VOLTA

 

Burjuvazinin sosyalizme ve komünizme karşı mücadele silahı:
Yapısal Uyum Programları

 

Giriş

Rusya'da 1917 Ekim devrimi, insanlık açısından yeni bir çağ açtı. Dünya'da ilk defa proleterya ve partisi (Bolşevik Komünist Partisi) tarafından yönlendirilen yeni bir toplumsal sistem olarak sosyalizm kuruldu. Bu andan itibaren kapitalizm ile yeni sosyalist sistem arasında amansız bir mücadele başladı. Uluslararası burjuvazi yeni sistemi altetmekte kararlıydı. İdeolojik propaganda, ekonomik ambargo, askeri müdahaleler vb. bütün olanaklar bu amaç için kullanılacaktı.

Dünya burjuvazisi her türlü olanağı kullanarak, komünizme karşı mücadelesinde bütün dünyayı arkasına almaya girişti. Ekonomik yardım ve özel olarak da "Yapısal Uyum Programları" (YUP), uluslararası kapitalizmin sosyalizm ve komünizme karşı mücadelesinde ayrıcalıklı araçlarından bir tanesidir.

YUP, nötr bir ekonomik araç olmaktan uzak, bireyciliği temel alan liberalizmi, özel mülkiyeti ve daha güçlü olanı savunan bir ideolojinin savunucusu ve dağıtımcısı, toplumsal bir sistem olan kapitalizmi savunmak ve sürekliliği için bir olanaktır. Bugün YUP'nın sosyal ve ekonomik zararları halklar tarafından az da olsa biliniyor ve teşhir rolleri ve niteliği hakkında aynı pek söz konusu değildir. Dünya burjuvazisi, Dünya Bankası ve IMF bilirkişileri aracılığıyla teknolojik formüller ve kelimeler, YUP'nın ideolojik ve siyasi işlemini maskelemeye çalışıyor.

Bugün, YUP bütün dünya halk ve proleterlerinde yoksulluğu yaygınlaştırıyor. Bugün kapitalist sistemin bütün dünyada paylaşımsız hegomonyası ile sosyalizm ve kapitalizm arasındaki mücadele trajik bir düzeyde bulunmaktadır. Dünya kömünistleri, özellikle hakimiyet altındaki ülkelerin kömünistleri, YUP'nın -daha çok ideolojik olan- amaçlarının içeriğinin iç yüzünü açıklamalı ve özgür ve adaletli yeni bir dünya için verilen mücadelede halkları ve proletaryayı daha çok silahlandırmak zorundadırlar.

I- YUP'ları kullanmanın objektif nedenleri

Yirmi yıldan beri, dünya kapitalist sistemi, tarihinin en ağır krizini yaşamaktadır. Çok yönlü ve derin; ekonomik, siyasi, ideolojik ve moral bir kriz. Ekonomik liberalizm tam bir çıkmazın içerisindedir; bir tarafta kesintisiz hizmet ve mal üretimi, öte tarafta, bu hizmet ve mallara ulaşmada, kitlelerin gittikçe daha az olanağa sahip olması; az tüketim ve aşırı üretimden meydana gelen bir krize neden oldu. Krizden çıkmak için burjuvazi, üretici güçleri tahrip etme, işyerlerini kaydırma, ekonomik entegrasyon, YUP gibi çesitli yöntemler kullanmaktadır.

Bugün YUP azgelişmiş ülkelerde, Doğu Avrupa'da (eski SSCB ve halk demokrasisi ülkelerinde) jandarmalık yapmaktadır. Ekonomide global talep (yani iç yatırım, kamu harcamaları ve özel harcamaların miktarı) ve dış borçların çok yüksek bir seviyeye ve iç fiyatlar düzeyindeki gelişmeye yol açabilecek; ulusal gelir ya da iç üretimin değer ile belirlenen global arz arasında bir dengesizlik var olduğu halde, uluslararası büyük finans kuruluşları IMF ve DB'na göre bur programlar borç ödeme balansını ayarlamayı, üretici aygıtların iyi bir şekilde kullanışını ve ekonomik gelişme yüzdesini hedefliyor.

YUP'nın karvamsal temeli, neoklasik ekonomik teoriden doğmaktadır ve şu şekilde özetlenebilir:

‘İçine emme’ diye de adlandırılan, bir ülkenin iç ve dış hizmet ve mal olarak harcamaları (kamu harcamaları, iç yatırım, özel tüketim) ulusal gelirden ya da ulusal üretim değerinden ya düşük ya da fazla olabilir. 'İçine emme' ile Ulusal Gelir arasındaki fark, 'solde courant' diye de adlandırılan, hizmet ve malların dış mübadele hesabının kapanmasına denk düşer. Ulusal gelir ‘içine emme’den yüksek ise, sonuç kazançlıdir, tersi ise zarardır. Bundan, önemli bir ilke ortaya çıkar: Cari açık, ya gelire göre ‘içine emme’de bir düşüşte, ya da 'içine emme' ile gelirin yükseltilmesi ile azaltılabilir. Dünya Bankası'nın (DB) ve IMF'nin bütün makro-ekonomik politikası bu ilişkilerden itibaren yapılmaktadır. Genel kural olarak ve özellikle, kısa vadede 'içine emme'yi düşürmek, üretimi yükseltmekten daha kolaydır. Bu nedenle YUP cari zararı acil kısmayı hedeflediğinde talep üzerine hüküm süren önlemler, ilk etapta öngörülenlerdir. IMF ve DB'na göre, kamu sektörü devletten gelen iç talep fazlalığı karşısında alınacak önlemlerin, bir tarafta kamu harcamalarını (ücretlerdeki kısmalar, devletin yükümlülükten kurtulması) kısmayı ve yeni vergilerle ya da başka araçlarla, geliri yükseltmeyi hedeflemesi gerekiyor. Tüm bunlara ithal ikamesi yapan ya da ihraç için malların üretimini kışkırtmak ve uluslararası planda değiştirilemeyen malların üretimini ise yıldırmayı hedefleyen kambiyo fiyatının devalüasyonunu da eklemek lazım. Önerildigi şekliyle, YUP aracılığıyla hayata geçirilen DB ve IMF ekonomi politikalarının belli bir sınıf içeriği vardır:

- Global talep üzerine etkili olan önlemlerin seçimi tarafsız değildir; söz konusu olan, krizi emekçilere ödettirmektir; ücretlerin kısıtlanması, kamu sektöründeki işçi sayısının düşürülmesi, işyerlerinin yeniden yapılandırılması, emekçilerin işten atılması vb.

- YUP, burjuvazinin krizden çıkmasına yardımcı olmayı, burjuvazinin ekonomik temelini sağlamlaştırmayı, özel sektöre çeşitli yardımları, vahşi özelleştirmeleri, serbest fiytatları vb. öngörüyor.

- İhracata yönelik malların üretimine verilen öncelikle, YUP programları, halkarın zararına uluslararası  burjuvazinin ihtiyaçlarına cevap vermeyi tercih ediyor.

II- YUP'ların gerçek hedefleri

Devletin rolünün azaltılması

IMF ve DB bilirkişilerine göre, devletin ekonomik faaliyete karışmaması, hizmetler, ticaret ver üretim faaliyetlerinden sıyrılması gerekir. Bu ise şu sonuçlara yol açar:

- Devletin elinde tuttuğu ticari ve sanayi kamu kuruluşlarının, banka ve sigortaların özelleştirilmesi;
- Kamu sektöründeki su, elektrik, telefon vb. alanlara yapılan devlet sübvansiyonlarının kaldırılması;
- Üreticiler için belirlenen taban fiyatlarının düşürülmesi, en çok tüketilen ürünlerin fiyatlarının stabilize edilmesi, böylece bu ürünleri üreten kesimlerin yıkıma uğraması.

Devleti azade etmenin resmi gerekçesi, “kamu şirketlerinin verimli olmayışı”dır. Ama, hangi verimliliten bahsedilmektedir? Bir şirketin verimliliği, onun özel ya da kamu karakterine bağlı değildir. Bir şirketin verimliligi, şirketin hedeflediği amaçlara (mali ve sosyal), çalışanlarının motivasyonuna, yöneticilerinin bilgi ve bağımsızlığına bağlıdır.

İyi yönetilen örnek kamu şirketleri arasında, (uluslararası alanda bir çok kez ödüllendirilen) SONABEL "Burkina Ulusal Elektrik Şirketi", GMB, Zama Reklam vb. vardır. Bunun yanında kötü işletilen SOFIB de Barro Djandjinaba, UAB, OK şirketi gibi, devlete milyarlarca frank borcu olan özel şirketler de vardır. Ulusal ekonomik işletme metodu olarak sunulan IMF ve DB ilkelerinin dayanağı olan "bırakınız yapsınlar - laisser faire" tutumu, bizi bir asır geriye götürdü; bu anlayış tarihe aykırıdır ve gerçek dışıdır.

Aslında, ulusal şirketlerin olmadığı ve ekonomik alanda herşeyin baştan yapılması gereken bizim gibi bir ülkede bu politika, ülkenin kalkınmasını değil, devletin devre dışı bırakılmasını istemek anlamına gelir.

Ülkemizdeki deney göstermektedir ki, devlet "bağımsızlıktan" sonra elini kolunu bağlamış olsaydı, tekstil dalında FASO FANI, şeker pancarında SUSUCO, un üretiminde GMB, büyük tüketim ürünlerin dağıtımını yapan SOVOL COM gibi devlet tarafindan kurulan şirketler gibi ulusal ticaret ve sanayi şirketleri bugün olmayacaktı.

Gelişmiş ülkelerde bile devlet birinci planda ekonomik etkendir; örneğin Fransa'da (bugün karşı çıkılsa bile) elektrik, gaz, demiryolları, büyük bankalar ve sigortalar, araba üretimi devletin elindedir.

 Gerçekten, YUP tarafından övülen özelleştirmelerin belli bir sınıf ideolojisi vardır. Burjuvazinin kafasında kamu şirketi, kollektif mülkiyeti, sosyalizmi çağrıştırıyor -oysa ki alakası yok. Burjuvazi özelleştirmeler yoluyla, sosyalizme "benzeyen" herşeyi ortadan kaldırarak özel ve kapitalist üretim araçları karekteri üzerindeki bütün anlaşılmazlıkları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Döviz ve borçlar sorunu

1980'li yıllarda, büyük bir finans krizi kapitalist dünya sistmini sarstı. Bu krizin ateşleyicisi, dış borçları altında ezilen ve borç ödemelerini durdurma kararı alan Meksika olmuştu. Bu durum, uluslararası finansa büyük korku yaşattı; çünkü Meksika'nın kararı her an çökebilecek olan kapitalist sisteme karşı bir bütün olarak ciddi bir tehdit oluşturuyordu. IMF ve DB, sistemi kurtarmak için hiç görülmemiş bir çabuklukla, Meksika ve diğer ağır borç altındaki ülklere geniş çaplı mali müdahalelerde bulundu. O dönemden itibaren, sadece borçların ödenmesi değil, aynı zamanda yeni kredileri elde etmek için de ağır koşullar ilan edildi.

YUP dikkatlice incelendiğinde, öncelikli amacının dış borçların ödenmesi olduğu anlaşılacaktır. "Önlemler listesi", birikmiş dış borçların temizlenmesi için kısa bir süre dayatıyor ve yeni kredi talep etmek için bu koşulun yerine getirilmesi zorunlu kılınıyor. İç borçların ödenmesi konusunda, IMF ve DB'nin aynı katılığı ve aceleciliğinin sözkonusu olmadığını görebiliriz. YUP'nda ortaya konan önlemlerin tümü, devletin, özellikle dış borçlarını ödemek için tüm kaynaklarını açmasına yöneliktir.

YUP'lar, borçlanmış ülkelerin uluslararası finans anlaşmalarına uymalarını zorlayan direktiflerdir. Bu programlar, borç altındaki ülkelerin borcunu ödeyememesi durumunda başgösterebilecek mali krizleri önleyici tedbirler durumundadır.

Demek ki YUP'un amacı, azgelişmiş ülkelerin gelişmesine yardım etmek değil, tersine, dünya kapitalist sistemini savunmaktır.

IMF'nin misyonlarından birisi de uluslararası ticareti teşvik etmektir.  Ulusal pararaların liberalizasyonu da YUP'un taleplerinden biridir. YUP'a tabi olan ülkeler, kendi paraları ile kapitalist dünyanınkiler arasındaki bütün engelleri, fiyat ve gümrük engellerini, kotaları, düzenleyici denetimleri ortadan kaldırmak için bütün önlemleri almak zorundadırlar. Burada IMF'nin hedefi, bu programlarla, azgelişmiş ülkeleri (aynı şekilde, Doğu Avrupa ülkelerini) dünya kapitalist sistemine bütünüyle entegre etmek ve kapitalist dünya pazarını kurmaktır. GATT'ın kaldırılması ve Dünya Ticaret Örgütü'nün kurulması ile hedeflenen, işte bu dünya pazarının globalleştirilmesidir.

III- YUP'ların toplumumuzda yarattığı perspektif değişiklikleri

YUP'lar, toplumumuzun yaşantısında, tabandan üstyapıya kadar tüm sektörlerde değişim ve dönüşümleri beraberinde getirmektedir. Bugün yaşanan değişikliklerin esas içeriği, toplumumuzu, devlet unsurlarına sahip bir yapıdan ultra-liberal bir topluma dönüştürmektir. Özelleştirmeler bu dönüşümün esas motorunu teşkil etmektedir.

Toplumun ekonomik temelindeki değişiklikler

Bütün ticari ve sanayi sektöründeki kamu ve yarı-özel şirketler özelleştirmeye açılıyor. Hatta, su, elektirik, telekomünikasyon vb. stratejik sektörler de, bazı bölge ülkelerinde (Fildişi, Senegal) olduğu gibi özelleştirilecek.

1984'te Ulusal Devrim Konseyi tarafindan kamulaştırılan topraklar, IMF ve DB'nın baskılarıyla yeniden özelleştirilme sürecindedir.

Bütün bunların temel sonucu olarak, özel mülkiyet ülke ekonomisinin esas temeli olacak ve burjuvazi üretim ve malların dağıtımı üzerinde tek başına karar sahibi olacaktır.

Su, elektrik, PTT ve telekominikasyon, ulaşım, büyük tüketim ürünlerinin dağıtımı gibi kamu sektörleri dağıtılacak ve halkın büyük bir kesiminin erişemeyeceği duruma getirilecektir.

Özelleştirme operasyonu, devlet iktidarının bağrındaki kişilerin desteğine sahiptir: Genel müdürler, bakanlar, milletvekilleri vb. kısacası bürokratik-siyasi burjuvazi, kamu ve yarı-kamu şirketlerini tekeline almaktadır. Böylelikle, siyasi-bürokratik burjuvazi, özelleştirme mekanizmasıyla, kendisine bir ekonomik temel yaratıyor ve girişimci burjuvaziye dönüşüyor. Ülkemizin burjuva ailesi, yeni bir cinsin katılımıyla zenginleşecek: Dün "devrimci" olan ve bugün yeni zenginler durumuna gelenlerden oluşan bir yeni cins. Bunlar, zenginleşmek ve iş dünyasında kendilerine bir yer edinmek için devlet aygıtı içerisindeki konumlarını kullandılar.

Yeterli mali olanakları olmayan yeni zenginlerimiz, yabancı sermayenin çoğunlukta bulunduğu özellleştirilecek şirketleri, yabancı kapitalistlerle ortak "satın" alıyorlar.

IMF'nin talebiyle hükümet yabancı yatırımlara oldukça uygun bir yatırım yasası ve maden işletmeciliği yasası çıkardı. Şimdiden pekçok maceracı, altın ve diğer kiymetli madenleri aramak için ülkenin her köşesini kazarak altını üstüne getiriyor.

YUP'un hayata geçirilmesi, ülkemizin ticari ve sanayi şirketlerinde yabancı sermayanin hakimiyetini de beraberinde getirmektedir. Faaliyetlerinin yönelimi ise, ulusal çıkarlar temelinde değil de uluslararası kapitalizmin çıkarları üzerinden belirlenecektir.

Kırsal kesimde ise iktidarın sloganı, "toprak çalşanın" değil, "toprak çalıştırabilenindir". Sadece büyük mali olanaklara sahip olanlar, yani yerli burjuvazi ve yabancı kapitalistler en verimli toprakları mülk edinebilieceklerdir. Köylüler ise, bu imkanlara sahip olmadıkları için dışarı atılacaklar ve onlar, ya tarım işçisine dönüşecek, ya verimsiz topraklara bağlanacak, ya da gençlerin geleceği için yurtdışına göç edeceklerdir.

Şimdiden, bazı bölgelerde, toprağı işlemek için kullanılan traktörlerle büyük sömürü vardır ve sıkıntısız köylü sayısı çok azdır.

Tarım için uygulanan YUP'lar aracılığıyla finansörler, bu sektörde yatırım yapmak için zaten olanakları olanlara kredi vermeye hazırlar. Fakat kırsal kesimi uluslararası ticaret aracılığıyla dünya kapitalist sistemine bağlamak için, öncelik rant kültürüne ve ihracata veriliyor.

Tarım sektöründe YUP'un hayata geçirilmesi ile amaçlanan, kırsal kesimde kapitalizmin gelişmesini hızlandırmaktır. Bunun en büyük sosyal sonucu ise, kırsal kesimdeki toplumun sosyal sınıflar içinde tabakalaştırılması sürecinin hızlanmasıdır: Halen embriyo halinde olan kırsal burjuvazi, bu yolla belli bir gelişme gösterecek ve şu anda sayısı az olan tarım proletaryası hızla çoğalacaktır.

Toplumun ekonomik temeline ilişkin analizimizi bitirirken zenginliklerin dağılımı üzerine birkaç söz söyleyelim. Kapitalist toplumda, ulusal zenginliklerin büyük bir kısmına burjuvazi tarafından el konulmuştur. Patronlar, devlete milyarlarca vergi borçludur. İşverenlerin çoğu, işçilerin sosyal sigorta primlerini ödemiyorlar. Aslında, ulusal zenginliklere burjuvazi tarafindan el konulmasının en basit şekli burada yatmaktadır. Ayrıca, devletin ve patronların işçilere dayattığı haksız vergileri ve kesintileri de unutmamak gerekir.

Ücretlerden kesilen vergilerin (IUTS) arttırılması, kayıtdışı sektörleri etkileyen yeni bir verginin (CSI) çıkarılması, avansların dondurulması, devlet memurlarının kademe gösterge değerinin düşürülmesi, patronların memur emeklilik sandığına ödeyeceği katkı yüzdelerinin düşürülmesi, ihracat vergisinin  düşürülmesi gibi mali reformlarla, zenginliklerin adaletsiz dağılımı daha da kötüleşecektir. Sözkonusu olan, borçların ödenmesini karşılayacak gelirin sağlanması için her yolu kullanmaktır. Bütün bunlara, bundan sonra yabancı yatırımcıların karlarını serbestçe yurtdışına çıkarma olanağına kavuşmalarını da eklemek lazım. Buradan çıkacak sonuç, emekçilerin aleyhine, açık bir şekilde zenginliklerin dağılımı sisteminin değiştirildiğidir. Ve esas zenginliklerin yaratıcısı olan işçiler zararına, ülke zenginliğinin büyük bölümüne yerli burjuvazi ve uluslararası finans el koymaktadır.

YUP'ların bir amacı da, -bölüşüm sistemini yeniden düzenleyerek- ülkelerin mali gelirlerini yerli burjuvaziye belli bir kırıntı bırakacak şekilde, uluslararası büyük finans kasalarına aktarılmak üzere toplamaktır.  Bu nedenle, bu ülkelerin ve nüfusunun daha da yoksullaşması ve yıkıma uğraması kesindir.

DB ve IMF, ülkemizin eğitim, sağlık ve finans şirketlerini öncelikli sektör olarak belirlediler. IMF, sadece bu sektörlerde personelin işe alınışına izin veriyor. Sanayi, tarım, hayvancılık, su vb. sektörler ise öncelikli değillerdi. İşte burada saçma bir anlayış vardır. Önemi inkar edilemese de eğitim, sağlık ve finans şirketleri bir ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasının tek temeli olamazlar; ama bizim ülkemizde olan budur. 

Mali kuruluşlar (maliye, gümrük, vergi vb.), vergi ve kesintileri daha iyi toplayabilmeleri için gereken araçlarla donatılıp, personel, teknik ve bina konusunda güçlendirilecekler. Hiçbir sektör bu kesintilerden muaf olmayacak. Bundan böyle, kayıtdışı sektörde yapılan şekliyle ayakta tutma yöntemleri uygulanacak. Bunların ardındaki think-tank olan IMF ve DB'nın yardım ettiği hükümet, bütün nüfusu ve bütün faaliyetleri "kapana kıstırmak" ve denetimi altında tutmak için finans servislerini ağ gibi örgütleme süreci içindedir. Tabii ki burada en çok denetim altında tutulacak ve en çok bedel ödemek zorunda kalacak olanlar, en güçsüz kesimler olacaktır. Amaç, devletin borcunu halka ödetmektir.

Sağlık alanında anahtar kelime, halkın kendi yükümlülüklerini kendisinin yerine getirmesidir. Bu da, vizite, hastane, tedavi vb. herşeyin paralı ve pahalı olması demektir. Acil servisler yoktur. Özelikle devalüasyon ve deregülasyonun ile birlikte ilaçların daha da pahalılaşması, sağlık harcamalarını katlanılmaz boyutlara çıkardı. Sonuç olarak, halk kitlesel bir şekilde oraganize sağlık kurumlarından uzaklaşıp, geleneksel pratisyene ve eski tedavi yöntemlerine yöneldi.

Eğitim alanında YUP'u esas olarak ilgilendiren ilköğretimdir. IMF ve DB, ne orta ve yüksek öğrenimden, ne de bilimsel araştırmadan sözetmekle ilgilenmiyorlar. Azgelişmiş ülkeler, teknisyen, kadro, bilim adamı ve yüksek düzeyde araştırmacı yetiştirdiğinde diğer uluslararası bilirkişiler ve danışmanlar ne olacaktır?

Bizim, sonsuza kadar emperyalist ülkelerin bilimsel danışmanlığı altında kalmamız gerekiyor. Bize gerekli olanı, kendilerinin bilirkişileri "icat edecek" ve "buluacak"tır. Halkımızın ve ülkemizin toplumsal gelişimi için bizim araştırma yapma, yaratma ve bulma hakkımız yoktur. Eğitim sisteminin reformu inşa halindedir. Eğitim tutarının gittikçe pahalılaşmasıyla sadece zengin çocukları yüksek öğrenime kadar gidebilecektir. Yoksulların çocukları ise, baştan savma bir eğitime, hatta okuma yazma bilmemeye mahkum olacak, buna karşın yüksek ögrenim ise sadece zenginlerin çocuklarına açık olacaktır. Yani eğitim sisteminin, toplumumuzdaki mevcut sınıf  ilişkilerini yeniden üretmek ve mülk sahibi azınlığın, varlıksız çoğunluk üzerindeki hakimiyetini sürdürmesini sağlamak gibi toplumsal bir fonksiyonu vardır. Böylece bu sistem, dünya çapında güç ilişkilerini burjuvazi lehine güçlendirmeye yarıyor.

Toplumun üstyapısında gerçekleşen değişiklikler

Toplumun üstyapısını, bütünüyle özel kapitalist ekonomik temele uygun hale gelecek tarzda dönüştürmek için, kurumlardan başlayamak üzere bir dizi yasa çıkarılmaktadır. Sözkonusu olan, ultra-liberal bir toplum için gereken yasama, yürütme ve siyasi personeli hayata geçirmektir.

Bundan böyle, sanayi ve ticaret aktivitelerinin eksiksiz hukuki bir çerçeveleri olacaktır. Kısacası, yabancı özel yatırımcılara, veri muafiyeti, karlarını serbestçe yurtdışına çıkarma vb. iştah kabartıcı avantajlar sunmak için yatırım yasaları gözden geçirildi. Devletin ülke topraklarından büyük tavizler verdiği, altın ve diğer maden işletmecilerinin çıkarlarını garanti altına alan yeni bir maden yasası çıkarıldı.

Fiyatların bütünüyle serbestleştirilmesi garanti altına alındı. Fiyatları düzenleme komisyonu kaldırıldı; bazı kitle tüketim malarının fiyatlarını dengeleyen kuruluşlar kaldırıldı ya da faaliyet alanları yeniden düzenlendi. Tarım, Sanayi ve Ticaret Odası tamamiyle özel denetime devredildi. İş ve ticaret hukukunda bilirkişi formasyonu ve ticaret anlaşmazlıklarında da yetkinleşen Asliye (denetleme) mahkemelerinin kurulmasıyla farklı bir hukuk yerleştirilecek.

Ülkemizde özel hukukun yeniden prestij kazanması, artık her alanda yasal olarak korunacak olan özel mülkiyetin hakimiyetinin ilanı anlamına gelir: Kullanmak, faydalanmak ve suistimal etmek (usus, fructus, abusus). Yani mülkiyet sahibinin zenginliğini kullanma, zenginliğinin meyvasını yeme ve onu kötüye kullanma hakkı. Bu da şu anlama geliyor: Açlıktan ölenler varken, zenginlerin yiyecek atma hakkı vardır. Bugün olan da budur.

İşgücü pazarının liberalleştirilmesi amacıyla iş hukuku yenilenerek grevler neredeyse imkansız hale getirilmiş ve işe alma ve işten atma konularında işverene tam yetki verilmiştir.

IMF ve DB; emeğin, sermayenin ve malların dünya çapında serbestçe dolaşımıyla ekonomiyi globalleştirmek için bu bahsettiğimiz hukuk araçlarını dünyanın her tarafında hayata geçirmek için çaba sarf ediyor. Bunların ülkemiz açısından getirdiği dört temel sonucu şöyle açıklayabiliriz:

1- En iyi durumda, ülkemiz, yabancı sermaye tarafından işgal edilecek ve bağımsız ulusal gelişmeyi hiçbir zaman gerçekleştiremeyecektir.
2- Ülkemiz, var olan birkaç şirketin de, koşulların daha elverişli olduğu ülkelere taşınmasıyla, tam bir yatırım eksikliğiyle karşı karşıya kalacaktır.
3- Yerli sanayimizin üretimi uluslararası rekabet karşısında ayakta duramayacağı için ülkemiz, gelişmiş kapitalist ülkelerin mallarının çöplüğü durumuna gelecektir. 
4- Ülkemiz, Güney ülkeleri ve diğer ülkeler için bir işgücü deposu olarak kalmaya mahkum olacaktır.

Üstyapı açısından ise, devlet aygıtı bazı köklü değişikliklere maruz kalacaktır. "Ulusal oturum" çağrısının, devletin fonksiyonu ve rolünü yeniden tanımlaması beklenmektedir. Yürütme ile ilgili reform, kamu personelinin otomatik terfisine son verecek ve yerine "hak" edenlere terfi sistemi getirilecek. Bundan sonra kamuya alınacak personele sözleşmeli statü uygulanması öngörülüyor. Sözkonusu olan, kamu yönetimindeki memur statüsünü iptal etmek, yerine Amerikan sistemine benzer sözleşmeli yönetim geçirmektir. Bu, kariyer ve gelecekleri şeflerinin arzularına bağlı memurların konumunu oldukça zayıflatacak, haklı talepleri için mücadele etmeyen, uysal, sırtına her türlü angarya yüklenebilecek bir işgücü yaratılmasına yol açacaktır.

Kısacası, iş yasasının yeniden gözden geçirilmesi ve kamu yönetimindeki reformlarla esas amaçlanan, ülkedeki toplumsal mücadeleleri önlemek ve hükümeti sosyal çatışmalardan uzak tutmaktır. 

Kamu finansmanı da bu reformlardan payını alıyor. IMF tarafından dayatılan ve hayata geçirilen yeni bütçenin esas amacı, ülke gelir ve harcamalarını IMF'nin tam denetimine almaktır. İşte bu çerçevede, devletin egemenlik ve yetki alanındaki bütçe, ülkemizin saygın milletvekillerine sunulmadan önce Washington'da IMF tarafından onaylanacaktır.

Devlet iktidarının temel direği olan ordu da reformlardan kaçamadı. YUP anlayışı, "apolitik" ve "devlet bütçesinden" geçinmeyen bir ordu istiyor. Orduda personel sayısının düşürülmesi gündemdedir. Elit birlikler (jandarma, başkanlık korumaları), eski kooperasyon bakanı Bay Debre'ye göre "demokrasinin herhangi bir ögrenci devriminin merhametine bırakılmaması için", her türlü olanaklarla donatılacak. Ordu, IMF ve DB'nın hayata geçirdiği sistemin  istikrarını garanti altına almak zorundadır. Bunun için de, sistemin içinde patlaması kaçınılmaz olan toplumsal mücadeleleri bastırmaya hazır olmalıdır.

YUP sadece ekonomik değil, aynı zamanda politiktir de. Girişim özgürlüğü için, ona uygun siyasi özgürlük (düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü) de gerekir. Bunun için, YUP programı altında bulunan ülkelere "Batılı güçler" demokrasiyi dayatıyor; hatta bunu yardım vermede şart olarak koşuyorlar. Batılılara göre demokrasi, çok partililiğin, muhalefetin, bağımsız basının, parlemantonun, bağımsız yargının vb. olması demektir. Bir başka ifadeyle, YUP altındaki ülkelere batılıların dayattığı siyasi sistem, liberal burjuva demokrasisidir.

Burada Burkina'da demokrasi makinası, 1990'da, yetkililerin YUP'un ilk sözleşmelerini yaptıkları dönemde çalıştırılmaya başlatıldı. Bugün bu makina çalışmak durumundadır; bir anayasa, çok sayıda siyasi parti, gazeteler, serbest radyolar, bir parlemento vb. mevcuttur. Fakat, çok partili demokrasimiz tek partili sistem gibi işlemektedir. Siyasi partiler düzeyinde, devlet başkanının partisi olan ve çoğunluğa sahip olan Supra Partisi, zaten gölge durumunda bulunan diğer tüm partileri ezdi. Yasalar Cumurbaşkanı tarafından yönlendiriliyor; devlet başkanının partisi tarafından yönetilen parlemento, sadece Cumurbaşkanı’nın isteklerini yasalara çeviriyor. Basın, Cumurbaşkanı yetkisi altında olan Yüksek Bilgilendirme Konseyi'nin gözetimi altındadır. Ülkemiz gerçi şimdi de öyle, iktidarın gizli demokratik kurumlarıyla politik bir sistem, aktörlerin düşünceleri ve insiyatiflerine kapalı, devlet başkanının isteğine göre düello vb. kapalı bir demokrasiye doğru gelişmektedir.

IV- YUP'ların felsefi ve teorik kökenleri

YUP, 18. ve 19. yüzyılda ekonomik liberalizmin kurucularının felsefi düşüncelerinde ve ekonomik doktrinlerinde teorik temelini bulmaktadır. Bu doktrine göre toplumu otomatikmen ve dengeli bir şekilde ayarlayan yasalardan oluşan "tabii bir düzen" vardır. Fizikçi Dupont de Nemours'un söylediklerine bakalım: "Bağdaşmak için, insanların tabiatları ile belirginleşen bir amaçları vardır. Bu amacı gerçekleştirmek için temel araçlar ise yasasız ve kuralsız olamaz; çünkü belli bir sona yönelen fiziki eylemde yasa ve kuralsızlık olamaz. O halde bütün toplumu oluşturan temel yasalara bürünen genel ve doğal bir düzen vardır.

“İnsanın fiziki ihtiyaçları, ortak çıkarları ve oluşumları üzerine kurulu bütün anlaşmalardan önce tabii bir toplum vardır." (Yeni Bir Toplumun Gelişmesi ve Kökeni, Nouv. edit. Paris, 1910, s.7 ve 11)

Liberalizme göre kollektif çıkarlar şahsi çıkarların toplamıdır ve herkesin kendi çıkarları peşinde koşturması, herkesin çıkarlarını gerçekleştirmesiyle çakışmaktadır. Ekonomi politiğin babası olarak değerlendirilen Adam Smith şunları yazmaktadır. "Her insanın kendi durumunu iyileştirmek için aralıksız ve düzenli gösterdiği çaba, ulusal kamu ve özel zenginliğin oluşmasında bir prensiptir.

"Her şahıs sermayesini ulusal sanayide kullanmak ve ürünün mümkün olduğunca daha büyük olması için bu sanayiyi yönetmek için çaba sarfeder. Her şahıs, toplumun senelik gelirini büyük kılmak için mecburen çalışır. Böyle davranarak şahsın tek amacı kar olarak görünmeyecek şekilde, hesaplamadığı bir sonu gerçekleştirmeye yönelmektedir." (Jean Caude Antoine'in Makro-Ekonomik Analize Giriş kitabında A. Smith'ten yaptığı alıntı,1953 baskısı, s.80-81)

Burada ekonomik olguların açıklamalarında tamamiyle metafizikle karşı karşıyayız. Aynı zamanda bugünkü ultra-liberal ekonomistlerin dogmalarıyla öne sürülen "bırakınız yapsınlar -laisser faire" felsefi temelinde vardır.

"Tabiatın hareketini serbest bırakmak" düşüncesini söyleyen bu teorinin yanı sıra liberalizm, özgürlüğü ve kendi çıkarını aramada, kişiye egemenliği vaat  ediyor. Her şahıs kendisi için iyi olanı seçmede, kendi hakemliğini kendisi yapacaktır. Böylece liberalizm teorik ve felsefi alanda bir çelişki ile karşı karşıya kalmaktadır. Bir tarafta tabiatın hareket etmesini serbest bırakma zorunluluğu, öte tarafta ise şahsın kendi hakemliğini serbestçe yapma özgürlüğünü yüceltmek.

Bugün neoliberalizm ekonomik alanda devleti düşman ilan etmekte ve "daha az devlet" sloganını yüceltmektedir. Ultra-liberaller hiçbir şeyi üretmediler. Onlar, sadece ilk kaynağa başvurdular. 1691'de Sir Dudley North şöyle yazıyordu: "Hiçbir halk, devletin müdahalesiyle zengin olmamıştır; ticaret ve zenginliği getiren, barış, sanayi ve özgürlüktür." (Ticaret üzerine eski İngilizce yazılarından seçmeler, Londra, 1856, s. 510-511)

Ultra-liberallere göre devletin bir rolü varsa o da özel mülkiyeti korumaktır. Zaten daha önce Dupont de Nemais de anılarında aynı şeyleri söylüyordu.

"Kendiliğinden oluşan mallara engel olmamak ve başkasının mülkiyetinde gözü olan azınlıktakileri savcılarımız tarafından cezalandırma görevi olan sizin kutsal görevlerimizin ne kadar basit olacağını göreceksiniz."

Özel mülkiyet, her zaman sınıf mücadelerinin merkezinde oldu. David Hume'a göre özel mülkiyetin birinci ilkesi emektir. Fakat, mülkiyetin dağılımında eşitsizliklerin varlığını saptayarak haklılığını da belirtiyor. Ona göre, bu alandaki bütün eşitlikçi önlemler maddi canlılığın yok edilmesiyle üretimi büyük oranda düşürecektir.

"Bir insan daha önce hiç kimseye ait olmayan bir şeyde sanayisini güçlükle çalıştırıyorsa, onun meydana getirdiği değişiklikler o insanla şey arasına bir ilişki koyuyor ve bize de özel mülkiyet diye tanımladığımız yeni bir ilişkiyle ona mal etmek düşer.

"Kabul etmek gerekir ki", diye devam ediyor, "biz bu eşitlikten uzaklaştığımızda zengine sağlamaktan çok fakiri memnuniyetten yoksun bırakıyoruz ve çoğu zaman çok sayıda ailenin, hatta bir bölgenin sırtında bir tek insan önemsiz bir caka ile tatmin oluyor. Bununla birlikte varlık içerisine koyabildiğimiz kadar eşitliği koyalım, sanatlar, bilimler ve sanayi arasındaki derece farklılıkları bunu yok etmede fazla gecikmez. Kişinin eylemi içerisinde etki gücünü (şahsın aktif kaliteleri) frenlediğiniz  takdirde toplumu yoksulluğa indirgersiniz ve küçük bir azınlığın yoksulluğa sürüklenmesini engellemek için de bütün toplumu yoksulluğa itersiniz". (A. Schatz, David Hume'un Ekonomik Eseri, Paris, 1902, s.116) Sir Dudley North daha önce tek dünya pazarı düşüncesini formüle etmişti.

"Ticaret açısından bütün dünya bir tek ulustan, bir halktan ibarettir, uluslar şahıslar gibidir." (age., s. 510-511)

Cournot, hayatta kalma mücadelesi ve doğal seleksiyon konusundaki Darwinci teoriyi çağrıştırıyor: "Buna bir de sosyalist dayanışmayı, pratikteki birkaç biçimiyle ekleyin; bu dayanışmanın  kendisi ulusal güçlerin zayıflaması demektir; çünkü sonuç olarak sözkonusu olan sağlam, aktif, öngörülü ve daha ekonomik üyelerin daha cılız, tembel, umursamaz, fiziki ve moral olarak eksik üyelere yardım etmeyi öngörüyor... Sosyalizm üstün bir güç kapsayarak sadece kısmi uygulamaları içeriyor; halbuki ekonomik özgürlük ilkesi (bilimin koşullarına uygun düşen ekonomik zorunluluğun ilkesi olduğunu iyi kavramak lazım), bütün örgütlü uluslarda, onların iç örgütlenmeleri ve karşılıklı dayanışmalarında rol oynuyacaktır." (Temel Fikirler Arasındaki Bağlantı Üzerine, Paris, 1911)

Ekonomik gelişmede işçilerin rolü, sermayeye sahip olanların çıkarı uğuruna gözardı  edilmiştir. Yine "dinamik girişimci" teorisinde J. Shumpeter şunları ileri sürüyor: "Gelişmeyi sağlayanlar şirket şefleri, yaratıcılar ve esnaflardır".

Tam olarak 18. yy. sonları ve 19. yy. başlarında inşa edilen liberal ekonomik doktrinin temel tezi şu şekilde formüle edilebilir: Ulus, şirket ve bireyler arasındaki serbest rekabet, dışlandığı düşünülen bireyler için "en yüksek derecede doyumu" garanti eder. İşte YUP pazarlayıcısı IMF ve DB ekonomisterinin ilkesi budur. YUP'lar, burjuva ideolojik içeriğe sahiptir. Bunlar, sosyalist sisteme karşı dünya burjuvazisinin, bütün ülkelerin kapitalizme uyum sağlamasını, dünya çapında kapitalist sistemin tek toplumsal sistem olarak kurulmasını içeren mücadele stratejisinin parçalarıdır. Ekonomik politikalarla YUP'lar burjuva sınıfının ideolojisi olan liberalizmi yayıyor ve kapitalizm ve burjuvazinin toplumsal sistemi içerisinde dayatıyor. Böylece, IMF ve DB programlarıyla, ülkemizde aydın sınıfı içerisinde bir burjuva ideolog kesimini oluşturmak ve sosyalizm ve komünizme düşman, kapitalist sosyal sistemine ideolojik olarak kazanılmış aydınlar yetiştirmeyi hedefliyor. Mesela 4 Ağustos 1983  "devrimi" lehine komünizm imajı altındaki bütün siyasi grupçuklar, adlarındaki komünizm kelimesini yok ettiler ve "sosyal demokrasi partisi" ya da "gelişme partisi" olarak değiştirdiler. Gelişme üzerine yapılan resmi açıklamalar, özel sektöre övgüden, özelleştirmenin "geri dönülemezliği"nden ve onu "gelişmenin motoru" olarak göstermekten ibarettir. Ve burjuvazinin mahkemeleri de, komünizmi karalamak ve liberalizmi kutsamak için bütün olanakları kullanıyor.

Çok sayıdaki liberal ekonomik doktrine ilişkin tezlere, ekonomik özgürlük partizanları tarafından bile karşı çıkıldı. Fakat 1980'li yıllardan beri, burjuva entelektüelleri, "sosyalizmin zorlukları" ya da "komünizmin ölümü"nü kullanarak ekonomik liberalizmin aşırı tezlerini ileri sürüyorlar. Bugün burjuvazi tarafından dünyaya empoze edilen, tam fanatik bir liberalizmdir. Bunu gerçekleştirmek için, yani bahsedilen bu fanatik liberal doktrinin pratikte ekonomi politiğe dönüşmesi için, savunucularının siyasi iktidarı ellerinde bulundurmaları gerekiyordu. Dünya burjuvazisi içerisinde fanatik liberal politikaların gerçek temsilcileri olarak Ronald Reagan'ın  ABD'de, Margaret Tatcher'in Büyük Britanya'da iktidara gelişleri bundandır. Onlar, yoksulları ve güçsüzleri kendi kaderlerine terk ederek, zenginlerin ve güçlülerin savunucusu olma şampiyonluğuyla ünlendiler. IMF ve DB'nın fanatik liberal bilirkişilerinin dünya kapitalist burjuva program platformlarını hayata geçirmeye çalışmaları şu şekilde özetlenebilir:

- Ekonomik hayatın tek yasası olarak "serbest" pazarın hükmetmesi;
-Toplumsal ve ekonomik gelişme faaliyetinde devlet rolünun inkarı;
- Kamu hizmetlerinin dağıtılması;
- Sosyal güvenliğin kaldırılması.

Bu platform, isçilere ve emeğe karşı emperyalistlerin ve sermayenin koruma ve savunma platformudur. Gerçekten de sadece güçsüzler ultra-liberalizm dogmalarına maruz kalıyorlar. Büyük kapitalist devletler, zordaki ekonomik özel sektörü desteklemek, pazarlarını korumak için önlemler almak, burjuvazinin çıkarları söz konusu olduğunda yabancı işçileri kapıdışarı etmek için devlet aracılığıyla müdahale etmekten geri kalmıyorlar. Öte taraftan idealist aşırı liberalizmin "tarafsız", soyut birşey olarak göstermeye çalıştığı "pazar"ı teşhir etmek yerinde olur. Pazarın arkasında, somut sınıf güçleri, iki büyük sınıf bloku çatışmaktadır. Bir tarafta bireylerden, bireylerden oluşan gruplar, şirket ya da şirketlerden oluşan şirket gruplarından, uluslar ya da uluslardan oluşan gruplardan oluşan burjuvazi; öte tarafta, eylem ve olanakları sendikalar, siyasi partiler, grevler, sokak gösterileri vb. olan halklar ve proleterya.

Burjuvazinin kampı hem açık hem de gizli devasa olanaklara sahiptir: Ekonomik ve politik iktidar, rüşvet, casusluk, mafya, mason locaları, katliamlar, askeri saldırılar vb. Fakat aynı burjuvazi kampı içerisinde, dünya ölçeğinde pazarın paylaşımı için değişik gruplar arasında amansız bir mücadele de sözkonusudur. Bütün askeri, siyasi ve ekonomik yetki burjuvazinin kendisidir ve meşhur piyasa yasası, burjuvazinin, daha doğrusu burjuvazinin içerisinde (birey ve gruplardan oluşan) güçlülerin yasasından başka birşey değildir. Sonuç olarak, neyin üretileceğine, ne zaman ve ne miktarda üretileceğine; neyin, ne zaman ve hangi fiyattan satılacağına karar veren nesnel ve soyut bir pazardır bu.

YUP'lar, uluslararsı burjuvazinin dünya kapitalist sistemi krizden çıkarmak için kullandığı araçların bir parçasını oluşturmaktadır. YUP'lar, sermayeyi büyütmenin, kapitalist artı-değeri gerçekleştirme alanında onu büyütmenin, ve sonuç olarak da dünya kapitalizminde kar oranlarının düşme eğilimine karşı mücadele etmelerinin bir aracıdır.

YUP'ların uygulanmasıyla ülkemiz burjuvazisi içerisinde yeni çelişkiler meydana gelecektir. Bürokratik burjuvazi, özelleştirmenin bütün meyvesini kendi tekeline almak istiyor. Bu burjuvazi, ipleri ele almak ve hala ticaret ekonomisinin temelinde yer alan komprador burjuvaziyi tasfiye etmek için devlet aygıtı içerisindeki konumunu kullanmaya çalışıyor.

YUP'ların pratiğe geçirilmesinde, özellikle de devalüasyondan sonra, ülkemiz nüfusu sürekli bir yoksullaşmaya doğru gidiyor; yoksulluk, insanları açlık ve moral çoküntüye maruz bırakarak giderek daha geniş kesimleri etkiliyor. Ayrıca kitlelerin giderek proleterleşmesinde şu faktörler etkili oluyor:

- Pazarlarımızın tamamının uluslararası rekabete maruz kalmasıyla küçük esnaflar ve küçük işverenlerin tahribata uğraması;

- Özelleştirmeler ve yeniden yapılandırmalar sonucu işten atmaların yoğunlaşması;
- Köylülerin topraklarından edilmesi;
- Eğitimli ve kalifiye insanlar arasında işsizliğin artması.

Yine YUP'ların hayata geçmesi toplumumuzda kutuplaşmayı hızlandıracak ve ülkemizde sınıf mücadelesinin gelişmesinin nesnel koşullarını yaratacaktır.

YUP'lar, burjuvazinin proletaryaya karşı bir politik mücadele aracı ise, proletarya da politik mücadele ile kendisini savunmalıdır. Proletarya ve halk için, YUP'lara karşı alternatif, kapitalizmi devirmek ve durumu kendi lehlerine radikal şekilde değiştirecek sosyalizmi kurmaktır. Fakat halk, acilen şu talepler için mücadele etmelidir:

- YUP'lara son!
- Kamu zenginliği halkın denetiminde olmalı!
- Gerçek siyasi özgürlük!

- Ulusal zenginliğin, kamu mal ve hizmetlerinin peşkeş çekilmesine son!