Antiller'de (Martinik, Guadolup), Güney Amerika'da
(Guyana), Hint Okyanusu'nda (Réunion adaları), Okyanus'ta (Yeni Kaledonya,
Tahiti) sadece elinde bulundurduğu büyük sömürgeleri sıralarsak,
Fransız emperyalizminin halen bugün halkları sömürge boyunduruğu
altında tuttuğunu görürüz.
Nisan 1998'de yazılan bu yazı, partimizin, özellikle
sömürgeden bağımsızlığa kavuşmuş halkların
ve Fransız emperyalizminin boyunduruğu altındaki halkların
haklarıyla ilgili ideolojik ve politik tutumunu oluşturan teorik
temelleri içermektedir. Yazı, bu önemli sorunun tüm yanlarını
işlemeyi ileri sürmese de, emperyalizm aşamasında, devrimci mücadele
için ulusal sorun ile ilgili düşünceyi genişletiyor.
Marx ve Engels, 1848'de Komünist Manifesto'da şunları
belirtmektedir: "Ulusal ayrılıklar ve halklar arasındaki düşmanlıklar,
burjuvazinin gelişmesinden, ticaret özgürlüğünden, dünya pazarından,
üretim biçimindeki ve ona karşılık düşen yaşam koşullarındaki
tek biçimlilikten ötürü, günden güne daha çok kaybolmaktadır."
Komünizm, kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasını
hedeflemektedir. Ulusal bölünmüşlükleri yaratmayı değil, tam
tersini öngörmektedir. Komünizm kendi özünde enternasyonalisttir: "Bütün
ülkelerin işçileri, birleşiniz!" Bu noktadan itibaren
Marksist-Leninistler ulusal sorunu nasıl ele alırlar?
Stalin, 1904'te Gürcistan'da ulusal sorun ile ilgili yazdığı
bir makalesinde şöyle diyor: "Ulus, yalnızca tarihsel bir
kategori değil, belli bir çağın, yükselen kapitalizm çağının
tarihsel bir kategorisidir. Feodalizmin tasfiye ve kapitalizmin gelişme süreci,
aynı zamanda insanların uluslar biçiminde kuruluş sürecidir
de." Oluşmakta olan burjuvazi için temel sorunun, pazar sorunu olduğu
olgusuna dayanmaktadır. Burjuvazi "malını pazara sürmek ve
bir başka ulustan burjuvazi ile rekabetten zaferle çıkmak... kendine
has 'ulusal' pazarını garantiye almak" ister.
Lenin, 1913'te "Ulusların Kaderini Tayin Hakkı"
yazısında aynı analizi geliştirmektedir: "Bütün dünya'da
kapitalizmin feodalizme karşı sanal zaferi dönemi, ulusal
hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin
tam zaferini sağlamak için yurt içi pazarı ele geçirmek zorunda
olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı
bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde
yatar ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal alanda kök salmasını
önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır."
(UKTH, s.55)
"Yükselen kapitalizm koşullarında ulusal mücadelenin
burjuva sınıflar arasındaki bir mücadele" olduğu
sonucuna varılabilir mi? Evet, diye cevaplıyor Stalin 1904'te:
"Bazen, burjuvazi, proletaryayı ulusal hareket içerisine çekmeyi başarmakta
ve ulusal harekete, görünüşte 'genel olarak halkçı' karekter
vermektedir. Burjuvazi için avantajlı olan bu olgu özellikle arzu
edilmektedir". Bu yazı, Büyük Rusya'nın henüz egemenliği
altında olan Gürcistan ve Kafkas ülkelerinde, devrimci işçi
hareketi üzerinde burjuva milliyetçiliğin güçlü baskı oluşturduğu
koşullarda yazılmıştır. Stalin, proleter politikanın,
ulusal hareketlerin sınıf tabiatını gözönünde bulundurması
için ısrar eder: "Fakat bundan, hiçbir zaman proletaryanın
uluslar üzerindeki baskı politikasına karşı mücadele
etmemezi gerektiği sonucu çıkmaz" diye belirtmektedir.
Proletaryanın bundan çıkarı vardır; çünkü ulusal baskıya
ilişkin bütün demokratik kısıtlamalar burjuvaziden daha çok, işçi
ve köylüleri hedeflemektedir.
Proletarya ulusal baskıya karşı mücadele
etmek zorundadır; çünkü "bu baskılar, sınıf mücadelesi
sorununu, toplumsal sorunları ve toplumun büyük sosyal kesimlerinin
dikkatini proletaryanın ortak sorunlarına, ulusal soruna ve
burjuvaziye çekmektedir". Aynı kanıda olan Lenin 1914'te
"butün ulusların proletaryasının ittifakını"
hedefleyen proletaryanın, "sınıf mücadelesi bakışıyla
bütün ulusal taleplere" değer vermesi gerektiğini yazmaktadır.
Ve şu sonuçları çıkarmaktadır: "Eğer ezilen
ulusun burjuvazisi, ezen burjuvaziye karşı savaşıyorsa, biz
her zaman ve her durumda, herkesten daha kararlı olarak bu savaştan
yanayız; çünkü biz, zulmün en amansız ve en tutarlı düşmanlarıyız.
Ama ezilen ulusun burjuvazisi kendi öz burjuva milliyetçiliğinin çıkarlarını
savunuyorsa, biz ona karşıyız." (UKTH, s.73)
Ezen ulusun proleterleri, tereddüt etmeksizin ve herhangi
bir anlaşmazlığa yer vermeksizin, ezilen ulusun kendi kaderini
tayin etme, yani ayrılma hakkı ve ulusal bir devlet kurma hakkı için
tutum belirtmek zorundadır. Bu tutum proletaryanın çıkarınadır;
çünkü Engels'in deyimiyle, bir halkı baskı altında tutan bir
halk, özgür olamaz. Bir ulusu kölelik boyunduruğu altında tutma,
egemen ulus içerisinde tepkiyi besler. Egemenlik altındaki ülkelerde,
burjuva milliyetçiliğin oyununa gelmeme gerekçesiyle, ulusların
kendi kaderlerini tayin etme hakkı ilkesini redetmek haklı değildir.
Bu konuda Lenin, Polonyalı sosyal demokratların ve Rosa Luxembourg'un,
RSDİP programında UKTH'yi içeren 9. maddesine karşı
tutumlarını eleştiriyordu:
"Ayrılma hakkı sloganını
ajitasyonumuza almazsak ve ileri sürmezsek, sadece burjuvazinin değil, aynı
zamanda ezen ulusun mutlakiyetçi feodallerinin de oyununa gelmiş
oluruz". "UKTH'nin burjuvaziye yaradığı doğrudur"
diyor Lenin; ama burjuva demokrasisinin istinasız bütün talepleri için
de bu geçerlidir. Leninizme göre UKTH, siyasi demokrasinin diğer
talepleri gibidir: Proletaryanın, önderliği burjuvaziye bırakmaması
gerekir; bu sorun ile ilgilenmesi, kararlı bir şekilde sorunu ele
alması, alanlarda halkın ve işçilerin çıkarlarını
savunması, ve kendi amacına ulaşmak için mücadele etmesi
gerekmektedir. Lenin, UKTH'yi burjuva toplumunda, ulusların özgürce
politika belirleme, devlet olarak bağımsız ve kendilerinin
otonomi ve bağımsız ekonomileri sorununu çözemez gerekçesiyle
reddeden anlayışı da çürüttü. "Marksistler bunu
bilirler; fakat bu iki değişik sorundur" der Lenin:
"Mali sermayenin ya da genel olarak sermayenin tahakkümü,
siyasal demokrasi alanında herhangi bir reformla ortadan kalkacak değildir
ve ulusların kaderlerini tayin hakkı da ancak bu alana girer. Bununla
birlikte, mali sermayenin bu egemenliği, daha özgür, daha geniş ve
daha açık bir sınıf egemenliği ve sınıf savaşımı
olarak siyasal demokrasinin önemini ortadan kaldırmaz. Onun için, siyasal
demokrasinin kapitalist düzendeki istemlerinden birinin iktisadi anlamda 'gerçekleştirilebilir'
olduğu yolundaki iddialar, bir bütün olarak kapitalizm ile siyasal
demokrasi arasındaki genel ve temel bağıntıların teorik
bakımdan yanlış tanımlanmasından doğmaktadır."
(UKTH, s.142)
Lenin, ezilen bir ulusun ulusal hareketini, egemen güç
ve rekabet halindeki devletlerin, kendilerine yönelik olan bu mücadeleden çıkar
umma gerekçesiyle desteklememesi gerektiğini söyleyen anlayışı
da ekarte etmektedir:
"Nasıl ki, örneğin Latin ülkelerinde olduğu
gibi, cumhuriyetçi sloganların halkın aldatılması ve mali
soygun amacıyla burjuvazi tarafından kullanılması durumu,
sosyal demokratların cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir neden
değilse, aynı şekilde bir emperyalist devlete karşı
ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka
'büyük' devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçları
için yararlanılması hali de, sosyal demokratların, ulusların
kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olmaz."
(UKTH, s.146)
Lenin, köylülüğün ülküleştirmesini mahkum
edenlere de cevap vermektedir. Leninizmin özelliği; kapitalizmin ilk dönemlerinde,
ulusal hareketler içerisinde köylülüğün devrimci potansiyeline parmak
basmaktır: "Feodalizmin ve mutlakiyetçiliğin yıkıldığı,
burjuva demokratik devletin ve toplumunun kurulduğu, ulusal hareketlerin
ilk defa kitle hareketlerine dönüştüğü ve şu veya bu şekilde
bütün halk sınıflarını siyasi hayata sürüklediği dönem..."
ve özellikle, "harekete geçirmede en zor ve halk kesiminin en kitlesel
kesimi olan köylülük..." (ulusların hakkı). Bu dönemin ulusal
sorunu, demokratik devrimin bir parçasıdır.
"Önceden olgunlaşmış" kapitalizm
döneminde koşullar radikal şekilde değişmektedir;
"bilimin, politikanın, genel olarak ekonomik hayatın, sermayenin
uluslararası birliğinin kurulması, ulusal sınırların
yıkılması, uluslar arasında bütün ilişkilerin yoğunlaşması
ve gelişmesiyle" ("Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel
Notlar") ekonomik alanda kendisini karakterize eden dönem. 1916'da Lenin,
"kendi kaderini tayin hakkına ilişkin üç tip ülke"
belirler: Birinci gruba "ilerici burjuva ulusal hareketlerin bittiği"
Batı Avrupa ülkelerinin gelişmiş kapitalist ülkelerini
koymaktadır. Bu emperyalist ülkelerin proletaryası, ezilen ulusların
ve sömürgelerin kendi bağımsız devletlerini kurma hakkı
lehine tutum belirlemek zorundadır. Lenin, ikinci gruba, 20. yüzyılda
burjuva demokratik ulusal hareketlerin geliştiği, Rusya da dahil, Doğu
Avrupa ülkelerini koymaktadır. Bu ülkelerdeki proletarya, burjuva
demokratik devrimini tamamlamak ve sosyalist devrime yardım etmek için,
ezilen ulusların kaderlerini tayin hakkını savunmak zorundadır.
Proletarya ancak bu şartlarda, ezen ve ezilen ulusun işçi sınıfının
mücadelesini birleştirebilir. Üçüncü grupta ise yarı-sömürge ülkeler
(Çin, İran, Türkiye) ve sömürgeler bulunmaktadır. Böylece,
Leninizm sömürgeler sorununu ulusal soruna bağlamaktadır. Lenin II.
Enternasyonal tarafından "kaderine terk edilmiş",
emperyalist uluslar tarafından köleleştirilmiş ulusların
milyonlarca kadın ve erkeğini gün ışığına çıkarmıştır.
"Emperyalizm ile birlikte kapitalizm, bir avuç
ileri' ülkeler tarafından dünya nüfusunun ezici çoğunluğunun
mali olarak boğazlandığı ve sömürgeci baskının
evrenselleştiği bir sisteme dönüştü". (Lenin,
Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması)
Oluşan dünya ekonomik sistemi, bağımlılık,
egemenlik ve boyun eğme ilişkileri üzerine temellenmiştir.
Toplumun temel çelişkisi, toplumu, üretim araçlarını elinde
bulunduran azınlık burjuva kamp ile kapitalist sömürü ve baskıya
tabi olan işçi sınıfı ve bütün emekçiler kampı
olarak ikiye bölen, emek ile sermaye arasındaki çelişkidir.
Metropoller için hammadde ve tarım ürünlerinin rezervi, yağmada aşırı
karın, eşitsiz mübadelenin, ucuz emek pazarının kaynağı
olan ve savaşa sürüklenen savaş kurbanlarının rezervi olan
sömürgeler, devrimci proletaryanın da rezervi durumundadır.
Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde,
ulusal sorun ve sömürgeler sorunu üzerine sunduğu raporunda Lenin, konu
ile ilgili komünist tezlerin temel düşüncesinin, ezen uluslar ile ezilen
halklar arasındaki fark olduğunu belirtmektedir. (Seçme Eserler,
26.7.1920) Stalin de, Çin sorununa değindiği ve siyasi sonuçlarını
açıkça belirttiği 1927'deki bir konuşmasında, aynı düşünceye
değiniyor. Emperyalist ülkelerde, burjuvazi, diğer halkları
ezmektedir; bütün devrimci potansiyelini bitirmiştir ve artık
devrimin bütün aşamalarında karşı devrimci durumundadır.
Fakat, sömürge ve bağımlı ülkelerde
durum faklıdır: "Bu ülkelerde, öbür devletlerin emperyalizm
boyunduruğu, devrimin etkenlerinden biridir. Bu ülkelerde, bu boyunduruğun
ucu ulusal burjuvaziye de dokunmaktan geri kalamaz. Bu ülkelerde, ulusal
burjuvazi belirli bir aşamada ve belli bir zaman için, ülkesinin
emperyalizme karşı devrimci hareketini destekleyebilir. Bu ülkelerde,
kurtuluş için savaşım öğesi olarak ulusal öğe,
devrimin bir etkenidir." (Stalin, s.284)
Bu durumlarda, bu "ulusal burjuvazi"ye ilişkin
izlenecek politika sorunu kendisini dayatmaktadır. Komünist Enternasyonal,
hegemonya altındaki ülkelerin burjuva demokratik hareketine yardımın
gerekliliğini belirtmektedir: "Aktif yardım etmek daha çok geri
kalmış ulusları mali ve sömürge ilişkileriyle
kendisine tabi kılan ülkelerin işçilerine düşmektedir".
Burjuva demokratik hareketine yapılan bu yardım, geri kalmış
ülkelerde etkisi olan gerici güçlere ve papaz sınıfına karşı
verilen mücadeleye, feodalizmin kalıntılarına ve toprak ağalarına
karşı, köylülüğe verilen destekle aynıdır. ½unu da
göz önünde bulundurarak: "Sömürücü ülkelerin burjuvazisiyle sömürgelerin
burjuvazisi arasında bir ölçüde yakınlaşma olmuştur; öyle
ki, sık sık ve belki de çoğu durumda, ezilen ülkelerin
burjuvazisi, bir yandan ulusal hareketleri desteklerken, aynı zamanda,
emperyalist burjuvaziyle anlaşma halindedir, yani emperyalist burjuvaziyle
birlikte devrimci hareketlere karşı ve devrimci sınıflara
karşı savaşım vermektedir" (UKTH, s.222)
Komünist Enternasyonal'in kongresi, burjuva demokratik
hareketten çok, devrimci ulusal hareketten bahsetme gerekliliği sonucuna
vardı: "Biz, sömürge ülkelerin burjuva kurtuluş hareketlerini,
ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketlerin
temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş
kitleleri, devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları
takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz." (UKTH, s.223)
Sömürge devriminin ilk dönemlerinde, komünistlerin,
egemenlik altındaki ülkelerin köylülüğü ve işçileri arasında
örgütlenme ve politik bir çalışmayı engellemeyecek şekilde
burjuva demokratlarıyla geçici ittifak politikaları sözkonusudur:
"Komünist Enternasyonal, burjuva demokratlarıyla birleşmeden, çekirdek
halinde olsa bile, proletarya hareketinin bağımsızlığını
kararlı şekilde elde tutarak, geri kalmış ve sömürge ülkelerde,
burjuva demokratlarıyla geçici bir ittifak yapmaya karar vermelidir".
Haziran 1920'de Lenin, yıllar sonra yeni-sömürgecilik diye adlandırdığımız
biçimsel bağımsızlığa karşı da uyarıda
bulunuyor ve komünistler için şu görevi belirliyordu: "Bütün ülkelerin
ve hele geri kalmış ülkelerin geniş emekçi yığınları
önünde bıkıp usanmadan, siyasal bakımdan bağımsız
devletler kurma maskesi altında, gerçekte iktisadi, mali ve askeri
alanlarda kendilerine tamamen bağımlı devletler yaratan
emperyalist devletlerin sistemli biçimde uyguladıkları aldatmacayı
açıklamak ve mahkum etmek." (UKTH, s.218) Sovyet devletlerin ve
Sovyet hareketinin gelişim dönemindeki durumu, "(Sovyet Cumhuriyetler
Birliği dışında) zayıf ve bağımlı
uluslar için rahat yok" anlamına gelmektedir.
Komünist Enternasyonal, bağımlı ve sömürge ülkelerde köylülerin,
sovyet örgütleri lehine propaganda ve komünist örgütleri kurma görevini
hedeflemiştir:
"Komünist Enternasyonal, geri ülkelerin, kapitalist
aşamadan geçmek zorunda kalmaksızın, ileri ülkeler proletaryasının
yardımıyla sovyet sistemine ve belli gelişme aşamalarından
sonra komünizme ulaşabileceği önerisini, uygun teorik temelde öne sürmelidir"
(UKTH, s.225) Bu, sovyet Asya ülkeleri,
ve Arnavutluk gibi özellikle geri ve bağımlı bazı Doğu
Avrupa ülkelerinde bir yönüyle doğrulandı.
SSCB yok olurken, bugün biz olayları aynı
şekilde düşünebilir miyiz? Elbette ki hayır. Tarihi ve
materyalist bir bakış açısıyla tüm sorunları
incelemeyi zorunlu kılan Marksist-Leninist prensiplere bağlı ve
kesin olmak için, iki dönemi ayırdetmek gerekir: SSCB'nin devlet olarak
sosyalist devlet olmaktan çıktığı (Kruşçev'den Gorbaçev'e)
dönemdeki varlığı ve emperyalist kamp içerisinde güç
dengesini derinden değiştiren, sosyal emperyalizmin çöküşünden
sonraki, şimdiki dönem. Fakat, bu sorunun işlenmesi, bu yazı çerçevesinde
bizi daha çok uzağa götürebilir. Her halükarda SSCB'de sosyalizmin
yenilgisinden sonra değişen, dünya çapında, halkların ve işçi
sınıfının mücadelesinin temel kampı olarak sosyalist
kampın ortadan kalkmasıdır. Bu arada, ekonomik olarak geri ülkelerde
ve sömürgelerde sosyalizm perspektifiyle hareket eden devrimci hareketler,
kapitalizmden sosyalizme uzun ekonomik geçiş aşamasını gerçekleştirecek
durumda değillerdir. Bununla beraber, değişmeyen ise, çağın
genel karekteridir: Halen emperyalizm çağındayız. Egemenlik altındaki
halklarla emperyalist güçler arasında olduğu gibi, ulusal ve
uluslararası düzeyde emek ile sermaye arasındaki çelişki görülmemiş
bir şekilde keskinleşmiştir. Komünistlerin genel görevleri özünde
aynıdır: Dünya ölçeğinde komünistlerin birliğini güçlendirmek,
ulusal ve uluslararası düzeyde işçi ve halkın birliği için
çalışmak, halkların ve işçi sınıfının
mücadelesine sosyalist devrim perspektifini vermektir (bugünkü somut koşullarda,
bunu "Sermayeye karşı hep birlikte!" sloganı olarak
formüle ettik).
Leninizm tarafından tavsiye edilen görevlerin özü,
bizim gibi emperyalist bir ülkede özellikle önemli olan görev; emekçilerin
ve proletaryanın enternasyonalist eğitimi; bizi daha çok ilgilendiren
yönüyle de, Fransız devletinin ve sermayenin egemenlik çıkarlarına
karşı olanlara özel destek, emperyalizmi zayıflatan halk
hareketlerine destek olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda, Ruanda
devrimci güçlerini destekledik ve emperyalizm ile bu ülkelerin burjuvazisi
arasında kaçınılmaz yakınlaşmalarına kanmasak
bile, ABD tutkusundan başka hiçbir şeyi görmek istemeyen Mobutu'nun
devrilmesine sevindik. Son Fransız sömürgelerine gelince, deniz aşırı
bölge ve topraklarının kaderlerini tayin hakkını açık
olarak dile getiriyoruz. Kanak halkının bağımsızlık
hak talebini destekliyoruz. Tabii ki bağımsızlık talebi için
halkın seçtiği siyasi örgüte destek olunmadığı
takdirde, siyasi olarak bu kelimenin içi boş kalacaktır. Bizim komünist
bağımsızlığımızı ve sorumluluğumuzu
hiçbir koşulda bulanıklaştırmadan, Kaledoni toplumunun sınıf
analizini, Marksist-Leninist kriterlerimizle yapmak, Kanak halkının ve
bu bölgedeki sömürülenlerin geleceğini gerçekten de, kitle örgütlerinin
harekete geçirilmesiyle, şu anki bağımsızlıkçı
hareket içerisinde, proletaryanın M-L cephesini geliştirmek ve güçlendirmek
gerekir.
Bu yılın sonunda, Yeni Kaledonya halkı,
kaderini belirlemek için yapılacak seçimler dolayısıyla, bu bölgenin
geleceği hakkında tutum belirleyecek (1). Bölgenin bağımsızlığa
geçiş modeli ile ilgili bir anlaşmaya varmak için Matignon Anlaşması'nın
imzalayıcıları (Fransız devleti, FLNKS ve RPCR) arasında
görüşmeler devam etmektedir. FLNKS (Sosyalist Kanak Kurtuluş
Cephesi) son kongresinde bağımsızlık hedefini savunmak üzere
görüşmelere katılma kararını aldı. FLNKS kabul etmeye
hazır anlaşmanın sınırını da belirledi. Buna
göre, bağımsız olacak bölge üzerinde Fransız devletinin
şu anda elinde bulundurduğu yetkilerin (bir takvime göre) yavaş
yavaş geri verilmesi amaçlı bir geçiş dönemi ile sağlanacak
bir bağımsızlık söz konusu.
Partimiz, sorun üzerine savunduğu tutum içerisinde,
Kanak halkının bağımsızlık talebini ve en geniş
birlik içerisinde ve diğer halk kesimleriyle aynı talebi savunan örgüt
olarak FLNKS'i desteklemektedir.
Kanak halkının bağımsızlık
talebini desteklemek herşeyden önce, Fransa'da diğer güçlerle başlatılan
çalışmayı, Kanak halkının durumunu halk kitlelerine ve
işçi sınıfına anlatma, sömürge tarihini, sömürgeleştirilmiş
halk için somut sonuçları, Kanaklar tarafından sömürgeciliğe
karşı yürütülen mücadeleyi tanıtmaya devam anlamına
geliyor.
Bu bilgilendirme çalışmasının amacı,
Fransa'daki mücadelemizle, Kanaky'nin sömürgeciliğe karşı mücadelesinin
ortak çıkarlarını ortaya koymaktır. Böylece, mücadele içerisinde
Kanak halkını ve diğer Fransız sömürge halklarını
halen egemenliği altında tutan, dünyada ve Fransa'da geniş halk
kesimlerini ezen, işçi sınıfının sömürüsüyle
beslenen ortak düşman Fransız emperyalist sistemine karşı
dayanışmayı geliştireceğiz.
Kanak halkının ve ittifaklarının bağımsızlık
için mücadelesini desteklerken, biz komünistler olarak, bu talebin sınırlarının
bilincindeyiz. Birçok ülkenin tarihi deneyimi gösterdiği gibi ve biz de
biliyoruz ki, Yeni Kaledonya bağımsızlığı,
emperyalist sistem ekonomisiyle ilişki kesmediği takdirde biçimsel
olarak kalacaktır. Ancak, bu kopuşun, Kanak ezilen ve sömürülenlerinin,
kendi çıkarlarını savunan, bağımsızlık için
mücadeleyi sonuna kadar götürebilecek bir Parti içerisinde örgütlenirse
gerçekleşebileceğini biliyoruz. Bu nedenle, komünist parti olarak
biz, olanaklarımız ölçüsünde, öylesi bir örgütün oluşumu
için yardımcı olacağız. Hiçbir düşünce, sömürgeciliği
elde tutmanın haklılığını gösteremez. Bugün,
Yeni Kaledonya için bağımsızlık talebini açıkça ve
pratikte savunmamız, Kanak ve Fransa'nın ezilen ve sömürülen
kitlelerinin çıkarlarını, aynı zamanda da, bir bütün
olarak, devrimci hareketin çıkarlarını da savunduğumuz
anlamına gelir.
Fransa İşçileri Komünist Partisi
MK
12 Nisan 1998
(1) Matignon Anlaşması'nın kriterlerine göre,
kendi kaderini tayin hakkına, sadece Kanaklılar değil, Kaldoşlar
ve Kanaky'de yaşayan diğer topluluklar da katılma olanağına
sahip olacaklar. Kanaklar, adanın yerli halkıdırlar. 150 yıla
yakın bir süre boyunca, sömürge güç, onlara "Fransız vatandaşı"
statüsünü tanımadı. Topraklarına, boksit gibi zenginliklerine
el konulan Kanaklılar, kendi gelenek ve göreneklerini muhafaza ederek, aşiret
halinde yaşadılar. Sömürge güç, kendi topraklarında onları
azınlığa düşürmek için "Kanak olmayan" "nüfuslaştırma"
politikasını güttü. Kanak
halkı ile ilgilenen Louise Michel dahil olmak üzere birçok Komünar, Yeni
Kaledonya'ya zindanlara gönderildiler. Özellikle, bağımsızlık
savaşı döneminde Cezayir'i terkeden, "siyah ayaklı"
olarak da anlandırılan Cezayirli Fransızlarla "nüfuslaştırma"
geniş çaplı uygulandı. Kanaklıların bağımsızlık
talebi karşısında, onların tutumunu tahmin etmek zor birşey
olmasa gerek.
Beyaz kolonlar Kaldoşlardan oluşuyor. Bunlar içerisinde
ticaret burjuvazisi, büyük toprak ağaları, devlete bağlı yüksek
memurlar ve burjuvazinin çeşitli kategorilerinde küçük burjuvazi
bulunmaktadır. İşçi sınıfının bir bölümü,
özellikle taşıma işyerlerine bağlı maden işletmeciliğinde
de Kaldoşlara bağlıdır. Chirac'ın RPR'ine bağlı
sağ parti olan RPCR bütün Kaldoşların çıkarlarını
temsil ettiğini iddia etmektedir. Bu partinin egemenliğine, bütün sömürge
statüsünün değişmesine şiddetle karşı çıkan, aşırı
sağa yakın, daha çok sağcı olan kesimler tarafından da
itiraz edilmektedir. Öte yandan, kriz nedeniyle, Kaldoş topluluğun
bazı kesimlerinde, özellikle gençlikte, Kanaklılara yaklaşım
söz konusudur.
Kanaky, Kanaklıların kendi topraklarına
verdiği addır. Özellikle, Sosyalist Kanak Ulusal Kurtuluş
cephesinin kuruluş döneminde, bağımsızlığın
sembolü olan Kanaky terimi Kanaklılar tarafından taleb edildi. Sömürgeci
işgale karşı Kanaklıların isyan sayısı çoktur.
Fakat esas olarak, 1985'te iki devrimci militanın, Eloi Machoro ve Marcel
Nonnaro'nun katledilmesiyle, verilen mücadele daha örgütlü ve radikal bir
karekter kazandı. Mücadele radikalleşip genişledikçe, sömürge
devlet daha vahşi bir baskı ile cevap vermeye başladı. Bu
baskı, Mayıs 1988'de 17 Kanak militanın Ouméa mağarasında,
askeriye tarafından katledilmesiyle doruk noktaya ulaştı.
Katliam, Fransa'da güçlü bir tepki yarattı. Mitterand, o dönemin sosyal
demokrat hükümetinden, krize politik bir çözümün bulunmasını
talep etti. Kurulu güç ilişkisini onaylayan Matignon Anlaşması,
1998'de "Yeni Kaledonya'nın geleceği üzerine" bir
referandum'u öngördü.
Kanaky'de bulunan diğer topluluklar şunlardır:
Wallisiens, FLNKS ile ittifak halinde olan partiler içerisinde örgütlü olan
Polenezi'ler. Vietnam ve Çin ilticacıları da akın etmeye devam
etmektedir.