Ama dünyanın hiçbir yerinde proletaryanın gelişmesi,
sendikalar olmadan, sendikaların ve işçi sınıfı
partisinin karşılıklı eylemi olmadan gerçekleşmemiştir
ve gerçekleşmez. Asıl kurumlarda, derneklerde, örgütlerde proloter
ya da yarı proleter yığınların bulunduğu her yerde
(bunlar en gerici eğilimlerde olsalar bile) yöntemli, azimli, inatçı
ve sebatlı bir bilinçlendirme çalışmasıyla bütün özverileri
göze almak, en büyük engelleri göğüslemeyi bilmek gerekir. (Lenin)
Madridte 20-22 Haziran 1997 tarihleri arasında toplanan 3.
Uluslararası Sendikacılar Toplantısı, Avrupa burjuvazisinin
uyguladığı politikanın Ispanyol işçi sınıfı
üzerindeki toplumsal etkilerini inceleyen bir dizi dökümanı, Fransızca
ve İngilizceye de çevirerek katılımcılara iletti. Bu dökümanlarda
bahsedilen olumsuz etkiler, (işsizlik, geçici işler, işpazarının
esnekleştirilmesi, sosyal yardımlardaki kesintiler, kitlesel özelleştirmeler
vb.) başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere bütün ülkelerde
genelleşmektedir. Başka bir deyişle, sermayenin politikası
farklı ritm ve yoğunlukta olsa da, her yerde en gerici karaktere bürünmektedir.
Ispanyol kapitalist ekonomisi, burada ayrıca tahlil edilmesi gerekmeyen
nedenlerden dolayı, zayıf ve yabancı yatırımlara aşırı
bağlı bir ekonomidir. Bu nedenle de, kapitalist ekonominin dönemsel
karışıklıklarına has sorunlara maruz kalmakta ve çözümlenmemiş
çelişkilerle boğuşmaktadır. Burjuvazinin emekçilere yönelttiği
saldırılar (ve onun sebep olduğu politik tansiyon) kapitalist
Avrupanın diğer ülkelerine göre İspanyayı çok daha
şiddetli etkilemektedir:
- Uzun yıllardır çalışabilir nüfusun yüzde
20sinden fazlasını etkileyen (son dönemlerde yüzde 22 civarındadır)
kronik işsizlik, bazı sektörlerde Avrupa ortalamasının iki,
hatta üç katı düzeyindedir.
- Geçici işler, çalışabilir nüfusun yüzde 37sini
etkilemekte ve bu sayı gittikçe artmaktadır. Bu yılın ilk dört
ayında imzalanan iş sözleşmelerinin yüzde 92si geçici sözleşmelerdir.
1994den beri bu rakam giderek artmaktadır. Birbirini takip eden iş
reformları, sosyal kazanımları derinden etkiledi ve geriletti.
Emeklilik aylıkları düşürüldü, zaten işsizlerin sadece yüzde
40ının faydalanabildiği işsizlik ödenekleri azaltıldı.
Bu nesnel durumda grev ve sınıf çatışmaları arttı,
fakat burjuvazinin baskılarının yoğunlaştığı
1993den bu yana hareketliliğin düzeyi de önemli ölçüde düştü.
Çünkü iki büyük sendika, kapitalist planlara önce onay verdi, daha sonra
ise sendikalar uygulanmasında yer almazlarsa saldırıların
boyutu artar gerekçesiyle, bu planların hayata geçirilmesinde bizzat görev
aldılar.
Başka bir deyişle, bir yandan kapitalist politikanın saldırganlığı,
yolaçtığı sonuçların yıkıcılığı
ile öte taraftan karşı
çıkışın zayıflığı; özellikle kriz dönemlerinde
sosyal etiketini de sıyırıp atarak açıktan burjuva
kampa iltihak eden sosyal demokrat sendikacılığın oynadığı
rolü açıklamaktadır. Ama bu aynı zamanda, komünistlerin
sendikal alandaki mevzilerinin oldukça güçsüz olmasından da
kaynaklanmaktadır. Bu durumu değiştirme başrısını
gösteremedik; bugün de değiştirebilmiş değiliz. Sorun, bu
durumu değiştirmek için sınıf sendikacılığını
canlandırarak, çalışmamızı nasıl düzeltebiliriz
sorunudur. Yani, hiçbir mücadele cephesini bırakmadan, hiçbir örgütlenme
biçimini ekarte etmeden, mümkün olduğunca en etkili bir biçimde sınıf
hareketi içerisinde nasıl hareket edileceğini düşünmek
gerekir. Bizim ve sınıf tavrını savunan dürüst sendikacıların
önünde duran sorun, oportünistler ve sağcıların kitle
sendikalarını tahrip eden rolünün asgariye düşürülmesi ve
proletaryanın örgütlenmesinde
gerekli bir araç olarak işlevlerini yitirmemeleridir.
Kuşkusuz işçi hareketi çok geniştir ve kendi eylemi içerisinde
belirli bir otonomi derecesine sahiptir. Bizim kullanmakta ustalaşmamız
gereken başka örgütlenme biçimlerinin var olduğu yadsınamaz.
Ama sendikalar emekçi kitlelerin örgütlendikleri merkezler olarak, bizim esas
çalışma alanımızdır ve buradaki çalışma, sınıfın
birliğinin sağlanmasına hizmet etmelidir. Ülkemizde, inandırıcılıklarını
yitirmelerine rağmen yine de son yıllarda, 1985-94 yılları
arasında gerçekleştirilen beş genel grev de dahil olmak üzere,
iki büyük sendika konfederasyonunun katılmadığı, ya da çağrısını
yapmadığı herhangi önemli bir işçi hareketi yaşanmadı
ve bu, bize özgü bir istisna da değildir.
Yeni bir sendikacılığı canlandırma yeteneğini
gösterebilecek oluşumları inşa etmek için girişimler her
zaman varoldu, bugün de vardır. Fakat hiçbirisi kök salamadı. Bu türden
girişimler, hep belli bir alan ya da sektörle sınırlı kaldı.
Son dönemlerdeki bazı mücadeleler içerisinde görüldüğü gibi, işçi
hareketinin mevcut sendikalardan bağımsızlaşması yönünde
eğilimler görülse bile, bu, süreklilik kazanan yeni örgütlenmelerin
ortaya çıkmasına kadar vardırılamıyor.
Daha dar bir ölçekte ele alırsak, İspanyada emekçilerin baskısı,
o güne kadar burjuvazinin planlarına bulaşan sendika yönetimini
1994de genel grev çağrısı yapmaya zorladı. Ancak İspanyol
emekçilerinin bu kendiliğinden çıkışı, oportünizmin
sendikalar üzerindeki etkinliğini sarsacak daha ileri bir anlam ifade
edemedi. Çünkü yeterince güç sahibi olan ve sınıf hareketinin başını
çekme yeteneğine sahip ciddi bir alternatif yoktu. Bu sınıf akımının
ortaya çıkabilmesi için, CC.OO (İşçi Komisyonları) içerisindeki
politik kaynaşmanın belirli bir evreye gelmesi gerekmekteydi.
Başka bir deyişle, proletarya bazı durumlarda, nesnel olarak
sınıf düşmanının saflarında yer alan sendikalara
ve sendika yönetimlerine rağmen kendiliğinden bir mücadeleye girişebilir.
Fakat bu, esasında bir şeyi değiştirmez; çünkü sorun,
eylemin kendisi değil, işçilerin eyleminin örgütlenmesi, birleştirilmesi
ve yönetimidir. Bu nedenle de, oportünistlerin sendikalar üzerindeki egemenliği
henüz tehlikede değildir. Kitle eylemi dönem dönem kendilerini aşsa
bile, onu burjuvazi açısından kabul edilebilir bir çerçevede
tutabilme imkanlarına shiptirler.
Bu nasıl böyle oluyor? Sendikalar saygınlıklarını
yitirmiş olmalarına rağmen neden işçiler sendikalara sırtlarını
dönmüyorlar? Çünkü işçi kitlesinin güçlü örgütlere ihtiyacı
vardır. Hayatın ve mücadelenin işçilere öğrettiği
şey; güçlerini birleştirmek ve burjuvaziye karşı koymak için,
işyeri sınırlarını aşan örgütler kurmanın
ve sınıf taleplerine bir anlam verme yeteneğine sahip örgütlenmelere
gitmenin zorunluluğudur. Bu zorunluluk, bugün her zamankinden daha fazla
hissedilmektedir. Çünkü, burjuvazi tarafından üretim sisteminde gerçekleştirilen
değişiklikler işçi sınıfını daha fazla bölmekte
ve işgüçlerini kendi aralarındaki daha ileri rekabet koşullarında
satmaya zorlamaktadır. Bu sürece paralel olarak işçi sınıfının
parçalanması derinleşmekte ve atomize olmaktadır (İspanyada
1996 rakamlarına göre, işletmelerin yüzde 94.7si 20den daha az
işçi çalıştırmaktadır; mukaveleli işçiler, işsizler
ve geçici işçiler arasında rekabet artmaktadır). Sonuçta
belirli uluslarötesi tekellere ait olsalar da, üretimin küçük işletmelere
bölündüğü koşullarda, işçiler de farklı zamanlarda ve
farklı sendikal örgütlenmeler içerisinde tepkilerini dile
getirmektedirler. Sınıf politikasını savunan bilinçli unsur
ve güçlerin oldukça zayıf oldukları bir dönemde, güçlerini dağıtmamaları
gerektiğini tespit için birazcık sağduyu yeter.
Dikkate alınması gereken bir başka nokta ise şudur:
Oportünizmin ve sosyal demokrasinin en sağcı akımlarının
sendikalardaki etkinliği, burjuvazinin, emekçi örgütlenmesinin ilk
basamağı olan sendikalara ne kadar büyük bir önem verdiğini ve
kendi politikasının aracı kılmak için çaba sarfettiğini
göstermektedir. Güçlerin toparlanması için daha ciddi ve önemli bir örgütlenmenin
gerekli olduğunu düşünüyorsak, sendikaların oportünistler
tarafından kontrol ediliyor olması bir engel değil, sözkonusu
sendikalar içerisindeki çalışmayı daha da güçlendirmek için
ek bir nedendir.
Bu konuda Lenin şunları söylüyor: Rusyadan daha ileri olan
ülkelerdeki sendikalarda belirli bir gericilik, bizdekinden daha güçlü
olarak belirdi ve belirmesi de kaçınılmazdı. (...) Batının
menşevikleri sendikalarda daha derinden kök salmışlardır,
bu tartışma götürmez (...) Batı Avrupada Jouhauğ,
Henderson, Merrheim, Legien ve ortaklarına karşı, Gomperslere
karşı savaşım, tamamen türdeş siyasal ve toplumsal bir
tip olan bizim menşeviklerimize karşı savaşımdan çok
daha zordur. Bu savaşım amansız olacaktır ve bizim yaptığımız
gibi, oportünizmin ve sosyal şovenizmin liderlerinin ipliğini tam
olarak pazara çıkarana ve böylelerini sendikalardan kovana dek sürdürülmelidir.
(Lenin, Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı)
Sosyal demokrasi ve oportünistlerin egemenliğindeki gerici, düzen
sendikaları içerisinde sınıf mücadeleci bir akım yaratmak
mümkün müdür? Türkiye, Ekvador, Dominik Cumhuriyeti ve diğer ülkelerden
yoldaşların olumlu tecrübelerine karşın, Batı Avrupalı
bir gözlemciye, burjuvazinin sendikalar üzerindeki güçlü kurumsal egemenliğinden
hareketle, sendika yönetimlerinin ele geçirilmesi doğrultusundaki mücadele
ikincil, gereksiz ve hatta imkansız görünebilir. Sendikaların, işçiler
nezdindeki güven yitirimi de göz önüne alındığında, kuşkusuz
bu çok zorluklara katlanmayı gerektiren bir çalışmadır.
Buna rağmen, politik eylemi kolaylaştıran ve daha etkili kılan
yeni bir gelişmeyi gözardı etmemek gerekiyor. Sosyal demokrasi, Batı
Avrupada ikinci dünya savaşının bitiminden bu yana, çok geniş
bir manevra alanına sahipti. Burjuvazi bütün bu yıllar boyunca
sosyal demokratlara, kapitalist sistemin özüne dokunmamak kaydıyla
sosyalistlik oynama ve burjuva devletin sosyal yanını nispeten
geliştirme fırsatı tanıdı. Bazıları bundan
hareketle, kapitalizmin artık kendi çelişkilerini aşabilecek bir
aşamaya vardığı sonucunu çıkardılar. Proletaryanın
yumuşatılmış sömürüsü, ideal kapitalist topluma varmak için
katlanılması zorunlu bir şanssızlık gibi yorumlanıyordu.
Ve bu arada devrim de gereksizleşmekteydi.
Bugün yeni üretim metodlarının gelişmesi, kapitalist
rekabetin yeryüzü ölçeğinde keskinleşmesi, ekonominin
globalizasyonu ve devrimci tehditin (en azından kısa vade için) var
olmaması; yıllardır krizden kurtulamayan Avrupa burjuvazisine,
sosyal maskeyi sıyırıp atma ve proletaryanın kazanımlarından
vazgeçmesini talep etme fırsatı yarattı. Bugün Batı
Avrupada kitlesel işsizlik olgusu ve bunun yapısal karakteri,
giderek yerleşen bir gerçekliktir. Sosyal demokrasi, daha düne kadar
sosyal devletin mimarı olmakla övünüyor, bunu, burjuvazinin bilinçli ve
zorunlu taviz politikasının değil, kendisinin politik zekasının
eseri sayıyordu. Bugün ise, bu aynı sosyal devleti parçalamaya yönelik
politikaları çoğu yerde hayata geçiren de sosyal demokrasidir. Ve bu
politik tecrübe, ilk mücadele alanında, sendikal alanda etki yaratmamazlık
edemiyor.
Bugünkü koşullarda sağcı sosyal demokrasi ve oportünizm,
İspanyada olduğu gibi, sosyal kazanımların yokedilmesi
politikasına direkt katılarak ya da destek vererek, emekçiler önünde
kendi politik sermayesini tüketmeye mecbur kalmaktadır. Ve bunu, toplumsal
meşruiyete sığınmak için sendikalar vasıtasıyla
gerçekleştiriyorlar. Bu durum İspanyada (bir kez daha biz bunu
sadece ülkemize özgü, istisnai bir gelişme olarak görmüyoruz)
reformist ve sosyal demokrat güçlerin saflarında ve sendikal yapıda
önemli çatışmaların yaşanmasına neden oldu. Hala
sendikacılar ve işçiler arasında, olayların nasıl gelişeceğini
izleyen ve sınıf sendikacı bir akımın gelişmesine
ilgiyle yaklaşan çok sayıda militan var.
Kuşkusuz sendikalar içerisindeki politik mücadele, burjuva sosyal
devleti savunma ufkunu aşamayan bir çerçevede yürütülmektedir.
Sendikalar içerisindeki en ileri unsurların yıllar boyunca sosyal
demokrat tutumun etkisinde ve bütün komünist etkilerden uzak kaldıkları
dikkate alındığında, bunda şaşılacak bir yan
yoktur. Fakat yaşanan boyutuyla bile bu çatışmaların, en
bilinçli unsurlara, sınıfın birliğini doğru temellerde
kurmak için olanak yarattığı da inkar edilemez. CC.OO
konfederasyonu saflarında muhalif kanat olarak adlandırılanlar
tarafından yürütülmüş olan mücadele buna iyi bir örnektir. Uzun
yıllardan bu yana ilk defa, değişik ideolojik akımlar, sınıf
sendikacılığını savunan ortak bir program etrafında
birleşebildiler. Sol Birlik (Izquierda Unida) milletvekili ve İKP yöneticilerinden
Angeles Maestronun 3. Uluslararası Sendikacılar Toplantısına
katılması, önemsiz görülecek bir şey değildir. Bu, sınıfın
birliği üzerine tartışmanın, sadece Marksist-Leninistler için
değil, ama aynı zamanda, bilinçli mücadeleci unsurların geniş
bir kesimi için de gündemde olduğunun işaretidir. Bugün, sınıf
sendikacılığını savunmak için mücadeleye hazır
olan sendikacıların sayısı daha fazladır. Bizim,
dikkatli olmamız ve birlik için mücadelenin başına geçmemiz
gerekmektedir.
İlk etapta, komünistlerin kendi aralarında ve ileriki toplantılarda sınıf bilinçli sendikacılarla tartışmamız gereken bazı yönler bunlardır.