AVRUPA

Avrupa'da emperyalizmin krizinin keskinleşme derecesinin ürünü ve
ifadesi olarak Yugoslavya savaşı

Bu analiz, kendine temel (ve sınır) olarak ABD emperyalizmi ve Avrupalı emperyalist güçler tarafından Balkanlar’da yürütülen savaşı almaktadır.

 

I. Emperyalistler arası çelişmeler

1. Emperyalizm hakkında bazı hatırlatmalar

Balkanlarda olup bitenlerin, daha doğrusu NATO’nun Yugoslavya’ya saldırısının somut tahliline geçmeden önce, ML parti ve örgütlerimizin sorunla ilgili ortak tutumuna da temel teşkil eden ve tahlillerimize klavuzluk eden bazı kriterlerden sözetmenin gerekli olduğuna inanıyoruz.

Bu kriterler, esas olarak Lenin’in Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde yer almaktadır.

Emperyalizmin karakteristiklerinden birisi, değişik emperyalist güçler arasındaki ekonomik güç ilişkilerini değiştiren ve bu yeni güç ilişkisi temelinde bir yeniden paylaşımı gündeme sokan eşitsiz gelişimdir. Lenin, bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor :

“Mali sermaye ve tröstler, dünya ekonomisinin değişik unsurlarının gelişimindeki ritim farklı-lıklarını zayıflatmaz, aksine kuvvetlendirirler. Zira güç ilişkilerinin değişime uğradığı kapitalist sistemde çelişkiler, eğer kuvvet yoluyla değilse başka nasıl çözülecek?”  (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, fransızca baskı sf. 115)

Ve daha ileride devam ediyor :

“Kapitalist sistemde etki alanlarının, çıkarların, sömürgelerin vb. paylaşımının, paylaşımda yeralanların ekonomik, mali, askeri vb. kuvvetlerine dayanmak dışında başka birşeye dayandığı düşünülemez bile. Zira paylaşıma katılanların gücü eşitsizdir, çünkü kapitalist sistemde işletmelerin, tröstlerin, ülke sanayilerinin birlikte ve eşit gelişimi diye birşey olamaz.” (age., sf. 143-144) Devamla:

“Emperyalizmin özü, hegemonya peşindeki birkaç gücün rekabetidir. Yani sadece kendisi için değil, aynı zamanda rakibini zayıflatmak ve hegemonyasını kırmak için toprakların fethedilmesidir.” (age., sf. 108)

Lenin’in emperyalizm tahlilini sentetize eden Ekonomi Politik El Kitabında şunlar belirtiliyor: 

“Emperyalistler arasındaki güç ilişkileri eşi görülmedik bir hızla değişiyor. (..) Ekonomik ve askeri güç ilişkilerindeki değişiklikler, etkinlik alanlarının ve sömürgelerin eski paylaşımını yeniden tartışma konusu yapıyor ve paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşımı için mücadeleleri kaçınılmaz olarak kışkırtıyor. (..) Emperyalizm kampındaki çelişkilerin keskinleşmesine neden olan eşitsiz gelişme, emperyalistleri karşılıklı olarak zayıflatacak askeri çatışmaları da zorunlu kılmaktadır.” (Ekonomi Politik El Kitabı, fransızca baskı, cilt 1, sf. 288-289)

Bu nedenledir ki Avrupa’da emperyalizmin krizini ve özel olarak da Balkanlar’daki askeri çatışmanın analizini, Lenin’in bu öğretileri ışığında inceledik.

Öte yandan bu tahlil, diyalektik materyalist öğretiye uygun olarak, tahlilin yapıldığı dönemde önemsiz ve ikincil gibi görünse de, yeni ve gelişmekte olanı gün yüzüne çıkarma güdüsüyle hareket etmektedir. Bugün egemen olan, yani varolan ABD emperyalizminin egemenliğidir. Yeni ve gelişmeye açık olan durum ise, bu hakimiyetin, bugün en başta Almanya ve belki yarın Çin gibi diğer emperyalist güçler tarafından zorlanmasıdır.

2. SSCB’de rejimin yıkılışının ardından Avrupa’da meydana gelen değişimler

Yugoslavya’ya karşı emperyalist saldırıyı anlamak için “Doğu Bloku’nun yıkılması” denen şeyi yeniden incelemek gerekir. Marksist-Leninistler tarafından sosyal emperyalizm olarak nitelendirilen SSCB’deki rejimin yıkılmasının ardından bütün dünyada ve özel olarak da Avrupa’da önemli değişimler yaşandı. Bu olayın öncesinde ve onu takip eden dönemde Varşova Paktı ve Comecon üyesi ve “sovyetik” bloka dahil Doğu Avrupa rejimleri de birbiri ardından kaydılar. SSCB gibi bir gücün zayıflaması ve kısmi dağılması, Sovyet blokuna mensup ülkelerle batı blokuna mensup olanlar arasındaki güç ilişkilerini dünya çapında değiştirdi, özel olarak da Doğu Avrupa ve Balkanlar’da emperyalist güçlerin iştahını kabartan açık bir alanın doğmasına yolaçtı.

Doğu-Batı çift kutupluluğunun kaybolması ile birlikte, Amerikan emperyalizmi dünya çapında hakim güç durumuna geldi.

Amerikan emperyalizminin egemenliği, şüphe duyulamayacak bir gerçeklik olmasına karşın, bu, diğer emperyalist kuvvetlerin varlığını ve aralarındaki çatışmanın önemini azaltan bir durum değildir. Aralarındaki çelişmeler sürekli artmakta ve keskinleşmektedir. Hiç kimse bugünden bu çelişkilerin nasıl, kimin yararına ve kimin aleyhine gelişeceğini veya çözüleceğini, hangi türden ittifakların oluşacağını kestiremez. Bu konuda Lenin’in şu söylediklerinin altını çizmekte yarar var:

“Hangi biçime bürünürse bürünsün, ister bir emperyalist grubun bir başkasına karşı birleşmesi, ister bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak biçiminde olsun, bu ittifaklar, kaçınılmaz olarak savaşlar arasındaki dönemlerin mütarekeleri olmaktan başka anlam taşımamaktadır. Barışçı ittifaklar, savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar; tek ve aynı temel üzerinde dünya siyasetinin ve dünya ekonomisinin emperyalist bağlantı ve ilişkileri temeli üzerinde barışçı olan ve barışçı olmayan savaşımın alternatif biçimlerini yaratarak, biri ötekini koşullandırır.” (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, fransızca baskı, sf. 185-186)

Alman emperyalizmi birleşme diye adlandırılan süreçte Doğu Almanya’yı yutarak güç kazandı ve böylece Avrupa Birliği içinde de kendi çıkarlarını öne koyan bir pozisyon elde etti. Rusya’nın eski egemenlik bölgelerinde zayıflayan hakimiyeti, esas olarak Alman emperyalizminin işine yaradı. Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Hırvatistan, Slovenya üzerindeki ekonomik egemenliğini genişletti ve/veya güçlendirdi; Polonya gibi yerlerde ise ekonomik etkinliği ABD ile birlikte paylaştı. Alman emperyalizmi, egemenliğini esas olarak Doğu Avrupa’nın en sanayileşmiş ülkeleri üzerinde güçlendirdi. Bulgaristan ve Romanya gibi sanayisi zayıf ülkelerde Alman ekonomik hakimiyeti daha zayıftır.

Balkanlar’da Yugoslavya’ya karşı savaşın öncesi de var. Slovenya ve Hırvatistan’ın koparılmalarında Alman emperyalizmi aktif bir rol oynamıştı. Bosna’da değişik emperyalist güçlerin askeri işgali, bölgede bulunan güçlerin farklı çıkarlarını ifade etmektedir.

3. Yugoslavya çatışması

Geçen ilkbaharda Yugoslavya’da yaşanan savaş, farklı emperyalist güçler arasındaki çatışmanın bir ifadesi ve bunlar  arasındaki güç ilişkilerini ölçmeye yarayan bir göstergeydi.

Neden Yugoslavya’ya müdahale

Kararı Amerikan emperyalizmi tarafından verilen müdahale, bu emperyalistin dünya çapında ekonomik ve askeri liderliğini yeniden hatırlatmayı olduğu kadar, Alman emperyalizminin Orta Avrupa ve Balkanlar’daki yayılmasının önünü kesmeyi de amaçlamaktaydı.

Amerikan emperyalizmi, Alman emperyalizmi ile daha önce de Bosna’da karşı karşıya gelmiş ve bu ikincisinin, Bosna’yı, biri Hırvat diğeri Sırp denetiminde iki bölgeye bölme planlarına karşı mücadele etmişti. ABD, Alman emperyalizminin bariz bir biçimde lehine ve kendisinin de aleyhine sonuçlar verecek olan bu plana hemfikir olmamıştı. Ve bu nedenle de, pek istikrarlı olmasa da bölgede emelleri bulunan güçler arasında bir dengeyi gözeten uzlaşma planı yürürlüğe konmuştu.

Bu bölgeye ve bu zamanda gerçekleşen Amerikan müdahalesini anlamak için o dönemde gerçekleşen başka gelişmelerle bağlantısını kurmak gerekir. Müdahalenin, ABD’nin NATO’nun 50. kuruluş yıldönümünü kutlamaya hazırlandığı ve Polonya ile Çek Cumhuriyeti’nin bu askeri örgüte entegrasyonunun tamamlandığı döneme denk düştüğünü hatırlamakta fayda var. Müdahale, Avrupa Parlamentosu seçimlerine birkaç hafta kala ve Avrupa Savunma Gücü tartışmalarının yürütüldüğü, bizzat büyük Alman bankalarının yöneticileri tarafından “dolara karşı bir savaş ilanı” olarak nitelendirilen Avrupa ortak para birimine geçişin başladığı bir dönemde gerçekleşti.

Alman emperyalizminin bölgedeki emellerine yönelik güçlü bir ihtar olan Amerikan askeri müdahalesi, aynı zamanda derin bir krize yuvarlanmakta olan ve toplumsal patlamalara gebe Rusya’nın etrafında da bir çember  oluşturmayı hedeflemekteydi.

Bölgedeki değişik  güçlerin farklılaşan çıkarlarını yansıtan taktikler

Kosova’da ABD, Almanya ve Rusya’nın çelişen çıkarları gün yüzüne çıktı. ABD ile Almanya sert bir çatışma içerisinde olmalarına ragmen, diğer müdahaleci güçlerle birlikte Kosova ve Sırbistan’ın tahrip edilmesine ortaklaşa katılmaktan da geri durmadılar.

Rusya’nın çıkarı, statükonun korunmasından yana idi. Zira statükonun korunması, (yani Miloseviç’in desteklenmesi ve Kosova’nın Sırp toprakları içerisinde tutulması) Rusya’nın en az kayıpla çıkabileceği çözüm yolu idi. Bizzat Arnavutluk’ta yaşanan değişiklikler (Amerika’nın adamı olan Salih Berisha’nın yerine Alman SPD’si ile çok sıkı ilişkilere sahip sosyal demokratların iktidara gelmesi), Kosovalıların ayrılma isteği ve bir yere kadar UCK kartının kullanılabilir olması; Alman emperyalizmine harekete geçme ve bölgedeki etkinliğini arttırma olanaklarını açmaktaydı.

ABD Rugova’yı destekleyerek, Sırbistan’ı ve dolayısıyla Rusya’yı zayıflatacak, ama aynı zamanda Almanlara da bu durumdan yararlanma yollarını kapatacak bir görüşme yoluyla çözümden yana idi. ABD emperyalizmi eğer savaş kartına başvurduysa bunun nedeni, hem en güçlü olduğunu bir kez daha göstermek ve hem de Alman emperyalizminin karlı çıkacağı muhtemel bir bölünmenin önüne geçebilmek içindi.

Alman emperyalizmi, müdahalenin başından itibaren Rusya ve Çin’e yönelik çok aktif bir diplomatik çaba içerisinde oldu. (ABD, Belgrad’daki Çin büyükelçiliğini, Schröder’in Çin’e ziyaretinden üç gün önce bombaladı!)

Yugoslavya’nın bombalanmasından sonra imzalanan barış anlaşması, Kosova’nın ayrılması konusunda Amerika ile önemli bir uzlaşmayı da içermekle birlikte, esas olarak Almanya’nın etkinliğini hissettiren bir belgedir. Kosova ayrılmayacak ve en azından biçimsel olarak Yugoslavya Federasyonu’ nun bir parçası olarak kalacaktır. Almanya bu sonuca ulaşabilmek için kısmen Rusya’nın da desteğine yaslandı (Rus birliklerinin de Kosova’da üstlenmesini, Amerika’nın muhalefetine rağmen sağlayan Almanya’dır).

Bugün Kosova’nın resmi para birimi mark’tır. Arnavutluk’ta en değerli para da marktır. Halbuki daha birkaç sene önce sosyalist Arnavutluk’un yıkılmasından sonraki dönemde geçerli olan para, dolardı!

Kosova’da çarpışan üç temel güç de kendi planlarını tam olarak gerçekleştiremediler: Alman emperyalizmi, Kosova’nın açık ve net bir şekilde parçalanmasını sağlayamadı; Ruslar, savaş öncesi statükoyu koruyamadı; Amerika, Kosova’yı tümüyle ve tek başına kendi kontrolü altında tutamadı. Burada da varılan sonuç, bölgedeki bu üç gücün çelişen çıkarlarını hesaba katan istikrarsız bir dengedir.

 4. AB içerisinde emperyalistler arası rekabet

Amerikan emperyalizmi, Avrupa da dahil olmak üzere dünya çapında egemen emperyalist güç olmakla birlikte, Avrupa’daki egemenliği, AB içerisindeki etkinliğini arttıran Alman emperyalizmi tarafından zorlanmaktadır. Almanya, başta Fransız ve İngiliz emperyalizmi olmak üzere, Avrupa’nın diğer emperyalist güçleri ile çatışma içerisinde kuvvet kazanmaktadır. Amerikan emperyalizmi, bu çelişki-leri, kendisi lehine ve rakiplerini bölmek için değerlendirmektedir. Çıkarları Amerikan emperyalizmi ile sıkı bağlantılı olan İngiltere, bu bakımdan özel bir rol oynamaktadır. Fransa, eski sömürge imparatorluğunu ve askeri gücünü kullanarak rakip emperyalist güçlerin iştahları karşısında kendi çıkarlarını savunmaya çalışmakta; ne Amerikan emperyalizmine, hatta ne de Alman ya da Ingiliz emperyalizmine karşı tek başına direnme gücü kalmadığı için bir gün biriyle, başka bir gün diğeriyle ittifaklara girmektedir.

Almanya’nın önderliğindeki AB inşası süreci, düz bir hatta ve eşit bir ritimle yürümemekte,

dünyadaki durum tarafından etkilenmekte, oraları etkilemekte, ama yoluna devam etmektedir. Alman emperyalizminin Yugoslavya’daki savaşa ilk defa askeri bakımdan da müdahale etmesi, bu emperyalistin kendi ekonomik çıkarlarını savunma yeteneğine sahip bir askeri güce, sadece  sahip olma isteğini değil, aynı zamanda pratiğini de ortaya koymuştur. Kısa bir süre önce Aerospatiale ile Dasa tekelleri arasında gerçekleşen ve silahlanma alanında dünya çapında bir tekel yaratmayı amaçlayan füzyon, bu çerçevede ele alınmalıdır.

Eğilim, ekonomik bakımdan en güçlü mensubu Almanya olan AB ile ABD arasındaki çelişkilerin keskinleşmesi yönündedir. Berlin duvarının yıkılmasından bu yana, AB içerisindeki ağırlığını da sürekli arttıran Alman emperyalizmi lehine bir süreç yaşanıyor.

Birleşme sürecine angaje olmuş bulunan ve yakında ortak para birimine geçecek olan Avrupalı emperyalist güçler; henüz ne tek tek, ne de kollektif olarak, Avrupa’da önemli çıkarları bulunan Amerikan emperyalizmine karşı çıkabilecek konumda değiller. Ancak içerisine girilen süreç zorunlu olarak oraya doğru götürecektir. ½imdiden, şu veya bu olayda bunun utangaçça da olsa belirtileri görülmektedir (son dönemde genetik bakımdan müdahale edilmiş maddelerin pazarlanması konusunda yaşanan çekişme bunun bir göstergesiydi). Alman emperyalizmi, Avrupa’daki ortakları ve rakiplerini olduğu kadar, dünyanın başka bölgelerindeki ülkeleri de (Japonya, Çin) çıkar birliği temelinde müttefik  olarak kazanmaya çalışmaktadır. Bugünkü koşullarda bu rekabet, Yugoslavya çatışmasına çözüm olayında da görüldüğü gibi, her bakımdan (ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik) istikrarsız uzlaşmalarla sonuçlanmaktadır.

Bu birinci bölümü bitirirken şunları tespit edebiliriz:

- Dünya çapında en güçlü ve hegemonyacı kuvvet olan Amerikan emperyalizmi, bu konumunu savunabilmek için ekonomik, politik ve askeri gücünü sürekli sağlamlaştırmak zorundadır. Saldırganlıkta sınır tanımaması da buradan kaynaklanmaktadır. 

- Ekonomik bakımdan güç kazanmakta olan Alman emperyalizmi, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da ve bizzat AB inşasının kendi çıkarına uygun yürüdüğü Batı Avrupa’da, Amerikan hegemonyasını sarsmak için çaba sarfetmektedir.

- Emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi ve emperyalizmin Avrupa’daki krizi, özellikle ABD emperyalizmi ile Avrupalı emperyalist kuvvetlerin çıkar çatışması içerisinde oldukları Afrika ülkelerine etkide bulunmaktadır. Bu durum, birçok Afrika ülkesine kanlı askeri çatışmalar biçiminde yansımaktadır.

 

II. Yugoslavya’da savaş ve değişik politik güçlerin tutumları

Marksizm-Leninizmin ve tarihsel eneyimlerin bize sosyal demokrasi ve revizyonistler hakkında öğrettikleri

Sosyal demokrasi, Lenin döneminden beri gerici yönelimini devam ettirdi. Bizimki gibi ülkelerde tamamen emperyalizme eklendi. Avrupa’nın değişik ülkelerindeki mali oligarşiler, sosyal demokratları, kendi işlerini yürütmek üzere hükümetlerin başına getirmekten sakınmıyorlar. Klasik sağ partilerle birlikte, ya da sırayla, tek başına veya başka güçlerle koalisyon halinde sosyal demokrasi bugün Fransa’da, Almanya’da, Ingiltere’de hükümette bulunmaktadır. Ispanya’da yıllarca “iyi ve sadık bir hizmet” verdikten sonra, kısa bir süre önce yerini sağcılara bıraktı. Yıllarca kapitalizmi reforme etme iddiasından sonra, şimdi sistemin en iddialı savunucusu durumuna geldi. Balkanlar’da da görüldüğü gibi emperyalist tekkelerin çıkarlarını savunmak için savaşa girmekten de kaçınmadı.

Burjuvazinin işçi hareketi içerisindeki ajanları olan revizyonistler de evrimden geçtiler. Ama işçi aristokrasisi ya da Lenin’in deyimiyle “yaşam tarzı tümüyle küçük burjuva bu burjuvalaşmış işçi tabakası” bu akımın toplumsal temeli olmaya devam etti. Sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin sömürül-mesinden elde edilen aşırı karlarla emperyalizm tarafından satın alındılar. Ve bu nedenle de bizim emperyalist ülkelerimizde, emperyalizmin işçi sınıfı içerisindeki temel destekleri oldular.

Bütün emperyalist sistemi sarsan derin kriz, revizyonist güçleri bölüp zayıflatarak saflarındaki  çelişkileri keskinleştirdi. Bu çelişkilerden, işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda yararlanmak bizlere düşüyor. Fakat bu güçlerin homojen olmadıkları, saflarında çelişkilerin bulunduğu, değişik tutum ve çıkarların çatıştığını ısrarla belirtiyoruz. Içlerinden bazı kesimleriyle konjonktürel ve somut sorunlar konusunda, uyanıklığı yitirmeden ve alanı oportünistlere terketmeden, birlikte çalışabiliriz. Ispanyol yoldaşlar, reformist ve revizyonist kesimler tarafından yönetilen “Izquierda Unida” (Sol Birlik) içerisinde böyle bir çalışma yürütüyorlar.

Değişik politik güçlerin savaş karşısındaki tutumları

Almanya’da:

- Değişik sağcı partiler (CDU, CSU) genel olarak müdahaleden yanaydılar, ancak daha yakından incelendiğinde aralarında belli nüansların olduğu görülebiliyordu. Özellikle, bunun ABD’nin savaşı olduğu ve katılınmaması gerektiği yönünde sesler duyuldu.

- Hükümetteki sosyal demokratlar ve ortakları olan Yeşiller, yüzde 95 oranında savaştan yana idiler: “insan haklarının savunusu için yürütülen bu savaş, zorunludur”. Halkın çoğunluğu ise ülkenin tarihi geçmişi ve İkinci Dünya Savaşı’nda oynadığı role bağlantılı nedenlerle, Almanya’nın bu savaşa askeri müdahalesinden yana değildi. Bu ruh hali, ordu içe-risinde bile yankı bulmaktaydı. Alman emperyalizmi, yayılmacı olmadığını kanıtlamak  için gerekçeye ihtiyaç duymaktaydı ve bu savaş ona, insan hakları savunusu arkasına saklanarak gerçek amaçlarını gizleme olanağı sunacaktı. Sosyal demokrasi ve Yeşiller, bu rolü oynadılar. Propaganda makinesi tam mesai çalışarak, Hitler’le özdeşleştirdiği Miloseviç’e karşı yürütülen savaşı, bir antifaşist savaş olarak  sundu.

- Sosyal demokrasinin sol kanadı ve revizyonist partiler (SPD, DKP) bir blok oluşturarak, Almanya’da güçlü bir geleneğe sahip savaş aleyhtarı harekette egemenlik kurdular. Bu güçler, Miloseviç’i ve Rusya’yı desteklediler. Onlar açısından sorun, Kosova’da NATO’nun müdahalesi ile birlikte başlamıştı! Bunlar, Rusya ile anlaşma için masaya oturulmasını savunuyor, Filistinli, Kürt ya da Kosovalı olsun halkların kendi kaderlerini tayin hakkını inkar ediyorlardı. Bu türden hareketler bölünmeye ve küçük devletlerin kurulmasına yol açarlardı ve bu da halkların çıkarına değildi! Bu tutum, şiddetli polemiklere yol açtı. Bu savaşa karşı muhalefet bloku, Almanya’daki Sırp milliyetçi hareketiyle yakın bir işbirliği içinde faaliyet yürüttü.

- Maocu parti MLPD, troçkistler ve KPD ise, NATO’nun Yugoslavya’ya karşı saldırı savaşına karşı çıkmak, Miloseviç’in politikasını teşhir etmek ve Kosova halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmak üzere  bir başka kutup oluşturdular. Çalışma esas olarak sendikal hareket içerisinde yürütüldü, imza kampanyası çerçevesinde tartışmalar yapıldı. Sendikal hareket içerisindeki ağırlıklı eğilim, çok net bir temelde olmasa da, savaşa karşı çıkmaktı.

Ispanya’da: 

- Hükümetteki sağcılar ve sosyal demokratlar (sosyal demokratların önde gelenlerinden Javier  Solana NATO’nun resmi sözcülüğünü yaptı) müdahaleyi desteklediler. Başta Felipe Gonzales olmak üzere tüm sosyal demokratlar, NATO güçlerinin müdahalesini, Enternasyonal Tugaylar’ın Ispanya’ya müdahalesi ile karşılaştırdılar. Burada da NATO saldırısını haklı göstermek için Miloseviç ile Hitler benzetmesi yapıldı.

- Eleştiriel kesimler de dahil olmak üzere revizyonistler ve diğer sol güçler, bazı nüanslar olmakla birlikte savaşa karşı çıktılar. IKP’nin doğrudan etkilediği çevreler, Miloseviç’e ve “sosyalizmin kalıntılarına” destek temelinde savaşa karşı çıkarken, “resmiyetçi” çoğunluk, Işçi Komisyonları (CCOO) içerisindeki çoğunluk ve troçkistlerle Izquierda Unida (Sol Birlik)’nın en sağcı kesimleri ise hem NATO saldırısına hem de Miloseviç’e karşı tutum aldılar. Fakat bu tutumu almaya başladıkları dönem (bombardımanların en yoğun olduğu an) ve Miloseviç yönetimini savaşın tek sorumlusu gibi gösterme konusundaki ısrarları gözönüne alındığında; aslında bunlar sosyal demokrasinin “hümaniter” kesimlerinin politikasına alet oldular. Giderek ikincil sorunlar üzerinde yoğunlaştılar ve esas meseleyi, yani egemen bir devlete karşı emperyalist saldırıya karşı çıkma sorununu bir yana attılar.

- “Sol Birlik”in revizyonist yöneticileri, Solana’yı savaş suçlusu ilan ederek medyatik bir çıkış yaptılar.  Sosyal demokratlar anti-faşist savaşla tarihsel parallellik kurmaya kalkıştıklarında, revizyonistler de günümüzün Hitler’i olarak Amerikan emperyalizmine karşı sosyalizmi savunmak üzere bütün halk güçlerini Miloseviç’in arkasında saf tutmaya çağırdılar!

- Marksist-Leninistler, diğer ülkelerdeki kardeş partiler gibi tutum takındılar: Yugoslavya’daki savaşa emperyalist saldırganlık olarak karşı çıkmak, ama aynı zamanda Miloseviç rejiminin karakterini ve Kosova halkının uğradığı baskıları teşhir etmek.

-Halk kitleleri açısından ise genel bir kayıtsızlık görüldü ve savaşa karşı hareket kitlesel bir karakter kazanamadı.

Fransa’da:

- Chirac-Jospin yönetimi ve meclisteki “sol” çoğunluk, Fransız ordusunun da katıldığı askeri müdahaleyi destekledi. Fransız emperyalizminin politikasına destek verilmiş olmakla birlikte bu, sağda ve solda tam bir uyum içerisinde bulunulduğu anlamına gelmiyor.

- Örneğin sağ cenahta birçok tanınmış şahsiyet, çok açıktan ABD emperyalizminin denetimindeki bu eyleme katılım konusundaki çekincelerini ortaya koydular. Bunlar, sağda (ve aynı zamanda solda) Fransa’nın hala tek başına karar yeteneğine sahip olmasını arzulayan bir akımın temsilcileridir.

- Yeşiller, müdahalenin yeterince hızlı ve kapsamlı yürütülmediğinden yakındılar ve Miloseviç barbarlığının kurbanı olan halkları savunmak için bir kara harekatının zorunlu olduğunu ileri sürdüler, bu doğrultuda çaba sarfettiler.

- FKP’de ise, Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki aday listesinde olduğu gibi her çeşit vardı! Herzog gibi müdahaleden yana tutum takınanlar bulunduğu gibi, Hue gibi savaşa karşı çıkan ama hükümet ortaklığını tartışma konusu yapmayanlar da vardı. Aslında Hue’nin bizzat kendisinin de belirttiği gibi savaşa karşı çıkmaktan ziyade, müdahaleye yaklaşımdaki farklılıklardan söz edilebilir. FKP’nin “resmi” çizgisi barışçı, BM ve diplomasiyi savunan, Rusya’nın oyunda söz sahibi olmasını ve rolünü oynamasını savunan bir çizgiydi. Bu tutum, aslında hükümetin tutumu ile çelişkili değildi. Bu, Rusya’ya yaslanarak ve emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanarak diplomasi kartını oynamak isteyen Fransız emperyalizminin çıkarlarını da ifade etmekteydi. NATO’nun askeri müdahalesine karşı muhalefet, çok kısa bir sürede Kosovalılarla dayanışma kampanyasının gölgesinde kalarak söndü. Kamuoyunun medya tarafından şartlandırıldığı bu koşullarda FKP ve diğer sol güçlere, bu kampanyayı somut olarak yürütme işi kaldı.

- Bu koşullarda parti, savaşın hedefleri konusunda, değişik emperyalist güçlerin emelleri, savaşa muhatap halkların (Sırp, Kosovalı) çıkarları ve saldırgan emperyalist ülkelerin halklarının çıkarları konusunda bir aydınlatma çalışmasına girişti. Bu faaliyet esas olarak işçi ve sendikal harekete, kadın hareketine yönelik olarak yürütüldü. Ve savaş yanlısı güçlü propagandaya rağmen, bilinçli halkçı bir muhalefetin ifade edilmesine hizmet etti.

III. Bu savaşta işçi sınıfı ve halkların çıkarı

Bu çatışmada işçi sınıfı ve halkların çıkarının nerede yattığına ve dolayısıyla komünistlerin tutumunun ne olması gerektiğine değinmek gerekiyor.

Yugoslavya’ya yönelik emperyalist saldırganlığa karşı

Eğer bu savaşı, emperyalist güçler tarafından kendi özel çıkarlarını savunmak  üzere çıkarılmış emperyalist bir savaş olarak nitelemek konusunda hemfikir isek, açıktır ki Yugoslavya, Avrupa ve dünya halklarının ve işçi sınıfının bu savaştan herhangi bir çıkarı yoktu ve kendilerine karşı yürütülen bu savaşa zorunlu olarak karşı çıkmaları gerekiyordu. Emperyalistler arasında etki alanlarının yeniden paylaşılması savaşı olduğundan, saldırıya katılan ülkelerin parti ve örgütlerine kendi emperyalizmlerinin katılımını ve hedeflerini açıktan teşhir etme görevi yüklenmekteydi. Bizce, savaşa karşı çıkan diğer güçlerle belirli bir yere kadar ortak hareket ve taktikten bağımsız olarak, partilerimiz, propagandalarında, savaşın hedeflerini açıklamalı, bir emperyalizme karşı mücadelede diğerine yaslanmayı reddetmeli ve Miloseviç rejiminin gerici karakteri konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmamalıydılar.

Kosova sorunu

Kosova halkının ve işçi sınıfının çıkarı somut olarak neredeydi? Yugoslav Federasyonu’nun Kosova bölgesinde çoğunluğu teşkil eden Kosovalı ulusal azınlık, yıllardan beri Belgrad rejiminin baskılarına maruz kalmaktaydı. Bu baskı, direnişi ve diğerlerinin yanısıra UCK tarafından temsil edilen (ama tek değil) Kosova ulusal hareketini doğurmuştur.

UCK, “Enver Hoca yanlısı” olduğunu söyleyen güçler tarafından kuruldu. Tutumu, ilerici karakterli ulusal güçlerin tutumuydu. UCK, düşman olarak sırp şovenizmini gösteriyordu. Başlangıçta çok küçük bir grup olmasına rağmen, kısa sürede Kosova halkı içerisinde önemli bir yer edindi. Sırp zulmüne karşı silaha sarılmak gerekir diyen tek güçtü (Rugova ise bu dönemde Avrupa başkentlerini dolaşıyor ve hükümetlerden para dileniyordu). UCK’nın bu hızlı gelişimi, başlangıçtaki dar grubun kontrolü yitirmesine ve başka güçlerin harekete sızmasına yol açtı. Bu andan itibaren örgütün niteliği değişti ve emperyalistler yakından ilgi göstermeye başladılar. Zira bu örgüt, emperyalizme karşı olmamakla birlikte, emperyalist güçlerin bölgeye yönelik planlarının uygulanması önünde bir engel teşkil edebilirdi; bu nedenle denetim altına almak gerekiyordu. Amerikan emperyalizmi bunu, UCK’ya eğitim kampları açarak yaptı. Bu örgüt, gelişimini, aynı zamanda Alman emperyalizminin kendisine gösterdiği hoşgörüye de borçluydu. UCK her bakımdan, insan gücü ve maddi bakımdan Almanya (ve Isviçre)’deki Kosovalı göçmenler tarafından besleniyordu. Alman emperyalizminin onayı ya da en azından gözyumması olmadan kamyonlar dolusu silahın Almanya’dan geçmesi mümkün olmazdı.

Bu durumda Marksist-Leninistlerin tutumu bizce şöyle olmalıydı:

Savaştan önce

- Miloseviç’in Kosova halkına karşı zulüm politikasına karşı çıkmak;

- Kosova halkının meşru ulusal taleplerinin savunulması, cumhuriyet statüsü hakkı ve Kosova’ nın Yugoslavya Federasyonu’ndan ayrılma hakkı da dahil olmak üzere kendi kaderini tayin hakkı;

- Sırp halkı ve Yugoslavya’nın diğer halklarının ilerici güçleri içerisinde Kosova Ulusal Hareketinin ulusal taleplerine destek çalışması.

Savaş esnasında

Kosovalılar da dahil olmak  üzere Yugoslavya Federasyonu’nun bütün ilerici güçleri, Avrupa ve dünya halkları ve işçi sınıfı; emperyalist müdahaleye karşı tutum almalıydı. Kosova halkının kendi kaderini tayin hakkı, bu esnada gündeme gelmiş pratik bir sorun olamazdı. Zira Amerikan, Fransız, İngiliz, Alman bombardımanı ve emperyalist protektorat altında hangi kendi kaderini tayinden sözedilebilirdi ki?

Bu noktada, Konferans parti ve örgütlerinin hepsi aynı tutumu takınmadı. Bazıları bombardımanın durdurulması ile Kosovalıların kendi kaderini tayin hakkı meselesini aynı düzeyde ileri sürerken, bazıları UCK’yı desteklediler. Partilerin tutumları, olayların gelişimine ve sahip olunan verilerin düzeyine uygun olarak olgunlaştı.

Savaşa karşı kendiliğindenci hareket, karakteristikleri, tahlil ve sonuçlar

Savaşa karşı kendiliğinden halk muhalefeti, en azından ülkelerimiz açısından söyleyecek olursak, oldukça zayıftı. Körfez Savaşı olarak adlandırılan Irak’a saldırı savaşı sırasındakine göre zayıftı. Neden?

Açıktır ki, halk kitleleri yine bir kez daha büyük çaplı ve güçlü ideolojik bir bombardımana maruz kaldılar. Bu ideolojik kampanyanın amacı, İkinci Dünya Savaşı’yla tarihsel parallellikler kurarak ve Hitler’e benzetilen Miloseviç rejimini olabildiğince karalayarak saldırıyı meşru göstermekti. Öte yandan, Kosovalıların içler acısı hallerini ve sürgün yollarındaki görüntülerini sunan aralıksız röportajlar, Sırp paramiliter güçleri tarafından gerçekleştirilen haksızlık ve hakaretlerin hikayeleri vb.; emperyalizm (ve onun halk hareketi içerisindeki uzantıları)  tarafından savunulan “insani müdahale” prensibinin genel kabul görmesine neden oldu.

Ideolojik, medyatik savaş, Körfez Savaşı sırasında da oldukça etkili bir tarzda devreye sokulmuş olmasına rağmen, kitlelerin daha güçlü bir şekilde harekete geçmesini engelleyememişti.

Çünkü Irak’a yönelik saldırı sırasında savaşın gerçek nedenleri (petrol kaynakları ve nakil yolları üzerindeki denetim) daha açık bir şekilde görülebiliyorken, bu kez, hedefler o denli belirgin görülemiyordu. Üstelik Kosova’da insan hakları ihlalleri gerçek bir sorun olarak yaşanmaktaydı (yani emperyalizm tarafından suni olarak, varmış gibi gösterilen bir sorun değildi).

Özellikle Almanya’da yoldaşlar, savaşla ilgili herhangi bir tutum açıklamadan önce, Miloseviç rejimini desteklemediklerini ve Kosova halkının kendi kaderini tayin hakkını savunduklarını açıklamak zorunda kalıyorlardı.

Durumun bu karmaşık özelliği dikkate alındığında, kendiliğinden hareket, kendi başına savaşın gerçek nedenlerini kolayca kavrayamazdı. Dolayısıyla savaşın gerçek amaçlarını açıklama görevi, ülkelerindeki sınırlı güçlerine ragmen Marksist-Leninistlere düşmekteydi.

IV. Partilerimizin faaliyetinin eleştiriel ve özeleştiriel değerlendirmesi: gelecekteki eylemlilikler için çıkarılacak dersler

Üç ülkede de partilerimiz, bu savaşın gerici karakterini teşhir ederek savaşa karşı tutum aldılar, genel olarak işçi sınıfı ve halkların çıkarlarını ifade eden bir tutum takındılar. NATO müdahalesine karşı harekete, analizlerini taşıyarak katıldılar. Işçi sınıfının bilincini yükseltmeye çalıştılar ve mümkün olan her fırsatta hareketin doğru tutumlar takınması ve Yugoslavya’daki ilerici sendikal akımlarla ilişkiye girmesi için çaba sarfettiler. Ancak açıktır ki partilerimizin olanakları oldukça sınırlıdır ve emperyalizmin hizmetindeki medyanınkilerle karşılaştırı-lamayacak düzeydedir.

Bu savaşta asıl sorun, savaşın hangi amaçla ve hangi çıkarlara hizmet için kışkırtıldığını anlatmak ve açığa çıkarmaktı. Aydınlatma faaliyeti esas olarak, öncelikle işçi sınıfının karmaşık durumu kavramaya en açık, en bilinçli kesimlerine yönelik olmalıydı.

Insan hakları savunusu ve hümanizm silahı, bu sorunlara oldukça duyarlı olan küçük burjuva kesimleri kazanmak, ya da en azından tarafsızlaştırmak maksadıyla emperyalizm tarafından iyi kullanıldı. Sadece, işçi sınıfını temsil kabiliyeti olan kesimlerin desteğini alan kararlı bir sınıf tutumu, küçük burjuvaziyi emperyalist propagandanın etkisinden kurtarabilirdi.  Bu da, partilerimizin genel olarak işçi sınıfı içerisindeki çalışmasının ve  emperyalizmi teşhir ve savaş konusunda politik bir çalışma yürütmenin önemini ortaya koymaktadır.

Konferans partileri niçin bu savaş konusunda açık ve ortak bir tutum almadılar?

Geriye dönüp bakıldığında, birbirine benzer tutum takınan ve olayların gelişimi itibarıyla sorunla yakından ilgili olan örgütlerimiz (üç parti Ç.N.) ortak bir tutum takınsalardı, bu, herbirimizin çalışmasını olumlu yönde etkileyecek ve ona daha büyük bir otorite kazandıracaktı (ve belki, diğer parti ve örgütlerin de imzasına açılacak bir metin için temel teşkil edebilirdi). Bu tutum, Konferans mensubu diğer partilerin tahlilleri için bir katkı olabilirdi. Müdahalenin gerçekleştiği yer ve içerisinde yer alan emperyalist güçler gözönüne alındığında, diğer partilerin böyle bir beklentisi haklıdır.

Böyle bir olayda ortak tutum almamış olmak, Konferans’ın Marksist-Leninist parti ve örgütleri arasında farklı yaklaşımların bulunduğunun da göstergesi olabilir. Eğer öyle ise, bu sorunları tartışmak ve halk hareketinin temel sorunlarına ortak bir yanıt verme konusunda ilerleme sağlamak yine de gereklidir. Değişik sorunlara ilişkin olarak, tecrübe, gelişim ve farklı düzeylerdeki örgütlenmenin ürünü olabilecek farklı tutumların varolabileceği hiç kimse için sır değildir. Ancak önceden varsayılan ortak ideolojik temelden hareket ettiğimize göre, farklılıkları açıkça ve enternasyonalist kardeşlik ortamında tartışmak zorunludur.

Başka bir konu ise, Koordinasyon Komitesi’nin işlevsiz kalması ve koordinasyon görevini yerine getirmemesidir. Amaç, komiteyi suçlamak ya da bireysel sorumluluktan kaçmak değil, şeyleri olduğu gibi ortaya koymaktır. Komite’nin sorumluluklarını belirlemek ve sınırlarını çizmek bir gerekliliktir. Konferans, Yugoslavya’ya saldırı savaşı gibi önemli bir konuda sessiz kalamaz.

Bu durum, Konferans’ın ancak her partinin katkısıyla güçlenebileceğini ve Konferans’ın ikili ve çok yönlü çalışmanın yerine geçmediğini, aksine onu teşvik etmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Bu bakımdan Uluslararası Sendikacılar Toplantıları ve sendikal cephede gerçekleşen diğer inisiyatifler büyük bir önem taşımaktadır. Partilerimize ve örgütlerimize, bir sınıf sendikacılığı akımı geliştirme, onu proletarya enternasyonalizmi temelinde eğitme ve sermayenin sömürü politikasını frenlemek için ortak mücadele hattı oluşturma imkanı tanıyan bu toplantıların devam ettirilmesi ve geliştirilmesi gereklidir. Bu buluşmalar, katılan ülkelerin işçi sınıfının durumunu daha iyi tanımamıza, katılan güçler arasındaki karşılıklı güvenin artmasına hizmet etmekte ve partilerimizin çalışmasına yardım etmektedir. Hatta bunlar, henüz gerçek anlamda oluşmuş Marksist-Leninist bir örgütün bulunmadığı ülkelerde, komünist örgütün gelişmesine de yardımcı olabilirler.

Sonuç olarak, emperyalistler açısından bu savaşın hedefleriyle ilgili tahlilden hareketle söyleyecek olursak, yükselen emperyalizm olarak Alman emperyalizmi; işçi sınıfının ve halkların, Avrupa halklarının ve sömürge ve yarı-sömürge ülke halklarının aleyhine olmak üzere güç kazanma peşindedir. Öte yandan, açıktır ki Amerikan emperyalizmi, dünya çapındaki egemen pozisyonunu devam ettirmek için, başta Amerikan işçi sınıfı ve (Latin Amerika da dahil olmak üzere) kendisine doğrudan bağımlı kıldığı ülkelerin işçileri ve halk kitlelerine yönelik olarak daha saldırgan bir politika izleyecektir. Bu savaş, arkadan gelecek başka savaşların habercisidir. Zira, emperyalist kamptaki çelişkilerin keskinleştiğinin işaretidir. Emperyalizm çağının üç temel çelişkisi; emek ile sermaye arasındaki çelişki, halklarla emperyalizm arasındaki çelişki ve emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişki giderek daha da keskinleşecektir. Sınıf mücadelelerinin giderek keskinleşmesi karşısında revizyonist-reformist parti ve akımlar, kendilerini besleyen emperyalizmden yana daha açık tutum takınmak zorunda kalacaklar.

Ve bu, onların saflarındaki iç çatışmaları ve çelişkileri beraberinde getirecektir. Marksist-Leninistler mümkün olan her fırsatta, çalışmayı ilerici güç ve kesimlerle birlikte daha iyi örgütlemek için bu çelişkilerden yararlanırlar. Marksist-Leninistlerin örgütsel bakımdan pozisyonlarının, özellikle Avrupa’da oldukça zayıf olduğunu gözden kaçırmıyoruz, ve bu, revizyonist ve reformistlerin denetimindeki kitle örgütlerindeki çelişkilerden daha çok ve daha iyi yararlanmak için ayrı bir sebeptir.

Partilerimiz, bir taraftan sermayenin somut saldırılarına karşı çıkmak, ama aynı zamanda anti-kapitalist, anti-emperyalist, devrimci ve enternasyonalist bilinci yükseltmek hedefiyle; işçi sınıfının, emekçi kitlelerin direnişini örgütlemek için faaliyetlerini güçlendirmelidirler. Ancak bu mücadele içerisinde, revizyonist ve reformistlerin bunalımından yararlanabilir, nicel ve nitel olarak gelişebilirler.

Ocak 2000

İspanya Komünist Ekim Örgütü
Fransa Işçileri Komünist Partisi (PCOF)