Bugün karşı karşıya olduğumuz ve
emperyalizmin ve onun IMF, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi araçlarının
dayattığı küreselleşme, cevaplandırmamız gereken
sorunlar ortaya çıkarıyor. Burjuva ideologları, örneğin (şu
an için dondurulmuş ama tam olarak ortadan kaldırılmamış
olan) MAI anlaşması gibi araçları kullanarak küreselleşmeyi
teorize etmeye ve meşrulaştırmaya çalışıyor.
Geçen yıl sonlarında Seattleda yapılan
toplantı, gündemde olan ve halka karşı kullanılan gerçek
mali ve siyasal çıkarları açıkça göstermişti. MAI ile
birlikte emperyalist bir stratejinin parçası olan Seattleın
tahlilini şimdilik bir kenara bırakalım ve ABDnin başını
çektiği emperyalizmin, küreselleşmenin faydalarına halkı
inandırmak için yürüttüğü zehirli kampanya üzerinde duralım.
Bu konuda, dayanılmaz Francis Fukuyama (Tarihin Sonunun peygamberi)
kavgaya geri dönüyor ve tam bir özgüvenle şunları söylüyor:
Küreselleşme,
günümüz dünyasındaki en ilerici güçlerden biridir. (...) Çokuluslu
tekellerin yaptığı doğrudan dış yatırımlar
biçimindeki küreselleşme istihdam yaratır (...) ve kendisi ile
birlikte, daha fazla şeffaflık ve açıklık ve en iyi
uygulamaları içeren bir eğitim ve yeni teknoloji getirir. (...) DTÖ
sadece ekonomik özgürlüklerin değil, genel olarak insanlığın
özgürlüğünün de savunucusu haline gelebilir. (1)
Bu Amerikan felsefesine göre, küresllleşme dünyanın
her derdine devadır. Ekonomist Thomas Freidmana göre ise küreselleşme,
bu süreci merkezileştirip yönetebilecek bir dünya devleti
gerektirir. Elbette bu dünya devletinin başında,
Clintonın da defalarca ifade ettiği gibi, ABD olmalıdır.
Hayali retorik ve propagandayı bir kenara bırakırsak,
(geçici olarak dondurulan) MAI anlaşmaları gibi küreselleşme
de, zenginin daha da zenginleşmesi ve her türlü devlet düzenlemelerinin
ve serbest ticaret önündeki engellerin ortadan kaldırılması
yoluyla, yoksulun daha da yoksullaşmasından başka birşey değildir.
Serbest ticaretin özü budur ve onun farklı ülkelerin uluslararası
işbölümünün avantajlarından yararlanmasını sağladığını
söyleyen ngiliz ekonomist Ricardonun (1772-1823) geliştirdiği
teoriye yeni birşey katmayan bir teoridir. Farklı ülkeler
kavramından, o dönemdeki farklı burjuvazileri ve günümüzün farklı
emperyalistlerini anlamamız gerektiği açıktır.
Ekonomist Martin Secoya göre:
Uluslararası
ticaret, farklı ekonomilere sahip (gelişmiş, sermaye yoğun;
azgelişmiş, emek yoğun) ülkeler arasında değil,
ekonomileri aynı seviyede olan ve benzer sanayilere sahip birinci dünya ülkeleri
arasında gerçekleşir. Üçüncü dünya ülkeleri, ticari mübadeleye
pek katılmazlar ve dünya ekonomisinden bütünüyle dıştalanmış
ve hiçbir bakımdan rekabet gücü olmayan ülkeler durumundadırlar.
(2)
Bugün olan da budur ve Seattleın emperyalizm için
kısmi bir yenilgi olmasının nedenlerinden biridir bu. Ama şunun
da farkında olmamız gerekir ki, bu emperyalist yenilgi, (gösterilere)
her türden kitle örgütleri katılmış olsa da, halk için bir
zafer olmamıştır. Uluslararası sermayenin, güçlerini bir
sonraki karşılaşmaya hazırladığı gecikmeli
bir rekabetten söz edilebilir ancak.
Fransız yazar Edgar Morin gibi bazı sosyologların
belirttiği gibi, Seattleda 21. yüzyılın başlangıcına,
gelmekte olan yüzyılın ilk mücadelesinin özelliklerine,
onun insani ve dünyasal boyutuna tanık olduk. Peki ya işçi sınıfı,
proletarya, halk kitleleri? Bu centilmenlere göre onlar, kendi eylemlerine
sahip olmayan ve herşeyi DTÖ ile bile uzlaşmaları için
kendilerine baskı yapan sendikalara bırakmış olan pasif sınıf
ve katmanlardır. Davosta sendika temsilcileri, ticaret ve çalışma
standartlarının genişletilmesi konusunda DTÖ ile ILO arasındaki
anlaşmanın mimarı olmuşlardır. (3)
Clinton, Seattleda yaptığı konuşmasında,
çocukları cep telefonları ve bilgisayar satın alma imkanına
kavuşsunlar diye gelişme yolundaki ülkelerin borçlarının
silinmesi önerisini getirirken sadece kötü bir şaka yapmıyordu. Bu
konuşmasında Clinton, Amerikan liderlerinin alışkanlık
halindeki cehaletlerini daha da açık sergilemekle kalmıyor, güçlü
şirketlerin, üç yıllık DTÖ toplantıları sürecinde
elde etmeyi umdukları şeylerden söz ediyordu. Bu borçlar, bu halkların
(gözü doymaz sömürgeciliğin yarattığı) yoksulluk ve geri
kalmışlığına son vermek için silinmiyor. Alman, Fransız,
spanyol vb. emperyalistleri gibi Amerikan emperyalistleri de, bu ülkeleri
daha büyük bir borç batağına çekmek istiyor. nsanlar tam bir açlık
ve yoksullukla karşı karşıya iken ve en temel sağlık
gereksinimlerinden bile yoksunken, bilgisayar ve telefonlara yatırım için
verilen yeni cömert borçlar! şte kapitalizmin amansız yasası:
özgürlükten önce ticaret; halkın çektiği sefalet ve acıları
dindirmeksizin daha fazla kar elde etme.
Bu gerçek, Üçüncü Dünya olarak adlandırılan
ülkelere tam bir yıkım getirecek olan yeni ekonominin ilan
edildiği Davos toplantılarında (Ocak-şubat 2000) açıkça
görüldü. Dünya Bankasının başkanı James D.
Wolfensohna göre, altı milyarlık dünya nüfusunun yüzde 60ı
Üçüncü Dünyada yaşıyor; bunun iki milyarı, günde 2
dolardan daha az kazanıyor ve bir milyarı okuma-yazma bilmiyor. Ama
Clintonlar, Blairler, Schröderler, vb. açısından ticaret
iyi gidiyor.
*
* *
Bazı küreselleşme savunucuları için bu, işleyişini
sınırlayan engeller olmaksızın
bir tür dünya devletinin kurulmasına; ya da Lovaina Katolik Üniversitesi'nden
Riccardo Petrella'nın önerdiği gibi, ''günümüz toplumunda gündemde
olan dünya çapında bir demokrasi kurulmasına'' yol açacaktır.
İlk bakışta, ''dünya devleti''ne sahip bu
''dünya çapında demokrasi'', sadece devletlerin kurduğu ekonomik
bariyerleri değil, aynı zamanda tüm sınırları (sadece
coğrafi değil) aşacakmış ve mükemmel bir şekilde
düzenlenmiş bir sistemle, tüm insanların hak ve yetkilerinde eşit
olacağı bir dünya kuracakmış gibi görünebilir (Fukuyama).
Sanki evrensel sosyalizmden söz ediliyormuş gibi gelebilir. Ama bu
Japon-Amerikan filozof ve takipçilerinin kafasındaki şeye göre, herşey
süper emperyalizm kralının, yani küreselleşmiş
kapitalizmin denetimi altındadır.
Aslında biraz daha yakından bakarsak, sınırların
ortadan kalkmak bir yana, daha da çoğaldığını görürüz.
Örneğin SSCB'nin çöküşü ve emperyalizmin ve küreselleşmenin
(dönemsel, ama inkar edilemez) zaferi ile birlikte, üç federal devlet (SSCB,
Çekoslovakya, Yugoslavya), kısmen kendi dürtüleri, kısmen de
emperyalist güçlerin (bunlar arasında Vatikan da sayılmalıdır)
müdahalesi ile bölünüp 22 devlete parçalandılar ve böylece daha fazla
sınır yarattılar.
En yüksek aşamasındaki emperyalizm, kendi içinde
taşıdığı çelişkileri kendisi gideremez. Küreselleşme
eğilimini kendi içinde taşıyan emperyalizm, sınırları
aşmak zorundadır; ama aynı zamanda, çıkarlarını
korumak ve genişletmek için sınırları ve bariyerleri yaratır.
Günümüz tek kutuplu dünyasında, ABD'nin karşı konulamaz
egemenliği altında, hakim emperyalizmin çıkarlarına göre sınırlar
artar ya da kalkar. Ancak burada, ABD'nin egemenlik alanına henüz
giremeyecek durumda olsa da kendi ekonomik, politik ve askeri ağlarını
yaratan diğer emperyalistlerin çıkarları da sahneye girer (örneğin
Alman intikamı).
Avrupa Birliği'nde Almanya'nın hakimiyetinden ve
er ya da geç kendi egemenliğine tehdit teşkil edecek olan Çin ve
Japonya gibi muhtemel yeni güçlerin büyümesinden hoşlanmayan Washington
bunların farkındadır. Bir zamanlar ABD'de Ulusal Güvenlik Bakanı
olan Brezinski şöyle yazıyordu:
ABDnin
dünya hakimiyetini koruma kapasitesi, Avrasyadaki karmaşık güçler
dengesine yaklaşım tarzına bağlıdır; diğer bölge
güçlerinin ABDnin hakimiyetini tehdit etmesine engel olmak için, bu güçlerin
büyümesinin denetim altında tutulmasına öncelik verilmelidir.
lkel emperyalizm çağının en zalim terminolijisini kullanırsak,
emperyalist stratejinin üç temel talebi vardır: gizli ittifakları
engellemek ve güvenlik konusunda uydu ülkeleri bağımlı tutmak;
vergi ödeyenlerin korunmasını ve itaatini garanti altına almak;
barbarların kendi aralarında ittifak kurmasına engel olmak.
Almanya, ngiltere, Fransa, talya, spanya ve
benzerlerini uydu devletler, Çin Japonya ve Rusyayı ise barbarlar
olarak görebiliriz...
Avrupa ve tüm dünya her gün ABDye daha bağımlı
hale geliyor ve ABD bu drurumu korumak için elinden geleni yapacaktır. Çıkarlarının
gerektirdiği her yerde ekonomik, siyasi ve askeri müdahale etme hakkını
kendilerinde görüyorlar. Bu durum, Yugoslavyaya karşı saldırının
motivi olarak Kosovada da kendisini gösterdiği gibi, emperyalistler
arası çelişkilerin kaçınılmaz olarak daha da keskinleşmesine
yol açıyor. Bu ise, eski ittifakların bozulması, yenilerinin
kurulması, çatışmalar vb. biçimde emperyalist güçler arası
ilişkilerde değişikliklere neden oluyor.
*
* *
Küreselleşme eşitsiz gelişmeyi azaltır
mı? Eşitsizlikte herhangi bir azalışa neden olmadığını,
tersine arttırdığını söylemek gerekir. Günümüz dünyasında,
emperyalist güçler, kapitalist ülkeler arasında dostça anlaşmalardan
değil, birbirini yutan amansız bir rekabetten söz edilebilir. Rus
sosyal emperyalizminin çöküşü ve yenilgisi, emperyalizmin eşitsiz
gelişiminin ve iç çekişmelerinin inkar edilemez bir kanıtıdır.
Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki, birinci ve
üçüncü (ve ikinci) dünyalar arasındaki farklılıkların
azalmadığını, aslında bu farklılıkların
büyümesinin hiçbir zaman durmadığını söyleyebiliriz. Küreselleşmenin
esaslarından biri, devlet denetiminin kalkması; işleyişte,
yatırımda, mümkün olan en düşük masrafla üretimde daha fazla
esneklik ve imalat ve montaj süreçlerinin merkeziyetçilikten çıkması
anlamına gelen deregülasyondur.
Deregülasyon, kamu sektörünün, ulaşım iletişim,
sağlık vb. alanların özelleştirilmesini, tazminat ödemeksizin
işçi çıkarma gibi, iş sözleşmelerinde (işçilere karşı)
tam serbestliği içerir. Bu uygulamalar, farklı ülkelerin uyumlu gelişmesine
katkıda bulunmaz. Tersine, rakibi ezme hedefine yönelik acımasız
bir mücadele gerektirir. Amerikalı işadamı Michael D. Capellas
Davos zirvesinde bu durumu tam bir sinizmle şöyle ifade etmiştir: Tek
mesaj vardır: onlar sizi yutmadan önce siz onları yutun...
Paradoks sonuç şudur ki; bilimsel-teknik devrim çağında,
iletişim alanındaki muazzam gelişmeler ve uzaya yolculuk çağında,
sadece Afrika, Asya ve Latin Amerikada değil bütün dünya çapında,
işçi sınıfının hemen hemen hiçbir sosyal güvenliğe
sahip olmaksızın uzun saatler çalışıp açlık sınırında
ücret aldığı bir dönem olan ngiliz Sanayi Devrimini hatırlatan
bir durumla karşı karşıyayız. Özellikle Avrupada, işçi
sınıfının son yüzyılda mücadeleyle elde ettiği
kazanımları ortadan kaldırmak için yürütülen amansız bir
saldırıya tanık oluyoruz. Sosyal güvenlik, sağlık, özel
eğitim (genellikle dini) lehine kamu eğitimine yönelik saldırılar,
gençlere fırsat tanınmaması vb. küresel kapitalizmin gündemlerinden
biridir.
Marx Kapitalde, Engels ise ngilterede şçi
Sınıfının Durumu adlı kitabında, 19. yüzyılda
ngilterede başlayan sanayi devrimini analiz ederek, dönemsel farklılıklar
ve küçük nüanslar bir kenara bırakıldığında, her ne
kadar sosyal demokratları ve her türden oportunistleri kızdırsa
da, bugün de bütünüyle geçerli olan sonuçlar çıkarmışlardır.
Müdahaleci gelişmelere rağmen proletarya, sınıf
mücadelesinin esas ve belirleyici unsuru (örgütlü ve önderlik yapılan)
olmaya devam ediyor. Sınıf mücadelesi, burjuva propagandacıların
iddia ettiği gibi ortadan kalkmış değildir ve sınıflar
varolduğu sürece de kalkmayacaktır. Ne küreselleşme, ne de başka
bir emperyalist sistem sınıfların varlığına son
verebilir. Burada tarihin motoru söz konusudur.
*
* *
Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Kaçınılmaz
çelişkilerine ve emperyalistler arası dalaşmalara rağmen
ekonomisini küreselleştiren ve bu nedenle temel politikalarını
da küreselleştirecek olan günümüz emperyalist toplumunda, proletarya ve
halk kitleleri ile omuz omuza, kendi çalışmamızı, direnişimizi
ve mücadelemizi küreselleştirmek de aciliyet kazanmıştır.
Bu, Marksist-Leninistlerin başarması gereken
acil bir ihtiyaçtır.
R. Marco
Şubat 2000
Wall Street Journal ve El Pais, Madrid,
19/12/99
El Mundo, 7/12/99
El Mundo, 1/2/00