Bugünün tarihsel koşullarında, Latin Amerikadaki devrimci sürecin
güncel sorunları çerçevesinde, anti-emperyalist mücadelenin pratik
tutumunu ve temellerini ortaya koymak yararlı olacaktır.
Tüm önermeler geçmiş
politik tecrübelerden çıkarıldığı ve günün tarzına
ve gereklerine uygulandığı için, anti-emperyalist mücadele
sorunu sorgulanmaktadır. Bu sorun, onu saran yeni olgular doğrultusunda
yeniden tartışılmalıdır.
Post-modernist filozofların
ve sosyologların yaptığı teorik spekülasyonlar, kendisinden
önceki her teorik görüşün, gerçekliği ve onun
elverişli bir tarzda dönüşümünü ortaya koyan eylemlerin yönelimini
değerlendirme yeteneğinden yoksun olacağını ileri sürmektedir.
Bu anlayışa göre, mantık üzerine kurulmuş daha önceki
teorik çatı ve onun en devrimci yönelimindeki örnek, eskide kalmıştır
ve bugün geçerli değildir.
Bu kritere göre, son iki asırda
egemen olmuş kapitalist üretim tarzından öz itibariyle ve bütünüyle
farklı olacak olan yeni bir post-sanayi (sanayi sonrası) ve
post-modern çağda yaşıyoruz. (Collinicos, A., 1993, Bogota,
Against Post-Modernizm, s.25)
Post-modernizmin temelleri
olarak sunulan felsefe, aralarında Michael Foucaultun da bulunduğu
Fransız post-strüktürel (yapısalcılık-sonrası)
teorisyenlerin tezlerine dayanmaktadır. Foucaultun görüşü, gerçeğin
birbirinden kopuk, heterojen ve çoğul bir karaktere sahip olduğunu
varsayması olarak özetlenebilir. Birey-üstü dürtülerin manasız
yığını olarak insan düşüncesinin, insanı
anlama ve gerçekliği objektif olarak açıklama kapasitesini inkar
eder. (age. s.22)
Öte yandan, sosyolojinin iddia
ettiği sanayi-sonrası toplum teorisine göre, son onyıllarda Batı'da
yaşanan dönüşümler şuna işaret eder: "Gelişmiş
dünya, sanayi üretimine dayanan bir ekonomiden, sistematik teorik
araştırmaların değişimin temel itici gücü haline
geldiği bir ekonomiye doğru dönüşüm içindedir. Bu,
hesaplanamaz sosyal, politik ve kültürel sonuçları olan bir dönüşümdür."
(age.)
Post-modernist teori ile ilgili
daha önce özetlenen referansta, yoğunlaşmamız gereken tahlil ve
tartışmaların kalkış noktası açıkça şu
soruda yatmaktadır: Günümüz toplumunun evriminin, daha önce bilinen
şekliyle kapitalizmden temelde farklı olduğu doğru mudur?
Temelde farklı
konsepti, nitel bir nosyonu ifade eder; yani, sistemin özünde temel değişiklikler
olduğunu varsayar. Kapitalist gelişimin iç mantığına
dayanırsak kanıtlanması zor bir hipotezdir bu. Üretim tarzı
üzerinde müthiş bir dürtü olan teknolojik ve sosyal yeniliklerin yaşandığı
sanayi-sonrası ve post-modern olarak adlandırılan çağda, üretilen
zenginliğin bireysel birikimi ve mülkiyeti hakim olmaya devam etmektedir.
Aynı şekilde, kapitalist üretimin vazgeçilmez koşulu olan
-otomasyon ve robotlar vesilesiyle aldığı biçimden bağımsız
olarak- ücretli emek gücünün (artı-değer) sömürüsü de hakim
olmaya devam etmektedir.
İşsizlik, iş
bulma güçlüğü, yoksulluk, savaş tehlikesi gibi tarihsel olarak
kapitalizmde içselleşmiş sosyal felaketlerin sürdüğünü gözönüne
alırsak, sistemin dayandığı temellerin varlığını
koruduğunu görürüz. Bu durumda, "yeni çağ" denilen
şey, yalnızca post-modernist söylevin zengin hayal gücünde bir
anlam ifade eder.
Post-modernist felsefenin
varsayımları ve amaçları yeni değildir. Gerçekliğin
objektif olarak bilinebilmesi ve bir bütün olarak yorumlanabilmesinin reddi ve
"insan kapasitesi ve tutarlılığının inkarı",
düşünceleri faşist ideolojiye hizmet etmiş Friedrich Nietzsche
tarafından modern tarihte ileri sürülmüş klasik idealist felsefenin
temellerinin bir kez daha tekrarlanmasından başka bir şey değildir.
Kapitalizmin ileri aşamasının
bir sonucu ve göstergesi olarak teknolojik gelişmelerin değerlendirilmesi,
post-modern sosyolojik yaklaşımın dayandığı saptırmanın
derecesini gözler önüne serer. Araştırmasının hakim rolünün
üretimin ve piyasanın dışında olduğu, varolan bu
sacayağındaki çok yakın ilişkiyi görmediği,
kapitalist birikim sürecinin herhangi bir anında biri diğerleri üzerinde
üstünlük kazansa da, üretim ilişkilerinin çerçevesi kesinlikle aynı
kaldığı için, ekonomik dinamikteki böylesi gelişme ve
yeniliklerin tek başına kapitalizmin aşılmasını sağlayacak
nitel bir değişime yol açamayacağı düşünüldüğünde,
böyle bir yaklaşımın tekyanlılığı açıkça
ortaya çıkar.
Bu yaklaşım, post
modernizmin bir başka teorik aracını haklı çıkarmaya
hizmet eder: Sınıf tahlilinin gereksizliği; sosyal değişimi
sağlayabilecek bir olanak olarak sınıf mücadelesinin güya
tarihsel olarak demode olması.
Bizim yaklaşımımız,
yeni üretim biçimlerinin sosyal, politik ve özellikle kültürel alanda
yarattığı etkilerin öneminin incelenmesini dıştalamaz.
Devrim ve sosyal değişimin klasik teorisi, bu alanlarda cevap vermesi
gereken yeni durumlarla karşı karşıyadır.
Yığınların
öncül sosyal ve politik rolünün yüklendiği çok çeşitli biçimler
ve toplumsal yapı ve kimliklerin karmaşıklığı,
eylemlerimizi etkileyen gerçekliğin evriminde kaynağını
bulan en alakalı teorik dolayımlardan sadece bazılarıdır.
Bu anlamda, "rağbet gören" teorilerin erdemi, provoke ettikleri
uyarı çağrılarıdır.
"Post-modern" ve
"sanayi-sonrası" dünyada ulus-devletin kaderi, genelde klasik
politik teoriye, özelde ise devrimci teoriye en şiddetli politik meydan
okuyuşlardan biri olarak kendini gösteriyor.
Aslında, post-modern
tezlerin ateşiyle ve somut olarak neo-liberal teori çerçevesinde, dünya
hakimiyetinin büyük merkezleri, sözde "yeni çağın" bir
parçası olarak, güya tarihsel olarak
aşılmış ulus-devletin geçerliliğini
sorgulayan ekonomik ve politik teoriler ve stratejiler öne sürüyorlar.
Bu çerçevede, en belirgin
politik hedefi, uluslarasrası finans kuruluşları tarafından
dikte edilen meşhur modernizasyon programlarıyla ülkelerimizde
devletin rolünü asgariye indirmek olan neo-liberal stratejiye göre, ulusal
egemenlik ve devlet ilkesi geçmişte kalan ve tarihe gömülecek olan bir
olgudur.
Dahası, ulus-devletlerin
neo-liberalizm tarafından yıkımı, somut olarak ulusal tarım
ve sanayinin altyapısının, merkez bankasının, ülke
milli parasının ve aynı zamanda tasarruf bankalarının,
iç pazarın ve ulusal kültürün tasfiyesinde ifadesini bulmaktadır.
Çok moda olan devletin
reformu, üst yapı kurumlarının, toplumlarımızın
ekonomik temeli üzerine dayatılan neo-liberal planların gereklerine
göre uyarlanması sürecini ifade eder. Bu bağlamda, yüceleşen
süper-devlet aygıtları ve ulusal egemenliğe ilişkin
emperyalizm tarafından ortaya atılan yeni konseptler açıklanabilir.
Bu, uluslararası uyuşturucu trafiği, çevre, uluslararası göç
ve aşırı milliyetçilik hakkında dünya hegemonya
merkezlerinin söylevlerini ifade eder.
Günümüz dünyasının
olguları açıkça göstermektedir ki, emperyalist hegemonya, daha önce
görülmemiş özel karakterler taşımakta ve bu da bizi, ulusal
kurtuluş bağlamında ve anti-emperyalist mücadelede ısrarlı
olmak için, politik teori ve pratiği yeniden tayine zorlamaktadır.
Çağ değişti mi?
Anti-emperyalist mücadele ve
sosyal değişimin geçerliliği bugünlerde sık sık
sorgulanıyor. Bu sorgulamanın dayandığı argümana göre,
sosyal gerçekliğe böylesi bir bakış, kapitalist evrimin kendisi
tarafından zaten aşılmış olan bir çağa denk düşmektedir.
Yoksa kapitalist egemenlik çağından
farklı bir çağda mı yaşıyoruz?
Kapitalist ekonomi dünyasında
varolan yeni olgular; toplum ve kültürün sistemin karakteristiğine ve
teoriye nasıl etkide bulunduğu incelenmelidir. Fakat böylesi
durumlara objektif yaklaşımın,
post-kapitalist, post-modernist ve sanayi-sonrası denilen çağın
teorisyenlerinin iddia ettikleri gibi, sistemin aşıldığı
fikrine yol açması gerekmez.
Çağımızı,
kapitalist ve emperyalist bir çağ olarak damgalayan ayırdedici özellikler
varolmaya devam ediyor. Üretim, dağıtım ve tüketim alanlarındaki
son önemli bilimsel ve teknik gelişmeler, sadece sistemin dayandığı
temellerin yenilenmesine ve kendisini yeniden üretmesiyle daha yüksek aşamaya
yükselmesine yol açmıştır.
Bu moda teoriler, teknolojideki
tüm son gelişmelerin gerçekleştiği
ve bunun etkisiyle yeni bir tarihsel çağın geldiğini iddia eden,
en düşsel spekülasyonlara ivme kazandıran çerçeve olarak,
kapitalizmin içsel yasalarının gerçekliğini ortadan kaldırmaz.
Sanayi-sonrasıcılığın
teorisyenleri, gelişmiş toplumların, endüstriyel olarak adlandırılabilecek
tarihsel bir çağın gerisinde yaşadıklarını
doğrulamaktadır." Bu durum, toplumun "temel
ilkelerinin", "emek-sermaye" çelişkisinde değil,
giderek "teorik bilgi"de yattığını gösterecek
derecede temel bir dönüşüme yol açmaktadır. (Lyon, D., 1994,
s.173, Post-Modernity, Allience Publishers, Madrid)
Sistemin dayandığı
temel olarak emek-sermaye ilişkisinin yerini "bilgi-işlem"
gibi başka faktörlerin aldığını iddia etmek, gerçeklik
duyusunun yitirilmesi demektir. Böylesi bir iddiada bulunmak için, bugün
mevcut olan olağanüstü hacimdeki bilginin ortaya çıkış sürecini
ve onun üretimi ardındaki emek- sermaye ilişkisini görmezden gelmek
gerekir.
Bu hipotezin doğru ve geçerli
olduğunu kabul etmek, post-modernizmin diğer bir argümanı olan işçi
sınıfının yokolduğu ya da güç kaybettiği yönünde
bir düşüncenin yerleşmesine yol açacaktır. Bu bağlamda, dünya
ekonomisinde hizmetler sektörünün, sanayi pahasına değil, tarım
pahasına giderek ağırlığının
arttığını hatırlarsak, olguların kendi gerçekliğinin
bu iddiayı yalanladığını gözlemleriz. Bu durum, bütün
uluslarda tüm sosyal yaşamın hızla şehirleşmesinde açıkça
görülebilir.
Sanayi-sonrası ve
kapitalizm-sonrası gibi kavram ve fikirlerin ifade ettiği "üretim
modelinin eskimişliği" iddiası, günümüz evrimi içinde
kapitalist toplumun anlaşılması için kapitalizmin tahlili
teorisinin (özellikle Marksizmin) reddine götürür.
Eğer hizmet sektörünün
üretime dayalı sanayiyi kontrolü altına aldığını
ve bunun da sosyal ilişkilerin değiştiğini
gösteren bir olgu olduğunu kabul edersek, emek ve sermaye arasındaki
ilişkinin, bunun sonucu olarak ezen ve ezilen sınıfların, mülk
sahipleri ve ücretli işçilerin yeniden üretiminin, üretimin temel
unsurlarını karakterize ettikleri aşikar olur.
Devrimci politik teori ve
eylemin amaçları açısından, modern kapitalist toplumun
evriminden çıkarılan sonuçların kimi dolayımlarının
dikkate alınması gerekir.
Öncelikle, artan
bilimsel-teknik gelişmeler karşısında kalifiye işçilere
olan talep arttığı için, sınıfların tahlilinde, işçi
sınıfı bileşiminin yeniden incelenmesi gerekir. Bu durum, diğer
kriz faktörleriyle birlikte, giderek ücretli işçilerin toplumsal kültür
ve pratiğine yakınlaşan geniş bir beyaz yakalılar
katmanının işçi sınıfı saflarına katılmasına
yol açmaktadır. Bu sektörlerin kitlesel bir biçimde sendikal mücadeleye
katılması bunun kanıtıdır.
Bu durum, işçi sınıfının
genel hareketine gelecekte ne tür etkide bulunacaktır ve sosyal değişim
için güçlerin birikimi sürecini nasıl etkileyecektir? Bu olguların
evriminin devamı ne olacaktır sorusu, serbest ve önyargısız
bir şekilde ele alınmalıdır.
Ele alınması gereken
stratejik değeri yüksek bir diğer boyut da ekonomik küreselleşmesinin
uluslar açısından ne anlama geldiğidir. Çünkü ulus ile pazar
arasındaki kurulu ilişki, sanayi-sonrası ve post-modernizm sözcüleri
tarafından, ulus-devletin geçerliliğinin sorgulanmasına temel
olarak gösteriliyor.
Aslında, emperyalist
strateji, "karşılıklı bağımlılık"
sözcüğünü, "merkez ekonomiler"in dünyanın geri kalan kısmı
üzerindeki hegemonyasının globalleşmesi bağlamında ülkelerin
ve ulusların ilişkilerini belirlemede kullanmıştır. Bu
anlamda, emperyalist güçler, farklı ülke ekonomileri arasındaki sözde
karşılıklı bağımlılığı
desteklemektedir. Oysa sistemin kendi mantığı içinde bu bağımlılık
ancak, ezilen uluslardan, sanayileşmiş
ezen uluslara sürekli bir sermaye ve kaynak transferi yoluyla işleyebilir.
Neo-liberal planın
dillendirdiği emperyalist hegemonya stratejisinin bir parçası da, ülkelerimiz
ulusal ekonomilerinin parçalanması ve bu yöntemle uluslararası
tekellerin ve dünya pazarının kendi hizmetinde daha da güçlendirilmesidir.
Burada, dünya ekonomisinin büyük
merkezlerine bağımlı hale getirilen ülkelerin ulusal
devletlerinin parçalanıp yok edilmesini amaçlayan planlar ve tartışmalar
baş gösterir.
Bu durumda ve mevcut ekonomik sürecin
evrimindeki hakim karakteristiklerin ışığında, ulus
sorunu, sosyal değişim güçleri için yeni bir anlam kazanır.
Ulusun parçalanmasından
kaynaklanan gerçek tehlike, devrimcilerin, sosyal değişimi
uygulanabilir kılacak olan koşulların korunmasının
garantisi olarak ulusal mücadeleye vurgu yapmasını zorunlu kılar.
Kendi kültürel-tarihsel temelleri yıkılmış ve kendi coğrafyasından
tamamen sökülüp çıkarılmış bir ekonomiye ve sosyal
unsurlara maruz bırakılmış bir ulus, kendi kimliğini
oluşturma olanağını bütünüyle kaybedecektir.
Bu yaklaşım
objektiftir. İşçi sınıfının uluslararası
karakteri ve onun emperyalizm koşullarındaki çıkarları,
ulusal çıkarları gözardı etmeyi değil, onun gerekliliğini
varsayar. Bu, sistemin bütünü içinde olmasa da, belirli bir bağlamda,
değişim için (kriz) koşulları sürekli üretecek olan
kapitalizmin eşit olmayan gelişme yasasının mantığı
gereğidir. Bu anlamda, emperyalizm koşullarında, devrimci bir
sosyal değişim için uygulanabilir bir senaryo olarak ulusal çerçeveyi
önümüze koyabiliriz.
Bana öyle geliyor ki, bugünkü
gelişimi içinde toplumun çelişkilerinin evrimi, ulusal sorunu sosyal
değişim mücadelesinin merkezine koyacaktır. İddia edilen çağ
değişimi ile ilgili sapkın teorilere rağmen gerçek budur.
Temmuz 1997