İRAN

 

Rejimin bugünkü durumu ve tüm ilerici ve demokratik güçlerin görevleri

 

Dünyada bugünkü gelişim süreci, esas olarak zıtlar arasındaki mücadele ile belirleniyor ve bu mücadeleler  dünyanın yeni görünümünü her bakımdan etkiliyor.

1- Emek ile sermaye arasındaki çelişki;

2-  Kurtuluş  hareketleri ve ulusların sürdürdüğü özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi ile dünya emperyalizmi arasındaki çelişki;

3- Emperyalist ülkelerin kendi arasındaki çelişki; tekeller, kartel ve tröstler ile uluslararası emperyalist şirketlerin kendi aralarındaki çelişkiler.

İşsizliğin artışı, işçi ve memur grevleri, dünya çapında binlerce insanı etkileyen göç hareketleri, çiftçilerin talepleri; iktidardaki askeri, yarı askeri devletlerle ve askeri yönetim değilmiş gibi bir maskeye bürünen sınıf diktatörlüğü ile karşı karşıyadır. Dünya burjuvazisi, ezilen kesimlerin ezilmekten kaynaklanan dünya çapındaki sınıf kavgalarını sona erdirmek için iç güvenliğini sağlayacak yöntemleri geliştiriyor ve sağlamlaştırıyor. Dünya kapitalizmi, Rus sosyal emperyalizminin çöküşüyle birlikte bu emperyalist gücün pazarlarına el koymaya, sermayenin çıkarları için bu bloka bağlı ülkelerdeki işçi sınıfının işgücünden en ucuz biçimde yararlanmaya çalışıyor. Bu yeni imkanlar kapitalistlere öyle olanaklar sunuyor ki, diğer ülkelerde işçileri işten çıkarmakla ve kazanılmış haklarını ellerinden almakla tehdit ediyorlar.

Kapitalizm, ücretlerin düşük olduğu bölgelere hücum ediyor, gelişmiş ülkelerde işçilerin işsiz kalmalarına sebep oluyor, aynı zamanda hayat standardını ve işçi sınıfının alım gücünü düşürüyor. Kapitalizm ücretleri düşürerek, işsizlik ve emeklilik kesintilerinin oranını arttırarak, sosyal yardımları budayarak, sağlık  hizmetlerini azaltarak işçilerin ceplerini boşaltıyor. İşçi sınıfının politik gücünün 1917 Ekim Devrimi zaferinden sonra uluslararası çapta bütün elde ettikleri, kapitalistler tarafından belirli hilelerle ellerinden alınıyor ve böylece emek ile sermaye arasındaki çelişki hızla keskinleşiyor.

Bir yandan işçilerin direnişi artarken, öte yandan ve ona karşı olmak üzere, ırkçı hareketler de güç kazanıyorlar. Gerçek sınıf partilerinin yokluğu koşullarında gelişip serpilen bu hareketlerin varlığına kapitalizm, işçilerin hoşnutsuzluğunu saptırmak için ihtiyaç duyuyor. Bugün, ırkçı güçleri yabancı düşmanlığını körüklemek için kullanıyor ve esas görevleri olan sınıf hareketini ezme işine, bir nevi hazırlık antrenmanları yapmış oluyorlar.

Bu ülkelerde suç çetelerine karşı kullanılan güvenlik yasaları, halkı korkutarak ve baskı altında tutarak polemiği hızlandırıyor. Baskı araçları, krizden kaynaklanan gelecek kötü günler için mükemmel bir şekilde muhafaza ediliyor. Bunun adı, tahkim edilmiş devlettir. Telefonları dinleme cihazları, başka bir deyişle legal casusluk her eve nüfuz edebiliyor. İşçi sınıfının çıkarları için mücadele edenlere karşı gizli komplo ve tuzaklar kurmak serbesttir. Çünkü burjuvazi, işçi sınıfından çekiniyor. Neoliberalizm teorisi, devletin, üretimi ve dağıtımı yönlendirme rolünü olabildiğince azaltmakta ve halkın sömürülme derecesini arttırmaktadır. Bu, Lenin ve Stalin'in Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğüne karşı kalkan olarak  başvurulan refah devletinin sonu demektir.

Kapitalizmin özelleştirmeyi teşvik sloganı, aslında sömürünün yoğunlaştırılması ve işçi haklarının gaspedilmesi anlamına gelmektedir. Devletin üretim ve dağıtıma müdahalesinin zararlı yanları ön plana çıkarılmakta, insan yaşamının her alanında haklar süpürülmekte ve sömürü yoğunlaştırılmaktadır. Bunun sonucu ise kitlesel sokağa atmalardır. Düne kadar asıl yüzlerini gizlemiş olan sermaye ve sermayenin tekelleri yeni bir adım atmakta ve işçilerin dağınıklığından, sendika liderlerinin ihanetinden yararlanarak işçilerle yeni sözleşmeler imzalamakta ve böylece ücretleri mümkün olan en asgari düzeye düşürmekteler.

Bu refah devletleri, gelir vergisi ve faizler konusunda, işçi sınıfının mücadelesi sayesinde neredeyse parasız olması sağlanan sağlık hizmetleri konusunda, hangi politikanın güdüleceğini diğer devletlere özenle dikte ediyorlar. Bu yeni politika ve tekellerin talepleri yüzünden sigortalar tekrar özelleştiriliyor. Devlet, sosyal sigorta kesintilerini yükselterek ve özel sağlık hizmetlerini azaltarak bize, sadece özel sigortası olanların belirli sağlık hizmetlerinden yararlanabileceğini dayatıyor. Emekli aylıklarını sürekli düşürüyor ve halktan özel sigrtalara kayıt olmalarını istiyor.

Devlet, kapitalistlerin, sigortaların ve bankaların cepleri şişsin diye işçi sınıfının buralara daha fazla para kaptırmasını arzuluyor; çünkü buna, işçileri sömürmek için burjuvazinin günden güne daha fazla ihtiyacı var. Biriktirdikleri zenginlikler, kapitalistlere Güneydoğu Asya'da, Doğu Avrupa'da ve  Ortadoğu'da yatırım yapma imkanları sağlıyor. Sermayenin birikimi, rekabet gücünü arttırıyor. Özelleştirme her alana yaygınlaşıyor. Emperyalist ülkelerin teorisyenleri, kitleleri kandırmak için özelleştirmenin avantajları hakkında masallar anlatıyor:  Sözde böylece üretilen malların fiyatları düşecek ve aynı zamanda kalite yükselecek, işsizlik tehlikesi ve üretim giderleri azalacak. Tekelci fiyatlar uygulanıyor; çünkü tekeller uluslararası düzeyde kıran kırana bir rekabet içerisinde bulunuyorlar. Rakiplere karşı mücadele, ancak rekabet edebilecek minderden dışarı atılmakla son bulabiliyor. İleri kapitalist ülkelerde üretim maliyetlerinin yüksekliği bahanesiyle üretimin karlı olmaktan çıktığına yine onlar karar veriyorlar. Sonuç olarak, rekabet gücünü komşu ülkelere karşı korumak için işçi sayısı azaltılıyor ve  emekçiler iliklerine dek sömürülüyorlar. Her işten çıkarma ile, sıcak ve sakin aile ortamı karmakarışık ediliyor ve yüzbinlerce insanın geleceği yokediliyor.

Borsalarda hisse senetlerinin değerleri artıyor ve kapitalistlerin zenginliklerini katlamalarına fırsat yaratıyor. Yoksulluk, kaptalist dünyanın kaçınılmaz yasalarının bir parçası, temel unsurlarından biridir. Kapitalist ülkelerdeki sömürü hızı yeni pazarların denetimi ve yağması için diğer emperyalistlerle girişilen rekabete paralel olarak ilerliyor.

Avrupa, Amerikalılara ve Japonlara karşı birleşiyor. Dünya üç ekonomik ve politik kutuba bölünmüş durumdadır. Aralarında en güçlü olan Amerikan emperyalizmi İran Körfezi, Orta Asya ve Kafkasya enerji kaynaklarını konrolü altında tutmaya çalışıyor. Yeni bir disiplinle ve kültürel çatışmalar sürdürerek dünyayı kendi hakimiyeti altında tutuyorlar. Amerika Birleşik Devletleri, Yugaslavya'ya müdahale ettikten sonra payını talep etti. Avrupalılar ve Ruslara hiçbir  alanı bırakmadan ve savaşın daha da yoğunlaşmasını frenleyerek bu pazarı kazanmayı ve Balkanlar'da esas müttefik olarak ortaya çıkmayı başardılar.

½imdi emperyalistler arasında Orta Asya ve Kafkasya'da yeni bir sürtüşme var ve bu sürtüşmenin bölgedeki halklar için hiçbir faydası yoktur: Bir yanda işçi sınıfının kapitalistlere karşı sürdürdüğü kavga, öte yandan ulusların, bölgeyi paylaşmaya ve etkinlik alanlarına bölmeye çalışan emperyalizme karşı sürdürdüğü kavga.

Ulusların bağımsızlıklarını korumak ve elde etmek için sürdürdüğü direniş günden güne hızlanıyor. Çünkü ulusların bağımsızlığını hiçe sayan (tahrip eden) emperyalizm aynı zamanda direniş eğilimini de kamçılıyor. Birçok ulus, Rus sosyal emperyalizminin etkisi altından kurtulmayı başardı. Emperyalistlerin müttefiği olan revizyonistlerin ihaneti yüzünden bu ülkeler yeni elde edilen bağımsızlıklarını korumayı başaramadılar.

Bu ülkeler günden güne Amerikalı ve Avrupalı emperyalistlerin çöplüğü haline geliyorlar. Tekeller, üçüncü bin yılın şafağına doğru, sermayeyi yoğunlaştırmaya ve dünya pazarlarını rakipsizce denetim altında tutmaya çalışıyorlar.

Alman ve Fransız sigorta şirketleri birleşiyor, İsviçre bankaları tek bir bankaya dönüşüyorlar. Alman, İngiliz ve Amerikan sanayinin değişik sektörleri birleşiyor, dünya pazarında büyük bir pay elde ediyor ve böylece dünyayı denetim altında tutmayı başarıyorlar.

Lenin'in gelecek hakkında söylediklerinin doğruluğu günden güne kanıtlanıyor. Amarikan, İngiliz, Fransız ve Hollanda petrol şirketleri körfezdeki, Hazar Denizi'ndeki Orta Asya'daki ve Azarbaycan Cumhuriyeti'ndeki petrol ve gaz kaynaklarına el koymak için birbirleriyle çatışıyorlar.

Bu vahşi haksızlığın faturasını İran, Türkiye, Ermenistan, Afganistan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Pakistan ve Irak gibi ülkeler ödüyor. Bu sınır tanımazlığın boyutu o kadar ortada ki, bu ülkeleri kimin yöneteceğine karar verenler de tekellerdir. Anti-komünist solcuların ideali olan Avrupa parlamentarizmi sahtekarlığı, yerini tekellerin dolaysız yönetimine bırakıyor. Avrupa parlamentarizmi ve Amerikan "lobiliciliği" sermayenin daha çok ve açıktan hizmetine giriyor. Demagog devlet ve refah adına yapılan sahtekarlık bankaların ve tekellerin hizmetlerinin devlet içindeki pozisyonunu güçlendiriyor.

Devletlerin bankalara olan borçları o kadar çok ki, bankaların şantajlarına boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Bu devletler, özel bankalardan borç alarak halktan aldıkları vergiler üzerinden kar kazanmalarını sağlıyorlar ve bankalar günden güne daha da zenginleşiyor. Devlet ulaştırma bakanlığını özelleştirerek her kavşak için ücret isteyen ve anayolları kontrolü altında tutan kapitalislere sunmaktadır. Sağlık bakanlığı yerini özel kapitalist araştırma merkezlerine terketmektedir. Sağlık, daha fazla piyasaya ve arz-talep dengesine bağlanmaktadır. Parası olan insan mutlu bir hayat sürdürebilir. Kültür bakanlığı, kreşleri, ilkokulları, liseleri ve üniversiteleri özelleştirerek gereksiz hale geliyor. Büyük sanayi dalları bazı siparişleri ve araştırma görevini üniversitelilere ve okullara devederek finansman sorununu hafifletiyor, eğitimin ve pedagojinin yönünü belirliyorlar.

Üretime dolaysız olarak katılmayan ve üretimden yararlanmayan her bakanlık, kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İçişleri bakanlğı, savaş ve savunma bakanlığı, dışişleri ve maliye bakanlıkları, halkın sömürülmesini garantiye almak ve her hareketini denetim altında tutmak üzere güçlendiriliyorlar. Halk kitlelerinin ayaklandığı kriz dönemlerinde, orduda meydana gelebilecek çatlakları önlemek için, şimdiden profesyonellerden oluşan ordu ve polis teşkilatları kuruluyor. Burjuva parlamentarizmi, takmış olduğu yalancılık maskesi ile vatandaşlarının hür karar verme hakkı olduğunu vurgulayarak geleceklerine umutsuzluk ve karamsarlıkla bakan insanlardan, genel seçimlere katılmalarını istiyor. Alıcı ve hilekar demokrasisi için propaganda yapıyor. İnsanlar birbirinin kurdu olmaya itiliyor. Yaşamları her an altüst olma tehlikesinde olan işçiler, geçici sözleşmelerle ve güvencesiz çalıştırıldıkları işleri elde edebilmek için durmadan yer değiştirmeye zorlanıyorlar. Bu, Amerikan toplumunun yeni yüzüdür. Bu, parayla herşeyi satın alabilen ve para için herşeyi satabilen modern kapitalizmin asıl yüzüdür.

Sanayi sermayesi günden güne ve durmadan artan bir şekilde banka sermayesiyle içiçe geçiyor ve mali sermaye olarak karşımıza çıkıyor. Sermaye, sınırlı sayıda karar yetkisi olan insanlar tarafından denetleniyor ve paylaşılıyor. Bunlar kriz zamanlarında dünyayı ekonomik yıkıma ve savaşa sürüklüyor. Hong Kong borsasının batışı suni bir batıştır ve Güneydoğu Asya "mucizesi"nin, Japon emperyalizminin krizini derinleştiren mali darbelerin bir götergesidir. Hiçbir bağımsızlığı bulunmayan Güney Kore, emperyalistlerden aldığı kredi ve borçların altından kalkamayacaktır. ½u anda Çin pazarlarını yağma etmek için emperyalistler arasında sert bir savaş var. Bu çelişkiler, dünyanın Güneydoğu Asya yüzünü belirginleştirmektedir. Japonların bu çatışmalara katılması ve Güneydoğu Asya'yı kazanç bölgelerine katması hassasiyetle gözetlemeye değer. Çin'in bağımsızlığını koruyup koruyamayacağı veya emperyalistlerin yarı sömürgesi olup olmayacağı kavgası daha sonuçlanmamıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in giderek ayrı bir odak olarak çıkmasından korktuğu için Çin'e karşı müttefik bulmaya çalışıyor. Doktor Hanlington'un Çin'den gelecek olan tehlikeye dikkat çeken teorileri ve uyarıları, bu stratejinin iyi düşünülmüş bir yanıdır. Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı sadece Yugoslavya'da değil, aynı zamanda Körfez'de, Asya'da, Kafkasya'da, Orta Asya'da ve Afrika’da da rekabet etmektedir. En ön planda Türkiye bir Amerikan üssü gibi, Suudi Arabistan ve Pakistan güvenilir sadık müttefikleri gibi kullanılıyor. Avrupalıların güçlü müttefiği sayılan İran, pazarını rekabete açıyor ve eski Rus cumhuriyetlerine yöneliyor. Fransa, bütün frankofon ülkeleri birleştirerek Amerika'ya karşı cephe kurmaya çalışıyor. Rusya, günden güne emperyalist sermayeye mahkum hale geliyor ve batılı kapitalistlerin hakimiyeti altına giriyor.

İçinde yaşadığımız dünya, göründüğünün tam aksine, sarsılıyor ve savaşa doğru ilerliyor. Emperyalistler bu savaşa hazırlanıyorlar ve bunun için kendilerine müttefikler arıyorlar. Bu ekonomik çatışmalar, bölgesel savaşlarla sonuçlanacak ve nihayetinde bu krizden çıkmak için bir dünya savaşına dönüşecektir.

Silahların geliştirilmesi ve çoğalması, en güçlü pozisyona geçmek için uzayın keşfi çabaları, çıplak gözle görülmese de bir türlü sona ermiyor. İnsanlık sadece sosyalist devrimle geleceği inşa edebilir ve kurtarabilir ve emperyalist çelişkilerden yararlanarak halk için yeni Ekim Devrimleri yapabilir. Bu, dünyadaki bütün komünistlerin görevidir. İçinde yaşadığımız dünya, sosyalizmi taşıyor ve biz pek yakından onun doğuşuna tanık olacağız.

Dünyada proleter sınıfının yenilgisi umutsuzluk ve başarısızlık hisleri yaratmamalıdır. Bu yenilgi, tam tersine bizi burjuvazinin sert zırhına karşı daha bilinçli ve düşmanın taşıdığı tehlikeye karşı daha uyanık kılacaktır. Kazanmamız gerek; yürüyeceğimiz yol zorluklarla dolu; ama başka bir çözüm yolu yok.

Ya kapitalizmin cenderesinde ölmek ya da cennetin yolunu seçmek seçeneğiyle karşı karşıyayız.

Tek yol sosyalizmin zaferidir. Bu, tarihin bilimi ve tecrübesidir ve tarihe karşı savaşanlar yok olurlar.

İran'da durum

İran, büyük çaplı 1979 ½ubat devrimlerinden beri kendi çelişkili sularında yaşıyor. Dünya kapitalizmi monarşistlerin, dincilerin, Bazar Gigan, Bani Sadr gibi liberallerin suç ortaklığı ile ve özellikle işçi sınıfının ortaya atılıp hareketi güçlendirerek radikalleştirdiği andan itibaren halk hareketinin ve devrim sürecinin önünde engel oldular. Bu suç ortakları, silahlı kuvvetleri kurtarmaya ve kapitalizmi koruyarak komünistleri devre dışı bırakmaya çalıştılar. Devrim sırasında başvurulan halkın şiddeti ve silahlı mücadelesi, kısa bir süre sonra dindi ve bu durumun sonuçları bugüne kadar uzanan izler bıraktı . İran hala bir kriz içindedir ve hala sukunete erişeceğe benzemiyor. Bu fırtınalı durum içinde belli başlı çelişkiler ortaya çıkıyor:

İlk çelişki, halkın devrim sürecinde uğruna mücadele ettiği istek ve talepler ile mevcut rejimin yaptıkları arasındaki çelişkidir. Halk ne hürriyete, ne demokrasiye, ne de sosyal adalete kavuşmadığının farkındadır. Demokrasinin yerine acımasız "Velayet e Faghieh" teorisi yerleştirildi ve bunun şah döneminden bir farkı yoktur.

İran islam Cumhuriyeti'nin rejimi büyük borç arayışı içerisindedir ve İran'da yabancı yatırımlara izin veren yeni kanunlar çıkarıldı. Buna parelel olarak şah dönemi örnek gösterilip, İran'ın zaten hasta ve hazırlıksız olan ekonomisine kuvvetli bir dabe vuruluyor. İran rejimi, Dünya Bankası ve IMF’nin dayatmalarına boyun eğerek İran'da yeni emperyalist egemenliğe yardımcı oluyor. Rejim, mesela, Amerikan petrol şirketinden daha düşük şartlar teklif eden Fransız petrol şirketi "Total" ile bir sözleşme imzaladı. Bu bize, molla rejiminin iktidarı korumak için kolayca ihanet yoluna sapabileceğini  ve ülke kaynaklarını peşkeş çekebileceğini gösteriyor.

Rejimin bağımsızlık politikası, ana sanayi dallarının kurulmasını, ekonomik bakımdan kendi kendine yeterliliği, refah ve kalkınmayı içermemektedir. Bağımsızlık sadece, silahlanma ve dünya terorizmine destek söz konusu olduğunda geçerlidir. Kaptalist İran'ın tek bir üretim dalı var ve göbekten emperyalizme bağlıdır.

Halk kitlelerinin değişik sebeplerden dolayı ayaklanmaları ve rahatsızlığı bazen şiddetli, bazen de, özellikle petrol endüstrisi ve ayakkabı fabrikası işçilerinin grevlerinde olduğu gibi, barışçıl mücadelelerle kendini dışa vuruyor. Kısa bir süre önce halk, İran islam Cumhuriyeti'nin anti-demokratik seçimlerini hiçe sayarken, 1998 Dünya Kupası finallerine katılma hakkı elde eden futbol milli takımına ise hükümetin baskısına rağmen sıcak bir karşılama düzenledi ve tepkisini bu yolla ifade etti. Bu çelişki rejimi, devrim muhafızlarını ve "basiji"leri (milisleri) silahlandırmaya ve askeri manevraler başlatıp halk arasında tedirginlik yaratmaya zorluyor.

Rejim "Velayet e Faghieh" kanunları daha sert bir şekilde kullanmayı, iktidarı küçük bir azınlığın elinde yoğunlaştırmayı ve böylece daha seri manevra imkanları elde etmeyi deniyor. Ticaret burjuvazisi (rast e sanati), sanayi burjuvazisi ve liberal bürokratlar arasındaki çelişki, iktidarın içinde ve dışında hızla artıyor. Bu çelişkiler değişik ekonomik çıkarlardan, petrol kaynaklarının paylaşımından, sermayelerini güvenceye alma düşüncesinden ve gelecek kaygısından kaynaklanıyor. Bu çelişkilerin biçimi "Jameh madani" (sivil toplum) ve "Velayate e Faghieh"  gibi yasaların savunulması esnasında daha açık sergilendi . Bunların yanı sıra, değişik dini formasyonlar arasındaki  çelişkiler de yer alıyor: Bir yandan Hameney'in (şimdiki dini lider) direktifi altında bütün dini akımları toparlamak ve böylece onları "velayet e faghieh" adına kontrol altında tutmak amaçlanıyor. Bu din adamları, dini inancın prensibi olan bir şahsın diğer bütün din adamlarına hükmetme yetkisine inanıyorlar. Halbuki ½ii inancının ana prensibine göre, dine inananların başında bir kaç dini lider bulunur.

Hameney'i tek dini lider ilan eden "velayat e faghieh", böylece diğer dini liderlerin etkinliğini sınırlıyor ve onların da din ticareti yapmalarını engellemiş oluyor.  Üstelik ½ii liderler Humeyni'nin fetvalarının sonsuza dek geçerli olduğunu iddia edemiyorlar ve bu da, hüküm güçlerini ve etkinliklerini azaltan bir rol oynuyor. "Velayat e faghieh" taraftarları gene de iktidarın merkezileşmesini amaçlıyorlar. Halkın şu andaki durumdan memnun olmadığını ve direniş dalgalarının günden güne yüseldiğini biliyorlar. İktidarın merkezileşmesi ve "velayat e faghieh" yardımıyla rejim, hizbullah (allah partisi) grupları kurmaya yöneliyor. "Velayat e faghieh", son sözü söyleme yetkisine sahip olanların elinde bir dayanak noktasıdır. Bu çelişkiler, İran burjuvazisinin kazancının bir kısmının Orta Asya, Hazar Denizi ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nin petrol karlarının bir kısmının kaybına sebep olan Amerikan baskısıyla yan yana sürüyor ve sonuçta burjuvazinin iştahını kabartarak, iktidar saflarındaki çelişkilerin derinleşmesine hizmet ediyor. Bu çelişkiler öyle bir şekilde ortaya çıkıyor ki, Rafsancani'nin (Hameney'in eski cumhurbaşkanı) etrafındakiler ve Nateg Nuri (cumhurbaşkanlığı adayı) ile iktidarı ele geçiren Hatemi arasındaki iktidar ve çıkar kavgaları açıkça görülebiliyor.

Din liderlerinin bir kısmı geleceklerinden şüpheli ve gerçek yaşam ile inanç ve dini hayaller arasındaki çelişkilerin farkındalar. Kapitalist sistemde üretim ve koruyucu önlemler olmadan ülkenin tekerlerinin dönmeyeceğini anlıyorlar. Din kapitalist sistemi yıkamaz ve böyle bir niyeti de yok; ama aldatıcı islam ekonomisi söylemine başvurmaktan yine de geri kalmıyor. Din, kapitalist sistemde kitleleri aldatmaya yönelik bir unsurdur ve bu yüzden reformist dinciler, din mefhumunu kurtarmak için ortaya atılıyorlar.

Rejime karşı muhalefete geçmeden önce Montazeri'nin tutumunu, bugünün koşullarına göre tekrar gündeme getirmek hedefleniyor.  Dinin bu yeni savunucuları, kara diktatörlük yönetiminin bir parçası idiler ve devrimi bastırmak karşılığında devlet tarafından ödüllendirildiler. Eski bürokrat ve binlerce devrimcinin işkencecisi Khalkali'nin söylevlerini unutmayalım. Bugün şaşkın bir durumda bulunan bu şahıs, yukarda ismi anılanlarla aynı çerçevenin içerisinde yer alıyordu. Çelişkilerin bunca hızla artışı olumlu bir gelişimedir ve "velayat e faghieh" önderlerini zayıflatmakta, güçlerini kırmakta ve böylece halk kitlelerinin ayaklanmasına katkıda bulunmaktadır. "Velayat e faghieh"i bürüyen korku imajında beliren çatlaklar, şimdi halkın alay konusu olmuş durumdadır. Bu çelişkilerin, halkın kesintisiz ve uzlaşmaz kavgasından kaynaklanan sonuçlar (yan ürünler) olduğunu kavramak, yine de büyük önem taşıyor.

"Velayat e faghieh" muhaliflerinin Hameney aşiretine karşı sürdürdüğü çatışma, İslam Cumhuriyetini kurtarmayı amaçlıyor ve hürriyet ve demokrasi talep eden halk çıkarlarını göz önüne almıyor. Bizim yolumuz ve bizim amacımız, bu yeni muhaliflerinkinden tamamen farklıdır. Biz, rejimin her türlü zayıflığından memnuniyet duymalıyız ve İslam Cumhuriyetini tamamen yıkmak için örgütlenmeliyiz. Sloganlarımızı bu duruma uygun olarak seçmeliyiz. Yoksa, bu yorucu kavgada Montazeri, Soruche ve Yazdis gibilerine koltuk değneği olmak ve zafere inançsızlık duyarak halkı, bunları desteklemeye davet etmek işten bile değildir.

Komunistler, işçileri desteklemeleri için halka çağrıda bulunmalıdırlar ve onlara kurtuluşun tek çaresinin işçi sınıfının iktidarı ve İslam Cumhuriyeti rejiminin yıkılması olduğunu anlatmalıdırlar.

Komünistler, daima kendileriyle diğerleri arasındaki sınırları berrak tutmalı, birlikten söz ederek yalan söyleyenlerin önünü kesmelidirler. Halkı, halk yararına herhangi bir faydası görülmemiş olanların bayrağı altında toplanmamaları için uyarmalıdırlar. Aralarındaki kavgadan memnun olalım, kitleleri toparlamak ve bilincini arttırmak için çelişkilerinden yararlanalım.

İslam Cumhuriyeti yandaşlarının iç çatışmalarına güvenmek, bir bölümünü destekleme yönündeki çağrılarına yanıt vermek bir aldatmaca olur ve İran'ın hürriyet ve bağımsızlık mücadelesine ağır bir darbe oluşturur.

Reformistler, Montezari, Saruş ve Tabarzadi'nin protestolarını ve Hatemi'nin başa geçişini iyi bir şey olarak görüyorlar ve halkın gözünü boyayarak sözde yürüttükleri faaliyetleri (sadece eleştirmek) ve işbirliğini öne sürerek yanılsama yaratıyorlar. Onlar kapitalizmin yandaşlarıdırlar ve yeni reformistlere, İran'ın yeni kurtarıcıları gözüyle bakarak savunmak zorundalar.

Komünistler için iktidarın her haksızlığına karşı gelmek ve kınamak gayet normal bir şeydir. Bu insani ve demokratik karakter yapılarından kaynaklanan bir şeydir. Fakat bu hayat ve ölüm kavgasında, kendi kavgalarını gözden kaybetmezler ve burjuvazinin yedeği durumuna asla gelmezler.

Bugünkü koşullarda komünistlerin sloganı, İslam Cumhuriyeti rejiminin tümden yıkılmasıdır ve günden güne bu sloganı yaygınlaştırmak görevdir. "Velayat e faghieh"ye karşı kavga sloganı kısa ömürlüdür, kavgayı çıkmaza sürükler ve önderliği Montazeri ve Saruş'un eline sunar. Rejimin yıkılması talebi, komünistleri sosyal reformistlerden ve reformistlerden ayıran temel çizgidir.

Bunun yanında, Afganistan'ın, Tacikistan'ın, İran'ın, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin, komşu Arap ülkelerinin içişlerine karışarak ve hatta kendi sınırlarından uzakta bulunan Bosna'ya, Arnavutluk'a, Afrika'ya durmadan terörist göndererek rejimin dış politikası bir çıkmaza girmiştir. Tahran rejiminin elleri Cezayir, Lübnan, Kahire (Mısır) katliamlarıyla kana bulanmıştır.

Mikonos davasında Berlin mahkemesinin kararı, İran rejimini dünya önünde teşhir eden bir karardır. Komşu ülkelerle düşman olduğundan emin olan İran, gücünü kaybediyor. Ondokuz yıllık acı bir yenilgi tecrübesinden sonra rejim, ülke içinde konumunu sağlamlaştırma politikası güdüyor. Avrupa ve ABD arasındaki çelişkiden yararlanarak emperyalistlerle işbirliği yapıyor.

İslam Cumhuriyetinin katil ve anti-demokratik rejimi yıkılmalıdır. Rejimin kurucuları ve idarecileri arasındaki anlaşmazlık, bu iktidar aygıtını ölüme sürüklüyor. Sosyalizme geçmek için bu rejimi yıkmaktan başka bir çözüm yolu yoktur.

Komünistlik iddiasındaki bazı güçler de bu şaşkın devleti destekliyorlar. Revizyonizm virüsü kalplerini ve ruhlarını zehirlemiş ve bu hastalıktan sağsalim kurtulma güçleri yoktur.

Bunlar, İran devriminin şafağında bu düşünceleri işçi sınıfının saflarına yayacak ve sonuçta devrimin yeni bir yenilgisine yol açacaklardır. İran burjuvazisi, bütün bu ikiyüzlüleri alkışlıyor ve onlardan geçmişteki tecrübelerden derslerini almış iyi komünistler olarak sözediyor.

İran'daki krizden sağsalim çıkmanın tek yolu, gelecek devrimde işçi sınıfının tek doğru partisi tarafından desteklenen devrim yoludur. Ve bu yola zorunlu olarak girilecektir.

Gelecekte tayin edici bir rol oynamaya hazırlanan ve Marksizm- Leninizm ilkeleri temelinde sınıfın biricik partisini inşa eden komünistler açısından, Saruş'un "özgürlük hareketi"nin yedeği durumuna düşmemenin yolu buradan geçiyor.

Hareket, işçi sınıfının partisi tarafından yönlendirilmediğinde olabilecek en ileri şey, anti-komünist solcuların da desteklediği "demokratik" İslam Cumhuriyetidir, ki bu da onların varabilecekleri son sınırdır.