Dünyada bugünkü gelişim süreci, esas olarak zıtlar
arasındaki mücadele ile belirleniyor ve bu mücadeleler
dünyanın yeni görünümünü her bakımdan etkiliyor.
1- Emek ile sermaye arasındaki çelişki;
2- Kurtuluş
hareketleri ve ulusların sürdürdüğü özgürlük ve bağımsızlık
mücadelesi ile dünya emperyalizmi arasındaki çelişki;
3- Emperyalist ülkelerin kendi arasındaki çelişki;
tekeller, kartel ve tröstler ile uluslararası emperyalist şirketlerin
kendi aralarındaki çelişkiler.
İşsizliğin artışı, işçi
ve memur grevleri, dünya çapında binlerce insanı etkileyen göç
hareketleri, çiftçilerin talepleri; iktidardaki askeri, yarı askeri
devletlerle ve askeri yönetim değilmiş gibi bir maskeye bürünen sınıf
diktatörlüğü ile karşı karşıyadır. Dünya
burjuvazisi, ezilen kesimlerin ezilmekten kaynaklanan dünya çapındaki sınıf
kavgalarını sona erdirmek için iç güvenliğini sağlayacak
yöntemleri geliştiriyor ve sağlamlaştırıyor. Dünya
kapitalizmi, Rus sosyal emperyalizminin çöküşüyle birlikte bu
emperyalist gücün pazarlarına el koymaya, sermayenin çıkarları
için bu bloka bağlı ülkelerdeki işçi sınıfının
işgücünden en ucuz biçimde yararlanmaya çalışıyor. Bu
yeni imkanlar kapitalistlere öyle olanaklar sunuyor ki, diğer ülkelerde işçileri
işten çıkarmakla ve kazanılmış haklarını
ellerinden almakla tehdit ediyorlar.
Kapitalizm, ücretlerin düşük olduğu bölgelere
hücum ediyor, gelişmiş ülkelerde işçilerin işsiz kalmalarına
sebep oluyor, aynı zamanda hayat standardını ve işçi sınıfının
alım gücünü düşürüyor. Kapitalizm ücretleri düşürerek, işsizlik
ve emeklilik kesintilerinin oranını arttırarak, sosyal yardımları
budayarak, sağlık hizmetlerini
azaltarak işçilerin ceplerini boşaltıyor. İşçi sınıfının
politik gücünün 1917 Ekim Devrimi zaferinden sonra uluslararası çapta bütün
elde ettikleri, kapitalistler tarafından belirli hilelerle ellerinden alınıyor
ve böylece emek ile sermaye arasındaki çelişki hızla keskinleşiyor.
Bir yandan işçilerin direnişi artarken, öte
yandan ve ona karşı olmak üzere, ırkçı hareketler de güç
kazanıyorlar. Gerçek sınıf partilerinin yokluğu koşullarında
gelişip serpilen bu hareketlerin varlığına kapitalizm, işçilerin
hoşnutsuzluğunu saptırmak için ihtiyaç duyuyor. Bugün, ırkçı
güçleri yabancı düşmanlığını körüklemek için
kullanıyor ve esas görevleri olan sınıf hareketini ezme işine,
bir nevi hazırlık antrenmanları yapmış oluyorlar.
Bu ülkelerde suç çetelerine karşı kullanılan
güvenlik yasaları, halkı korkutarak ve baskı altında
tutarak polemiği hızlandırıyor. Baskı araçları,
krizden kaynaklanan gelecek kötü günler için mükemmel bir şekilde
muhafaza ediliyor. Bunun adı, tahkim edilmiş devlettir. Telefonları
dinleme cihazları, başka bir deyişle legal casusluk her eve nüfuz
edebiliyor. İşçi sınıfının çıkarları için
mücadele edenlere karşı gizli komplo ve tuzaklar kurmak serbesttir.
Çünkü burjuvazi, işçi sınıfından çekiniyor.
Neoliberalizm teorisi, devletin, üretimi ve dağıtımı yönlendirme
rolünü olabildiğince azaltmakta ve halkın sömürülme derecesini
arttırmaktadır. Bu, Lenin ve Stalin'in Sovyetler Birliği'ndeki
proletarya diktatörlüğüne karşı kalkan olarak
başvurulan refah devletinin sonu demektir.
Kapitalizmin özelleştirmeyi teşvik sloganı,
aslında sömürünün yoğunlaştırılması ve işçi
haklarının gaspedilmesi anlamına gelmektedir. Devletin üretim ve
dağıtıma müdahalesinin zararlı yanları ön plana çıkarılmakta,
insan yaşamının her alanında haklar süpürülmekte ve sömürü
yoğunlaştırılmaktadır. Bunun sonucu ise kitlesel sokağa
atmalardır. Düne kadar asıl yüzlerini gizlemiş olan sermaye ve
sermayenin tekelleri yeni bir adım atmakta ve işçilerin dağınıklığından,
sendika liderlerinin ihanetinden yararlanarak işçilerle yeni sözleşmeler
imzalamakta ve böylece ücretleri mümkün olan en asgari düzeye düşürmekteler.
Bu refah devletleri, gelir vergisi ve faizler konusunda, işçi
sınıfının mücadelesi sayesinde neredeyse parasız olması
sağlanan sağlık hizmetleri konusunda, hangi politikanın güdüleceğini
diğer devletlere özenle dikte ediyorlar. Bu yeni politika ve tekellerin
talepleri yüzünden sigortalar tekrar özelleştiriliyor. Devlet, sosyal
sigorta kesintilerini yükselterek ve özel sağlık hizmetlerini
azaltarak bize, sadece özel sigortası olanların belirli sağlık
hizmetlerinden yararlanabileceğini dayatıyor. Emekli aylıklarını
sürekli düşürüyor ve halktan özel sigrtalara kayıt olmalarını
istiyor.
Devlet, kapitalistlerin, sigortaların ve bankaların
cepleri şişsin diye işçi sınıfının buralara
daha fazla para kaptırmasını arzuluyor; çünkü buna, işçileri
sömürmek için burjuvazinin günden güne daha fazla ihtiyacı var.
Biriktirdikleri zenginlikler, kapitalistlere Güneydoğu Asya'da, Doğu
Avrupa'da ve Ortadoğu'da yatırım
yapma imkanları sağlıyor. Sermayenin birikimi, rekabet gücünü
arttırıyor. Özelleştirme her alana yaygınlaşıyor.
Emperyalist ülkelerin teorisyenleri, kitleleri kandırmak için özelleştirmenin
avantajları hakkında masallar anlatıyor:
Sözde böylece üretilen malların fiyatları düşecek ve
aynı zamanda kalite yükselecek, işsizlik tehlikesi ve üretim
giderleri azalacak. Tekelci fiyatlar uygulanıyor; çünkü tekeller
uluslararası düzeyde kıran kırana bir rekabet içerisinde
bulunuyorlar. Rakiplere karşı mücadele, ancak rekabet edebilecek
minderden dışarı atılmakla son bulabiliyor. İleri
kapitalist ülkelerde üretim maliyetlerinin yüksekliği bahanesiyle üretimin
karlı olmaktan çıktığına yine onlar karar veriyorlar.
Sonuç olarak, rekabet gücünü komşu ülkelere karşı korumak için
işçi sayısı azaltılıyor ve
emekçiler iliklerine dek sömürülüyorlar. Her işten çıkarma
ile, sıcak ve sakin aile ortamı karmakarışık ediliyor
ve yüzbinlerce insanın geleceği yokediliyor.
Borsalarda hisse senetlerinin değerleri artıyor
ve kapitalistlerin zenginliklerini katlamalarına fırsat yaratıyor.
Yoksulluk, kaptalist dünyanın kaçınılmaz yasalarının
bir parçası, temel unsurlarından biridir. Kapitalist ülkelerdeki sömürü
hızı yeni pazarların denetimi ve yağması için diğer
emperyalistlerle girişilen rekabete paralel olarak ilerliyor.
Avrupa, Amerikalılara ve Japonlara karşı
birleşiyor. Dünya üç ekonomik ve politik kutuba bölünmüş
durumdadır. Aralarında en güçlü olan Amerikan emperyalizmi İran
Körfezi, Orta Asya ve Kafkasya enerji kaynaklarını konrolü altında
tutmaya çalışıyor. Yeni bir disiplinle ve kültürel çatışmalar
sürdürerek dünyayı kendi hakimiyeti altında tutuyorlar. Amerika
Birleşik Devletleri, Yugaslavya'ya müdahale ettikten sonra payını
talep etti. Avrupalılar ve Ruslara hiçbir
alanı bırakmadan ve savaşın daha da yoğunlaşmasını
frenleyerek bu pazarı kazanmayı ve Balkanlar'da esas müttefik olarak
ortaya çıkmayı başardılar.
½imdi emperyalistler arasında Orta Asya ve
Kafkasya'da yeni bir sürtüşme var ve bu sürtüşmenin bölgedeki
halklar için hiçbir faydası yoktur: Bir yanda işçi sınıfının
kapitalistlere karşı sürdürdüğü kavga, öte yandan ulusların,
bölgeyi paylaşmaya ve etkinlik alanlarına bölmeye çalışan
emperyalizme karşı sürdürdüğü kavga.
Ulusların bağımsızlıklarını
korumak ve elde etmek için sürdürdüğü direniş günden güne hızlanıyor.
Çünkü ulusların bağımsızlığını hiçe
sayan (tahrip eden) emperyalizm aynı zamanda direniş eğilimini de
kamçılıyor. Birçok ulus, Rus sosyal emperyalizminin etkisi altından
kurtulmayı başardı. Emperyalistlerin müttefiği olan
revizyonistlerin ihaneti yüzünden bu ülkeler yeni elde edilen bağımsızlıklarını
korumayı başaramadılar.
Bu ülkeler günden güne Amerikalı ve Avrupalı
emperyalistlerin çöplüğü haline geliyorlar. Tekeller, üçüncü bin yılın
şafağına doğru, sermayeyi yoğunlaştırmaya ve
dünya pazarlarını rakipsizce denetim altında tutmaya çalışıyorlar.
Alman ve Fransız sigorta şirketleri birleşiyor,
İsviçre bankaları tek bir bankaya dönüşüyorlar. Alman, İngiliz
ve Amerikan sanayinin değişik sektörleri birleşiyor, dünya
pazarında büyük bir pay elde ediyor ve böylece dünyayı denetim altında
tutmayı başarıyorlar.
Lenin'in gelecek hakkında söylediklerinin doğruluğu
günden güne kanıtlanıyor. Amarikan, İngiliz, Fransız ve
Hollanda petrol şirketleri körfezdeki, Hazar Denizi'ndeki Orta Asya'daki
ve Azarbaycan Cumhuriyeti'ndeki petrol ve gaz kaynaklarına el koymak için
birbirleriyle çatışıyorlar.
Bu vahşi haksızlığın faturasını
İran, Türkiye, Ermenistan, Afganistan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan,
Pakistan ve Irak gibi ülkeler ödüyor. Bu sınır tanımazlığın
boyutu o kadar ortada ki, bu ülkeleri kimin yöneteceğine karar verenler
de tekellerdir. Anti-komünist solcuların ideali olan Avrupa
parlamentarizmi sahtekarlığı, yerini tekellerin dolaysız yönetimine
bırakıyor. Avrupa parlamentarizmi ve Amerikan "lobiliciliği"
sermayenin daha çok ve açıktan hizmetine giriyor. Demagog devlet ve refah
adına yapılan sahtekarlık bankaların ve tekellerin
hizmetlerinin devlet içindeki pozisyonunu güçlendiriyor.
Devletlerin bankalara olan borçları o kadar çok ki,
bankaların şantajlarına boyun eğmek zorunda kalıyorlar.
Bu devletler, özel bankalardan borç alarak halktan aldıkları
vergiler üzerinden kar kazanmalarını sağlıyorlar ve
bankalar günden güne daha da zenginleşiyor. Devlet ulaştırma
bakanlığını özelleştirerek her kavşak için ücret
isteyen ve anayolları kontrolü altında tutan kapitalislere sunmaktadır.
Sağlık bakanlığı yerini özel kapitalist araştırma
merkezlerine terketmektedir. Sağlık, daha fazla piyasaya ve arz-talep
dengesine bağlanmaktadır. Parası olan insan mutlu bir hayat sürdürebilir.
Kültür bakanlığı, kreşleri, ilkokulları, liseleri ve
üniversiteleri özelleştirerek gereksiz hale geliyor. Büyük sanayi
dalları bazı siparişleri ve araştırma görevini üniversitelilere
ve okullara devederek finansman sorununu hafifletiyor, eğitimin ve
pedagojinin yönünü belirliyorlar.
Üretime dolaysız olarak katılmayan ve üretimden
yararlanmayan her bakanlık, kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
İçişleri bakanlğı, savaş ve savunma bakanlığı,
dışişleri ve maliye bakanlıkları, halkın sömürülmesini
garantiye almak ve her hareketini denetim altında tutmak üzere güçlendiriliyorlar.
Halk kitlelerinin ayaklandığı kriz dönemlerinde, orduda meydana
gelebilecek çatlakları önlemek için, şimdiden profesyonellerden oluşan
ordu ve polis teşkilatları kuruluyor. Burjuva parlamentarizmi, takmış
olduğu yalancılık maskesi ile vatandaşlarının hür
karar verme hakkı olduğunu vurgulayarak geleceklerine umutsuzluk ve
karamsarlıkla bakan insanlardan, genel seçimlere katılmalarını
istiyor. Alıcı ve hilekar demokrasisi için propaganda yapıyor.
İnsanlar birbirinin kurdu olmaya itiliyor. Yaşamları her an altüst
olma tehlikesinde olan işçiler, geçici sözleşmelerle ve güvencesiz
çalıştırıldıkları işleri elde edebilmek için
durmadan yer değiştirmeye zorlanıyorlar. Bu, Amerikan toplumunun
yeni yüzüdür. Bu, parayla herşeyi satın alabilen ve para için herşeyi
satabilen modern kapitalizmin asıl yüzüdür.
Sanayi sermayesi günden güne ve durmadan artan bir
şekilde banka sermayesiyle içiçe geçiyor ve mali sermaye olarak karşımıza
çıkıyor. Sermaye, sınırlı sayıda karar yetkisi
olan insanlar tarafından denetleniyor ve paylaşılıyor.
Bunlar kriz zamanlarında dünyayı ekonomik yıkıma ve savaşa
sürüklüyor. Hong Kong borsasının batışı suni bir batıştır
ve Güneydoğu Asya "mucizesi"nin, Japon emperyalizminin krizini
derinleştiren mali darbelerin bir götergesidir. Hiçbir bağımsızlığı
bulunmayan Güney Kore, emperyalistlerden aldığı kredi ve borçların
altından kalkamayacaktır. ½u anda Çin pazarlarını yağma
etmek için emperyalistler arasında sert bir savaş var. Bu çelişkiler,
dünyanın Güneydoğu Asya yüzünü belirginleştirmektedir.
Japonların bu çatışmalara katılması ve Güneydoğu
Asya'yı kazanç bölgelerine katması hassasiyetle gözetlemeye değer.
Çin'in bağımsızlığını koruyup koruyamayacağı
veya emperyalistlerin yarı sömürgesi olup olmayacağı kavgası
daha sonuçlanmamıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in
giderek ayrı bir odak olarak çıkmasından korktuğu için Çin'e
karşı müttefik bulmaya çalışıyor. Doktor
Hanlington'un Çin'den gelecek olan tehlikeye dikkat çeken teorileri ve uyarıları,
bu stratejinin iyi düşünülmüş bir yanıdır. Avrupa,
Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı sadece Yugoslavya'da değil,
aynı zamanda Körfez'de, Asya'da, Kafkasya'da, Orta Asya'da ve Afrikada
da rekabet etmektedir. En ön planda Türkiye bir Amerikan üssü gibi, Suudi
Arabistan ve Pakistan güvenilir sadık müttefikleri gibi kullanılıyor.
Avrupalıların güçlü müttefiği sayılan İran, pazarını
rekabete açıyor ve eski Rus cumhuriyetlerine yöneliyor. Fransa, bütün
frankofon ülkeleri birleştirerek Amerika'ya karşı cephe kurmaya
çalışıyor. Rusya, günden güne emperyalist sermayeye mahkum
hale geliyor ve batılı kapitalistlerin hakimiyeti altına giriyor.
İçinde yaşadığımız dünya,
göründüğünün tam aksine, sarsılıyor ve savaşa doğru
ilerliyor. Emperyalistler bu savaşa hazırlanıyorlar ve bunun için
kendilerine müttefikler arıyorlar. Bu ekonomik çatışmalar, bölgesel
savaşlarla sonuçlanacak ve nihayetinde bu krizden çıkmak için bir dünya
savaşına dönüşecektir.
Silahların geliştirilmesi ve çoğalması,
en güçlü pozisyona geçmek için uzayın keşfi çabaları, çıplak
gözle görülmese de bir türlü sona ermiyor. İnsanlık sadece
sosyalist devrimle geleceği inşa edebilir ve kurtarabilir ve
emperyalist çelişkilerden yararlanarak halk için yeni Ekim Devrimleri
yapabilir. Bu, dünyadaki bütün komünistlerin görevidir. İçinde yaşadığımız
dünya, sosyalizmi taşıyor ve biz pek yakından onun doğuşuna
tanık olacağız.
Dünyada proleter sınıfının yenilgisi
umutsuzluk ve başarısızlık hisleri yaratmamalıdır.
Bu yenilgi, tam tersine bizi burjuvazinin sert zırhına karşı
daha bilinçli ve düşmanın taşıdığı
tehlikeye karşı daha uyanık kılacaktır. Kazanmamız
gerek; yürüyeceğimiz yol zorluklarla dolu; ama başka bir çözüm
yolu yok.
Ya kapitalizmin cenderesinde ölmek ya da cennetin yolunu
seçmek seçeneğiyle karşı karşıyayız.
Tek yol sosyalizmin zaferidir. Bu, tarihin bilimi ve tecrübesidir
ve tarihe karşı savaşanlar yok olurlar.
İran, büyük çaplı 1979 ½ubat devrimlerinden
beri kendi çelişkili sularında yaşıyor. Dünya kapitalizmi
monarşistlerin, dincilerin, Bazar Gigan, Bani Sadr gibi liberallerin suç
ortaklığı ile ve özellikle işçi sınıfının
ortaya atılıp hareketi güçlendirerek radikalleştirdiği
andan itibaren halk hareketinin ve devrim sürecinin önünde engel oldular. Bu
suç ortakları, silahlı kuvvetleri kurtarmaya ve kapitalizmi koruyarak
komünistleri devre dışı bırakmaya çalıştılar.
Devrim sırasında başvurulan halkın şiddeti ve silahlı
mücadelesi, kısa bir süre sonra dindi ve bu durumun sonuçları bugüne
kadar uzanan izler bıraktı . İran hala bir kriz içindedir ve
hala sukunete erişeceğe benzemiyor. Bu fırtınalı durum
içinde belli başlı çelişkiler ortaya çıkıyor:
İlk çelişki, halkın devrim sürecinde uğruna
mücadele ettiği istek ve talepler ile mevcut rejimin yaptıkları
arasındaki çelişkidir. Halk ne hürriyete, ne demokrasiye, ne de
sosyal adalete kavuşmadığının farkındadır.
Demokrasinin yerine acımasız "Velayet e Faghieh" teorisi
yerleştirildi ve bunun şah döneminden bir farkı yoktur.
İran islam Cumhuriyeti'nin rejimi büyük borç arayışı
içerisindedir ve İran'da yabancı yatırımlara izin veren
yeni kanunlar çıkarıldı. Buna parelel olarak şah dönemi örnek
gösterilip, İran'ın zaten hasta ve hazırlıksız olan
ekonomisine kuvvetli bir dabe vuruluyor. İran rejimi, Dünya Bankası
ve IMFnin dayatmalarına boyun eğerek İran'da yeni emperyalist
egemenliğe yardımcı oluyor. Rejim, mesela, Amerikan petrol şirketinden
daha düşük şartlar teklif eden Fransız petrol şirketi
"Total" ile bir sözleşme imzaladı. Bu bize, molla rejiminin
iktidarı korumak için kolayca ihanet yoluna sapabileceğini
ve ülke kaynaklarını peşkeş çekebileceğini gösteriyor.
Rejimin bağımsızlık politikası,
ana sanayi dallarının kurulmasını, ekonomik bakımdan
kendi kendine yeterliliği, refah ve kalkınmayı içermemektedir.
Bağımsızlık sadece, silahlanma ve dünya terorizmine destek
söz konusu olduğunda geçerlidir. Kaptalist İran'ın tek bir üretim
dalı var ve göbekten emperyalizme bağlıdır.
Halk kitlelerinin değişik sebeplerden dolayı
ayaklanmaları ve rahatsızlığı bazen şiddetli,
bazen de, özellikle petrol endüstrisi ve ayakkabı fabrikası işçilerinin
grevlerinde olduğu gibi, barışçıl mücadelelerle kendini dışa
vuruyor. Kısa bir süre önce halk, İran islam Cumhuriyeti'nin
anti-demokratik seçimlerini hiçe sayarken, 1998 Dünya Kupası finallerine
katılma hakkı elde eden futbol milli takımına ise hükümetin
baskısına rağmen sıcak bir karşılama düzenledi ve
tepkisini bu yolla ifade etti. Bu çelişki rejimi, devrim muhafızlarını
ve "basiji"leri (milisleri) silahlandırmaya ve askeri manevraler
başlatıp halk arasında tedirginlik yaratmaya zorluyor.
Rejim "Velayet e Faghieh" kanunları daha
sert bir şekilde kullanmayı, iktidarı küçük bir azınlığın
elinde yoğunlaştırmayı ve böylece daha seri manevra
imkanları elde etmeyi deniyor. Ticaret burjuvazisi (rast e sanati), sanayi
burjuvazisi ve liberal bürokratlar arasındaki çelişki, iktidarın
içinde ve dışında hızla artıyor. Bu çelişkiler
değişik ekonomik çıkarlardan, petrol kaynaklarının
paylaşımından, sermayelerini güvenceye alma düşüncesinden
ve gelecek kaygısından kaynaklanıyor. Bu çelişkilerin biçimi
"Jameh madani" (sivil toplum) ve "Velayate e Faghieh"
gibi yasaların savunulması esnasında daha açık
sergilendi . Bunların yanı sıra, değişik dini
formasyonlar arasındaki çelişkiler
de yer alıyor: Bir yandan Hameney'in (şimdiki dini lider) direktifi
altında bütün dini akımları toparlamak ve böylece onları
"velayet e faghieh" adına kontrol altında tutmak amaçlanıyor.
Bu din adamları, dini inancın prensibi olan bir şahsın diğer
bütün din adamlarına hükmetme yetkisine inanıyorlar. Halbuki ½ii
inancının ana prensibine göre, dine inananların başında
bir kaç dini lider bulunur.
Hameney'i tek dini lider ilan eden "velayat e
faghieh", böylece diğer dini liderlerin etkinliğini sınırlıyor
ve onların da din ticareti yapmalarını engellemiş oluyor.
Üstelik ½ii liderler Humeyni'nin fetvalarının sonsuza dek geçerli
olduğunu iddia edemiyorlar ve bu da, hüküm güçlerini ve etkinliklerini
azaltan bir rol oynuyor. "Velayat e faghieh" taraftarları gene de
iktidarın merkezileşmesini amaçlıyorlar. Halkın şu
andaki durumdan memnun olmadığını ve direniş dalgalarının
günden güne yüseldiğini biliyorlar. İktidarın merkezileşmesi
ve "velayat e faghieh" yardımıyla rejim, hizbullah (allah
partisi) grupları kurmaya yöneliyor. "Velayat e faghieh", son sözü
söyleme yetkisine sahip olanların elinde bir dayanak noktasıdır.
Bu çelişkiler, İran burjuvazisinin kazancının bir kısmının
Orta Asya, Hazar Denizi ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nin petrol karlarının
bir kısmının kaybına sebep olan Amerikan baskısıyla
yan yana sürüyor ve sonuçta burjuvazinin iştahını kabartarak,
iktidar saflarındaki çelişkilerin derinleşmesine hizmet ediyor.
Bu çelişkiler öyle bir şekilde ortaya çıkıyor ki,
Rafsancani'nin (Hameney'in eski cumhurbaşkanı) etrafındakiler ve
Nateg Nuri (cumhurbaşkanlığı adayı) ile iktidarı
ele geçiren Hatemi arasındaki iktidar ve çıkar kavgaları açıkça
görülebiliyor.
Din liderlerinin bir kısmı geleceklerinden
şüpheli ve gerçek yaşam ile inanç ve dini hayaller arasındaki
çelişkilerin farkındalar. Kapitalist sistemde üretim ve koruyucu önlemler
olmadan ülkenin tekerlerinin dönmeyeceğini anlıyorlar. Din
kapitalist sistemi yıkamaz ve böyle bir niyeti de yok; ama aldatıcı
islam ekonomisi söylemine başvurmaktan yine de geri kalmıyor. Din,
kapitalist sistemde kitleleri aldatmaya yönelik bir unsurdur ve bu yüzden
reformist dinciler, din mefhumunu kurtarmak için ortaya atılıyorlar.
Rejime karşı muhalefete geçmeden önce
Montazeri'nin tutumunu, bugünün koşullarına göre tekrar gündeme
getirmek hedefleniyor. Dinin bu
yeni savunucuları, kara diktatörlük yönetiminin bir parçası idiler
ve devrimi bastırmak karşılığında devlet tarafından
ödüllendirildiler. Eski bürokrat ve binlerce devrimcinin işkencecisi
Khalkali'nin söylevlerini unutmayalım. Bugün şaşkın bir
durumda bulunan bu şahıs, yukarda ismi anılanlarla aynı çerçevenin
içerisinde yer alıyordu. Çelişkilerin bunca hızla artışı
olumlu bir gelişimedir ve "velayat e faghieh" önderlerini zayıflatmakta,
güçlerini kırmakta ve böylece halk kitlelerinin ayaklanmasına katkıda
bulunmaktadır. "Velayat e faghieh"i bürüyen korku imajında
beliren çatlaklar, şimdi halkın alay konusu olmuş durumdadır.
Bu çelişkilerin, halkın kesintisiz ve uzlaşmaz kavgasından
kaynaklanan sonuçlar (yan ürünler) olduğunu kavramak, yine de büyük önem
taşıyor.
"Velayat e faghieh" muhaliflerinin Hameney aşiretine
karşı sürdürdüğü çatışma, İslam Cumhuriyetini
kurtarmayı amaçlıyor ve hürriyet ve demokrasi talep eden halk çıkarlarını
göz önüne almıyor. Bizim yolumuz ve bizim amacımız, bu yeni
muhaliflerinkinden tamamen farklıdır. Biz, rejimin her türlü zayıflığından
memnuniyet duymalıyız ve İslam Cumhuriyetini tamamen yıkmak
için örgütlenmeliyiz. Sloganlarımızı bu duruma uygun olarak seçmeliyiz.
Yoksa, bu yorucu kavgada Montazeri, Soruche ve Yazdis gibilerine koltuk değneği
olmak ve zafere inançsızlık duyarak halkı, bunları
desteklemeye davet etmek işten bile değildir.
Komunistler, işçileri desteklemeleri için halka çağrıda
bulunmalıdırlar ve onlara kurtuluşun tek çaresinin işçi sınıfının
iktidarı ve İslam Cumhuriyeti rejiminin yıkılması olduğunu
anlatmalıdırlar.
Komünistler, daima kendileriyle diğerleri arasındaki
sınırları berrak tutmalı, birlikten söz ederek yalan söyleyenlerin
önünü kesmelidirler. Halkı, halk yararına herhangi bir faydası
görülmemiş olanların bayrağı altında toplanmamaları
için uyarmalıdırlar. Aralarındaki kavgadan memnun olalım,
kitleleri toparlamak ve bilincini arttırmak için çelişkilerinden
yararlanalım.
İslam Cumhuriyeti yandaşlarının iç çatışmalarına
güvenmek, bir bölümünü destekleme yönündeki çağrılarına
yanıt vermek bir aldatmaca olur ve İran'ın hürriyet ve bağımsızlık
mücadelesine ağır bir darbe oluşturur.
Reformistler,
Montezari, Saruş ve Tabarzadi'nin protestolarını ve Hatemi'nin başa
geçişini iyi bir şey olarak görüyorlar ve halkın gözünü
boyayarak sözde yürüttükleri faaliyetleri (sadece eleştirmek) ve işbirliğini
öne sürerek yanılsama yaratıyorlar. Onlar kapitalizmin yandaşlarıdırlar
ve yeni reformistlere, İran'ın yeni kurtarıcıları gözüyle
bakarak savunmak zorundalar.
Komünistler için iktidarın her haksızlığına
karşı gelmek ve kınamak gayet normal bir şeydir. Bu insani
ve demokratik karakter yapılarından kaynaklanan bir şeydir. Fakat
bu hayat ve ölüm kavgasında, kendi kavgalarını gözden
kaybetmezler ve burjuvazinin yedeği durumuna asla gelmezler.
Bugünkü koşullarda komünistlerin sloganı,
İslam Cumhuriyeti rejiminin tümden yıkılmasıdır ve günden
güne bu sloganı yaygınlaştırmak görevdir. "Velayat e
faghieh"ye karşı kavga sloganı kısa ömürlüdür,
kavgayı çıkmaza sürükler ve önderliği Montazeri ve Saruş'un
eline sunar. Rejimin yıkılması talebi, komünistleri sosyal
reformistlerden ve reformistlerden ayıran temel çizgidir.
Bunun yanında, Afganistan'ın, Tacikistan'ın,
İran'ın, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin, komşu Arap ülkelerinin içişlerine
karışarak ve hatta kendi sınırlarından uzakta bulunan
Bosna'ya, Arnavutluk'a, Afrika'ya durmadan terörist göndererek rejimin dış
politikası bir çıkmaza girmiştir. Tahran rejiminin elleri
Cezayir, Lübnan, Kahire (Mısır) katliamlarıyla kana bulanmıştır.
Mikonos davasında Berlin mahkemesinin kararı,
İran rejimini dünya önünde teşhir eden bir karardır. Komşu
ülkelerle düşman olduğundan emin olan İran, gücünü
kaybediyor. Ondokuz yıllık acı bir yenilgi tecrübesinden sonra
rejim, ülke içinde konumunu sağlamlaştırma politikası güdüyor.
Avrupa ve ABD arasındaki çelişkiden yararlanarak emperyalistlerle işbirliği
yapıyor.
İslam Cumhuriyetinin katil ve anti-demokratik rejimi
yıkılmalıdır. Rejimin kurucuları ve idarecileri arasındaki
anlaşmazlık, bu iktidar aygıtını ölüme sürüklüyor.
Sosyalizme geçmek için bu rejimi yıkmaktan başka bir çözüm yolu
yoktur.
Komünistlik iddiasındaki bazı güçler de bu
şaşkın devleti destekliyorlar. Revizyonizm virüsü kalplerini ve
ruhlarını zehirlemiş ve bu hastalıktan sağsalim
kurtulma güçleri yoktur.
Bunlar, İran devriminin şafağında bu düşünceleri
işçi sınıfının saflarına yayacak ve sonuçta
devrimin yeni bir yenilgisine yol açacaklardır. İran burjuvazisi, bütün
bu ikiyüzlüleri alkışlıyor ve onlardan geçmişteki tecrübelerden
derslerini almış iyi komünistler olarak sözediyor.
İran'daki krizden sağsalim çıkmanın
tek yolu, gelecek devrimde işçi sınıfının tek doğru
partisi tarafından desteklenen devrim yoludur. Ve bu yola zorunlu olarak
girilecektir.
Gelecekte tayin edici bir rol oynamaya hazırlanan ve
Marksizm- Leninizm ilkeleri temelinde sınıfın biricik partisini
inşa eden komünistler açısından, Saruş'un "özgürlük
hareketi"nin yedeği durumuna düşmemenin yolu buradan geçiyor.
Hareket, işçi sınıfının partisi
tarafından yönlendirilmediğinde olabilecek en ileri şey,
anti-komünist solcuların da desteklediği "demokratik"
İslam Cumhuriyetidir, ki bu da onların varabilecekleri son sınırdır.