İSPANYA


İŞÇİ KOMİSYONLARI'NIN (CC.OO) 6. KONGRESİ ÜZERİNE

Sendikalar içindeki sınıf mücadelesi
Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi İspanya'da da, kapitalizmin yürüttüğü yapısal reform, 'sosyal demokrat model'in zayıflığını ve yanlışlığını gösterdi. Bu durum, burjuvazinin ve emperyalizmin sosyal demokrasiyi kullanmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez; çünkü tarihin deneyimi sosyal demokrasinin sermayenin mükemmel bir aracı olduğunu ve -günümüzdeki söylemlerin de ötesinde- bu sahte sosyalistlerin her zaman kapitalizm için oynadıklarını göstermiştir. Bugün biz, İspanya işçi sınıfının başlıca sendikası olan İşçi Komisyonları'nın (CC.OO) bağrında gerçekleşen ve değişik derecelerde güç içeren gösterilere katılıyoruz. CC.OO, oportunistlerin, sosyal demokratların ve sınıf yanlısı sendikacıların tutumları arasındaki çelişkilerin bir ürünü olarak ortaya çıktı ve geçen yıl yapılan 6. kongresinde bu çelişkiler açıktan kamuoyuna yansıdı.

Bu sorunu daha iyi anlamak için bazı temel unsurları dikkate almak gerekiyor.

Kongre öncesi
1975'te faşist diktatör Franko'nun ölümüyle birlikte sendikalar yasallaştı. Faşizme karşı uzun mücadele yılları döneminde kurulan halk örgütleri, sadece gericiliğin güçlerine değil, ünlü dönek Santiago Carrillo ve o dönem hiç tanınmayan Felipe Gonzales gibi her türden oportunist liderlere de korku salan inkar edilemez bir güce sahipti. Bu dönemden itibaren 'tasfiyeye yönelik bir politik baskı başladı. Partilerin kurumsallaştırılması, radikal sosyal taleplerle politik reform arasındaki bağı gittikçe koparan bir 'tepede anlaşmalar politikası' ile telafi edildi.' (1) Yani (Komünist Parti'nin hakimiyetinde olan) CC.OO ve (son dönemlerde sosyal demokratlar tarafından yeniden yapılandırılan) UGT gibi temel sendika konfederasyonları ve belli başlı siyasi partiler, Frankoculuk'tan (Franko'nun kendisi tarafından karar verilmiş olan) monarşiye sözde barışçıl geçişi sağlamak için itfaiyeci rolüne soyunarak halk hareketini yatıştırdılar. 1977'den 1986'ya kadar sırasıyla sendika liderlikleri, patronlar ve hükümet arasında genel anlaşmalar yapıldı.

Sosyal sözleşme politikası, kafa karışıklığı yaratmanın yanında proletarya hareketinin tasfiyesine de katkıda bulundu: Sendika üyeliği, 1978-81 arasında büyük bir düşüş yaşayarak Avrupa'daki en düşük seviyeye ulaştı. 1986'dan itibaren ise yavaş bir nekahat dönemi başladı.

1982'de Felipe Gonzales'in Sosyalist Parti'sinin (PSOE) iktidara gelişi pekçok işçi kesimi içinde büyük bir beklentiye ve öforiye (kendini aşırı derecede iyi hissetme hali -ç.n.) yol açtı. 'Sosyalistler'in iktidara gelişi ile, kaybedilen şeylerin geri kazanılacağı ve 'refah ve sosyal adalet rejimine' doğru ilerleneceği düşünüldü. Ancak sosyal demokrasi, önceki hükümetin başlattığı sanayinin tasfiyesi, emek pazarının parçalanması ve esnek çalışmanın yaygınlaştırılması sürecini hızlandırmakta bir dakika bile gecikmedi. Felipecilerin uygulamaları, işsizlik oranının, esnek çalışmanın ve sosyal harcamalarda yapılan kesintilerin artmasına neden oldu; halk kitlelerinin yaşam standartlarının daha da düşmesine ve çalışma koşullarının daha da kötüleşmesine yol açtı.

PSOE'nin, açıktan halk ve işçi düşmanı politikalarını uygulamada gösterdiği saldırgan tutum, (daha önce belirttiğimiz gibi 'barışçıl geçiş' dönemindeki tasfiye sürecinde zaten uzlaşmacı bir tutum takınmış olan) sendika liderliğini PSOE hükümetine karşı durmaya zorladı. İşçiler adına hükümetten, 'sosyal borç' (1987) adı verilen paraların geri ödenmesi talep edildi. Ancak bu, o zaman geçici bir genişleme dönemi yaşayan kapitalizmin politikalarının köklü bir eleştirisine dayanmayan bir talepti.

Bu dönem, işçi sınıfının belli başlı siyasi partilerinde yaşanan bir düşüş sürecine tekabül etti ve sendikalar, siyasi partilerden ayrılan aktif unsurlar için bir barınak haline geldi. Böylelikle, kendilerini o şekilde tanımlamasalar da sendikalar, halk sınıflarının siyasi odağı rolünü oynamaya ve sosyal demokrat hükümetin saldırılarına karşı genel bir cephe olarak görünmeye başladılar. Sendikaların oynadığı politik yapıştırıcı rolü, özellikle PSOE ile yakın bağlara sahip UGT'nin (Genel-İş Sendikası) karakteristiğidir. 1987'den ititbaren ise, Nicolas Redondo başkanlığında UGT liderliği kendisini açıktan PSOE önderliğinden ayırarak kitlesel hareketlerin örgütlenmesinde aktif bir yer aldı. Böylece, 1980'lerde İspanya'daki işçi direnişlerinin seviyesi, Avrupa çapında en yüksek noktaya ulaştı. (3)

Ancak, 1990'ların başlarında, sosyal demokrasi ile daha yakın ilişkilere yönelen sendikalarda bir sağa kayış yaşandı. Bu nedenle, CC.OO'nun başındaki Marcellino Camacho ve UGT'nin başındaki Nicolas Redondo'nun zayıflıklarından, politik vizyon eksikliklerinden ve tereddütlerinden faydalanan en sağcı unsurlar, her iki sendikanın da liderlik konumlarında önemli bir yer edindiler.

Sendikaların şemsiye örgütlerinde yaşanan bu açıktan sağa kayış, Avrupa kapitalizminin yakınlaşma sürecinin hızlanması ve ekonomisinin bağımlı özelliği nedeniyle özellikle İspanya'da ciddi sonuçlar doğuran bir ekonomik krizin başlangıcı ile aynı zamana denk düştü (ki bu kriz bugün bile henüz aşılmış değildir). İspanya hükümetinin, anayasadaki düzenlemelere ve pekçok kesimin talebine rağmen referanduma gitmeden onayladığı Maastricht Anlaşması, Avrupa kapitalizminin işçilerin sosyal kazanımlarına karşı yürüttüğü ve ülkemizde hayal edilemez boyutlara ulaşan vahşi genel saldırısının başlama sinyali oldu.

1992'den beri yürürlükte olan diğer gerici uygulamalar büyük bir işsizliğe (diğer AB ülkelerindeki oranın iki katı) ve esnek çalışmanın görülmemiş derecede yaygınlaşmasına yol açtı. Aynı zamanda, parlamentonun desteğiyle işverenler, kendilerine tam bir hakimiyet sağlayan iş yasalarının yürürlüğe girmesini sağladılar. (4) İspanya'da kapitalizmin krizi derinleştikçe, işverenler sendikaların boynundaki ipi daha da sıktılar. Felipecilerin PSOE'si, UGT'nin genel sekreteri Nicolas Redondo'yu ve sendikanın diğer liderlerinin büyük bir bölümünü kovmak için neredeyse faşist denebilecek en pis yöntemleri kullanmakta tereddüt etmedi. Onların yerine, sosyal demokrat cemaate dönme niyetini saklamayan çok daha uysal ve kolay çekip çevrilebilir bir liderler grubu getirildi. Böylelikle UGT'deki muhalefetin o an için ortadan kaldırılmasıyla, saldırı sırası İşçi Komisyonlarına, CC.OO'ya gelmişti. CC.OO'nun liderliğine, hain ve dönek İKP aracılığıyla sağcı unsurlar getirildi. Bunların başında, her tür burjuva ilkeyi kabulde tereddüt etmeyen ve proletaryaya, ekonomiyi daha açık ve daha 'etkin ve serbest' hale getirecek reformların gerekliliği konusunda vaazlar veren Antonio Gutierrez geliyordu.

CC.OO'nun 6. Kongresi
Kongrede yaşanan gerginlikler uzun bir geçmişe sahip. Daha 1992'deki 5. kongrede bir dizi çelişki ortaya çıkmıştı. Ancak bunlar, birçok sendikacı ve yoldaşın, tepedeki 'birliği', içteki tutumların açıklık kazanması zorunluluğu ile karıştırma hatasına düşmesi nedeniyle tam olarak kamuoyuna yansımamıştı.

Kongrenin yapıldığı dönemde İspanya'daki işsizlik oranı yüzde 24 civarındaydı (bu oran son yıllarda herhangi bir düşüş göstermedi); esnek çalışma oranı yüzde 37'den fazlaydı (1994'te yapılan istihdam reformlarından bu yana, sözleşmelerin yüzde 90'ı esnek çalışmaya dayanıyor); ve bir milyondan fazla aile herhangi bir ücrete sahip değildi. Sendikal alanda, işverenlere yardım eden ve giderek daha fazla bürokratik yapılar şeklinde ortaya çıkan sendikalar büyük bir itibar kaybına uğramıştı. Aynı zamanda, iş kaybetme korkusu ve daha da önemlisi sendika liderliklerinin sağa yönelimleri nedeniyle endüstriyel uyuşmazlıkların sayısında büyük bir düşüş yaşandı. Siyasi arenada ise, işçilerin kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalarda büyük bir artış oldu.

Öte yandan, PSOE'nin istihdam reformlarına karşı Ocak 1994'te yapılan genel grev, durum sendikaların lehine olduğu halde koşulsuz olarak teslim olan oportunist karakterli CC.OO liderliğini gevşemeye itti. Bunun ardından, İşçi Komisyonları genel sekreteri A. Gutierrez, bu grevin tabandan gelen baskı sonucu gerçekleştiğini itiraf etti: '... O dönemdeki UGT liderliği (Nicolas Redondo), hükümet üzerindeki baskıyı artıracağı inancıyla bu hareketi sembolik bir isyan haline getirmeyi istedi. Ancak, sendikal birliğe ilişkin olarak, niyet ne olursa olsun, bunun taktik bir hata olduğunu kabul etmek zorundayız. Neyse ki, çatışma değil de çatışmaların çözümünü istediğimiz için, bu durum daha ciddi sonuçlara yol açmadı.' (Tribuna Publica, CC.OO'nun sendika dergisi, Aralık 1996)

1995'teki koşullar, sendikal mücadelenin geleceğinin öngörülmesini sağladı; ama onun kaçınılmazlığını değil. Sendikal mücadelenin gelişmesinde belirleyici önem kazanan unsur, Maastrich Anlaşması'nın kriterlerine uyma çabasına girmiş ve bunun yaratacağı toplumsal gerginliğin farkında olan burjuvazinin siyasi baskısı ve bu durumun (kitle örgütlerindeki yerlerini zaten almış olan) sağ oportunistlerin de açıktan hareket ederek kartlarını masaya açmak zorunda kalmalarıydı.

Burjuvazinin sosyal maskesi düşmüş ve proletarya ve halk kitleleri üzerine empoze edilen 'kaçınılmaz şok tedavisi' bir devlet sorunu haline gelmişti. Bu uygulamalar, aşırı sağ ve liberaller kadar, Sol Birlik (Izquierda Unida) gibi halk güçleri içinde konumlanan (ve sızan) sağ oportunistler tarafından da savunuluyordu.

Uzun süredir İKP Politbüro üyesi olan oportunist Nicolas Sartorius, Nisan 1996'da şunları yazıyordu: 'Büyük konsensüs ve anlaşmalar politikası, tarihi bir kriz döneminde iş dünyasının başarısının güvence altına alınması amacıyla, Avrupa Birliği'nin belirleyici özü olan para birliğine belirlenen zamanda ulaşılması amacıyla empoze ediliyor. Yani, en azından son iki yıldır İspanya hükümetinin aldığı tüm tedbirlerin ve tüm anlaşmaların merkezinde bu yatıyor... Bu noktaya ulaşmak için herkesin, gerek partilerin ve sendikaların, gerekse de patronların ellerinden gelen bütün çabayı göstermesi gerekir...'

Bu koşullarda, sendikal hareketin önemli bir kesimi, pasifliğin sadece oportunizme hizmet ettiğini nihayet anladı. Bunun üzerine, CC.OO içinde, değişik sol güçlerin üyelerini de kapsayan, sınıfa dayalı bir muhalefet hareketi inşa etme çalışması başladı. 6. kongre hazırlıkları sürecinde yapılan toplantılar, 1995 yılı boyunca, iki sendika modeli arasındaki ilk ciddi çatışmaların sahnesi oldu. Bu iki modelden ilki, kendilerini liberal ideolojinin temel ilkeleri ile tanımlayan ve sosyal yardımlara saldıran sosyal sözleşmelere katılımlarını meşrulaştırmaya çalışan oportunistlerin savunduğu 'resmi' model (5); ikincisi ise, sınıf sendikacılığını, diğer sosyal ve siyasi örgütlerle birlikte siyasi cepheye katılımı ve burjuvazinin saldırısı karşısında işçi hareketini güçlendirecek daha kavgacı bir tutumun gerekli olduğunu savunan, ve halkın 'eleştirel kesim' olarak tanıdığı grubun temsil ettiği modeldir.

Bürokratik aygıtın bütün hile ve manevralarına rağmen bu 'eleştirel kesim', 6. kongrede delegelerin yüzde 37'sinin desteğini kazanmayı ve sendikanın konfederal yönetimine 7 üye seçtirmeyi başardı. Son bölge ve şube toplantılarında 'eleştirel kesim', bazı bölgelerde temsilcilerinin sayısını artırdı, bazılarında ise çoğunluğu ele geçirdi. (6)

'Eleştirel kesim'in güç kazanmasını engellemek için her yola başvuran 'resmi' liderliğin provokatif ve saldırgan tutumu, CC.OO içindeki bu kavganın siyasi arenada burjuvaziye verdiği zararın bir yansımasıdır. Aznar hükümeti bu yıl, halkın çıkarlarıyla zıtlık teşkil eden yeni ve ciddi tedbirlerini açıkladığı için 'resmi' kesimin tam bir korkuya, hatta histeriye kapılması anlaşılır birşeydir. Bu gelişme, oportunist liderleri kapitalistlerin planlarını savunmak ve bu nedenle de sendikanın önemli bir kesiminin tepkisiyle yüzyüze gelmek zorunda bırakacağından onları zor bir duruma sokacak.

Bazı sonuçlar
Ekim 1994'te yayınımızda şunları yazmıştık: 'Tecrübe bize, en acil talepler için bile olsa sınıfımızın mücadelesinin esasında politik olduğunu bir kez daha gösteriyor...'

Aslında, kongredeki bölünmenin sendika temelinde odaklaşmasının ötesinde, 'bugünkü gelişmenin zayıflıkları ve farklı seviyeleri ile, sendikanın kontrolünü ele almak için yarışan açık ideolojik akımlar ortaya çıktı... Bu yarış kendisini esas olarak, liderliği elinde bulunduran inatçı sağ kanat ile, henüz yeterince yapılanmamış durumda olan ve sağ sosyal demokrasiden bağımsız olarak, sol için kendi politik arenasını açmak amacıyla, birlikte çalışmaya hazır değişik eğilimleri biraraya getiren akım arasında gösterdi. Bu kongrede bunların CC.OO üzerindeki organik kontrolünün geliştiği görüldü.' (Octubre, No: 30, Şubat 1996)

'(Başta CC.OO olmak üzere) sendikalar içindeki mücadele, sol siyasi örgütlerdeki iç mücadeleden önce gelmektedir. Ancak, sendikalar içindeki mücadelenin gelişimini belirleyecek olan şey, bu politik örgütler içinde bugün açıkça görülen bu çelişkilerin çözülmesidir.

'Bugün esas olan, devrimci programlar ortaya koyma sorunu değil, sınıf sendikacılığının savunulması için mücadeleye hazır olan aktif militanlarla -bizim devrimci önerilerimize tümüyle katılmasalar da- omuz omuza çalışarak, sendikalar içindeki mücadeleler yoluyla, proleter bilincin gelişimini sağlayacak koşulların yaratılması sorunudur.'

Bu doğru tutumun yanında, azınlıkta olan anarşist bir tutum da ortaya çıktı. Yayınımız Octubre'nin 22. sayısında şunları yazmıştık:

'Bugün, sendikalardaki bürokratlaşma karşısında kendilerini iktidarsız hisseden pekçok yoldaş arasında öfkenin arttığı bir dönemden geçiyoruz. Bu öfke, işçi hareketinin bağrında anarşist eğilimlerin yeniden ortaya çıkması için zemin hazırlayan bir işlev görüyor. CC.OO ve UGT'nin 'şemsiye' sendikacılığı karşısında, daha katılımcı bir model talep eden bazı kollektifler oluşturuldu... Ancak, izole karakterlerine ek olarak bu akımlar, sendika faaliyetinin politizasyonuna açıktan muhalif olmadıkları zamanlarda da politik perspektiften yoksun ekonomist bir vizyonla hareket ediyorlar.'

İşte bu nedenledir ki bu azınlık tutumlar özellikle tehlikeli olabilir ve sınıf tutumunun gelişmesini frenleyici bir rol oynayabilir. Bunlar, proletaryanın birleşik eylemini örgütlemek yerine, daha fazla bölünme ve parçalanma tohumları ekiyorlar. Üstelik, politik taleplerle bunların sosyal sonuçlarını birbirinden ayırma düşüncesini onaylıyorlar.

Komünistler olarak bizler, işçilerin bugünkü sorunlarının çözümü için nitel bir sıçramanın koşullarını hazırlamamız gerektiğini ve bu sıçrama için de, burjuvazinin, emekçi halk içindeki sınıf ittifaklarını -bunların ne kadar küçük olduğu önemli değil- parçalama girişimlerini durdurmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Genel olarak sendikalar içinde devrimci tutumlar azınlık oluşturduğundan, politik tartışmaların sosyal demokrasinin sınırları içinde gerçekleşeceği kesindir. Yani, tartışmalar kapitalist sistemin kendisini değil, sadece onun politikalarının en bariz yanlarını sorgulayacaktır.

O halde, burjuvazi saflarını sıklaştırıp birleşir ve koordineli bir şekilde çalışırken, bizim, kitleler içinde kafa karışıklığına ve ideolojik, politik ve örgütsel bölünmeye meydan vermeye nasıl devam edeceğimizi anlama konusuna eğilmemiz gerekir. Biz buna karşı mücadele ediyoruz. Çünkü bu durum sadece proletaryanın gelişmesini engellemekle kalmıyor, aynı zamanda, burjuvazinin en gerici kesimleri ile 'sol' maskesini takmış sosyal demokrat kesimlerini birleştiren bir amaca, komünistleri izole etme amacına da katkıda bulunuyor.

Kasım 1994'te (bir kere daha yayınımızdan alıntı yapacağız) CC.OO içindeki mücadeleden söz etmiştik. Bu yazı, örgütuümüzdeki iç tartışmaları bir adım daha öteye taşıyarak önemli sonuçlara varmamızı sağladı. Burada bazı paragraflardan alıntı yapalım:

'Pekçok kişi, sosyal demokrasinin değişik akımları arasındaki bu çatışmanın bizi ilgilendirmediğini, bu çatışma içinde yer alan herhangi bir taraf ile anlaşmaya varmanın, sosyal demokrasinin kriz içinde olduğu işçi hareketinin bağrında devrimci tutumdan şimdiden vazgeçmek anlamına geleceğini düşünecek. Ancak bu şekilde düşünenler, sosyal demokrasinin çalışmasının sadece fiziksel ve politik dağınıklığa değil, aynı zamanda pekçok aktif üyesinin öfkesine de yol açtığını unutuyorlar. Depolitizasyonun bugünkü sendikaların üzücü bir gerçekliği olduğunu ve sosyal demokrasi ile politik tartışmaları reddettiğimizde bu gerçekliğin daha da kötü bir hal alacağını unutuyorlar. Bugün sendikaları yönetenin sosyal demokrasi olduğunu, sendika üyelerinin öne sürdüğü taleplerin onun talepleri olduğunu ve onun değişik akımları arasındaki mücadelenin sendikal faaliyeti önemli ölçüde etkilediğini unutuyorlar.

Kim işçi hareketinin lideri olmak istiyorsa onun, bugün için hala çok zayıf olan devrimci tutumları geliştirme hedefiyle taktiklerini uygulayabilmesi için, sendikalar içinde hangi güçlerin olduğunu bilmesi, öne çıkan yeni politik unsurlara karşı duyarlı olması zorunludur... Sosyal demokrasinin krizi, sadece sendikal alanda değil, ideolojik ve politik alanda da tartışmayı körüklüyor. Reformist sol (devrimci sol değil) ile sosyal demokrasinin sağ kanadı arasındaki politik mücadelenin yansımasından başka birşey olmayan bu tartışma, sendikaların içinde bulunduğu boğucu monotonluğun aşılmasına yardımcı olabilir.

Elbette bizim kendi tutumumuz var. Komünistler olarak biz, kapitalist sisteme son vermek için mücadele ediyoruz ve ancak proletaryanın mücadelesine yeniden devrimci bir karakter kazandırarak hedeflerimize doğru ilerleyebileceğimizin farkındayız. Kapitalizm ile halkın çıkarlarını uyumlu hale getirme çabasının gerçeklik karşısında hüsranla sonuçlanacağını biliyoruz. İşte bu nedenledir ki, sosyal demokrasinin değişik akımları arasında ortaya çıkan çelişkiler, kapitalizmin işçi hareketine taviz verme zorunluluğunu duymadığı ve devrimci eylem ve önderliğin gerekli olduğu an geldiğinde bir tutum takınmak gerektiği zaman onun ne kadar iktidarsız durumda olacağının bir kanıtıdır.

Bu mücadelede, tutumumuzu ortaya koyup, en azından sendikal eylemin demokratikleştirilmesi, politikleştirilmesi ve güçlendirilmesi konusunda bizimle hemfikir olan diğer güçlerle ve yoldaşlarla mümkün olan alanlarda anlaşmaya vararak, açıklık talebiyle müdahale eden ilk biz olmalıyız.'

CC.OO'nun 6. kongresindeki gelişmeler ve elde edilen sonuçlar nedeniyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Mücadele gelişecek. Bu zor olacak; ama işçiler şimdiden kendi sendika ittifaklarının nüvelerine sahip durumda. Sendikanın en kavgacı ve aktif kesimlerini biraraya getirebilecek olan bu ittifak, sağ sosyal demokrasiye karşı bir bariyer işlevi görebilecek bir sınıf ittifakıdır. Nasıl çalışmamız gerektiğini biliyorsak eğer, bütün bunlar, gelecekteki başarılı mücadelelerin bir garantisidir.

Dipnotlar:
1) 'Las Relaciones Laborales en Espana', Carlos Prieto, Ed. Bölüm XXI, sayfa 404.
2) En yüksek sendikalaşma oranına sahip bazı sanayi sektörlerinde, 1978-90 arasında sendikalı üyelerin sayısı yüzde 56.3'ten 35.6'ya düştü.
3) Örnek olarak, 14 Aralık 1988'de CC.OO ve UGT'nin en büyük sendikaları, yaklaşık yüzde 100'lük bir destek ile bir günlük genel grev çağrısı yapmıştı.
4) 1993'te hükümet, işsizlik yardımını büyük ölçüde düşüren reform kararnamelerini yürürlüğe soktu. 1994'te ise aynı hükümet (bunun Felipe Gonzales'in 'sosyalist' hükümeti olduğunu unutmayalım) işverenler lehine istihdam reformunda aşırı bir reform gerçekleştirdi. Gerici ve sağcı Aznar'ın devraldığı bu reform bugün hala yürürlüktedir.
5) Ekim 1996'da CC.OO ve UGT'nin liderlikleri, emeklilik sübvansiyonlarının azaltılması için Aznar hükümeti ile bir anlaşma imzaladılar. Bugün, diğer sosyal harcamalarda da yeni kesintilerin yapılması için görüşülüyor.
6)Asturias ve Sevilla gibi önemli bölgelerdeki bölge sendikalarındaki durum budur.

İspanya Komünist Ekim Örgütü