Günümüz dünyasında Marksist-Leninist
komünistlerin politik çizgisi
(I. Bölüm: Nesnel koşullara ilişkin bazı düşünceler)
Neoliberalizm: Emperyalizmin mızrağı
Dünya kapitalizminin bugün içinde bulunduğu krizin en önemli özelliklerinden
biri, bu krizin -gerçeklikle tezat teşkil edecek bir şekilde- insanlığın
gelişmesini garanti altına alan bir örnek olarak sunulan ekonomik,
politik ve sosyal bir politika temelinde gelişmiş olmasıdır.
Neoliberalizm, bu üretim sisteminin en kötü yönleri açısından bir
katalizör işlevi görmesine rağmen, politik, ideolojik ve felsefi
kavramlar eşliğinde, dünya kalkınmasının mevcut koşulları
içinde mümkün olan tek politika olarak sunuluyor. Bu nedenle, kapitalizmin
bugünkü koşullarını, neoliberal politikaların yarattığı
çerçeve içine yerleştirmek gerekir. Bu politikalar, Uluslararası
Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO, önceki
adıyla GATT) gibi mali sermayenin en bariz araçları tarafından
sermayenin doymak bilmez iştahını tatmin etmek için kullanılmaktadır.
Genel olarak, kendi çürüyüş aşaması ve sosyalizme geçişte yeni ve eşsiz bir bölüm yazan burjuva rejimin tarihsel gelişimi bu politika tarafından belirlenmiştir. Bu sorun, kapitalist ekonominin yarattığı objektif koşulların, özelikle de kriz koşullarında gelişen, doğası gereği yapısal ve global olan ve bu nedenle de krizin genel karakterini derinleştiren koşulların ortaya koyduğu bir sorundur.
Neoliberal ekonomi politikası, sermayenin ve üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sürecini kolaylaştırmaya yöneliktir. Bu süreç, günümüzde olduğu gibi, kriz dönemlerinde büyük bir artış gösterir. Neoliberalizm, bu nesnel süreci hızlandırmak için kapitalizmin gelişme yasalarının temel çelişkilerinden birini derinleştirir. Bu çelişki, üretimin toplumsal karakteri ile toplumsal ürünün dağılımının özel karakteri arasındaki çelişkidir. Bu, global karaktere sahip bir durumdur ve hacim ve çeşitlilik açısından meta üretiminin bilimsel ve teknolojik devrimin gelişiminde yeni bir aşamaya işaret eden bir büyüklüğe ulaştığı zamanlarda kendisini daha belirgin hissettirir.
Kapitalizmin gelişimindeki bu çelişki, tüm kapitalist ülkelerde, özellikle de bağımlı ve mali sermayenin boyunduruk altına aldığı uluslarda sınıf mücadelesinin dinamikleri açısından temel bir unsur teşkil eder. Uluslararası ölçekte bu durum, bir yandan emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin, öte yandan da bağımlı ve yeni sömürge ülkelerle emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin derinleşmesinde ifadesini bulur. Krizin ve bu politikanın global karakteri şu anlama gelir: Uluslararası durumun ve neoliberal örneğin -ki ekonomik, sosyal, politik, kültürel ve felsefi evrim bu temel üzerinde meşrulaştırılıyor- tahlili, komünistler için genel bir çizginin belirlenmesi açısından kaçınılmaz bir gerekliliktir.
İlk bakışta neoliberalizmi, temel ekseni mali sermayenin çıkarlarının korunması olan uluslararası bir ürün olarak görmek zorundayız. Daha somut bir ifadeyle bu, dünya kapitalizmi açısından, tüm gezegeni kucaklayan burjuva dinamiğin sonuçlarına verilen bir cevap sorunudur. Çünkü bu politika, mali sermaye ve onun en bariz örgütleri olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ile işbirliği halindeki yeni sömürgeci ya da emperyalist devletlerin egemenliği altındaki bloklar eliyle dünyanın hemen hemen bütün ülkelerine aşılanmak zorunda kalınmıştır. Herbir ülkenin kendi özgünlükleri, bu politikanın yarattığı çelişkiler (çoğu zaman nesnel durumun teorinin öngördüğünün tersi yönde bir iti oluşturmasından kaynaklanan) ve herbir ülkedeki halk hareketinin tepkisi nedeniyle bu politikanın uygulanışı her yerde eşit şekilde olmaz. Yani ne bu durumun kapitalizm için ortaya çıkardığı ekonomik ya da politik karakterli sorunlar ve çelişkiler, ne de sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, daha fazla emek sömürüsü, üretim süreci örgütlenmesinin yeni biçimlerinin ortaya çıkması ve yeni tüketim standartlarının dayatılması temelinde, sermayenin birikim sürecindeki değişikliklere hız kazandırmasıyla, bu neoliberal politikanın uygulanmasını engellemede yeterli olmuştur.
Neoliberalizm, içinde bulunduğumuz dönemde uluslararası mali sermayenin ekonomi politikasıdır. Bu politika, kriz koşullarında kapitalist birikimi ve genişletilmiş yeniden üretim sürecini güvence altına almaya yöneliktir. Yani, mali sermayenin amaç ve ihtiyaçları doğrultusunda yürütülür. Bu durum, hızla büyüyen sermayenin kullanılacağı daha büyük ekonomik alanlar arayışında ifadesini bulur. Bunun sonucunda ise sömürü oranını artırmak ve işgücünün değerini düşürmek için işçilere karşı büyük bir saldırı başlar. Bütün bunlar, uluslararası ölçekte ortalama kar oranının düşmesini frenleyici etkide bulunur. Sermaye açısından tüm bunlar kendisini, yeni genişletilmiş birikim derecesinde, büyük ölçekli uluslararası firmaların ve bağlı şirketlerin cazip satışlarında, tekelci birliklerde ve bazı tekellerin diğerleri tarafından yutulmasında gösterirken; emek cephesi açısından neoliberalizm, hızla derinleşen yoksulluk demektir.
Çözülmeyi bekleyen sorunları derinleştiren bu etkilerin makro ekonomik denge üzerinde yarattığı sonuç çöküştür. Neoliberal politikaların uygulandığı ülkelerde ödemeler dengesi açığı büyümüş, bütçe açığı kronik bir sorun haline gelmiştir. Bu durum ABD için de geçerlidir: Bugün moneter sorunlar sadece bağımlı ülkelerin parasını değil, uluslararası piyasanın ana parası olan doları da etkilemektedir.
Bu önlemler reçetesi uygulandığında, neoliberalizmin savunucularının çözüleceğini iddia ettiği diğer sorunlar da derinleşir. Enflasyonu düşürüp rekabeti artıracağı varsayılan bir mekanizma olan döviz piyasasının liberalizasyonu, zayıf ülkelerin ekonomilerini, başta dolar olmak üzere dünya piyasasındaki en önemli paraya daha bağımlı hale getirmiştir. Bu bağımlılık öyle bir noktaya ulaşmıştır ki emperyalist ülkeler, geleneksel ihraç mallarının göreli avantaj olarak rollerini arttırıp fiyatlarını düşürürken, ithal ürünlerin fiyatını yükseltip enflasyonu kronik bir sorun haline getirerek dış pazarları üzerindeki denetimlerini daha da artırmışlardır. Devlet işletmelerini ve kamu hizmetlerini daha etkin kılması beklenen özelleştirme, devlet işletmelerinin haraç-mezat satışına dönüştürülmüş ve kamu hizmetlerini daha pahalı ve elitist bir hale getirerek eğitim ve sağlık gibi temel insan haklarının altını oymuştur. Koruyucu duvarların ortadan kaldırılması yoluyla dış pazarın liberalizasyonu, değişim ilişkilerinde eşitsizliği derinleştirmiştir. Böylelikle bağımlı ülkeler açısından göreli avantaj sağlama yolunu izlemeyen uluslararası pazarda rekabeti artırma olasılığı ortadan kaldırılırken, emperyalist ülkeler açısından da rekabetin artışı, sermayenin organik bileşiminin artırılmasına dayanmıştır. Bağımlı ve yeni sömürge ülkeler açısından temel sorunu teşkil etmesine rağmen, bu politika tarafından desteklenen dış borçlar büyümeye devam etmektedir.
Neoliberal politikalar nedeniyle büyük ulusal ve sosyal sorunların derinleşmesine bağlı sosyal çatışmaların artışıyla istikrarı etkilenen kapitalist düzeni güvence altına almanın araçları olarak devletler güçlenmiştir. Neoliberal ekonomik saldırılar açısından, global ölçekte temel çelişki olan kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çelişkinin, geçici ve duruma ilişkin bir sorun olarak da olsa kapitalizmin yararına çözülmesinin nedeni budur. Devrimci güçler uluslararası alanda, ilerleme sağlamaya uygun olmayan koşullarda, uzun süreli bir yenilgi, dağılma ve savunma tutumuna girme dönemi yaşadı. Bu durum, bugün son aşamasını yaşamakta ve dünya halklarının tarihi öncüsünün gelişmesine yeni olanaklar açan günümüz koşullarında yeni bir döneme yol açmaktadır.
Ancak, neoliberalizm uygulaması, komünist ve devrimci hareketin dünya çapında içinden geçmekte olduğu döneme rağmen, önemli terslikler yaşamaktadır. Bu politikanın çelişkili karakterinin, çözmeyi öngördüğü güçlüklerin ve dengesizliğin derinleşmesine neden olduğunu görüyoruz. Öyle ki, sosyal gelişme yararına çözüm üretme ve hedeflerine varma açısından etkisizliği ve 'tedavinin hastalıktan daha zararlı olduğu' hızla ortaya çıkmıştır. Bu süreç esas olarak bağımlı ülkelerde görülüyor. Neoliberal politikalar, bu ülkeleri -sermayenin aktığı havuz, ucuz hammadde kaynağı, yüksek teknolojiye sahip parçaların ve fiyatı yapay bir şekilde yüksek olan nihai ürünün gideceği pazarlar olarak- birikim için önemli faktörlere dönüştürmek için, asıl hedefi ne pahasına olursa olsun global ölçekte ortalama kar oranının düşüşünü yavaşlatmak iken, kapitalist krizin derinleşmesine yol açıyor. Öte yandan, bunun bir sonucu olarak neoliberalizm, sınıf mücadelesini ve siyasi istikrarsızlığı hızlandırıcı bir rol oynuyor. Çünkü neoliberal politikalar, işçilerin ve dünya halklarının yoksulluk seviyelerinde ifadesini bulan kapitalist sömürünün vahşi ve doymak bilmez karakterini yoğunlaştırıp onları bu politikaların uygulanmasına karşı direnişe geçmeye zorluyor.
Bu nedenle sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; sorun, bazı eleştirmenlerinin iddia ettiği gibi neoliberlizmin tutarsızlığı ve anlaşılmazlığı sorunu değildir. Tersine, bu politikanın çelişkili karakteri, söylenenin ayrı, uygulamaların altında yatan amaçların ise daha ayrı birşey olduğu anlamına gelir.
IMF politikalarının uygulanması ile ortaya çıkan sonuçlar ortak yanlar taşımaktadır: Ekonomik büyüme hızının ve yatırım oranının mutlak bir düşüş noktasına inmesi; işsizlik ve gizli işsizliğin daha da kötüleşmesi; fiyatların genel bir yükseliş göstermesi; gerçek ücretlerde ve diğer gelirlerde düşüş; paranın değerinin daha da düşmesi; sermayenin ve karların dış ticarete bağlı sektörler lehine yeniden dağılması; küçük ve orta ölçekli işletmelerin iflası ve mali çöküşü; devlet tarafından sağlanan temel sosyal hizmetlerin kötüleşmesi ve fiyatlarının artması; ekonominin özelleştirilmesi ve dış borçların büyük bir artış göstermesi.
Postmodernizmi, globalleşmeyi ve yabancılaşma mesajları olarak hizmet gören tüm tezleri ortaya çikaran koşullar bunlardır. Bu tezlerin maddi ve objektif temeli, mali sermayenin vahşi bir şekilde hüküm sürdüğü global bir gerçekliğe dayanır. Bilim, kültür ve sporda büyük gelişmelerle ve işçiler için önemli kazanımlarla sosyalist blok dünya halkları için gerçek bir umut teşkil ettiği dönemde olduğu gibi, radikal bir farklı düzene dayanan neoliberal politikalara karşı sağlam bir direniş olmadığı için, bu içerik güç kazanmaktadır. Tersine, bugün içinde bulunduğumuz koşullarda ise, dünyanın büyük bir bölümünün bunlara ulaşmasını engelleyen tüm sınırlamalarla, ahlaki, kültürel ve felsefi değerlerin uygulanması yoluyla güç kazanmak isteyen serbest pazar bir soyutlamayı ifade eder.
Ancak pazar lehindeki postmodernist ve neoliberal savunma, onu sosyalizm karşısında muzaffer bir güç olarak sunarak dönemin global sorunlarına cevap veremiyor. Yüzmilyonlarca insanın açlığı, emperyalist talan savaşları, müdahale edilen ülkeler için daha fazla bağımlılık ve boyun eğme anlamına gelen 'insani' müdahaleler gibi sorunlar konusundaki argümanı, bu sorunların politik olarak anti-demokratik bir yeniden örgütlenme oluşturmasıdır. İşgücü pazarını daha esnek hale getirmek ve kapitalist uluslarüstü tekellerin dış yatırım ve ihraç mallarının girişini kolaylaştırmak için yeni sömürge devletlerin kalıntılarını zayıflatmak istiyorlar. Bu arada emperyalist ülkeler, global çatışmada kendileri için daha iyi koşulları güvence altına almak isteyerek kendi konumlarını sağlamlaştırıyorlar.
Hep birlikte ele alındığında tüm bunlar, bu politikanın, uluslararası üretim ve faize yatırılan sermayenin daha fazla kar getirmesini garantiye almanın ana unsuru haline getirildiğini açıkça göstermektedir. Öyle ki krize rağmen sermaye ihracı olağanüstü bir gelişme seyri izlemektedir. IMF'nin direktörü Michael Camdessus'un şu beyanda bulunmasına izin veren de budur: 'Gelişmekte olan ülkelere net özel sermaye akışı, 1970'lerdeki yıllık ortalama olan 10 milyar doları aşarak, 1990'ların ilk yarısında yıllık 100 milyar dolara, 1996'da ise 166 milyar dolara ulaşmıştır.'
Neoliberalizm, mali sermayenin etki alanının genişletilmesini güvence altına alan yaklaşımların bir sentezidir. Neoliberalizm aynı zamanda tekelci kapitalizmin, mali sermayenin somut bir duruma yönelik cevabıdır. Bu somut durumun kökeninde yatan ise, (pazar, yatırım alanları ve sermayenin organik bileşiminin gelişme alanlarında) ortaya çıkan sınırlılıkların çok büyük olması nedeniyle radikal çözümler gerektirmesidir. Bu ise kaçınılmaz olarak pekçok ülkeyi iki seçenekten birini seçme çıkmazına sokmaktadır: Ya bu rejimin ebedileştirilmesi, ya da onun ağırlaştırdığı sorunların radikal çözümü.
Neoliberal perspektif, ekonomik sorunlarla da sınırlı değildir. Tersine, tamamiyle ekonomik olan sorunlar yanında sosyal, politik ve kültürel sorunları da içine alan kategoriler ve konseptlerle de bağlantılıdır. Bu perspektif, bir dönüşüm sürecinin parçası olarak ekonomik gerçekliği etkilemek için ekonomiye müdahaleden çok, sermayenin ihtiyaçlarının bir ifadesidir. Bunun teorik temelleri ise, mali sermayenin bu süreçte sermaye birikimini güvenceye alacak eğilimleri güçlendirme isteğinin ürünüdür.
Kendilerini, emperyalist burjuva ideolojiye uygun felsefi, ideolojik ve kültürel alanlara daha çok yerleştiren neoliberallerin vurguladığı konseptler, metafizik, kuşkucu ve muhafazakar bir felsefi tutum içinde ifade edilen tarihi, ekonomik ve sosyal gelişme sorununa gönderme yapan konseptlerdir. Adam Smith'in 'doğal düzen'inde olduğu gibi, insan gelişiminin en yüksek (tek dememek için) aşamasının kapitalizm olduğu konsepti bunun bir örneğidir. Her ne kadar Hegelci 'diyalektik'in felsefi yanları olarak iddia etseler de 'tarihin sonu' konseptine dayanak teşkil eden şey, değişik aşamalarıyla sosyalizme ulaşmış ülkelerin çoğunda kapitalizmin restore edilmesiyle, bu ülkelerde revizyonizmin iktidara gelmesi ve ardından Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla yenilgiye uğrayıp devrilmeleriyle sosyalizmin aldığı geçici yenilgidir. Bu felsefi egzersizler, entellektüel söylemlerin bir parçası olmaktan öteye gitmez. Bunların genel hedefi ise, mutlak bir kuşkuculuk çerçevesinde, pazarın, ona karşı çıkma cesareti gösteren süreçlere hakim olduğunu, bilimsel ve teknolojik gerilik ve makroekonomik performansın düzensizliği şeklinde ortaya çıkan sonuçların topluma acı çektirmesi pahasına durdurulması mümkün olmayan bir maddi güce sahip olduğunu kanıtlamaya yöneliktir.
Genel olarak, tarihsel koşullar, neoliberalizmin gelişiminin ve gerçekleşmesinin olanaklarını güçlendirerek mantıksızlığın, nihilizmin ve kuşkuculuğun yeniden doğuşu için elverişli koşullar sunmaktadır. Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve SSCB'nin dağılması şeklinde özetlenebilecek son yıllardaki uluslararası politik gelişmelerin en önemli yanı, ekonomik ve siyasi liberalizm çerçevesi dışında sosyal gelişmenin mümkün olmadığını öne süren argümanında neoliberalizme hizmet eden 'gerçek' bir temele dönüştürülmüştür. Bu da, global hakimiyet arayışında, insanlığın pazar güçlerinin mantığına tabi hale getirilmesi sürecinin bir parçası olduğu gerçeğini ifade eder.
Bu iddialar, sermayenin çıkarlarına hizmet eden ekonomi politikaların geliştirilmesinde neoliberalizmin tek burjuva-emperyalist seçenek haline geldiğini ifade etmez. Ancak neoliberalizm, kapitalizmin bugünkü genel kriz koşullarında, sermaye birikimini, özellikle de mali sermaye birikimini kayıran eğilimlerin ve karşı eğilimlerin gelişmesine en uygun olan ekonomi politikasıdır. Neoliberalizm yerine başka birşeyin konması, onun geçerliliğini yitirmesi, başta objektif koşullardaki değişime, bu da, kapitalizmin bugünkü krizinin üstesinden gelip gelememesine bağlıdır. Şüphesiz bu, sermayenin tahrip süreci gibi en genelinden, daha belirgin bir eğilime, yani sermayenin organik bileşiminin gelişimine yol açacak şekilde dünyanın yeniden paylaşımı şeklindeki en somut ifadesine kadar emperyalizmin doğasında olan eğilimlerin -nihai sonuçlarına kadar- gerçekleşmesinden doğacak olan bir sorundur.
Çeşitli biçimlerde sunulsa da (globalleşme, uluslararasılaşma gibi aslında bu genel politikanın bir parçası olan kategoriler), ya da bu politikanın özünü gizleme amaçlı konuşmalar eşliğinde sunulsa da (hükümetler, halkın desteğini kaybetmemek için bu politikanın özel bir şekilde uygulanmasında farklılık olacağını iddia ederek pekçok kez bunu ifade etmişlerdir), neoliberalizm kapitalist sisteminin bütününde empoze edilmeye devam ediyor.
Mali sermaye gücünü arttırıyor
Kapitalizmin ayakta kalmasını ifade eden temel öncül şüphesiz
bu üretim sisteminin gelişmesi için esas olan sermayenin genişletilmiş
yeniden üretimidir. Pazar, bu sürece paralel ve onun gereklerine uygun olarak
gelişmek zorundadır. Daha da önemlisi, bu gelişme, üretim ve
birikimin ritmine uygun olmak zorundadır. Aksi takdirde aşırı
üretim krizi ortaya çıkar. Bu eğilim, organik bileşimdeki artış
eğilimi nedeniyle (bu artış da sınai üründe kısmi
olarak daha az canlı emek ve kar oranında düşüş anlamına
gelir), pazarda kısmi bir talep artışı olmadan üretimin sınırlanmasının
sonucudur. Bunun sonucunda ise, bu düşüşü yavaşlatmanın
ana mekanizması olarak işgücünün değerini düşürme girişimi
ortaya çıkar. Pazarın gelişmesi için birikim ihtiyacı ve
bunun özündeki çelişkiler üstün bir karakter kazanır ve acil,
hatta uç çözümler gerektirir. Bu, yatırımı güvence altına
almak için gereklidir; çünkü yatırım olmadan bu süreç, tüm
sistemin çöküşü ile kesintiye uğrayacaktır. Yatırım
sermayesi olmadan birikim de olmaz.
O halde, kapitalizmin 1970'lerden bu yana hızlı bir şekilde gelişmekte olan global krizi, genel olarak yatırım olanaklarını, ama daha da önemlisi üretken yatırım olanaklarını büyük ölçüde azaltmıştır. Bunun sonucunda, esas dayanağı dış borçlar olarak, uluslararası tefecilik ve spekülasyon alanlarına yatırıma yönelme eğilimi gelişmiştir. Geçen onyıllarda uluslararası spekülatif pazarın ve dış borçların artışı bu şekilde gerçekleşmiştir. Böylelikle, yeni sömürge ve bağımlı ülkelerin global mali sermayeye ekonomik bağımlılık ilişkileri güçlendirilmiştir.
Spekülatif yatırımlara yönelme eğiliminin gelişmesinin en iyi kanıtını, 1993 yılında global sermayenin yüzde 60'ının finans spekülasyonuna bağlanmış olması gerçeğinde görebiliriz. Bu durum, sermayenin büyük ölçüde tahrip olması sürecini ifade eden krizlerin aynı zamanda, moneter çıkarların sanayi çıkarları aleyhine zenginleştikleri dönemler olduğunu gösterir.
Bu sorunlar, kapitalist krizlerin sonuçları olup, krizlerin kapitlaist koşullarda aşılması sorunu haline gelir.
IMF ve neoliberal politikalar, günümüz koşullarında mali sermayenin dünya ölçeğinde üretken ve üretken olmayan yatırımlarına alan yaratmak için düzenlenmiştir. Kapitalist dünyanın içinde geliştiği koşullar, bu politikanın uygulanmasını acil bir sorun haline getirmiştir. Çünkü sermayenin karlı yatırımı için ekonomik alan talebi, global ölçekte ulaşılmış birikim seviyesine bağlıdır. Bu birikim ise, dünya piyasasında buna uygun bir toplumsal talebin yaratılmadığı yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.
Genel olarak bu neoliberal ekonomi politikası, sermayenin yatırım olanaklarının genişlemesine izin vermiştir. Bunun gerçekleşmesinde IMF ön saflarda yer alarak, emperyalist ülkelerden gelen yatırımları kolaylaştırıcı özel tedbirler uygulamaları için özellikle azgelişmiş ülkeler üzerinde uyguladığı baskılar yoluyla önemli bir rol oynamıştır. IMF programları, yabancı sermaye yatırımlarını teşvik edici özel tedbirlerin uygulanmasını; yabancı sermaye girişi üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını; sermaye sahibi ülkeye geri dönecek kar oranlarının arttırılması ya da devletlerin bu alanda zaman zaman uyguladıkları denetimin kaldırılmasını; serbest bölgelerin, 'vergi sığınakları'nın oluşturulması ve genişletilmesi ve sermayenin gittiği ülkedeki işçi sınıfının süper sömürüsünün yaygınlaştırılmasını; genelde kar ve gümrük vergilerinden muafiyeti; ve doğrudan dış yatırımlar lehine yasaların düzenlenmesini içerir. Bu koşullarda, sermaye ihracı eğiliminin hayata geçirilmesinin olanakları genişletilmiş olur.
Genel olarak, 1945'te kuruluşundan bu yana IMF tedbirleri ve yönelimleri, bu uluslararası örgütün yardımını isteyen bir ülkede kredi kapasitesinin devamını güvence altına alan programlar ve devlet kredileri biçiminde mali sermayenin yerleşmesi yönünde olmuştur. Niyet mektupları, bunların içerdiği tedbirlerin denetimi, 'yardım' edilen ülkelerin ekonomi politikalarının gidişatının IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlerce sürekli gözlenmesi, ekonomik bağımlılık ilişkilerini derinleştiren bu saldırıların bir yanını oluşturur. Bu durum, sermayenin gittiği ülkelerin egemenliklerinin ihlal edilmesinin özünü oluşturur. Bu politikanın sonucu, emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere, dünyanın bütün ülkelerinde iç ve dış kamu borçlarının büyümesidir. Öte yandan, emperyalist ülkelerin azgelişmiş ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımlar da önemli bir boyuta ulaşmıştır.
Bu durum aynı zamanda, herhangi bir iş alanına katılımdan tamamiyle uzaklaşmış, aylaklığı meslek edinmiş, kupon keserek geçinen bireylerden oluşan bir hissedarlar sektörüne ve asalaklığa yönelme eğiliminin büyümesine de yol açar. Sermayenin sömürüsü, bir bütün olarak ülkenin üzerine asalaklık damgasını vurarak, hissedarlar sektörünün üretimden tamamiyle uzaklaşmasını vurgular.
Neoliberalizm, bağımlı ülkelerin ekonomik
faaliyetini uyarlar
Mali sermaye, sermaye ihracı olanaklarını genişletmek için,
devlet bürokratizmine kıyasla etkinlik açısından pazarın
üstünlüğü sloganı altında, devlet işletmelerinin ve kamu
hizmetlerinin özelleştirilmesini teşvik ve talep eder. Kelimenin tam
anlamıyla bu, finans alanının genişletilmesi sürecinin gerçekleşmesi
yararına olan mekanizmaları devreye sokarak, özel işletmeciliği
kolaylaştıracak devlet sektörlerinin devredilmesini talep etmek anlamına
gelir.
Öte yandan özelleştirme de, işgücü pazarını daha esnek hale getirmede ve kriz nedeniyle tüketimin, düşük üretim seviyesine uyarlanmak istendiği günümüz koşullarında kapitalist rejimin yeniden üretimi için maddi koşulların yaratılmasında önemli bir mekanizma haline gelmiştir.
ABD, Japonya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde yaşam beklentisi 70 yıl iken, bağımlı ülkelerde sadece 43 yıldır. Ayrıca, azgelişmiş ülkelerde ölümlerin yüzde 50'si bulaşıcı hastaklılardan kaynaklanırken, gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 25'tir. Hergün yedi milyon insan tüberkülozdan ölmekte ve her saat onbin yeni tüberküloz teşhisi konmaktadır. Aşıyla önlenebilecek bir hastalık olan Hepatit B, yılda bir milyon kişinin ölmesine neden olmaktadır. Bağımlı ülkelerde her yıl beş yaşın altında 12 milyon çocuk ve dünyada her sekiz saniyede bir çocuk ölmektedir. Her yıl üç milyon çocuk ishalden, 1,2 milyon çocuk kızamıktan, bir milyon çocuk sıtmadan ve beşyüz bin çocuk da doğuştan tetanoz nedeniyle ölmektedir. Bunlar 'muzaffer' kapitalist gelişmenin sorunları ve dramlarıdır.
Bir taraftan büyük çoğunluğun yoksullaşmasının artışı, öte yandan da zenginliklerin yoğunlaşması, gelişmiş ülkelerde ve bağımlı yeni sömürge ülkelerde eşit bir şekilde ortaya çıkar.
Ancak, dünyanın en büyük sanayi ülkesi olan ABD'de de yoksulluk büyük bir artış göstermiştir. Bu ülkede 1970 yılında nüfusun sadece yüzde 11'i yoksulluk sınırının altında iken, bugün bu oran yüzde 14'e vararak 36 milyon kişiyi kapsamaktadır. Aynı durum, yoksulluk sınırı altındaki nüfus oranının yüzde 12'yi aştığı Batı Avrupa için de geçerlidir. Neoliberal politikalar aynı zamanda gelişmiş ülkelerde de olumsuz sonuçlar doğurmuş; bozuk, ayrımcılığın, 'ekonomik ayrımcılığın' hızla ilerlediği ikili bir toplum yaratılmıştır. Nüfusun değişik kesimlerinin, her yıl aradaki uçurumun daha da büyüdüğü iki ayrı seviyede yaşadığı bir toplum yaratılmıştır. Bu elbette zengin ile yoksul arasındaki, ama aynı zamanda da büyük üniversiteler ile saldırı altında olan bir eğitim sistemi, süper modern hastane ve klinikler ile eski olduğu kadar masraflı da olan bir sağlık altyapısı arasındaki vb. ikiliktir.
Uluslararası ölçekte bu ikilik en kısa ifadesini, büyük gelişme kaydetmiş emperyalist ülkeler ile, kapitalist sistemin yarattığı ve neoliberalizm yoluyla bugün daha da ağır hale gelmiş bütün kötülüklerin yaşandığı dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu arasındaki ikilikte ifadesini bulur. Ayrıca, bugün bu ikilik, emperyalist ülkeler arasında olduğu gibi, mali sermayeye bağımlı ülkeler arasında da gelişmektedir.
Öte yandan neoliberalizm, işsizliğe ilişkin olarak da aşikar bir iz bırakmaktadır. İşsizlik, düşündürücü bir seviyeye ulaşmakta ve uzun süre varlığını korumaktadır. Ücretler, fiyatların gerisinde seyretmekte ve gelir dağılımı hızla kötüleşmektedir. Bunun başka türlü olması da düşünülemez zaten. Çünkü kapitalizmin mantığı budur ve neoliberal eğilim de, sermayeyi cezbetmenin en 'ideal' avantajını, işgücünün düşük maliyetinde bulur. Bu ise, işsizlik oranının yükseltilmesi ile gerçekleşir. Öyle ki, ücretlerin genel seyri, yedek işgücü ordusunun çelişkileri ve genişletilmesine bağlı olarak düzenlenir.
Uluslararası ölçekte ulaşılmış olan yüksek yoksulluk oranının yanında, başta kapitalist olarak daha az gelişmiş ülkelerdeki yüksek işsizlik oranının nedeni de budur.
Sermayenin, kar oranlarındaki düşüşü yavaşlatmak için işgücünün fiyatını düşürme zorunluluğu, yoksulluk ve işsizliğin böylesine yüksek oranlara ulaşmasına yol açan nedendir. İnsanlık için dramatik olan bu koşullar, kapitalist rejimin genişletilmesi ve derinleştirilmesinin önemli birer mekanizması haline dönüştürülmüştür.
Teknolojik gelişme sosyo-ekonomik kalkınmaya karşıdır
Son tahlilde, mali sermaye ihracı, global ölçekte ekonomi politikalarını
ve uluslararası işbölümünün evrimini belirler. Hem bu belirleme,
hem de tanımlanan ekonomik yönelimlerin gelişmesi, kar oranlarındaki
düşüşün etkisini yumuşatan karşı eğilimlerin
bazılarını güçlendirir. Ancak rekabet, sermayenin teknik bileşiminin
kaçınılmaz gelişimine -sınırlı da olsa- yol açar.
Öyle ki, neoliberal politikalar, hem daha yüksek birikime dönüştürülen
sermaye lehine olan çelişkili gelişmeleri, hem de sınıf çelişkilerindeki
artışı tamamlamaya çalışır.
Sermayenin organik bileşimindeki artış, özellikle son yıllarda belirgin hale gelmiştir. Bilimsel-teknik devrim, emperyalist ülkelerde bilgisayar teknolojisi ve robotların üretim sürecine uygulanmasında ifadesini bulan yeni gelişmelere yol açmıştır. Yine bu yeniliklerin uygulanması, emek üretkenliğini artırmaya çalışan üretim sürecinin örgütlenmesinde yeni planların geliştirilmesine de neden olmuştur.
Günümüz koşullarında, sermayenin organik bileşimindeki gelişmenin esas ifadesi, sanayideki yeniden yapılanmadır. Bu yapılanma, organik bileşimde nitel bir sıçrama ve bilimsel-teknik devrimin yeni bir aşaması olarak sunulmakta ve bu aşamanın, hem yeni teknolojilerin kullanılması hem de emek sürecinin örgütlenmesi açısından sanayinin yeniden düzenlenmesini teşvik ettiği öne sürülmektedir.
Sanayideki yeniden yapılanma global ölçekte yaşanan bir süreçtir. Bu süreci gerçekleştirmenin dayanak noktası ise, IMF'nin, sanayiye teknolojik unsurların girmesinde belirleyici olan doğrudan yatırımlar şeklinde mali sermaye ihracını kolaylaştıran yönelimidir. O halde, farklı ülkelerde bu ekonomi politikalarının farklı sonuçlarla ortaya çıkması esas olarak üç faktörden kaynaklanır: İşgücünün gelişme derecesi, sabit sermaye birikimi derecesi ve iç pazarın büyüklüğü. Ülkeler arasındaki bu eşitsiz gelişme aynı zamanda herbir ülke içinde de yeniden üretilir.
Sanayi devriminin gelişmesinin bu yeni aşamasının en önemli unsurları, mikroelektronik, biyoteknoloji ve yeni materyaller dallarında mevcuttur. Mikroelektronik, üretim sürecinde uygulanan değişikliklerde en dinamik faktör olmuş ve dünya çapında emek süreci üzerinde etki bırakmıştır.
Sermayenin organik bileşimi ise, artan üretken yatırımlar yoluyla global ölçekte daha yüksek bir gelişme seviyesine ulaşmaktadır. Bu eğilim, emperyalist ülkelerde kar oranının düşmesine yol açtığı için, sermaye ihracını teşvik edici bir işlev görmekte ve uluslararası arenada ekonomik alanı öyle bir noktaya indirgemektedir ki, bunalımlı ekonomilerin ürünleri emme kapasitesi ile emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin derinleşmesi arasında hiçbir bağ kalmaz.
Kapitalist rekabet, işgücünün yerini alan teknolojik yeniliklerin uygulanmasını hızlandırıcı bir işlev görür. Bu durum, genelde üretici güçlerde bir gelişme yaratır; ama bu sınırlı bir gelişmedir. Öte yandan, kar oranlarının düşme eğilimi, yeni göreceli avantajlar arayışında olan sermayenin, kendisine kolaylık sağlayan, işgücü akışkanlığında büyük oranda esneklik vaadeden ve önemli bir iç piyasa kapasitesine sahip olan pazarlara yeni mali sermaye ihracına yönelerek yer değiştirmesine neden olur.
Neoliberal globalleşme tüm engelleri yıkıyor
Neoliberal politikalar, üretici faaliyeti ve toplumsal ürünün gerçekleşmesinin
koşullarını ulusal ve uluslararası ölçekte önemli ölçüde
etkileyerek, dünya çapında ekonomilerin globalleşmesini derinleştirmektedir.
Globalleşme, mali sermayenin saldırılarının bir parçası
olup, sınai kalkınma derecesine, sanayideki işbölümünde oynadıkları
role ve pazarlarının büyüklüğüne göre herbir ülkede özgül
özelliklerle ortaya çıkmaktadır. Yine globalleşme, sanayide
yeniden yapılanmaya, kapitalist dünya pazarının genişlemesine,
Dünya Ticaret Örgütü'nün belirlediği ticari anlaşmalara ve
genelde emperyalistler arası derin çelişkiler yoluyla kapitalist kalkınmanın
bugünkü koşullarına bağlıdır.
Pazar çelişkileri ve sanayideki yeniden yapılanmanın yol açtığı eskimenin hızındaki artış nedeniyle globalleşme bu dönemde daha acil hale getirilmiştir.
Globalleşmenin objektif temeli, emek üretkenliğindeki artışa ve kapitalist rekabete dayanır. Bu durum, üretimde ve tüketim maddelerinde değişim için baskı oluşturur. Bu da eskimenin hızının artması demektir ve acımasız bir rekabete başlayan kapitalist üreticiler ve tüketiciler üzerinde baskı oluşturur.
Kapitalist gelişmenin bugünkü koşullarının en temel ürünlerinden birinin, gezegende bir milyar aç insanın yaratılması olduğunu unutamayız. Bu durum, dünya nüfusunun bu kesiminin yaşamları için gerekli en asgari şeylerden mahrum oldukları bir anda, ürünlerinin eskiliği kadar kendileri için ikincil olan sorunlara ilgi duymalarına izin vermeyen bir trajedidir. Bu ihtiyaçları karşılayan ürünler ise modası geçmiş değil, hayati ürünlerdir.
Globalleşme çok eşitsiz bir şekilde gerçekleşmekte ve ikili bir kapitalist toplumun gelişmesi ve güçlendirilmesine varmaktadır. Bu ikilik, zengin ülkelerle yoksul ülkeler, yoksul ülkelerin kendileri arasındaki, bu ülkelerdeki zenginlerle yoksullar arasındaki bir ikiliktir. Bu aynı zamanda kapitalist açıdan daha gelişmiş durumda olan ülkelerdeki zenginlerle yoksullar arasındaki bir ikiliktir. Başdöndürücü bir hızla gelişen bu ikilik, açlık ve yoksulluk gibi sorunların sadece kapitalist olarak daha az gelişmiş ülkeleri etkilemediğini, dünyanın en zengin ülkelerinde de dehşet verici bir şekilde görülmeye başlandığını gösteren bir kanıttır.
Globalleşmenin hedefleri, üretim ve sermayenin dağılım alanlarında ifadesini bulur. Bir yanda, sermayenin nüfuz etmesi ile onun üretken biçimleri arasındaki ilişkiyi, öte yanda ise belirleyici olarak ucuz işgücü ve hammadde gibi göreceli avantajlar arayışında olan globalleşmeyi buluruz. Bu nedenle, globalleşmenin, üretimin sınırsız büyümesine ve toplumsal talebin mutlak ve göreceli bir şekilde daralmasına tekabül ettiğini söyleyebiliriz.
Neoliberalizm, üretim alanında globalleşmenin koşullarını yaratan, teşvik eden ve kolaylaştıran bir faktör haline gelmektedir. Neoliberalizm, işgücünün fiyatını ucuzlatma ve kapitalist yatırıma açık ekonomik alanları genişletme peşinde koşan bir politikadır. Bu şekilde, neoliberalizm ve globalleşme, aynı niyetin ve aynı çıkarların bir parçasını oluşturur.
Globalleşme, ulusal sınıraların yıkılması, ve malların daha pahalı hale gelmesine neden olan gümrük duvarları olmaksızın sermayenin liberal bir şekilde nüfuzuna (girişine) izin verilmesi ve böylelikle dünyanın sanayileşmiş ülkeleri lehine olan ticaret koşullarının geliştirilmesi için mücadele eder. Bu nedenle bağımlı ve yeni sömürge ülkeler, ulusal egemenliklerinin ve halkların karakterinin mümkün olduğunca altını oyma amacı taşıyan bir saldırıyla karşı karşıyadır.
Dünya ticareti eşitsizliği perçinler ve
emperyalizme yarar
Ticari ilişkiler ve ticaret koşulları, daha büyük sanayi kalkınmaya
sahip ülkelerin yararına işleyerek, kapitalist yayılmanın
önemli bir kaldıracına dönüştürülmüştür. Sanayide
yeniden yapılanmanın gelişmesi, meta üretimine daha az sayıda
canlı emeğin katılımına yol açar. Böylelikle de daha
fazla mal ama daha az değer ortaya çıkar. Öyle ki, kapitalist
rekabet geliştikçe, sermayenin organik bileşimi yükselir ve rakipten
daha düşük bir fiyata satış yapmanın olanakları genişler.
Emperyalizm koşullarında bu soruna arz lehinde müdahale edilir. Bu durum, eşitsiz ticaret koşullarını daha da kötüleştirir. Öyle ki, tekeller pazarda sahip oldukları denetim avantajını kullanarak malların fiyatlarını değerinin çok üstüne çekerler. Bu durum, azgelişmiş ülkelerin rekabet kapasitesine engel olur; çünkü sermayenin organik bileşiminde gerçekleşen eşitsiz gelişme nedeniyle, azgelişmiş ülkelerin ürettiği malların değeri, sanayileşmiş ülkelerde üretilenden her zaman daha fazla olacaktır. Sanayileşmiş ülkeleri, ürünlerine karşı uygulanan koruyucu bariyerlerin kaldırılması temelinde pazarların kendilerine açılması için baskı uygulamaya iten şey budur. Bunun yanında, kendi iç pazarlarını açma karşılığında elverişsiz ticaret koşulları empoze ederek zayıf ülkelere şantaj yapmaları da sözkonusudur.
Uluslararası mali sermayenin hizmetindeki araçlar olarak IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü'nün oluşturduğu üçlü takım da aynı stratejinin parçasıdır. Ekonomik liberalizm temelinde, değişim ilişkilerinde emperyalist ülkelerin çıkarını güvence altına almayı amaç edinmiş olan Dünya Ticaret Örgütü, ticari açıdan egemen ülkelerle hakimiyet altındaki ülkeler arasındaki ilişkileri tamamlayıcı bir işlev görmektedir.
Kısacası, emperyalist ülkeler, ticaret ve hizmetlerin liberalleştirilmesi, tarım sübvansiyonlarının azaltılması ve çıkarları gereği gelişmekte olan ülkelere taviz vermeme amaçlarını başarmaktadırlar.
Emperyalistler arası çekişmeler büyüyor
Dünya çapında işgücünün daha fazla sömürüsünü dayanak noktası
yapmış olan neoliberal ekonomi politikası, üretken ve spekülatif
yatırımlar yoluyla ekonomik alanın genişletilmesini hızlandırmıştır
fakat aynı zamanda bu politika, kapitalizmin daha fazla çürümesine neden
olan ve uluslararası kalkınmanın yeni olanaklarını açan
süreçleri de geliştirmiştir.
Neoliberalizm bir yandan emperyalistler arası işbirliğine dayanırken, öte yandan da emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri derinleştirmiştir. 1980'lere kadar hakim olan birinci eğilim, içinde bulunduğumuz dönemde yerini sürekli artan çekişmelere bırakmıştır.
Dünyada uzun süre emperyalistler arası işbirliğinin hakim olduğu dönemde esas olan düşünce, uluslararası durumun devrimci politikaya müsait olmadığı yönündeydi. Revizyonist blokun çöküşü bu düşünceyi destekledi. Emperyalistler arası ilişkilerde çatışmanın hakim eğilim olduğu yeni dönemde ise, ulusal mücadelenin devrimci bir karakter kazanması, özellikle lehte olan bu koşullardan faydalanma yeteneğine bağlıdır.
Sorun, dünya halklarının, sömürge ve yeni sömürgelerin daha fazla sömürüsü için aralarında anlaşma olduğu sürece emperyalistler arası işbirliği varolmaya devam eder. Egemen emperyalist gücün emirlerine uyan ve daha büyük ekonomik alan elde etme mücadelesi veren ekonomik blokların oluşturulmasında da bu durum kendisini gösterir. Dünya halklarının sömürüsü için ortak stratejilerin oluşturulması, bu ülkelerde hammaddelerin çıkarılması için yapılan anlaşmalar, ticaret koşullarının sanayileşmiş ülkeler lehine geliştirilmesi, emperyalist ülkeler lehine ticari düzenlemelerin uygulanması, para sisteminin mali sermaye yararına geliştirilmesi için yapılan anlaşmalar ve mali sermaye ihracının kolaylaştırılması da bunu ifade eder.
Mali sermaye, kendi iç ve dış pazarına dayanma da dahil olmak üzere, kendi ihtiyaçlarına cevap veren ulusal bir desteğe sahiptir. Bu destek, onun uluslararası gelişmesinden sorumlu bir ordu olan ve hepsi de önemli çelişkilerin derinleşmesine yol açan kendi artçılarıdır. Şimdiye kadar bu durum, emperyalist ülkeler arasında uluslararası ölçekte bir kapitalist birlik ve işbirliği sürecine engel olma yeteneğine sahip bir çatışmaya yol açmadı.
Mali sermaye ihracı uluslararası bir süreç olduğu için, pazarı genişletme eğilimi derinleşir, ki bu, ekonomik durgunluk süreci ve emperyalistler arası hakimiyet yarışı ile karşı karşıya olan bir sorundur. Bütün bunlar, kendi ekonomik alanlarını denetim altında tutmaktan ve 'başkalarının alanları'na, emperyalist zincirin bir parçasını oluşturan ancak başka bir emperyalist güce ait olan ülkelere tecavüz teşebbüsünden kendilerini alıkonmuş olarak bulan emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin daha da derinleşmesi anlamına gelir. Anlaşmazlık konusu olan ekonomik alanlar, Doğu Avrupa pazarlarının katılımı ile genişlemiş olup, Çin ve eski SSCB'de açılmakta olan alanları ve 'geleneksel' emperyalist ülkelerin kendilerini temsil eden alanları da kapsamaktadır. Emperyalist ülkeler bloku yakın geçmişte olduğu gibi kendilerini egemen bir şekilde sunarken, bu durum kendisini uluslararası ilişkilerin tüm alanlarında göstermekte ve bugün büyük bir önem kazanmaktadır.
Emperyalistler arası çelişkilerin derinleşmesi ilk belirleyicisini, mali sermayenin gelişmesinde, eşitsiz gerçekleşmesinin ölçeğinde ve teknoloji ve sanayi seviyesinde bulur. Bu durum, tam anlamıyla ekonomik bir bakış açısıyla yeni bir uluslararası çerçeve yaratmaktadır. Bu ise ifadesini şu gerçekte bulur: Artık kapitalist dünyayı karakterize eden şey sanayi ve finans alanındaki ABD egemenliği değil, bu alanlarda liderliği elde etmek için mücadeleye katılan birçok kutbun varlığıdır.
Rekabet öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, eski SSCB'nin yenilgisinden sonra, ABD ve SSCB'nin uluslararası egemenlik için mücadele ettiği iki kutuplu dünyanın, -Körfez Savaşı'nda görülen askeri üstünlüğü ile- ABD'nin egemenliği altında tek kutuplu bir dünyaya yerini bıraktığı yönündeki iddianın metafizik karakteri iyice açığa çıkmıştır. Genel olarak, Rusya'nın önderliğindeki Bağımsız Devletler Topluluğu'nun (BDT), ekonomik, askeri ve coğrafi gücünden fazla kaybetmemiş bir güç olarak günümüzde kapitalizmin gelişmesinde önemli bir faktör olmaya devam ettiği söylenebilir. Bu nedenle, BDT'nin, ekonomik alanlar konusunda uluslararası uyuşmazlığa giren güçlerden biri olduğunu iddia etmek çizgi dışı değildir. Ancak ABD'nin dünya egemenliğine karşı asıl harekete geçen ülkeler Almanya ve Japonya olmuştur. Bu durumu güçlendiren şey ise bu ülkelerin, eşitsiz gelişme sürecinden en gelişmiş ülkeler olarak çıkmalarıdır.
Uluslararası durumun bugün içinde geliştiği
temel koşullar bunlardır. Krizin ve mali sermayenin politikalarının
global karakterini gizlemek, ne uluslararası devrimci bir çizginin gelişmesine,
ne de iktidarı ele geçirme perspektifine sahip ulusal bir çizgiye hiçbir
şekilde katkısı olmayan sübjektif, yerel ve bölgesel sonuçlara
varmaya neden olur. Bu global saldırıyı mümkün kılan, mali
sermayenin, emperyalist hegamonyanın devamı konusundaki birliğidir.
Bu nedenle, aynı şekilde, proletaryanın öncüsünün ifadesi
olan biz komünistler de, esas amacı dünya halklarının ezeli düşmanlarının
bu politikasına karşı birleşik bir cevap vermek olan bir
uluslararası çizgi ile kendimizi donatmak için dünya çapında çalışmalıyız.
Venezuela Kızıl Bayrak Partisi (Bandera Roja)