerleyemez. Aksine, tekeller ve emperyalist ülkeler lehine azami
karı sağlama çabası, sonuçta genel çelişkileri de keskinleştiriyor ve giderek daha kritik bir aşamaya çıkartıyor. Sermayenin
saldırısını sırtlarında ve midelerinde hisseden işçilerin, müca-dele için donanmaktan veya ücret köleliğine boyun
eğmekten başka bir alternatifleri yok. ½imdiden ölüm-kalım meselesi halini
almıştır, bunun nedeni sömürünün ve yoksulluğun ulaştığı yüksek düzeydir. Dünya işçilerini ve
halklarını sermayenin saldırı-larına karşı alternatifler aramaya zorlayan nesnel koşullar giderek daha açık bir
şekilde oluşacaktır. Sermayenin ve özellikle de mali sermayenin standardizasyon süreci, dünya çapında işçi
birliği eğili-mine yol açmaktadır. Bu mücadele, insanın insan tarafından sömürülmesine dayanan bir üretim
tarzı ile sosyalist alternatif arasındaki tarihsel çelişkiyi yeniden gündeme getiriyor.
Saldırı; radikal değişim-den, yeni mülkiyet biçimlerinin devreye girmesine dayanan bir
değişimden, dayanışmaya dayanan toplumsal ilişkilerin yaşama geçirilmesine temel teşkil edecek bir
değişimden başka bir çıkış yolu bırakmıyor. En yüksek aşamasındaki kapitalizm
tarafından bağlanan üretici güçler bağlarından ancak böyle kurtarılabilir.
Diğer taraftan ise, küreselleşme, emperyalist ülkelerin halklar ve bağımlı uluslar üstündeki
egemenliği üzerinden yükselmekte ve emperyalistler arası çelişkileri sertleştirmektedir.
Mali sermayenin, neoliberalizmin politikası ve küreselleşme teorisi
Mali sermayenin politikası olarak neoliberalizm, İMF‘ye bağlı hareket etmekte ve oradan yönlendirilmektedir. Neoliberalizm bugüne kadar;
1. ortalama kar oranının düşmesini frenleyen karşıt eğilimleri kullanmaya;
2. kapitalist birikim sürecinin, burjuva rejiminin krizli eğiliminin ağırlık
kazandığı bir dönemde gerçekleşmesini garanti altına almaya;
3. mali sermayenin yatırımları için gerek üretim, gerekse spekülasyon alanında ekonomik
alanı genişletmeye çalışan ekonomik ve sosyal bir politikanın payandasıdır.
Daha somut söylemek gerekirse: Neoliberalizm, tekellere azami karı elde etmeyi
olanaklı kılan eğilimleri geliştirmeye çalışmaktadır. Örneğin, dünya
halklarının yıkımının ve hammaddelerin yağmalanmasının daha da
boyutlandırılması; emek-gücünün sömürüsünün arttırılması; mallarının yerelleşmesi için ve özellikle de
dış borçlanma, doğrudan yatırımlar ve spekülasyon gibi biçimler altında mali sermaye için
yurtdışındaki pazarlarının genişletilmesi. Neoliberalizm, mali sermayenin tekelci kapitalizminin günümüz koşullarındaki, resesif
eğilimin hakim olduğu momentlerdeki ekonomik politikasıdır. Somut uygulanışı her ne kadar her ülkenin özgünlüklerini gözetse de, söz konusu olan küresel bir ekonomik
politikadır .
Neoliberalizm aynı şekilde, çalışma koşullarını yeniden düzenleyen ve esnekleştiren bir
politikayı teşvik etmeye devam ediyor. Dünya ölçeğinde çalışma yasalarında işçilerin; toplu sözleşme, grev
hakkı, sendikal örgütlenme hakkı vb. haklarının tasfiye edilmesini öngören
değişikliklere neden olmaktadır.
Özelleştirmeler kamu işletmelerinde bütün hızıyla devam etmektedir. Bunlar, gerekli
kıldıkları yatırım hacmi itibarıyla geleneksel olarak devletin elinde olan sektörlerdir. Veya sosyal sektörler ya da stratejik önemi bulunan sektörler
oldukları için devletin elindedir. Bunların özelleştirilmesi demek, bu sektörlerin, mali sermayenin dünya çapındaki
yatırım olanaklarını genişleten sektörlere dönüşmesi demektir. Bu, zayıf ülkelerin stratejik
bakımdan önemli sektörleri mali sermayeye teslim etmesine yol açmaktadır. Her
şey büyük mali sermayenin kazancı için yapılmaktadır.
Neoliberalizm, işçilerin sömürüsünün arttırıl-ması, yoksulluğun büyümesi, özelleştirmeler, ve mali sermayenin
yatırım mekanizmalarının yeniden düzenlenmesi; bunlar bir ve aynı şeylerdir. Bunlar,
yalnızca mali sermayenin faydalandığı bir politikanın parçasıdırlar.
Küreselleşme -uluslararası işbölümünü ve sermayenin uluslararasılaşmasını meşrulaştırmaya ve finanse etmeye çalışan emperyalistlerin ideolojisi olarak-, kendi
payına, kapitalizmin dünyada gelişmesinin temel bir faktörüne dönüştü. Küre-selleşme sürecini
zamanımızın bir kazanımı olarak yansıtmaya çalışan bu ideoloji, hedefi, birikim sürecinin kriz koşullarında da gerçekleşmesi olan emperyalizmin ve dünyanın kapitalist
eğilimlerine de dayanmaktadır.
Emperyalist küreselleşme sonuç olarak, bağımlılığı ve bağımlı ülkelerin ulusal
egemenliği hakkında bilgisizliğini ortaya çıkardı. Bunlar, azami kar hırsıyla davranan mali sermaye açısından
anlamlı sonuçlardır. Küreselleşme, emperyalistlerin her defasında yaygarısını
kopardıkları gibi, sömürgelere, yarı-sömürgelere ya da bağımlı ülkelere yüksek bir refah düzeyini
olanaklı kılmıyor. Tam tersine; bunun yerine, emperyalist uluslar ile zayıf uluslar
arasındaki çelişkileri keskinleştiriyor. Kapitalizmin hastalıklarını dünya ölçeğinde derineştiriyor ve özellikle de sömürge,
yarı-sömürge ve bağımlı ülkeleri etkileyen eşitsiz gelişmeyi pekiştiriyor.
Emperyalizmin genel krizi
Emperyalizmin genel krizi çerçevesinde 60‘lı yılların sonunda başlayan ve hala aşılamayan resesif bir
eğilim gelişti. Krizler, her defasında daha da derinleşiyor, nitelikleri
itibarıyla kapitalist sistemi bütünlüklü olarak etkiliyorlar. Bu süreç, “domino etkisi“ olarak nitelendirildi. Bu, krizin etkisinin
şu veya bu ülkede daha küçük ya da daha büyük boyutta olmasına yol açmaktadır. Örneğin ABD
şu sıralar nisbi toparlanma belirtileri göstermekte; ne var ki bu belirtiler, dünya çapındaki ekonomik büyümenin “lokomotifi“nin bu ekonominin
olduğunu söylememize izin verecek türden belirtiler değildir. Bunun böyle
olmadığını gösteren iki (karşıt) neden vardır: Birincisi, başta Japonya‘daki derin resesyon olmak üzere,
diğer emperyalist ülkelerdeki resesyon. İkincisi, bu ekonominin kendisinin (yani ABD‘nin) büyüme
oranının 1999‘da GSYİH‘nın ancak yüzde 3‘ünü bulmasıydı. Genel büyüme fonksiyonunu yerine getirmek ve global ekonomiyi desteklemek
bakımından oldukça zayıf bir göstergedir bu. Öte yandan, ABD‘deki ekonomik büyüme, süreklilik belirtisi göstermeyerek bu toparlanma
safhasını daha da istikrarsızlaştırmaktadır. Bu durum, Japonya‘daki durumu
olduğu gibi, Brezilya ekonomisinin büyük düşüşünü de açıklamaktadır. Toparlanma belirtilerinin ABD ile
sınırlı olmasının yanı sıra, buna, Latin Amerika‘daki ekonomik büyümenin gözle görülür düşüşü de eşlik etmektedir. Bu düşüş,
UNCTAD‘ın 1999‘da yayınladığı bilgilere göre, 1997‘de yüzde 5,4‘den 1998‘de yüzde 2‘ye olarak gerçekleşti. Gelecek
yıl için beklenen oran yüzde 1‘dir. Bu koşullar, eğer 1997 düzeyinde bir toparlanma kaydedilecekse, ekonomik büyümenin birkaç
yıl boyunca rekor bir hızla yüzde 10‘dan fazla büyümesini zorunlu kılmaktadır.
30 yıldan fazla süregelen resesyon eğilimi, çok uzun bir dalganın burada söz konusu
olduğunu açıkca göstermektedir. Öyle ki, bunun aşılması için, dünyanın çeşitli ülkelerinde niteliksel politik
değişiklikleri kesinlikle ortaya çıkaracak kadar büyük miktarda sermaye tahrip etmesi gerekiyor.
Aynı şekilde, çeşitli emperyalist bloklar arasındaki güçler ilişkisini de
değişime uğratacaktır. Burada söz konusu olan süreç, küreselleşme ve tek bir dünya
pazarının gerçekleşmesi devrinde sermaye için en tehlikeli ve en derin süreç olarak
tanımlamaktan kendimizi alıkoymayacağımız bir süreçtir. Öte yandan bu koşullar, neoliberal ve “küreselleştiren“
politikanın bir krizine doğru yol almaktadır. Bu politika ki, hareket noktası krizin güçlenmesi
değil, aksine, sermayenin ve üretimin merkezileşmesinin ve yoğunlaşma sürecinin keskinleşmesi için daha uygun
şartları yaratmaktır. Bu politika ki, dünyaya, ilk değişikliklerden sonra
katlanılan onca acılardan sonra, girilen yolun sonunda daha çok refah üretme vaadinde bulundu.
Dünyadaki güncel krizin, mali krizin, açıklamasını; kapitalizmin genel
yasalarında olduğu gibi, Lenin‘in emperyalizm ile ilgili saptadığı yasalarda, karakteristik özelliklerde ve
eğilimlerde bulmaktayız. Kapitalizmin genel krizi, dünya ekonomisinde mali sermayenin rolü, emperyalist çatışmalar vb. açıklıyan
diğer unsurlardır. Eğer özellikle bir ağırlaşmadan söz ediyorsak, o zaman bunu
yalnızca Marksizm-Leninizmden hareketle söylüyoruz. Dahası, bunu, kapitalizmin temel
eğiliminin kapitalistler için azami karı sağlamak olduğu tezin geçerliliğine dayanarak söylüyoruz. Buna göre, azami kar
amacıyla yapılansa şudur: “Belirli bir ülkenin halkının çoğunu sömürmek,
onları iflasa sürükleyip fakirleştirmek, diğer ülkelerin ve özellikle geri
kalmış ülkelerin halkını boyunduruk altına almak ve sistemli bir şekilde bu ülkelerin zenginliklerini emperyalist ülkeye aktarmak ve milli ekonomiyi askerileştirerek
gerektiğinde savaşlarla en fazla karı sağlamak“tır. (Stalin, “Sosyalizmin Ekonomik
Sorunları“)
Japonya bir taraftan mali sermayenin birikimi bakımından bir dünya merkezine dönüşürken,
diğer taraftan 400 milyon dolardan fazla bir miktarı Japonya‘nın en büyük borç
tahsildarı olan ABD‘nin hazine bonolarında yoğunlaştırdı. Öte yandan Japon ekonomisi bugün dünya ekonomisinin yüzde 18,5‘ini teşkil ediyor. Son aylarda
Japonya‘nın sanayi aygıtının yüzde 19‘a düşüşünü yaşadık; bu, krizin bir ürünüdür. Bu örnek çok açık bir biçimde
şu Leninist tezi doğrulamaktadır: “Kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir
hızla gelişmektedir. Bu gelişme, yalnızca genellikle gitgide daha eşitsiz hale gelmekle
kalmayıp gelişme eşitsizliği, sermaye bakımından en zengin ülkelerin çürümesinde kendini özellikle göstermektedir.“ (V.I. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması). Bugün Japonya, çürüme sürecinde bulunan bir ulusa dönüşmüş bulunuyor.
Almanya; Fransa ile ittifak halinde, AB‘nin patronu haline geldi. İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonra sözü edilen “Alman mucizesi“ ekonomide
olağanüstü büyüme oranları gerçekleştirdi. Aynı şekilde Almanya başlı başına bir sermaye ihracatçısına dönüştü. Almanya, gayri safi dünya
hasılasının yüzde 50‘sini temsil eden bir Birliğin sunduğu imtiyazlara yaslanarak, Maastricht Sözleşmesi‘nin beraberinde
getirdiği gelişmelerle ilgili planları kullanıyor ve AB ile Güneydoğu Asya
Uluslarının Birliği arasındaki mutabakatla uyumluluk içinde hareket ediyor. Buna
rağmen, Almanya‘daki işsizlik oranı şubat 1997‘den beri yüzde 12,5
civarında seyretmektedir. Bu, “Hitler‘in iktidara gelmesinden beri ulaşılmayan bir
orandır, ve analistlerin görüşlerine göre, bu rakam daha da büyüme eğilimlidir ve bütçede
yapılan düzeltmelere rağmen engellenilemeyecek gibi görünmektedir.“ (Espaciaos gazetesi,
sayı 8, Ağustos 1998).
Kapitalistlerin dünya ölçeğindeki krizleri, emperyalizmin genel krizi, tüm dünyada
farklı biçimlerde kendisini ifade ediyor. Güncel koşullar, emperyalist uluslara, en
ağır yüklerini bağımlı ülkelerin ve yarı-sömürgelerin işçilerinin ve
halklarının -ki bu ülke işçi ve halkları, bu yıkım sürecinde bugüne dek görülmemiş yoksulluk, açlık, işsizlik, yeniden düzenleme vb.
acı ve zorlukları çekmek zorunda kaldılar- sırtına yüklemelerini gizleme
olanağını veriyor. Bu, içinden çıkamadıkları genel krizin keskinleşmesine yol açıyor.
Kriz, yerel çatışmalarda da; yani savaşlarda ve genel olarak tekeller ve
onların ulusal mevzileri için alan sağlama dalaşının keskinleşmesinde ifadesini buluyor.
Emperyalizm, proleter devrimler çağı ve komünistlerin bazı görevleri
“½imdi, yekpare bir bütün olarak emperyalist dünya ekonomisinin tüm sistemi içinde devrim için nesnel koşulların
varlığından söz etmek gerekir; bir bütün olarak sistem devrim için eğer şimdiden olgunlaşmışsa, ya da daha
doğrusu, olgunlaştığı için, sınai bakımdan yetersiz derecede gelişmiş ülkelerin bu sisteme dahil
olması hususu, devrim için aşılamayacak bir engel oluşturamaz. (...) ½imdi proleter dünya devriminden sözetmek gerekir, çünkü sermayenin tek tek ulusal cepheleri, bütün ülkelerin devrimci hareketinin genel cephesinin karşısına
konması gereken, emperyalizmin dünya cephesi denen yekpare bir zincirin
halkalarına dönüşmüşlerdir. (...) Sermaye cephesi, emperyalizmin zincirinin en
zayıf olduğu yerde yarılacaktır, çünkü proleter devrim, emperyalist dünya cephesi zincirinin en
zayıf halkasından kopmasının sonucudur.” (Stalin, Eserler, Cilt 6, sf. 99)
Günümüzün ve dünya konjonktürünün karakterize edilmesi, emperyalizmin, kapitalizmin yüksek bir aşaması ve bir geçiş dönemi olarak genel
tanımlanmasına bağlı olmalıdır. “... Kapitalizmi bir geçiş olarak değerlendirmeli ya da
aslında can çekişen bir kapitalizm olarak nitelendirmeli“ (V.I. Lenin, agy, sf.162) Geçtiğimiz
onyıllarda proletaryanın dünya çapında aldığı darbelerden bağımsız olarak, devrimci olanaklar, sosyalist inşa perspektifine tam
bağlı olarak alttan alta gelişiyor.
Burjuvazinin savunucuları ve emperyalistler ve aynı zamanda revizyonizmin çeşitli
kolları ve davamıza ihanet edenler tarafından sürdürülen anti-komünist ideolojik
saldırı, oldukça uzayan bir dönemde alan kazandı. Bu dönemin uzamasında, revizyonist alandaki hezimet ve bunun sosyalizmi ve
uluslararası komünist hareketi bağlayacağına olan kesin kanı önemli rol
oynadı. Bu saldırı, gerek kamuoyunda, gerekse devrimci kesimlerde şüphecilik, tereddüt,
karışıklık, cesaretsizlik ve değer aşınmasına neden olmaktadır. Kuşkusuz, Marksizm-Leninizmi güçlendirmek için ikna edici gerçeklik
vardır. Bu, yalınzca kapitalizmin ve emperyalizmin analizi açısından Marksist-Leninist tezlerin bilimsel
titizliği için değil, aksine aynı zamanda, kapitalizmin neden olduğu büyük kötülüklerin aşılması
bakımından sosyalizmin şimdiye dek olduğundan çok daha fazla tek reel alternatif olarak kendisini göstermesi için de böyledir.
Buraya kadar söylenenler için, kapitalizmin genel dinamiğiyle ilgili Marksist-Leninist tezlerin
olduğu gibi, Lenin‘in kapitalizmin yüksek aşamasıyla ilgili ekonomik açıdan
saptadığı tezler de geçerliliğini korumaktadır. Devrimci olanaklarla ilgili Lenin‘in geliştirdiği yaklaşımlar da geçerliliklerini muhafaza etmektedir.
Uluslararası durumla ilgili, emperyalizmle ilgili doğru dürüst analizlerin
yapılması yeterli değildir. Bu somut analizlere ve somut gerçekliğe rağmen, dünya komünistleri ve devrimcilerinin, dünya
halkları ve proletaryasının devrimci süreçten geçebilmeleriyle ilgili doğru görevleri tespit etmeleri de bir zorunluluktur.
Proleter devrim çağını yaşamaktayız. Devrimi hazırlamayı üstlenmiş komünist öncünün önderlik
ettiği dünya halkları ve işçileri, yeterli argümandır bunun için. Emperyalizmin gelişmesinin çeşitli aşamalarında, devrimci
olanakların; emperyalizmin zincirinin en zayıf halkasının bulunduğu, sermaye cephesinin
yarılabildiği ülkelerde var olduğu kanıtlandı. Bu gerçek de, yeniden, emperyalizmin proleter devrim çağı
olduğunu kanıtlamaktadır.
Eğer güncel koşullar, devrim için nesnel koşulları -dünyadaki kapitalist krizin ürünü-
hızla olgunlaştırıyorsa, eğer devrimci olanaklar gerçeklik kazanıyorsa, o zaman Marksist-Leninistlerin
omuzlarında, dünyanın işçi ve halklarına sermaye üzerinde zafer kazandıracak bir
politikayı izleme sorumluluğu yakıcı olarak duruyor demektir. Devrimci öncüyü;
proletaryanın, dünya işçi ve halklarının önderi olarak rol oynamaya zorlayan bir
politikayı büyük bir açıklıkla ortaya koyacak bir sürecin başında bulunma görevini
omuzlamalıyız.
Devrimin şu veya bu kapitalist ülkede patlak vermesini, emperyalizmin gelişmesinin genel
yasasının bir sonucu olarak, yalnızca genel değerlendir-memeliyiz. Genel krizin temel bir parçası olarak ekonomik kriz,
şimdiden şekil almaya başlayan bir politik krizin ilk verilerine dönüşmektedir.
İstikrarsızlık emperyalizmin karakteristik bir özelliğidir. Bu, bugün özellikle
bağımlı ülkelerde kendisini göstermektedir. Pek çok örnekler buna işaret etmekte; örneğin Latin Amerika‘da Venezuela, Ekvador, Kolombiya ve Asya‘da Endonezya vb.
Dünyanın tüm kapitalist ülkelerindeki kitleler; kriz, sömürü, açlık ve yoksulluk, sermayeye karşı önceki mücadelelerde
kazanılan haklardan habersiz olma durumu tarafından önemli bir yeniden hareketlenmeye ve canlanmaya sürüklenmektedirler. Ama kitlelerin hareketi, devrime giden yolu gösterecek somut bir yönelimi gerekli
kılmaktadır.
Biz; çeşitli emperyalist ülkelerin müdahalelerini motive eden ulusal özgürlük hareketlerinin, sözgelimi Puerto Rico‘da, eski SSCB‘ye mensup ülkelerde veya Kosova‘da vb.
olduğu gibi, gelişmesine de yardımcı oluyoruz. Yansımasını, ekonomik pazarda hakimiyeti koruma amaçlı ekonomik
blokların oluşmasında bulan emperyalistler arası çelişkiler, istikrarsızlığı daha da derinleştirmektedir. Önce dikkat çekilen yönleriyle birlikte bu koşullar, emperyalizm çağındaki karşıtlıkların
derinliğini göstermektedir.
Pazar sorununun keskinleşmesi; aşırı üretim ve zorunlu işsizlik kronik sonuçlar haline gelmekte; kapitalist devletler
arası düşman gruplaşmaların oluşmasına yol açan dünya kapitalistleri sisteminin iç dengesinin
dağılması eğilimi gelişmektedir. Gördüğümüz gibi, kapitalizmin genel krizinin
bazı unsurları derinleşmekte, olgunlaşma devam etmekte ve mutlaka şu veya bu ülkede gerçekleşecek devrimci bir çözümün koşullarını ortaya çıkartmaktadır.
Bu koşullar, komünistlerin, emperyalist zincirin -devrimin koşullarının
belirdiği- bir halkasında devrimin patlak vermesine yol açan eğilimlere uygun olarak görevlerini ele
almalarını gerekli kılmaktadır. Eğer her şey kapitalizmin genel krizinin olgunlaşmasını gösteriyorsa,
eğer dünyada devrimin bir zirvesinin işaretleri görülüyorsa, o zaman
uluslararası komünist hareketin görevlerini tanımlamamız bir gerekliliktir. Marksist-Leninist Parti ve Örgütlerin
Uluslararası Konferansı, dünya halkları için devrimci bir kutuba dönüşme; mücadeleleri örgütleyen ve bunlara devrimci bir perspektif sunan bir önder olma
iddiasına sahiptir. Marksist-Leninist parti ve örgütlerden her biri, kendi ülkesinde devrimi örgütleme ve gerçekleştirme
doğrultusundaki merkezi uluslararası görevin anlayış ve yükümlülüğüne sahiptir.
Emperyalist ülkelerin komünistlerine, sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı
ulusların komünistlerine genel yönelimler veren, genel bir devrimci çizginin güncel politik durumun nitelendirilmesinin bir parçası olarak geliştirilmesi - bu, önemi çok büyük bir görevdir. Bu, bize,
uluslararası komünist hareketin şekillenmesi bakımından ideolojik, teorik ve politik parametrelerin yerleşmesi için Komünist Enternasyonal‘in inşa sürecinin çerçevesini açık bir
şekilde tasvir etme imkanını vermektedir. Bu, bize, ikinci plandaki tartışmaları
bırakma imkanı vermektedir. Dahası, bu bize, proletarya ile çelişki içinde olan ideolojik ve politik kesimleri temsil etmelerine
rağmen veya Marksist-Leninist teoriden uzaklaş-malarına karşın, kendilerini Marksist-Leninist olarak
tanımlayan parti ve örgütleri etkileme olanağını vermektedir. Aynı şekilde, genel bir çizginin
tanımlanması, bize, uluslararası komünist hareketin dünya işçi hareketi için ihtiyaç duyulan bir sözcüye dönüşme
imkanını sağlayan görev ve inisiyatifleri teşvik etme olanağını vermektedir. Dünyada gelişecek olan mücadelenin direktiflerini ve eksikliklerini giderecek ve birleştirecek durumda olan bir hareket.
Mali sermayenin etkisi altındaki sektörlerdeki birleşme eğiliminden doğan ve dünyanın ezilenleri ve sömürülenlerinde
değişime ilişkin bir bilinci ortaya çıkaran hoşnutsuzluk, taktik ve stratejik bir yönelimi
sunmalıdır. Bunu ise, öncü rollerini üstlenen komünistler ve devrimciler dünyaya verebilir.
Eğer bir alternatifi yanıt olarak hakeden bir durum var ise; eğer insanlığın bugün yaşadığı durumdan kurtuluşunun yolu sosyalizm ise; o zaman biz, 150
yıllık Komünist Manifesto‘dan sonra, komünistlerin dünya halklarına olan önerilerini güncelleştirmeliyiz. Bu gezegenin ezilenleri ve sömürülenleri için gerçekten bir referans olacaksak, o zaman komünistlerin günümüz için bir program oluşturmaları temel bir görevdir. Komünistlerin bir
programı; sermayeye karşı mücadelesinde uluslararası işçi hareketinin
birliğinin; iki sektörün birliği için, yani ezilenler ve mali sermayenin
gazabına uğrayanların, emperyalizme karşı ve ulusal egemenliğin savunulması ve
tanınmasının; ve dünyanın tüm uluslarında demokrasinin elde edilmesinin temeli olurdu.
Çeşitli uluslarda anti-emperyalist bir bilinç oluşmaktadır. Sermayenin giderek
azgınlaşan saldırısı ve bağımlı ülkelerin boyunduruk altında tutulması; bunlar, anti-emperyalist bir cephenin inşası için bir
kaldıraca dönüşüyorlar. Uluslararası çapta her bir ülkede anti-emperyalist bir cephenin itkisi için her
şeye rağmen koşulların oluşmasının temeli budur. Sermayeye karşı mücadele, emperyalizme karşı ulusal ve
uluslararası mücadelelerde kendisini böyle ifade ediyor. Mücadele, çeşitli sosyal ve politik sektörlerin geniş
birliğini arayan politik önerilerden esinlenmelidir.
Komünistlerin iddiaları, dünyadaki durumun, işçi sınıfının ve dünya
halklarının politik taleplerini gözönünde bulundurmalıdır. Nesnel koşullar devrim günlerine işaret ediyor, öznel koşullar
değişim isteğini yansıtıyor. Öncü, tarihsel sorumluluğundan uzak
durmamalıdır. Bu nedenle, büyük felaket günlerinde sosyalist geleceği bu felaketlerin aşılmasının
aracı olarak göstererek Marx ve Engels‘in bize verdiklere örneği sürdürmeye devam etmeli ve kendimizi bunu başaracak önderlik olarak
sunmalıyız. Emperyalizm çağında Lenin, yeni zamanları, özellikle de proleter devrimler çağını dünyada
nasıl yaşayacağımız sorununu irdeledi. O, büyük bir cesaret ve bilgiyle, Rus
halkına devrime kadar önderlik yapmayı bildi. Proletaryaya ve halklara bir yönelim sunmak ve onlarla birlikte
iktidarı ele geçirmek ve sosyalizmi kurmak için zorunlu yeteneği ve gerekli iradeyi göstermek bugün Marksist-Leninistlere düşüyor.
Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Uluslararası Konferansı Kordinasyon Komitesi için öneri
Caracas, Kasım 1999
Ekvador M-L Komünist Partisi (PCMLE)
Venezuela Kızıl Bayrak Partisi