Dizginlerinden boşanmış anti-komünist
kampanya devam ediyor. Burjuvazi, komünist güçlere ve özellikle de komünist
düşüncenin kendisine saldırmak için elindeki tüm araçları
kullanıyor. Bu saldırılar, bazı yerlerde diğerlerinden
daha fazla yoğunlaşıp partinin ortadan kaldırılmasına
kadar varan ciddi kayıplar vermemize yol açmakla kalmadı, halkların
tarih bilincini silmeye, ya da en azından onu tanınmaz hale getirmek için
çarpıtmaya yöneldi. Çamur at izi kalsın ikiyüzlülüğüne
başvuruyorlar.
Bu alçakça kampanyanın en son örneklerinden birisi,
Fransa'da Laffont Yayınevi'nin çıkardığı "Komünizmin
Kara Kitabı"dır. Bu kitap, başını Stéphane
Courtois'in çektiği ve aralarında "dönekler endüstrisi"ni
(Benedetti) şişiren birçok eski kömünistin de bulunduğu bir
grup "tarihçi" tarafından yazıldı. Bildiğim kadarıyla
kitap şimdiye kadar sadece Fransa ve İtalya'da yayınlandı
(yakında İspanya'da da çıkacak); ama kaçınılmaz tartışmaların
yankısı şimdiden buraya kadar ulaştı.
Madrid gazetelerinde yayınlanan kitaptan alınmış
seçme pasajlardan anlaşılıyor ki, "revizyonist" olarak
tanınan bu tarihçiler, komünistlere ve komünist ideallere karşı
savaşmak ve çamur atmak için, Üçüncü Reich'ı rehabilite etmede
kullanılan yöntemlerin aynısına başvuruyorlar: Kanıtları
inkar etmek, gerçekleri çarpıtmak, yalan söylemek ve iftira atmak.
İnsanların yakılması mı? Tamamiyle Alman karşıtı
bir propaganda. Gaz odaları mı? Öyle birşey yok. vs. vs.
Anti-komünist "revizyonist" tarihçiler kabalıkta, kinizm ve çarpıtmada
meslekdaşlarından geri kalmıyorlar. Böylece onların, Komünist
Manifesto'yu, Ekim Devrimi'ni, çarlığın tasfiyesini ve komünistlerin
önderliğinde halkın iktidarı ele geçirmesini sadece basit
olaylar olarak sunduklarını görüyoruz. Anekdotlar, Auroranın
inanılmaz zaferi, İspanya'daki Uluslararası Tugaylar, Çin'deki
Uzun Yürüyüş, Nazi Almanyasının kalbi olan Reichtag'ın
tepesine çekilen kızıl bayrak... vb.dir. Ama onlar için ortada
sadece tasfiyeler, gulaglar (çalışma kampları), 56 Budapeşte'si,
Tienanmen katliamı ve idolojik, politik, tarihsel bir yanılgı
vardır.
Bakılan camın rengine bağlı olarak
olaylar farklı görünür derler. Bu durumda ise, çok büyük boyutlarda
çarpıtan bir ayna ile karşı karşıyayız. Örnek
olarak İspanya Sosyalist İşçi Partisi (PSOE, Felipe Gonzals'in
partisi, Özgürlük İçin Anti-Terörist Gruplar (GAL) partisi, 29
suikastin, devlet katında soygunculuğun ve dolandırıcılığın
partisinin) başkanı Bay Rubial'ı alalım. Bu kişi bütün
küstahlığıyla Alman-Sovyet Paktı'nın (Ağustos
1939) başından itibaren "komünistlerin, Hitler'in ideolojisinin
işçiler için en iyi ideoloji olduğunu söylemeye başladıklarını"
iddia ediyor (El Pais gazetesi, Ocak 1998). Böylesine bir saçmalık için
dergimizin (October) bir satırını bile boşa harcamaya değmez.
Fakat bu alçakça iddia İspanya'da en çok satılan bir günlük
gazetede çıkmasına rağmen, ona karşı bir tek
protestonun bile olmadığını, bir tek makalenin ve tekzipin
yayınlanmadığını belirtmek gerekir.
Diğer birçokları gibi bu iftiranın da
burjuvazi ve gericilik tarafından bir meydan okuyuş olarak görüldüğü
açıktır. Buna karşı sessiz kalışlarından
anlaşılacağı üzere bu iftira ne Julio Anguita'nın Komünist
Parti'sini, ne de kendisini hala komünist olarak adlandıranları
rahatsız etmiştir. Yıllardır bunlarla bizim aramızda
ciddi farklılıklar olmuştur. Revizyonistlerin bu tutumu bize
şunu hatırlatıyor: Somut sorunlar üzerinde anlaşmalar ve
ittifaklar yapmak, hatta "Birleşik Sol"u doğurabilecek bir
çeşit birleşik cephe içinde bile taktik anlamda doğru ve hatta
gerekli ittifaklar yapmak ayrı bir şey, ideolojik mücadelenin
seviyesini düşürmek ayrı bir şeydir. Burjuvazi hepimizi aynı
kefeye koyuyor diye ideolojik mücadeleyi örtbas etme tuzağına düşemeyiz.
Anti-komünist kampanyanın Marksist-Leninist
partilerle revizyonistler arasında, iktidarda olan partilerle
muhalefettekiler arasında, yasal partilerle gizli partiler arasında
bir ayrım yapmadığı doğrudur. Bazı durumlarda
biraz geç dikkate almış olsak da, saldırı ve darbeler
hepimizi ilgilendiriyor. Bu durum bazı alanlarda ortak bir karşı
koyuşu olanaklı kılıyor; ama hepsinde değil. Ve elbette
ki, her ne kadar çok somut durumda onlarla birlikte çalışmak zorunda
olsak da, bu hiçbir zaman ideolojik tutumumuz konusunda sessiz kalmamıza
neden olamaz.
Bu tarihçilerin kullandığı "argümanlar"dan
biri, komünizmin kesinlikle nazizmden daha kötü olduğu ve bu yüzden de
ona daha sert darbe vurmak gerektiğidir. Sınıf bakışıyla
bakıldığında onlar haklıdır: Nazizim kapitalizmin
somut bir durumdaki somut bir biçiminden başka birşey olmadığı
için burjuvazi açısından esas düşman komünizmdir. İspanya
örneğinde bu açıkça görülmüştür. İkinci Dünya Savaşı'ndan
sonra Franco'nun dışlanmasının nedeni İspanya halkı
üzerindeki korkunç baskıları ya da yasal olarak seçilmiş
Cumhuriyet'e karşı ihaneti değil, savaş sırasında
Nazi-faşist İtilaf ile işbirliği yapması ve ona destek
sunması olmuştur.
Soğuk Savaş'ın başlamasıyla
birlikte burjuva hükümetler ikiyüzlü vicdani tereddütlerini bırakıp,
vahşi anti-komünizminden dolayı Franco diktatörlüğünü
desteklediler. Franco, anti-komünizmin bayraktarı ve "Batı
medeniyeti"nin koruyucusu olarak ortaya çıktı. Yani burjuvazi için
komünizm ortadan kaldırılacak düşman iken, Franco son tahlilde
kendi ürünüydü. Ya da bir ABD başkanının Nikaragua diktatörü
hakkında söylediği gibi, "Somoza bir orospu çocuğudur; ama
bizim orospu çocuğumuzdur".
Böylesine tahribata yol açan bu anti-komünist kampanyada
burjuvazi iletişim ve yanlış bilgilendirme araçlarından tam
kapasite yararlanıyor. Dikkatlice ve incelikle tasarlanmış argümanlar
kullanmak yerine, uydurulmuş söylevler ve benzer şemalarla sürekli
bir bombardımana tutuyor. Bunlara aldanmayalım; bazılarını
ikna ettiler, bazılarında da teredütler uyandırdılar; kötümserlik
ve yenilgiciliğin tohumlarını attılar. İftira ve çarpıtma
yöntemlerini kullanıp moral bozukluğu yaratıyorlar.
Bu nedenle rehberimizi hayal kırıklığına
uğratamayız. Son dönemlerde bazı ülkelerde karşılaştığımız
bu bölücü girişimler, bu karşıdevrimci tohumun meyveleridir. Açıktan
ifade etmeksizin Marksizmin geçerliliğini inkar eden ve tahlillerini
"zenginleştirme" adı altında, daha sonra ihanetlerini
meşru kılmada kullanacakları sonuçlara varan felaket teorileri
ortaya çıktı. Bütünü reddetmek için, içeriğinden kopararak
ele aldıkları şu ya da bu ifadenin tamamiyle doğru olmadığı
bahanesinden yola çıkıyorlar. Sanki Marx ve Lenin, en ufak bir hata
yapmaları bile mümkün olmayan tanrılardı!
Komünist hareketin bir bütün olarak bir zayıflama
ve birçok açıdan da bir gerileme döneminden geçtiği (İspanya'da
yaşanan budur) inkar edilemez. Fakat aldığımız bu
darbeler, gericiliğin komünizme karşı kesin bir zafer kazandığı
anlamına gelmiyor. Böyle birşey olmadı ve olmayacaktır;
çünkü tüm iniş ve çıkışlarıyla tarihin yürüyüşü
ters yöndedir. İşte bu nedenle gericilik, komünist ideallerin canlı
olduğunu bildiği için, ihanetçiler ve dejenere olmuşlar da
dahil olmak üzere elindeki tüm olanakları kullanarak bu azgın
anti-komünist ideolojik kampanyayı devam ettirmek ve geliştirmek
zorundadır.
Burjuvazi, değişik etiketlere sahip ideologlarıyla
halk içinde kötümserlik tohumlarını ekmeye, "birşey yapılamaz"
düşüncesini, başkaldırının mümkün olmadığı
ve "SSCB'nin ve sosyalist kampın çöküşünün kanıtladığı
gibi" devrimin başarışızlığa uğradığı
düşüncesini aşılamaya çalışıyor. Anti-komünist
kampanya, sınıf bakışına uygun olarak, öncelikle işçi
sınıfını silahsızlandırmaya yöneliktir. Fakat
etrafımıza bakarsak -ve sanırım bu sadece İspanya'ya özgü
bir durum değildir- eğer ilk önce işçi sınıfı
darbe yiyorsa, bu saldırılara en iyi karşı koyan da yine işçilerdir.
Bazen sınıf argümansız kalıyor ve ne şekilde cevap
vereceğini bilemiyor; fakat genel çizgilere sımsıkı
tutunmaya devam ediyor. Öte yandan küçük burjuvazi, eskiden kendilerini
"kızıl" gören aydınların önemli bir kesimi, en
çok yalpalayan, düşen, yönünü kaybeden ve ağlamaklılığın
felsefesini yapma müptelası olanlardır. Bunlar kendilerini işçi
sınıfından ayrı tutarlar ve bu nedenle varoluşlarının
en geçerli nedenini kaybedip, bazıları bilinçli bazıları
da bilmeden, burjuvazinin utanç verici avukatları haline gelirler.
"Sosyalizmin yenilgisi", "devrimin imkansızlığı"
hakkındaki yeknesak burjuva söylemler, eski sosyalist kampın dejenere
devletlerini devrim ve komünizm fikri ile özdeşleştirmek istiyor. Ve
sürekli yalpalayan, fakat sonunda "burjuvazinin oyununa gelen"
(Engels) bu küçük burjuva katmanlar da bu tuzağa düşüyor. Böylelikle
yine katı ve tehlikeli bir çarpıtma ortaya çıkıyor. Çöken
sosyalizm, yenilgiye uğrayan da komünizmin asil idealleri olmadığı
gibi, bu çarpıtma da yeni değil:
"Muhaliflerimiz sosyalizmin çöküşünü haykırıyor...
½u anda ölen genel olarak sosyalizm değil, sosyalizmin bir markasıdır;
idealizm ruhu ve ihtirası olmayan, bir hükümet görevlisi tavırlarına
ve saygıdeğer bir aile reisinin göbeğine sahip çok şekerli
(sakarin) bir sosyalizmdir. Cüreti ve coşkusu olmayan, istatistiklere sadık,
boğazına kadar kapitalizmle dostane anlaşmalara sahip bir
sosyalizmdir. Sadece reformlarla ilgilenen, kötü bir sebze çorbası için
doğuştan sahip olduğu haklarını satan, burjuvaziye yardım
etmek için halkın sabırsızlığını denetim altına
alan, cüretkar proleter eylem üzerinde bir tür otomatik fren işlevi gören
bir sosyalizmdir." ('Dürüst Bir Fransız Sosyalistinin Sesi'nde Paul
Golay'dan alıntı, Lenin, Tüm Eserler, c.21, sf.350-351)
Yıllar geçti ve koşullar çok değişti;
fakat şu hala açıktır ki, çöken sosyalizm değil, SSCB içinde
kök salmış bir oportunizm biçimiydi. Gürültülü bir şekilde
çöken SSCB'nin, çarlığın zincirlerini kıran, komünistlerin
önderliğindeki işçi ve köylülerin kahraman ruhlarıyla
sosyalizmi inşa etmeye başlayan ve Nazizmi yenilgiye uğratan SSCB
ile bir ilgisi yoktu. O SSCB, Lenin'in ve Bolşeviklerin yarattığı
devlet değildi.
SSCB, Macaristan, Polonya vb. ülkeler artık sosyalist
değildi; hükümetleri bürokratik kliklerin eline geçmişti. Bu
klikler halkların ve komünistlerin sosyalist kazanımlarını
ve başarılarını yavaş yavaş safdışı
ettiler; kendilerini, halkın çıkarlarına yabancı çıkarları
olan yeni bir burjuva sınıfa, proletarya diktatörlüğünü (ya
da proletarya demokrasisini) de, proletaryanın üzerindeki aygıtın
diktatörlüğüne dönüştürdüler.
Bir geriye dönüş yaşadığımızı
kabul etmek zorundayız; bunu inkar etmenin bir yararı yoktur. Bu dönüşte
kendi hatalarımızın payı da çoktur. Bunu inkar etmek de
faydasız. Ancak bu farklı bir konu. Sorun, anti-komünist saldırıya
daha etkili bir tarzda nasıl karşı koyulacağını görme
sorunudur. Filozof Carlos Paris şunları söylerken haklıdır:
"Sol, bu durum karşısında haksızlık
ve baskı üzerine biraz merhem süreceğimiz bir köşe arayarak kaçınılmaza
boyun mu eğmeli; yoksa dünyayı dönüştürmek ve yeni bir toplum
yaratmak için eleştirilerine ve tarihsel mücadelesine devam mı
etmelidir? Bana göre cevap bellidir."
Çekilen zorluklara rağmen kötümserliğe kapılmamalıyız.
Üstelik yaşadığımız zorlukları ve sorunları
aşıyor, yavaş yavaş tünelden çıkıyoruz. Her
yerde parti ve örgütlerimiz ilerleme kaydediyor; bazı yerlerde hızlı,
bazılarında yavaş; ama ilerliyoruz. Bana göre bu hareketin
unsurlarından biri, Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı'dır.
Bizi geride tutan pekçok şey olduğu, birçok açıdan hala
belirsizlik ve tanımlama eksikliğinin olduğu ve örgütsel ve işlevsel
eksikliklerin olduğu doğrudur. Ancak, halihazırda kaydetmiş
olduğumuz küçük başarılar, geleceğe belli bir
iyimserlikle bakmamızı sağlıyor.
Ortak bir çaba ile Konferans'ı ileriye götürecek,
gelişecek ve (başlangıçta belki yönelimde) ideolojik ve örgütsel
alanda çok daha önemli ve etkili bir rol üstleneceğiz.
Anti-komünist kampanyaya dönersek, çabalarımızı
ve bizi sadece ilkelerimizi yeniden onaylamakla sınırlamayacak, aynı
zamanda şunları da içerecek cevaplarımızı koordine
etmek olumlu olacaktır:
1- Komünistler ile sosyal demokratlar arasındaki sınırları
açık bir biçimde belirlemek;
2- Büyük Ekim Devrimi'nden başlayarak ve şanlı
Uluslararası Tugaylar'ın örnek teşkil ettiği uluslararası
dayanışmanın, mücadele anlayışımızın
temel bir yanı olduğunu unutmadan geçmişin başarılarına
yeniden sahip çıkmak;
3- Propaganda çalışmamızın merkezine işçi
sınıfı ve halk katmanlarını almak (gençliğe özel
bir önem vererek ve zamanı geldiğinde önemli bir rol oynayabilecek
aydınları da bir kenara bırakmadan).
Bu üç noktanın (ki bunlar tek ya da en önemlileri
olmak zorunda değildir) ayrılabileceği açıktır. Bizi
bekleyen işler gibi konular da çok geniş. Güçlerimiz büyük değil;
bazı yerlerde diğerlerinden daha fazla; ve gelişmemiz de eşitsiz
(diyalektik olarak tersi zaten mümkün değil). Bana öyle geliyor ki,
sorunlar olsa da, çabaların birliği yolu açmamıza yardım
edecektir. " ... cevap bellidir."
Mart 1998
Raul Marco