MEKSİKA

 
Meksika’da sosyal demokrasinin programı: Demokratik Devrim Partisi (PRD)

 
Temmuz 1997 seçimleri, 1994’te bozguna uğrayan sosyal demokrasinin zor durumdan çıkmasına, ulusal politik güçleri içerisinde üçüncü pozisyona yükselmesine ve Meksika’da politik güçlerin yeniden düzenlenmesine yaradı.

PRD federal ilçe yönetimlerini kazandı ve şimdiden, 2000 yılının başkanlık seçimlerine yöneldi. Bu analize varmak için, temel metin olarak kabul edilen, polemiklerden oluşan ve Araştırmalar Enstitüsü tarafından 1993’te yayınlanan PRD programiına dayanıyoruz. Bu yazıların redaktörleri; Porfirio Munöz Ledo, Mari Clair Acosta, Rosa Albina Garavito, Ivan Garcia Solis, Pablo Gomez, Cristina Laurell, Gilberto Lopez y Rivas, Jesus Martin del Campo, Ifigenia Martinez, Arnoldo Martinez Verdugo, Carlos Monsivais, Gerardo Unzueta, Ricardo Valero, Jose Woldenberg et Nuria Fernandez gibi “ünlü” gazetecilerden oluşuyor.

Devletin ve toplumun demokratikleştirilmesi

Sosyal demokrasiye göre sorunun esası üstyapı ve üst kurumlarda bulunmaktadır; bu kurumlar içerisinde çalışabilme sorunudur. Sosyal demokrasi, toplumu, kendi sınıf öngörülerinden hareketle değerlendiriyor. Bütün çabası, Sismondi ve Stuart Mill’lerin tasviri ile sistemi korumak ve özel mülkiyet sisteminin yıkılmasına aynı zamanda neden olacak sermayenin neoliberal versiyonuyla ile yoğunlaşma ve merkezileşme tehlikesi karşısında kaygılıdır.

Peki sosyal demokrasi bize neyi öneriyor? Tekellerin egemenliği altında, küçük burjuvazinin önyargılarına dayanan bir ulusçuluk, eski liberalizmin prensiplerinin karışımı olan “siyasi iktidarın sosyalleştirilmesini” gerçekleştirerek, kamu yönetiminde etkili kriterleri de onaylayarak sistemi yeniden yapılandırmaktır. Bu da şu demektir; iktidarı ele geçiren politik tabaka sadece görevini “kötüye kullanıyor”. Çürümüşlük, korporatizm elit bir kesimin elinde iktidarın yoğunlaşması ve merkezileşmesi, zaten siyasi görev döneminin hastalıklarıdır. Çözümler, devlet reformu içerisinde aranmaktadır; “esas sorun anayasaya uygun kamu iktidarının dağılımından ve bölünmelerinden gelmektedır; politik otonomiyi güçlendirme isteği ve insan haklarına saygıyı garantilemek; yurttaşlar tarafından belirlenen ve savunulan ulusal bir proje ve özgürlükleri kullanmayı öngören kamu düzenini sağlamak” (PRD programı). Sosyal demokratların “demokratik devrim” diye adlandırdıkları, reformdan çıkacak olan “yeni” devlet “herkese eşit uygulanacak, haklı yasalara saygı gösterilerek ülkenin yaşamı” garantilemek için “sorumlu, ılımlı ve etkileyici” olmak zorundadır. (aynı propaganda. sayfa 6). ‹şte, sosyal demokrasi tarafından kabul gören burjuva liberalizmin dua kitabı; şimdi detaylı analizine geçelim.

1. Egemenlik

            Sosyal demokratlar, açıkça belirtilen, egemenliğin anayasal prensibine tutunuyorlar. “39. madde ulusal egemenlik, halkın haklı turumudur. Bütün kamu iktidarı halktan doğuyor ve onun çıkarına uygun işlenilir. Her an, halk kendi hükümetinin biçimini değiştirme ve değişiklik yapma hakkına sahiptir”. Güzel, ama halkın bu kuralı kullanmak için etkili araçları yok ise, anayasanın belirtiği kurallar boş sözlerden başka bir anlam ifade etmez. Dahası bu anayasa tarafından inşa edilen “demokratik oyun” halkın, egemenlik anlayışını tam anlamıyla kullanmasını engelliyor. Çünkü, bu anayasa halkı sınırlı yasalcılığa hapsediyor ve düşmanın merhametine terk ediyor. Bundan dolayıdır ki, neo-liberalizmin bile, soyut kalan anayasayı uygulamak için araç ve olanakların olmadığı, anayasanın 39. maddesi hakkında söyledikleri herhangi birşeyi yoktur. Neoliberaller gibi, sosyal demokratlar açıklamalarından da öte ulusal egemenliğin “anayasa dayanağı olmasına muhalefet ederek, ulusal egemenliğin, yerel yönetmelikler aracılığıyla belediyeler, devletler ve iktidar birlikleri, başka türlü söylemek gerekirse, engel teşkil eden bu organlar aracılığıyla işleyebileceğini iddia ediyorlar. Bu aygıtların değişimini anayasada belirtildiği gibi ele alıyorlar ve bu da belirtildiği şekliyle egemenlik anlayışıyla çelişkili duruma düşüyor. Mesela, anayasada, bir tarafta, halkın hükümet biçimini değiştirebileceğini ama, bu değişikliğide kurulu aygıtlar aracılığı ile gerçekleşebileceğini yazıyor.

Sosyal demokratlar, halkın egemenliğini engelleyen, sadece yasalara saygı duyan saçma ve bayağı bir cumhuriyetçiliğin içine duüştüler. Onlara göre, egemenliğin bütün hareketini siınırlayan yasalar sayesinde ancak egemenlik elde edilebilecek. Peki, hatalarının kaynağı nereden kaynaklanmaktadır ?

Sosyal demokrasi, sorunun, anaysaya ciddi saygı gösterilmediğinden kaynaklandığını, genel olarak halkı temsil ettiğini ileri süren burjuva sınıfının görüşünü savunmaktadır. Tabii ki bütün bunlar saçmadır. Meksika Birleşik Devletler politik anayasası, özel mülkiyetin ve üretimin toplumsal ilişkilerinin ve onların doğurdukları sonuçlarının yasal kürsüsü durumundadır. Anayasa burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekte, halka boyun eğdirerek, sınıf mücadelesi gerçeğini onaylıyor; bütün anayasalar, kurulmuş duzeni temsil etmekte, savunmakta ve güvence altına almaktadır. Bu anayasanın somut olarak halkın egemenliğini savunabileceğini ileri sürmek, kuruntu ve saçma hayalden başka bir şey değildir. Anayasanın sömürücü sınıfın ayrıcalıklarını cumurbaşkanına bütün otorite yetkisini güvence altına aldığı zaman halk nasıl yüce otoriteyi kullansın? Ekonomik yetkiden yoksun halk, hangi yönetimi kullanacak ?  Ekonomici, sanayici, bankacı, toprak ağaların taşımacıların karar verdiği ve herşeyi ellerinde bulundurduğu halkın hiçbir zaman çıkarlarını hesaba katmadıkları, aksine pazar üretiminin ve sermayenin çıkarlarını gözetenler halkın istemlerine karşın çıkarlarını ön planda tutanların olduğu bir ortamda halk, bütün alanlarda ülkemizin gelişimi için hangi yüce yönetimi kullanacak. Bu koşullarda halk hiç bir yönetimi uygulayamaz. Meksika Birleşmiş Devletler siyasi anayasası diğer burjuva anayasaları gibi aynı sorunu taşıyor; halkın haklarını boş ifadelerle içeriği boşaltılmış şekilde savunur. Sadece Louis Bonabarte’ın 18. Brumaire’i adlı kitabında Marx bu gerçeği şu şekilde açıklıyor: “1848 temel özgürlükleri; kişi özgürlüğü, basın, kendini ifade etme, dernek, toplantı, eğitim, inanç özgürlükleri kendilerine anayasa kılıfını geçirerek bağışıklık kazandırıldı. Bu özgürlüklerin hepsi Fransız vatandaşlarının mutlak hakkı olarak ilan edildiler ama bu ahengi sağlamakla görevli ‘yasa’lara, kamu güvenliğine ve başkasının eşit haklarına karşıt olmayacak ve sürekli yedekte (reserve) kalacak. (....) Anayasa herşeyi, kamu güvenini tehlikeye sokmayacak, kendi aralarında birbirleriyle vuruşmayacak şekilde, bu mutlak özgürlüklerden yararlanmayı düzene bağlama ve yedekte tutma ile yükümlü gelecekteki organik yasalara havale ediyor. Daha sonra, organik yasalar kamu dostları tarafından tasarlandı. (bu dostların geçmişleri neoliberal olduğunu, reformlar temelinde dostların geçmişleri neo-liberal olduğunu, reformlar temelinde burjuva politikaları ile bugünküne benzer olduğunu belirtmek lazım) ve bu özgürlükler öyle ayarlandı ki, toplumun diğer sınıflarının yasal haklarıyla sürtüşmeyecek şekilde burjuvazi yararlandı. Organik yasaların ‘diğer sınıflara’ bu özgürlükleri tamamiyla yasakladığı ya da polisiye tuzaklarına benzer koşullarda bu özgürlüklerin kullanılmasına müsade etmek, sadece “kamu güvenliği” başka türlü söylemek gerekirse, anayasada yazıldığı gibi burjuvazinin guüvenliği ve çıkarı doğrultusunda gerçekleşti.  (Dogrudur! Burjuvazi’ye yasalara saygı duymamayı ve köstek olma hakkını anayasanın kendisi veriyor. Bu nokta üzerinde durmayı gerektiriyor çünkü sosyal demokrasi, neoliberaller tarafından anayasanın çiğnendiği yaygarasını kopararak anayasal yolun etkililiği üzerinde büyük gürültüler yaparak rejimi sarsan felaketler karşısında, selamet levhası gibi, anayasanın tam uygulamasını göklere çıkarıyor. Bu nedenle, her iki tarafta da anayasadan yararlanma hakkı, bir tarafta özgürlükleri yok eden düzen dostları, diger tarafta bütün bu haklardan yararlanmak isteyen demokratlar görüldü. Anayasanın her paragrafı özgürlükler ve bu özgürlükleri ortadan kaldırma ile ilgili bölümlerde kendi anti-tezini oluşturuyor. (Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, 2. Bölüm, sayfa 30-31, Toplumsal Yayınlar, 1969).

Anayasada bir hata mı sözkonusu? Tabii ki hayır. Bu çelişkiler, üretimin toplumsal ilişkilerinde, karşıtlıklarda ve sınıf farklılıklarındaki çelişkilerin yansımasıdır. Bu anlamda, anayasa dogrudur ve çelişkilerin burjuvazinin egemenlik metod biçimlerini yasallaştırma ve ortaya çıkabilecek özel durumlarda kendi politikasını kabul ettirmeye cevap veren degişik versiyonudur. Devam edelim. Sosyal demokratlara göre halkın egemenliğinin tam uygulanması için hangi koşulların olması gerekir?

Tarafsız ve özgür seçimler

PRD programında şunlar ileri sürülüyor: “Siyasi dönüşümün ilk koşulu, açık, yasal düzenlemelerle, gerçek seçimlerin etkisini, evrensel ve özgürlüğünü garantilemektir; cumhuriyetçi yasalcılığı kurmaya olanak tanıyacak, yurttaşların güvenini alan, tarafsız ve bağımsız seçim yöntemlerini güvenli, onurlu seçim listelerinin oluşmasını sağlamaktır.” (sayfa 8)

3. Kongerenin sonuç bildirgesinde şunlar söylenmektedir: “Seçim mücadelesi, yerel federal seçimlere katılmak PRD’nin politik iktidar kavgasında gerçekten ilerleyebilmesi ve toplumsal varlığını temellendirmek için esas mücadelenin ortamını oluşturmaktadırlar.” Aynı yazı içerisinde biraz ileride dönüşüm anlaşması için şu söylenmektedir: “(...) Ülkede, seçim kavgasında dürüstlük, seçim organlarında otonomi koşullarını getirecek gerçek yarışmaya olanak sağlayacak seçim sistemini kurmak.” Bu ise, burjuva çıkarlar için kabul edilemez ve Meksika kapitalist sisteme has karekteristikleri için ise mümkün değildir. Özel tipte partilerin meydanı tekellerinde bulundurdukları, bazılarının diğer partilerden daha çok ayrıcalıklara sahip olduğu propagandaları için büyük ekonomik olanaklardan yararlanan, DDP’in iki esas rakibi PRI ve PAN (PRD adaylarının tanınan bu avantajlar üzerindeki tartışmalar yürüttükleri) olduğu bir ortamda Meksika’da, dürüst dönüşüm tersine dönmektedir. Kısacası göklere çıkarılan dürüstlüğün hiçbir somut temeli yoktur. Bizim seçim tekelini elinde bulunduran üç parti ile anlaşmazlığımız var. Burjuvazi bu partilerin her birinin önerdiği alternatiflerin canlılığına göre ortaya çıkan durumların özel koşullarına göre herhangi bir partiye kaçınılmaz olarak dayanacaktır. Buna, burjuvazinin ekonomik yetkisini devlet ve kurumlarından oluşan zorlayıcı önlemler alabilen araçlarını eklemek lazım.

Bir an seçimlerin demokratik, dengeli ve eşit koşullarda PRD adaylarının dediği gibi gerçek dürüst koşullarda gerçekleştiğini, hatta PRD’nin cumhurbaşkanı seçmlerini kazandığını (bu mümkündür de) ve PRD’nin programını uyguladığını farzetsek de, bütün bunlar emekçi kitlelerin durumunu degiştiremez. Çünkü, PRD burjuva seçim oyunu çerçevesinde duruyor. Bir başka deyişle, seçimlere katılabilmenin önkoşulu olan, burjuvazinin çıkarlarına dokunmamayı ilan ediyor. PRD, neoliberallerden sakınarak ve onların ekonomik önerilerini reddederek burjuva özel mülkiyeti, özellikle büyük mülkiyeti, burjuva iktidarını ve burjuva anayasasını savunduğunu ilan ediyor. Sonuç olarak bu iki nokta incelendiğinde, PRD’nin halka karşı olduğu anlaşılıyor. PRD yöneticileri, özgür seçimlerin selamet levhası olabileceği tezlerini geliştirerek, şunları dile getiriyorlar: “Halkın egemenlik uygulaması, seçim dönemlerinde bütün hegemonyadan yararlanan Parti-devlet sistemini yoketmesini ve yurttaşlara siyasi karar vermeyi sağlayacak çok partili rejimi kurmayı ve seçimler yolu ile halkın bütün siyasi yönetim düzeylerine katılmayi öngörür.

(...) Cumhurbaşkanlığı, Meksika otoritarizminin üzerine dayandığı onlarca yıldır temel direk olarak değerlendirilen hükümet ve parti ilişkilerini daha sıkı ve aşırılığa teşvik ediyor.” (Demokratik Devrim Programı, safya 12)

Tek parti sorunu, sosyal demokrasinin “çok partili” anlayışına göre, tabiata aykırı bir olgu ve eleştiri konusunu teşkil ediyor. Hangi sınıfı temsil ettiği sorunundan soyutlayarak, tek partiliği reddeden sadece sosyal demokrat partiler değildir; zapatistler ve çok sayıda sol grup da reddetmektedir. Fakat, bu yargılama, şu anda devleti yöneten tek politik parti olması durumunu kendisine temel alsa bile yine de bu tek partiyi sınıf içeriğinden soyutlayamayız.

Sosyal demokrasinin “parti-devlet” sistemini “dağıtma” önerileri açıklık gerektirir; talep ettikleri ya çok partili bir hükümeti, ya da birkaç siyasi partinin katılacağı bir “devletçi sistemi” kurmaktır. Bu proje, devletin tekelci kapitalizm safhasında büyük burjuvazinin çeşitli akımlarını ve onların hükümet içerisinde temsil edilmesini yansıtıyor. Belirtmek gerekir ki, biçimsel “bağımsız” olarak oluşan bu akım ve gruplar koalisyon içerisinde de esas olarak birlik oluşturuyorlar. Bir akım, diğer grupların etkisine perspektifine, kapasite olanaklarına göre bir kısmı ile ya da hepsi ile birleşir, ya da tek parti aracılığıyla burjuvazinin içerisinde hegomonyasını elinde tutmak için başka akımlarla boğuşur. Bir başka deyişle, yukarda bahsettiğimiz olgular hesaplanmadan, devlet aygıtı içerisine entegre olma isteği, reformlar ve rakipler önünde eğilmeyi kabul etmek, hayallerle beslenmek, gerçekten de oligarşiye ve şimdiki faşist akımlara desteğini sunmaktır. Leninizm bize sadece sınıf partilerinin olduğunu burjuva devleti içerisinde değişik burjuva fraksiyonlarını temsil eden bir ya da birçok partinin olabileceğini öğretir. Fakat sosyal demokratlar için tezlerinin gerçeğe uygun olup olmadığı önemli değil; istedikleri, taraftar kazanmak ve burjuvazinin çıkarlarını savunmak için halkın duygularına dayanmaktır. Zaten burjuvazi çıkarları savunulduktan sonra, iktidarın birçok parti tarafından yönetilmesinde herhangi bir sakınca görmemektedir.

Çok partililik üzerine yapılan değerlendirmeler, bir seçim reformu ile ilgili öneriler üstü kapalıdır; Cardenas ve yandaşları tarafından göklere çıkarılan yasalcılığa kayıtlı ve şu anlama gelmektedir: “(...) mülkiyeti elinde bulunduran sınıf içerisinde siyasi ayrıcalık çemberini genişletmek ve sırf finans aristokrasinin egemenliğini devirmek.”  (K . Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i) Daha ek değerlendirmeler gereksizdir.

PRD sosyal demokratları cumurbaşkanlığına karşı savaş açtılar. Bundan ne fayda elde edecekler? Çok particilik ve egemenlik anlayışlarına bakılacak olursa, fazla zaman geçirmeden öğreneceğiz.

2) “Yeni” anayasacılık ve devlet reformu

DDP programında bu soruna ayrılmış bölümü analiz edelim:

“Ülkemizde ihtiyaç duyulan devlet reformu, kamu görevine değer veren, toplumsal katılımcılığı güçlendiren, devlet ve özel alanda sınırı belirleyen ve yönetimin tekelde olmamasını sağlayan, herşeyi elinde tutan siyasi iktidar eğilimini ortadan kaldıran, tekellere son veren ve ulusun yaratma enerjisini serbest bırakan reformlardır.”

Bize toplumsal katılımcılığın güçlendirilmesinden bahsediliyor. Ama hangi amaçla? Çünkü, bunu savunurken aynı zamanda, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ellerinde kalmasını kabul ediyorlar. Üretim araçlarından ve üretimin ürününden yoksun olarak, toplumsal katılımcılık kitleler için sadece boş laflardan ibarettir. Tam tersine bu öneride üretim ritmini yoğunlaştırma imkanını gören bürokrasiyi azaltmak için işyerlerinin kitlelerin kendisi tarafından yönetilmesi için kitlelere çağrıda bulunmak (işyerlerinden söz ederken, hem kamu sektörü, hem de üretim merkezlerinden söz ediyoruz) sömürücülerin arzusudur. Kitleler, yöneticilerine boyun eğdirmek, iktidarlarını uygulayabilmek için toplumsal katılımcılığa ihtiyaç duyarlar ki, burjuvazi ile çatışmaya girmek anlamına gelir. Zaten, “herhangi birisinin çıkarlarına dokunmama” kutsal prensibini açıklayan anayasaca böyle birşey kesin olarak yasaktır. ‹ktidarın yoğunlaşmasına karşı söylem, her zaman bürokratizm ve parazitizmden zarar gören burjuva iktidarını şimdilik demokratikleştirmekten başka birşey değildir. Herşeyi tekeline almak isteyen, burjuva devlet eğilimini yoketmek, söz konusu devletin has bir sınıfı savunduğunu inkar etmek anlamına geliyor. Burjuva devleti, burjuva sınıfının mülkiyetidir ve kendi tekeli için kurulan sınıfın ve mirasın savunucusudur.

Tekelleri dağıtmak akla aykırı göründüğü gibi ülkeyi enkaza terketmek demektir; “ulusal yaratıcı enerjisini” serbest bırakmak için, köstek durumundaki üretimin toplumsal ilişkilerini daha çok yıkmak lazım.

Anti-tekel prensibi anayasada bir talimat olmasına rağmen üretimin yoğunluk derecesinin yüksekliği küçük ve orta şirketlerle bağdaşamaz ve üretimin yüksek ritmine parelelliği koruma gerekliliği modern burjuva toplumunda hayata geçirmek imkansızdır. Kapitalist sistemin gelişmesi, emek gücünün en iyi şekilde sömürülmesi için büyük tekellerin varlığını gerekli kılıyor.

“Biz oteriter, merkezci ve her yana yayılan devleti reddediyoruz. Biz, Meksikalıların büyük çoğunluğunun iktidarı kullanabilmesine ve iktidarın dengeli bir şekilde dağılımını istiyoruz. Herşeyden önce yurttaşların yönetimini güçlendirmeyi istiyoruz. Biz devletin kişisel ve toplumsal inisiyatifi boğmasını istemiyoruz; öncelikli ve stratejik sektörlerde yasalar tarafından tanınan zorunluluklar dışında, devletin kendisini zenginliklerin, üreticilerin yerine koymasına (yani devletin üretim araçlarını toplumsallaştırması gerekir anlamında) karşıyız. Bize göre, demokratik yönetim, ulusal çıkarlara uygun olarak, ekonomik faaliyetleri düzenlemek için devlet yönetiminin kapasitesini artırıyor ve toplumsal gelişmeyi garantilemek ve altyapıyı yaygınlaştırmak için gerekli olanaklara sahip olması lazım.” (DDP programı).

Sosyal demokratlara göre, bütün kötülükler başkanlık ve kamu kurumlarında hüküm süren otoritarizm ve çürümüşlükten ileri geliyor

Güç dengesi

DDP partizanlarına göre, “mücadelenin esasını, anayasa normlarına uygun yönetimi paylaşmak, politik otonomiyi kararlı bir şekilde ilerletmek ve insan haklarını geri alınamaz bir biçimde garantilemekten oluşuyor.” (DDP programı).

“Anayasa normuna uygun” yönetimin bölüşülmesi sorunu, bayağılaşmış oportunizm ve reformizm ile kitle hareketi içerisinde kendisini gösteren tamamiyle burjuva cumhuriyetciliğine kapılmış sosyal demokrasinin yürüttüğü politkanın merkezini teşkil ediyor. Sosyal demokrasiye göre, söz konusu olan, havadan sözler ve başkanlığı dağıtmak değildir. Amaç, başkanlığı yaşatmak, bunun için de bu kurumu eskimiş olgulardan temizlemek, “daraltmak” ve “sınırlamak”tır; onu kitlelerin öfkesinden korumak, devrimi önlemek ve tekellerin hizmetinde “demokratik” daha etkili bir devlet aygıtını oluşturmaktır.

Başkanlığı reddeden deklarasyonlardan sonra, sosyal demokrasi sonuç olarak da bu kurumu kabul ediyor; başkanlığa karşı ateşli bir kampanya yürütüldü, ama kampanyanın bir blöf olduğu da anlaşıldı. Sosyal demokratlar başkanlığın parlamenter sistemden doğmadığını, burjuva cumhuriyette bir saplantı, bir yanılgı olduğuna, ama düzeltilebileceğine inanıyorlar. Başkanlığı kapitalist gelişmenin bir ürünü olarak değil de, kendiliğinden bir olgu olarak değerlendiriyorlar.

Onların bu konuda yürüttükleri propaganda nereye varıyor?

Cumhurbaşkanlığı imtiyazlarını sınırlamak için formüller hazırlamak, ama başkanlığın arınmış biçimine yol açan temel alanlar söz konusu değildir. Başka bir deyişle, Amerikan versiyonuna imrenmeyen, Avrupai bir başkanlık. Bu konunun iyice üzerinde durmamız gerekir; baskanlığı aşırı derece yatıştırma isteklerinin ötesinde, hedefleri parlementer sistemin temellerini daha da güçlendirmektir.

Başkanlık seçimlerine karşı mücadelede sosyal demokratların kullandıkları terimler şunlardır; “gözden geçirmek”, “itiraz etmek”, “temize çıkarmak”, “istekte bulunmak”, “dikkatli olmak”, “sansür önergesini sunmak”, “değişiklikler için taleplerde bulunmak”, “başkanın ve yakınlarının Kongre’de görünmelerini istemek” vb. istemler.

‹şte, başkanlığa karşı mücadelede vardıkları yer. Gayet anlaşılır, çünkü sosyal demokrasi anayasada kayıtlı olan, kapitalist sisteme ve başkanlık sistemine yol açan temel sorunlara dokunmuyorlar; söz konusu başkanlık, yönetebileceği şekliyle sistemin işleyişinde temel kararları elinde merkezileştiren bir şefin seçilmesi ile özel üretim sistemini yönlendirme zorunluluğuna cevap veren, en ileri demokrasilerde bile, sistemin anarşik karekterine cevap veren, yine, otoriter yönetim biçimleriyle ve kapitalist işleyişten hareketle bu aynı anarşiyi “yönlendirerek” ve kapitalist anlamda, özellikle tarihi karekter anlamında sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşma düzeyi, “kültürel” gelişme ve bürokratizm tarafından alınan biçimleriyle varılan gelişme düzeyini ve tipini göz önünde tutan başkanlıktır. Sosyal demokrasi, yasa ve yanılmaz reformları ile toplumu yönetebileceğine inanır; ama gerçekten de yasaların rolünü inkar etmeksizin toplumun maddi temeli sosyal demokrat hukukçularına kendisini dayatıyor.

Ekonomi-politiğe uygulanan bilimin gösterdiği gibi; “Egemenlerin her zaman kendi yasalarına tabi olmaksızın ekonomik koşullara uyduklarını bilmemek gerçekten tarihi tanımamaktır. Siyasi yasalar, sivil yasalar gibi ekonomik ilişkilerin isteklerini yazmak ve ifade etmekten başka yaptıkları birşey yok.” (Karl Marx, Felsefenin Sefaleti) Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’inde belirttiği gibi, anayasa mümkün olduğunca cezalandırır ve bu da bütün burjuva yasalarının belirgin karekteristiğidir. Anayasa, burjuva hukukunu anlamak için temel eserdir; başkanlık pragmatiği anayasanın dışında değil kendi içerisinde barındırmaktadır. Bu sorunu açıklığa kavuşturmak için bu eserden bir alıntı yapalım: “Ustaca dokunulamaz hale getirilen bu anayasa, baştan aşağı arap saçına dönüşmüş; yasama meclisi bir tarafta, başkanlık ise öte tarafta. Anayasanın sayfalarına bakıldığında, sadece başkanlığın yasama meclisi ile raporlarının belirtildiği paragraflar mutlak çelişkisiz, başka yöne çevrilemez ve olumludur. Burda burjuva cumhuriyetçiler için sözkonusu olan kendi güvenlikleridir. Anayasanın 45’ten 70’e kadarki paragrafları öyle yazılmıştır ki, şayet ulusal meclis anayasaca başkanı ekarte edebilme olanağı varsa başkan ise anayasanın kendisini iptal ederek, anayasal olmayan bir yoldan ulusal meclisten kurtulabilir. Sonuç olarak bu yöntem, anayasanın kendisini şiddetle iptalini dayatıyor. Anayasa, 1830 yasası gibi yetkileri bölüşmüyor, tam tersine kabul edilemiyecek şekilde çelişkilere kadar uzanıyor. Anayasal yetkiler oyunu -Guizot yasama ve yürütme yetkisi arasında parlamenter kavgadan bu şekilde bahsediyor -1848 anayasasında tümüyle mevcuttur. Bir tarafta kamuoylamasıyla seçilen ve yeniden seçilebilen, bölünmez, dağıtılamaz ve sorumsuz bir ulusal meclisi oluşturan, yasal bütün olanaklardan faydalanabilen, savaş, barış, ticari anlaşmalarda en son karar veren, sadece affetme hakkına sahip olan ve sürekli karakteri ile sahnede olan halkın 750 temsilcisi, öte tarafta, bütün yetkilerin ulusal meclisten bağımsız olarak bakanları tayin eden ya da görevden alabilen hakka sahip olan, bütün yürütme yetkilerinin olanaklarını elinde bulunduran, bütün kullanma iş hakkına  (Fransa’da 1.5 milyondan fazla insanı emrinde tutma, çünkü her dereceden 500,000 memurun yetkisinde olan sayıdır) sahip bir başkan. Başkan ülkenin bütün silahlı güçlerin komutanıdır. Katilleri affetme, ulusal muhafızları, vatandaşlar tarafından seçilmiş belediye, kanton ve belediye encümenlerini görevden alma ayrıcalığını kullanmaktadır. Yurtdışı ile yapılan bütün anlaşmalarda inisyatifi var. Halbuki, meclis sürekli sahnede, kamuoyunun eleştirisine tabi kılınmış, Champs Elysees’de kapalı bir hayat sürmekte ve hergün kendisine tekrarlanan anayasanın 45. maddesi şunu söylemektedir: “Kardeşler, ölmek gerekir! Senin yetkin mayis’ın ikinci pazarı, seçimlerin dördüncü yılında bitmektedir. O zaman ihtişam da biter!  ‹kinci sefere temsilcilik olmayacak ve borçların var ise zamanında anayasanın sana kiraladığı 600, 000 frank üzerinde ödeme olanaklarını düşün. Mayıs ayının ikinci pazartesisinde Clichy’ gitmek istemiyorsan tabi..! Anayasa başkana gerçek yetkiyi verirken, ulusal meclise manevi yetki güvencesini vermeye çalışıyor. Yasa maddelerinin yardımı ile manevi yetki oluşturma imkansız olduğu gibi, anayasa başkanı bütün fransızların direk kamu oylamasıyla seçmesi kendi kendisini tahrip ediyor. Halbuki, Fransa kamu yoklaması, ulusal meclisin 750 üyesi üzerine serpiştirilmiş. Onlar ise bir tek kişi üzerine yoğunlaşıyorlar. Her milletvekili sadece şu veya bu partiyi şehri temsil etmektedir ve 750 kişiden biri olma zorunluluğu; halbuki başkan, ulusun seçilmiş adamıdır ve seçilmesi her dört yılda bir egemen halkın oynadığı kozdur. Seçilmiş ulusal meclis metafizik bir ilişki ile ulusla bütündür; ama başkan şahsi ilişkisiyle halkla bütündür. Ulusal meclis, değişik üyeleriyle çeşitli ulusal ruh olgusunu temsil ediyor, fakat bu esasında başkanda somutlaşmaktadır. Başkanlıkta bir nevi olağanüstü hukuk vardır, halkın lütfu vardır.” (11. bölüm)

Bu analizi pekiştirmek için, bizim anayasamızın cumhurbaşkanına tanıdığı ayrıcalıklara göz atalım; Başkan, “onaylanmak” amacıyla yasadan geçirilecek kanunları resmi olarak ilan eder, kabinesini kendisi oluşturur ya da değiştirir, askeri güçler yöneticilerini, cumhuriyet savcılarını atar, dış politikayı yönlendirir ve uluslararası anlaşmaları bağlar. Tabi ki tüm bunlar hemen hemen kabul etmek zorunda kalan senatonun oylamasına “sunulur”; başkan gizli hesapları tutar, o halkın seçilmiş adamıdır vb. (Meksika birleşik Devletleri anayasası, madde 89). Başkana tanınan bu yetki diger yetkileri, özellikle, kendisine karşı “saldırgan” bir şekilde muhalefet edeni, kendi egemenliği altına almak için yeterli değil midir? Zaten başkanlık esas dayanağını anayasada buluyor ve hiçbir koşulda anayasayı çiğnemez. Bütün yazdıklarımız gösteriyor ki, başkan yasaları yürürlüğe soktukça, kendisine daha çok imkan tanıyan güce sahip oluyor ve gerçekten görevini yaptığı zaman, yasama yetkisinin kendisine karşı yapabilecek hiçbir şey olmaz. Parlemento istediği kadar anayasanın da kendisine tanıdığı olanakları kullanarak başkanın yetkisini engellemeye çalışsın, başkanlığa son veremez (belki geçici başkanlığı zayıflatabilir, fakat bunun için anayasayı reformdan geçirmeye ihtiyaç yoktur; anayasanın içerisinde bulunan yeterlidir). Başkan karşılaştığı değişik engelleri rahatlıkla ortadan kaldırabilir; bir başka deyişle, sosyal demokratların bütün manevraları anlamsızdır; çünkü başkan, yasal olarak kuralları çiğneyebilir.  Tabi ki, burjuvazi ile başkanı arasında güçlü çelişkiler baş gösterdiğinde, burjuvazi yasal olanakları harekete geçirir ve başkan ve yakınlarını görevlerinden alabilir; ama başkanlık sistemi etkilenmez. Yine Marx’tan alıntı yapalım: “Çok güçlü askeri ve bürokratik örgütüyle, yüzeysel ve karmaşık devlet mekanizmasıyla, yarım milyon askeri memuruyla yine Fransız toplumunun çeper gibi çevreleyen korkunç parazit yapısıyla yürütme yasası feodalizmin gerilemesinde ve devrilmesinde, mutlak monarşi döneminde oluştu. Büyük  toprak sahiplerinin, derebeylerin ayrıcalıkları devlet iktidarına bağlanarak feodal, maaşlı, ulu memurlara dönüştürülüyor ve çelişkili ortaçağ egemenlik hakları kurumlaşmış devlet planı haline dönüşüyor; yani işbölümü, bir fabrikada ki gibi merkezileşmiş ve bölünmüş durumdadır. (...) Devrime karşı mücadelede zorlanan parlamenter cumhuriyet, hükümet yetkisini merkezileştirerek baskıcı önlemleri güçlendirdi. Bütün siyasi devrimler (burjuva) bu mekanizmayı parçalama yerine daha da pekiştirdiler. ‹ktidar için mücadele eden partiler sırasıyla devlet yapısını ele geçirmeyi yenilenlerin temel tehlikesi olarak değerlendirdiler.” (VII bölüm).

Burada anlaşılan, başkanlıkla bitirmek için başkan makamını, cumhurbaşkanlığı seçimlerini, yetkilerin bölünüşünü ortadan kaldırmak gerekir ve yetkileri birleştirip tek yetkiye çevirmek lazım. Bu durum başkanlığın varlığı kendisine vazgeçilmez olan burjuvazinin parazit bir sınıf olmasını engeller (belirtelim ki sosyal demokrasinin “dönüşümlü iktidar”ı olanaklı kılmak için “daha temkinli” bir başkanlık önerileri, bu hazineyi yaşatacaktır. Devrimci hareketin ileri dönemlerinde genel olarak halk ve işçi sınıfının gerçek temsilcileri tarafından alaşağı edilebilecek bir parlamento muaf olmadığı “demokrasi” salgını dönemlerinde de başkanlığın rolünü görebiliriz.  Böylesi anlarda başkanlığın rolü, alttakilerin girişimlerini tarafsızlaştırmaya yöneliktir. Başkanlık, yürütülecek eylemleri belirleyerek, burjuvazinin çıkarlarını savunmaya yarar, parlemento içerisindeki polemik durumunda “ulusal duygu” söylemleriyle burjuvazinin “türdeş” olarak birliğini ve çıkarlarını savunma ve devrime karşı mücadele etmeye yarar. Partementoya gelince, burjuva çelişkilerinin dile getirdiği alan olarak doğası gereği burjuva demokrasinin vitrinidir. Sadece halk işçiler, köylüler, burjuva yetkilerin bölüşümü olmaksızın bir devlet aygıtını, yüksek kaliteli konsey ya da sovyet biçiminde kitlelere sıkıca bağlı bütün komutları birleştiren konsey biçimi olan bir devleti kurma yeteneği vardır.

Merkezcilik

Sosyal demokrasinin en sonunda kollarına düştüğü başkanlığa karşı protestosunda olduğu gibi merkezciliğe karşı “kavga”da da anayasaya dayanıyor.

Bütün fedaratif entite (zafiyet)lerin halkın egemenliği tarafından verilen vekilliğin yansıması olan hükümetlerin oluşturulması için anayasaya tamamiyle uyulması yeterlidir (DDP programı). Bu da gösteriyor ki, sosyal demokrasi merkezcilğe karşı değil, sadece neoliberalizmin ona vermek istediği biçime karşıdır. Anti-merkeziyetcilik ve federalist cilasi altında merkeziyetciliği bulmak için biraz anayasayı deşifre etmek yeterlidir. 

Devletlerin, belediyelerin ve bütün toplumun tabi olduğu merkezi düzeyde adliyeye, yasamaya ve başkana bahşedilen ayrıcalıklarda merkeziyetçiliğe karşı eleştiriyi bürokratizme karşı eleştiri ile genişletmek lazım; fakat iktidar sorunu üretimin toplumsal ilişkileri burjuvazinin yetkisi içerisinde kaldığı müddetçe sorun çözülmez. Ayrıca merkezciliğe muhalefet etmek, istense de istenmese de, dağılma yani anarşinin partizanı durumuna gelme anlamına gelir.

Merkezciliğin neoliberal versiyonunun sosyal demokrasiyi anarşiye doğru sürüklediğini düşünebiliriz; fakat gerçekten de sosyal demokratlar hükümetteki merkezciliğin verdiği zarar ve kitlelerde varolan anarşist eğilimlere dayanıyor ve kitleleri yasalara uyma politikası arkasında sürüklemek ve yıpranmış bir merkeziyetçiliği “daha ihtiyatlı” bir merkeziyetçilik tarafında değiştirmekle yetinmektedirler.

Kısacası, sosyal demokratlar, ülkenin ekonomik (kapitalist gelişme olarak anlaşılsın) gelişmesini istediklerini ileri sürüyorlar. Bunu söylerken de ipi kendi boyunlarına taktılar, çünkü kapitalist ekonomik gelişmeyi güvenceye almak için bütün işleri merkezilestirmek, politikayı merkezden belirlemek gerekir; bütün kapitalist ülkelerin deneyimi kendilerine göstermektedir ki, bu “nefret” merkeziyetçilikten geçmek gerekir. Burada anlaşılan, polemiğin içeriği üzerinde değil de küçük farklar üzerinde durduğu görülmektedir.

Hukuk devleti

 “Demokratik bir hukuk devletinin anayasal prensiplerini yerleştiren geniş reformları temel alan yeni politik bir sistemi oluşturmak. Bu yeni politik düzen, insan onuruna saygıyı, çeşitliliği, iktidarın munavebeli olmasını, toplumun otonom örgülenmesini, başkanlık imtiyazlarının belirlenmesini, yerel (belediye) ve bölgelerin güçlendirilmesini, anayasada yazılı hakların yerli halkların bölgesel kültürel ve onların geleneksel yönetme biçimi haklariını, kamu yönetiminde sorumluluk ruhunu ve dürüstlüğü iletişim araçlarının demokratikleştirilmesini ve seçim komisyonunun demokratik ve açık olmasını güvenceye alan bir seçim yasasını güvenceye almak zorundadır”.  (DDP 3. kongresinde sonuç bildirgesi)

Sözkonusu edilen ideal, burjuva demokrasisinin ideali, temiz, etkili, tekellerin hizmetinde çürümüşlükten temizlenmis, temel sorunlara dokunmadan, sosyal programları gerçekleştiren, görevi “halkın iyiliğini savunmak” olan bir demokrasi ve bir devlettir.

Bu hukuk devlet biçimini, kendi sınıf niteliği ve devlet ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkiyi maskelemeye yöneliktir. Bu nedenden ötürü bugün, sosyal demokratlar kadar neoliberalllerin de hukuk devletini savunduklarını görmek bir tuhaflık arzetmiyor. Çünkü, hukuk devletine verilmek istenen içerik ile ilgili anlayış farklılıkları olsa da, devrime karşı hukuk devletini bir silah olarak görüyorlar. Hukuk devleti anlayışı, özgür, egemen (liste uzatilabilir) anlayışa salık verir; fakat bugünkü hukuk bir burjuva hukuku, ezme, yağma, soyma, kitleleri sömürme hukukudur. Herkesin devleti gerçeği, sınıf devletinin lehine sönecektir.

Sosyal demokrasinin en “modern”, “herkes için” devlet anlayışı, Lenin’in devletin sınıf niteliği analizi karşısında başarısızlığa uğramaktadır.  Dünya proleteryası öğretmeni, devlet üzerine Marksist teoriyi geliştirdiğinden beri kullanılan tonlarca kağıt, boya ve sosyal demokrat “tecrübeli” teorisyenlerin çabaları, Lenin’in devlet sorunu üzerine burjuva karanlığını açığa çıkaran teorisini geçersiz kılmaya yetmedi: “Bu sorunun karmaşıklığı ve  zorluğu, herşeyden önce egemen sınıfların çıkarlarına dokunulduğundandır. Devlet teorisi, toplumsal ayrıcalıkları, kapitalizmin varlığını aklar. (...) Devlet sorununda, devlet doktrin ve teorisinde her zaman kendi arasında değişik sınıflar mücadelesini görürsünüz, devletin öneminde ve rolünün değerlendirilmesinde çesitli anlayışlarda kendisini belli eden ve yansıtan mücadele (..) herkes kanun onunde eşittir.

Yasalar herkesi aynı ölçüde korur: mülkü olmayan kitlelerin saldırısına karşı mülkü olanları korur. (...)” (Lenin. 11 temmuz 1919’da Suedlov Üniversitesi’nde devlet üzerine yapılan konferans)

Munoz Ledo’nun peşin olarak öne sürdüğü açıklama şudur: “Dikkatli olmazsak, bu yüzyılın sonu yabancı düşmanlığı ve toplumsal mücadelelerin yüzyılı olacaktır.” (Günlük gazete 3. ½ubat 1995) Devlet reformu ve ünlü hukuk devleti inşasının aciliyeti burada yatmaktadır.

3) Toplum ve demokrasi

 “Demokrasinin kültürel bir olgu olduğu” söylenir. Öyle farz edelim. Fakat, her kültürel olgunun varolabilmesi ve gelişebilmesi için sağlam temellere ve özgür koşullara ihtiyacı vardır. DDP programı: “Yeni bir otorite anlayışı daha çok toplumsal istemler ve kaliteli bir katılımcılık gerekir. Bu da, aileden ve okuldan başlayarak  toplumsal illişkilerin köklü bir biçimde değişmesi, medeni davranışın ve tartışmanın metrizi, başkasının haklarına saygı ve tahammülü, ilişkilerde dürüstlüğü, anlaşmada yetenekliliği gerektirir. Kişilerin, toplulukarın, şirketlerin ve toplumsal kurumların kendi sorumluluklarını taşımaları gerekir. Modernleşmenin ve gelişmenin tek yolu budur.” Başkasının haklarına saygıdan bahsedildiğinde mesele daha açık ortaya çıkıyor. Anayasalcı hayallerin temelsizliği, halkın çıkarlarına ihanet, sosyal demokrasinin yürüttüğü politikanın özetidir.  Lenin’in dediği gibi, “burjuva cumhuriyeti demokratik oldukça kapitalist egemenlik daha hayasız ve sert olur”. Sosyal demokrasinin “sivil toplum”, “katılımcı” ütopiği, belli sınıfın ayrıcalığını savunan, sınıflar mücadelesi teorisi içerisinde sürükleyen ve temiz demokrasi üzerine boş ama parlak sözlerle burjuvazinin aşağılık çıkarlarını maskeleyen burjuva politikasından başka birşey değildir. Stalin’in söylediklerine bakalım: “Temiz demokrasi teorisi, emperyalist dalavericiler tarafından yemlenen ve topluma alıştırılan, işçi artistokrasisine aittir. Kapitalizmin yaralarını kapatmak, emperyalizmi daha az iğrenç göstermek ve ezilen kitlelere karşı mücadelede ona moral gücü vermek için ortaya konulmustur. Kapitalist sistemde ezilenler için gerçek ‘özgürlükler’ olmadı, olamaz da; bu ‘özgürlükleri’ kullanmak için gerekli olan kağıt, matbaa ve lokaller, sömürücülerin imtiyazlarını oluşturmaktadırlar. Kapitalist sistemde ezilen kitlelerin ülke yonetimine gerçek katılımı olmadı ve olamaz da; çünkü kapitalizm koşullarında, en demokratik rejimler altında bile hükümetler halk tarafından değil, Rothschild’ler, Stonnes’lar, Rockefeller ve Morgan’lar tarafından kuruluyor.  Kapitalist sistemde demokrasi, kapitalist bir demokrasidir, çoğunluğa karşı ezilen çoğunluğun haklarını sınırlamaya dayanan, sömürücü azınlığın demokrasisidir.” (J. Stalin, Proletarya Diktatörlüğü, Leninizm ‹lkeleri, IV. Bölüm)

4) Demokratik geçiş

Demokratik geçiş, burjuva egemenliğinin ezilen kitlelere karşı açık siddet metodundan, gizli şiddet motoduna geçişten başka birşey değildir. Bu anlamda, ‹spanya deneyimini özümsüyoruz. “Anayasa, gerçekten bir demokratikleşme süreci için degil, ama devam etme sürecinin temel parçasıdır; herşeyin aynı kalması için “birşeylerin degişmesi lazım”, demokratik ve anayasal cilanın verilmesi lazım (Helena Odena, Geçiş Üzerine Yazılar)

Sosyal demokratlar kendilerini bir burjuva akımı olarak belirlemişler, idealleri, burjuva dünyasını anayasal ve legal olanaklarla savunmak “mücadelelerinin” temel aracı seçimler, önerilerini reformla hayata geçirmektedir. Bu düşüncelerini şu şekilde açıklıyorlar: “DDP ulusal demokrasiye doğru, anlaşmalı, barışçıl, anayasal bir geçişi öneriyor.” (DDP ulusal kongresi, 111. Sonuç bildirgesi) Bu alanda, sosyal demokratlar kendilerini rahat ve güçlü hissediyorlar, ama haklı olduklarından değil “yasalar kendi lehlerinde olduğundandır”. Bu parti gibi, barışçıl ve reformist yolda kendine güvenilir ve kendini beğenmiş bir parti yoktur. “Reformistler için reform herşeydir, devrimci çalışma ise sadece görünüşte konuşmak ve gözlere toz serpmek içindir. Burjuva iktidarı koşullarında, reformist taktik, reform, bu iktidarı daha güçlü kılma ve devrimin parçalanması için araçlardır.” (J. Stalin, aynı eseri)

Reformist politik sınıfın özü işte budur: Devrimi sabote etmek, ertelemek, düzeni  savunmak ve “birşeyler değişecek” hayali ile kitleleri uyutmak.

Onlar, kapitalist gelişme diyalektiğini soyutlayarak bu çalışma içerisine girdikçe, bu taktik işe yaramayan bir sözcük olarak ortaya çıkmakta ve aşırı sağa rakiplerinin darbelerine maruz kalmaktadırlar. Burada, reformist politikanın sonuçlarından birisi, faşizmin iktidara yükselmesine neden olmaktadır. Çünkü, politikaları, kitlelerin devrimci örgütlenmesini dağıtıyor ve güçsüz kılıyor ve devrimci ruhu sabote ediyor.

Burjuva reformlarının rolünü ve reformcuların kaçınılmaz sonuçlarını sürekli bilinçte tutmamız gerekir. “Aynı toplumun yansıması bazında, bir toplumu yeniden kurmak imkansızdır. Yavaş yavaş vücut bulan bu yansıma, hayal edilen değişimden uzak, şimdiki toplumun vücudu olduğu anlaşılacaktır” (K.Marx, Felsefenin Sefaleti) Özünde önceden varolan sosyal demokrasinin “yeni toplum” projesi bu anlama geliyor ve fazla uzağa gitmiyor; daha ileri gitmek isteyen, üretimin kapitalist model çelişkilerini, kötülüğün kökünü aşmak zorundadır.