TUNUS


BİR YENİLGİ ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

-I-
SSCB’DE İHANET SORUNU

Haklı olarak akla birçok soru geliyor. Ekim Devrimi’ne ve SSCB’de sosyalist inşaya yol gösteren ilkeler doğru muydu? Stalin’in ölümünden hemen sonra kapitalizme dönüş nasıl gerçekleşti? Bir avuç bürokrat; parti ve devlet yönetimini ele geçirerek proletarya diktatörlüğünü nasıl sabote edebildi ve Sovyetler Birliği’nde kapitalizmi restore etti?  Bu bir avuç bürokrat nasıl peydah oldu ve iktidarı ele geçirebilecek kadar palazlandı? İşçi sınıfı ve emekçi kitleler niçin bu kadar kolayca aldandı; uğruna her şeylerini feda ettikleri kazanımlarını korumak için neden kuvvetli bir direniş göstermediler?
Görmezden gelinemeyecek bu soruları, biz Marksist-Leninistler olarak gündeme getiriyoruz. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde yaşananlar ve yukarıdaki sorularda dile getirilen noktalar, partinin genel çizgisinin doğruluğuna ve Stalin’in yönetimi altında gerçekleştirilen büyük gelişmelere rağmen bazı şeylerin iyi gitmediğini gösteriyor. Diyalektik ve tarihsel materyalizme inanan her Marksist-Leninist militan, revizyonist ihaneti, onu hazırlayan nesnel ve öznel iç faktörlerden izole ederek ele alan idealist ve metafizik yaklaşımı reddeder. Bu faktörlerin bilinmesi ve anlaşılması, dünya emekçi sınıflarının Sovyet deneyiminden yararlanabilmesi için bir zorunluluktur.
Sovyet deneyini bu bakış açısıyla ve bilimsel sosyalizmin ilkelerinden hareketle ele almaya, potansiyel zayıf noktaları ve yeni nitel bir gerçeğe dönüşen olumsuz nicel faktörleri biraz aydınlatmaya çalışacağız. Burada, hele de birçok veriden yoksun bulunduğumuz koşullarda bütün sorulara yanıt verme iddiasında değiliz. Ve bizzat Sovyet deneyinin tahliline girmeden önce, kapitalist ‘apostasie’ (geri dönüş) üzerine Marksist-Leninist tutumun genel hatlarını hatırlatarak başlayacağız.

MARKSİST-LENİNİST TEORİ VE GERİYE DÖNÜŞ MESELESİ
Marx ve Lenin, sosyalist devrimin zaferinin düz bir hat izlemeyeceğine, engeller ve dolambaçlı yollarla karşılaşacağına işaret etmişti. Tahlillerinde diyalektik ve tarihsel materyalizmin prensiplerine yaslanıyorlardı. Sosyalist devrimden önce burjuva devrimi de kesin zafere varan yolda inişler ve çıkışlar yaşamıştı. Devrim, karşıdevrim, tekrar devrim vb. Eski sınıflarla yeni ve yükselen sınıflar arasındaki sınıf mücadelesi dikkate alındığında, bundan daha doğal bir şey de olamaz.
Sosyalist devrim, kendisinden önceki bütün devrimlerde olduğu gibi, çetin sınıf mücadeleleri içerisinde, yükselen proletarya ile çürüyen burjuvazi, sosyalist yol ile kapitalist yol arasındaki mücadele içinde gelişir.
Lenin, proletarya diktatörlüğü koşullarında ihanet sorununun genel teorik hatlarını ortaya koymuştu; 1918’de “Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky” adlı eserinde şunları söylüyordu: “Kapitalizmden sosyalizme geçiş, bütün bir tarihsel dönemi kapsar. Bu dönem sona ermedikçe, sömürücüler kendi rejimlerini yeniden kurma umudunu zorunlu olarak taşırlar ve bu umut, somut girişimlere dönüşür.”
Bu nedenledir ki, ihanet ve kapitalist restorasyon imkanı, Lenin’in sözünü ettiği geçiş dönemi boyunca bir ihtimal olarak var olmaya devam eder. Lenin’in işaret ettiği ihanetin temel kaynaklarını şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Yenilen ve cennetlerini kaybeden gerici sınıflar, özellikle de iktidarı kaybettikten sonra işçi sınıfına karşı dirençlerini artırır. Lenin bu konuda şunları söylüyor: “Ezilen sınıfların zalimlere karşı isyan tarihinin deneyleri, sömürücülerin, sahip oldukları ayrıcalıkları yitirmemek için uzun ve çetin bir mücadeleye girmesinin engellenemeyeceğini gösteriyor.”
2- Küçük üretim, proletarya diktatörlüğü altında da küçük mülkiyetin tasfiyesine (tarım kooperatifleri rejimi vb.) kadar devam eder. Bu üretim biçimi, sınıfsal açıdan kapitalizmin doğuşunun temeli olan küçük burjuva unsuru temsil eder. Lenin şöyle diyor: “Küçük üretim, her gün, her saat ve kesintisiz olarak kapitalizmi, burjuvaziyi doğurur.” (Lenin, “Seçme Eserler”, Fransızca baskı, 3. kitap, sayfa 35). Ve aynı kaynağın 368. sayfasında şunları ekler: “Merkezileşmiş burjuvaziyi yenmek; günlük, temel, sürekli, gizli alışkanlık ve eylemlerinde burjuvazinin ihtiyaç duyduğu sonuçları üreten milyonlarca ve milyonlarca küçük patronu yenmekten bin kat daha kolaydır.”
3- Sosyalist toplumun maddi temelleri atıldıktan sonra bile insanların davranışlarına yön vermeye devam eden eski, gerici fikir ve gelenekler, burjuvazinin yeniden oluşumu için gereken verimli toprağı teşkil ederler. “Milyonlarca ve milyonlarca insanın alışkanlıklarının gücü, korkunçtur” diyor Lenin.
4- Proletarya partisi ve devleti saflarında burjuva ideolojisinin, alışkanlıkların, geleneklerin ve emperyalist kuşatmanın etkisi altında kalarak bürokratlaşan unsurlar. Lenin, 1918’de Rusya’nın durumundan bahsederken şunları söylüyor: “Sovyet üyelerini ‘parlamenterlere’ ve bir başka deyimle bürokratlara dönüştürmeyi hedefleyen küçük burjuva bir eğilim var. Sovyet’in hemen tüm üyelerini işlerin yönetimine katarak bu eğilimle mücadele etmek gerekir. Sayısız yerde, Sovyet seksiyonları yavaş yavaş komiserliklerle birleşen organizmalara dönüşüyor. Amacımız istinasız tüm yoksulları ülke yönetimine katmaktır ve bu yönde alınmış bütün önlemler —ne kadar çeşitli olursa o kadar iyidir— titiz bir şekilde kaydedilmeli, incelenmeli, sistematize edilmeli, daha geniş çaplı bir tecrübenin hizmetine sunulmalı ve yasaların gücüyle desteklenmelidir.” (Lenin, “Sovyet İktidarının Acil Görevleri”, cilt 27, sayfa 283, Sosyal Yayınlar).
5) Proletarya devletini yıkmak ve sömürücüleri yeniden iktidara taşımak üzere emperyalist devletlerin dış saldırganlığı.
Bunlar, Lenin tarafından ihanetin kaynakları olarak işaret edilen tehlikelerdir. Açıktır ki, SSCB’de ihanet, ne yenilmiş gerici sınıflar tarafından kışkırtılan bir darbenin ürünüdür —çünkü bunların iktidara gelmek için başvurdukları bütün girişimler başarısızlığa uğratılmıştı— ne küçük üretimin neticesidir —çünkü küçük üretim, Stalin’in önderliği altında özellikle de kooperatif sisteminin yerleştirilmesiyle birlikte Bolşevik Parti tarafından esasta ezilmişti— ne dış saldırganlığın ürünüydü —çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi saldırısı da dahil olmak üzere emperyalist saldırganlık, Bolşevik iktidar tarafından hep yenilgiye uğratılmıştı— ve ne de Troçkizm, sosyal demokrasi (Buharinizm) gibi komünist hareketin eski akımlarının marifetiydi.
Lenin ve Stalin’in bürokrasi tehlikesine ilişkin tüm uyarılarına, Lenin’in ölümünden sonra Stalin ve parti tarafından yürütülen bütün ideolojik-politik mücadeleye rağmen, ihanetin kaynağı bizzat proletarya devleti ve Bolşevik Parti aygıtının kendisindeydi.
Sovyet devleti ve Bolşevik Parti içinde ihaneti organize eden unsurlar, sınıfın çıkarlarına sırt çeviren, yozlaşmış, bürokratik unsurlardı. Bu unsurların, kapitalizmin restorasyonuna Stalin’in sağlığı döneminde girişememiş olmaları, bu büyük proleter yöneticinin ihanet karşısında nasıl aşılmaz bir barikat teşkil ettiğinin ve Kruşçevciler de dahil olmak üzere bütün oprotünistlere nasıl korku saldığının göstergesidir.
Ama Stalin’in ölümünden hemen sonra Kruşçevciler’in gerçekleştirdiği darbe, proletarya partisi ve devleti saflarında bunun zemininin, işlerini kolaylaştıracak tarzda önceden hazırlandığının ve bu bürokratik unsurların bir temele oturduklarının da göstergesidir.
Bu bürokratik unsurların doğuşuna ve gelişmesine, dünyanın ilk sosyalist devletini büyük sosyal emperyalist bir devlete dönüştürecek kadar başarı elde etmelerine dayanaklık yapan koşullar hangileridir?
Burada kesin ve sonuçlanmış cevaplar verme iddiasında değiliz; ama SB’nde sosyalizmin inşası doğrultusunda Stalin yönetiminde dev adımlar atılmış olmasına karşın, sosyalist yol ile kapitalist yol arasındaki sınıf mücadelesinin hep sürdüğüne inanıyoruz. Bu mücadelenin nesnel bir temeli vardı. Ekonomide öz itibariyle üretim araçlarının kolektif mülkiyeti sağlanmakla birlikte, kapitalizmin kalıntıları sınırlı da olsa var olabildi. Bu kalıntılar, tarımda bir bölüm özel yatırımlar ve ticarette küçük meta üretimi şeklinde yansımaktaydı. Bu, mülkiyet düzeyinde ‘burjuva yasasının’ tümüyle ortadan kaldırılmamış olduğu anlamına gelir. Öte yandan burjuva yasası, etkisini, Sovyet toplumunda bölüşümde ve özellikle de ücretler arasındaki farkta devam ettirmekteydi. Bu farklılıkların ’30’lu yıllara kadar devam ettiği, sona erdirmek üzere girişilmiş çabaların sonuna kadar götürülmediği anlaşılıyor. Komünizmin alt evrelerinde kaçınılmaz olmakla birlikte, bu farklılıklar, burjuva unsurların doğuşuna maddi bir temel teşkil ederler.
Sovyet toplumunda, şehirle kır, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılıklar da silinmiş değildi. Bunlar da kapitalizme dönüşe elverişli maddi zemin hazırlayan iki faktördür. Diğer yandan ilk komünist ülkede sosyalizmi yıkmak amacıyla ideolojik, politik, ekonomik  ve askeri planda emperyalist kuşatma ve baskı, Sovyet kadrolarının satın alınması çabaları, casusluk faaliyetleri hiçbir zaman eksik olmadı.
Bütün bu unsurlar, sosyalist Sovyet toplumunda sınıf mücadelesinin nesnel temelini oluşturmaktaydı. Ve Bolşevik Parti’nin pratiğinde yaşanan çeşitli boşluklar, bu sınıf mücadelesinin, Stalin ve partinin genel çizgisi tarafından öngörülmüş biçimde yürümemesi sonucunu doğurdu. Proletarya diktatörlüğünün sağlamlaştırılması ve muhtemel bir revizyonist ihanetin önünün tıkanması tümüyle mümkün olmadı. Yaşanan boşluklara ilişkin olarak, derinleştirilmeye ve zenginleştirilmeye muhtaç olmakla birlikte bazı genel fikirler ileri sürebiliriz.
1- Stalin, özellikle Troçkistlere ve Buharincilere karşı mücadele çerçevesinde  ve defalarca bir iç ihanet tehlikesine ve bürokratik tehlikeye parmak basmış olmakla birlikte, Bolşevik Partisi’nin 1936-37’lerden itibaren esas dikkatini, iç tehlikeden ziyade dış tehlike üzerinde yoğunlaştırdığını görmekteyiz. Proletarya diktatörlüğünün, elde edilen zaferlerden sonra artık iç düşman, özellikle de parti içinde hakim duruma geldi. Halbuki ihanet; öngörülenin aksine, içten geldi.
2- Bolşevik Partisi, tarihte ilk sosyalist devrimi yöneten, zafere ulaştıran, Lenin ve Stalin gibi büyük önderler yaratan, ülke ve uluslararası çapta zengin ideolojik, politik tecrübeler yaşayan bir parti olmakla birlikte, bazı tehlikeli hastalıkların bu partiye yavaş yavaş sirayet ettiği ve zamanla etkinliklerini artırdığı anlaşılıyor. Önceleri kısmi olan bu hastalıklar, Stalin’in ölümünden sonra genelleşti.Bu konuda ’30’lu yıllardan itibaren bir tarafa atıldığı anlaşılan, Bolşevik Parti saflarında ideolojik-politik eğitim meselesinin altını çizmek istiyoruz. Zafer ve kendinden hoşnutluk duygusu ve (o dönemde herkeste olduğu gibi) her şeyin zaten yapıldığı, yeni ve daha çok çabaya gerek olmadığı düşüncesi hakimdir. Bu hastalığın ipuçlarına Stalin’in yazılarında da rastlarız. (Troçki ve Buharin kliklerine karşı mücadele ile ilgili yazdıklarına bakın). 19. Kongre raporunda ve özellikle de “Sentez Raporu”nda bu olgunun açık belirtilerini görüyoruz.
Bu rapor, yönetici kadroların bir kısmının, bilinç düzeylerini, Marksist birikimlerini artırmak ve partinin tarihsel tecrübelerini kavramak bakımından gerekli çabayı sarf etmediklerine dikkat çeker.
Yine, birçok parti örgütünün nazizme karşı savaş sırasında ideolojik-politik çalışmayı bir kenara attıklarını belirtir. Bu konuda şunlar söyleniyor: “Bu yönlü pratik, yani ideolojik-politik eğitimle ilgili pratik, pek kimse farkına varmadan bir tarafa atıldı” ve “bazı parti örgütleri bütün dikkatlerini ekonomik sorunlara yöneltirken, ideolojik sorunları unutuyorlar.” İdeolojik ve politik eğitime gereken önem verilmediğinde, önemli tehlikelerin ortaya çıkması doğaldır. Marksist ideolojinin eksik kaldığı yerde, burjuva ideolojisi ve çalışma biçimi yaygınlaşır. “Sentez Raporu”nun bizzat kendisi, bu durumun partide birçok tehlikeyi de beraberinde getirdiğini ve bazılarının ise su yüzüne çıktığını belirtmektedir.
Parti yönetici aygıtları kitlelerden kopmaya başlamıştı. Bu mücadele örgütleri artık, ayrıcalık sahibi, sadece direktifler veren, sosyalist devlet ve ekonomiye zarar veren eğilimlere karşı durma takatı olmayan idari örgütlere dönüşmüşlerdi. Bu durum, bu örgütlerin bürokratik aygıtlara dönüştüğü anlamına gelir. Proleter formasyonun ihmal edilmesi nedeniyle ideolojik-politik kriterler önemini yitirdiği için, bazı örgütlerde kadroların alımında akrabalık, dostluk, itaatkarlık, bölgecilik vb. burjuva kriterler egemen duruma gelmişti.
İdeolojik-politik eğitimin ihmal edildiği koşullarda, Bolşevik Parti’nin birçok yönetici kademesinin idari aygıtlara dönüşmesi de doğaldı. Bunlarla taban arasındaki ilişkiler, bürokratik ilişkilere dönüştü ve bu durum, partinin içte ve dışta kazandığı zaferlerin yarattığı sarhoşluktan kendi çıkarları için yararlanan oportünist unsurların işine yaradı.
Bu tür yönetici aygıtlar, eleştirel yaklaşımı ve denetimi ortadan kaldırmak için çalıştılar. “Parti yönetimi her şeyi bilir”, “Stalin dedi ki...” gibi yaklaşımlar yaygınlaştı ve bu, samimi militanların ezilmesi, uysal ve itaatkar yeni unsurların yetiştirilmesi için bir gerekçe olarak kullanıldı. Öte yandan burada, Bolşevik Partisi’nin çok sayıda militan ve ileri kadrosunu, İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiğini hatırlatmak gerekiyor.
Bizce, Stalin’e ve onun yönetiminde elde edilen güçlü sosyalist kazanımlara bağlı olmalarına rağmen tabanın Kruşçevci darbe karşısındaki pasifliği, bu ruh halinin (ideolojik-politik çalışmanın zayıflığı, boyun eğme tutumu) Bolşevik Parti saflarındaki gelişimiyle, etkinliğiyle açıklanabilir.
3- Stalin’in, işçi sınıfıyla kaynaşmış ve özel ayrıcalıklara sahip olmayan, halkın üzerinde başka bir kategori oluşturarak bürokratlaşmayan komünist militan kadrolar yetiştirilmesi konusundaki ısrarına rağmen, SSCB’de kadrolar politikasında boşluklar yaşandığı açıkça görülüyor. Bolşevik Parti saflarında ideolojik-politik eğitim konusundaki ihmal, ancak proletarya devletinin kadrolar politikasının karakterini olumsuz yönde etkileyebilirdi. Çünkü toplumun yöneticisi partidir ve toplumun ilerlemesi partinin sağlıklı olup olmamasına bağlıdır. Dolayısıyla, burjuva ideolojisinin birçok devlet kadrosunu ve değişik aygıtlarını kemirmiş olması şaşırtıcı bir durum değildir.
İdeolojik-politik formasyonun düzeyindeki düşüşle atbaşı giden yüksek kadroların ücretlerindeki artış, kadroların parçalanması ve yozlaşması sonucunu doğurmuştur.  Zamanla da proletarya devleti saflarında, emekçilerin sırtından zenginleşme, parti ve iktidar içinde önemli kademelere yükselme eğilimi bir akıma ve afete dönüşmüştür. Bu tip kadroların emekçi kitlelerle ilişkilerde doğru bir çizgi izlemeyeceği açıktır. Parti kararlarını pratikte yozlaştırmaktan, Stalin’e ve partiye duyulan saygıyı, kitle inisiyatifini bastırmak ve kendi gerici kararlarını kabul ettirmek için kullanmaktan kaçınmadıkları kesindir.
Çünkü Sovyet işçi sınıfı ve emekçileri Stalin’e ve partiye büyük bir güven duyuyordu.
Bu bürokratların kesin bir engelle karşılaşmadan bütün bunları gerçekleştirebilmiş olmasının nedeni ise, devlet kurumlarının ve kadroların aşağıdan, kitle tarafından denetiminin oldukça zayıf olmasıdır. ‘İşçi denetimi’ gibi kontrol organlarının varlığı, durumu değiştirmeye yetmemiştir. Kitleler de ideolojik ve politik bakımdan yeterince; ve kazanımları korumak, ihanete karşı koymak üzere, gerektiğinde devrimci şiddete başvuracak şekilde hazırlanmamıştı.
19. Kongre’nin “Sentez Raporu”nda, bu yozlaşmış unsurların proletarya diktatörlüğünü zayıflatıcı birçok girişimine dikkat çekiliyor. Raporda bazı işletme yöneticilerinin “girişimleriyle devletin çıkarlarını sabote ettikleri, hükümete karşı hileye başvurdukları, devleti ve partiyi yanılttıkları” belirtiliyor. Hatta aralarından bazılarının, bazı parti örgütleriyle suç ortaklığı içinde dökümanlar üzerinde sahtekarlık yaparak fazladan mal ve ürün koparmaya çalıştıkları da ekleniyor. Bir kısmı ise, işgal ettikleri makamları özel ayrıcalıklar elde etmenin aracı olarak kullanıyorlar. Raporda, tarım kooperatiflerinde meydana gelenler örnek olarak veriliyor. Bürokrat unsurların başvurduğu hırsızlık, sabotaj vb. yöntemlerden bahsediliyor.
4) Bürokrat unsurların parti ve devlet yönetiminde kilit noktalara kadar gelmiş olması, nesnel olarak ancak, emekçi kitlelerle proletarya diktatörlüğü aygıtları arasındaki münasebetin bozulmasına ve sapmasına yol açabilirdi. Bu unsurların, bulundukları her alanda yapacakları şey; kitleleri politik iktidardan ve yönetim işlerinden uzak tutmak için ne gerekiyorsa yapmak olacaktır.
Uzun bir süre parti çizgisine sadık gibi görünen bu oportünist unsurların, Bolşevik Parti’nin karşıdevrimden arınmak için örgütlediği saldırılardan, kendi konumlarını güçlendirmek ve emekçilerin sırtından aşırılıklar yapmak üzere faydalanmış olmaları da mümkündür.
Bolşevik Parti, 19. Kongre’de, hastalığın su yüzüne çıkan belirtilerinden kalkarak kendisini tehdit eden tehlikelerin farkına varmıştı. “Sentez Raporu”nda şunlar belirtiliyordu:
“Tabandan tavana kadar bir eleştiri ve özeleştiri sürecine girmek büyük önem taşıyor. (...) Hatalarımızın eleştirisi önünde ayak bağı olanları, eleştiriyi etkisiz kılmak için çabalayanları ve eleştiri karşısında yeminli düşmanları ilan etmek ve onlara karşı acımasızca savaşmak gerekir.”
Stalin, Mart 1953’te öldü (19. Kongre Aralık 1952’de yapılmıştı). Troçkizme ve Buharinizme karşı yaptığı gibi bu operasyonu da sonuna kadar götürmeye vakti kafi gelmedi. Ve böylece, yozlaşmış bürokrat unsurlar parti ve devlet organlarında elde ettikleri kademeleri, darbe için birer mevzi olarak kullanabildi. Düne kadar birer sapma, boşluk ya da nicel yanlışlıklar olarak görülebilecek şeyler, artık, Stalin’in önderliğindeki Bolşevik Parti’ye aykırı, ideolojik-politik bir çizgiye dönüştü, farklı bir karaktere büründü.

SOVYET DENEYİNDEN ÇIKARILACAK BAZI DERSLER
SSCB’de revizyonist ihanet ve onu takiben, sosyalist rejimin dejenerasyona uğrayarak kapitalist, emperyalist ve faşist bir rejime dönüşmesi, bazılarının iddia ettiği gibi kaçınılmaz bir kader ya da Marksist-Leninist teorinin doğasından kaynaklanan bir sonuç değildir. İnsanlık tarihindeki ilk sosyalist deneyin, kendi zayıflık ve noksanlıklarının gerçek, ama acı bir ürünüdür. Bu deneyin derslerinden yararlanmasını bilmek, sadece burjuvazi karşısında devrimin zaferi, proletarya diktatörlüğünün kurulması ve sosyalizmin inşası için değil, ama aynı zamanda sosyalizmin, ihanet karşısında korunmasının da garantisi olacaktır.
Görüldüğü gibi SSCB’de ihanetin doğuşuna yol açan en büyük tehlike, bürokratizm ve ondan kaynaklanan teknokrasi ve entelektüelizmdir. Dış saldırganlık neticesinde değil, bizzat proletarya devleti ve işçi sınıfı partisinin kendi içinde ortaya çıkan bir tehlikedir. SSCB’de olanların bir kez daha yaşanmaması için yapılması gereken, revizyonistlerin iddia ettiği gibi sosyalist rejimin ve Marksizm-Leninizmin yerine bir burjuva rejimini ve liberal teoriyi ileri sürmek değil; bütün sosyalist inşa dönemi boyunca Marsizm-Leninizmi rehber alarak, bazı sorunlara pratik ve teorik bakımdan daha büyük bir önem vermektir.
SSCB’deki ihanet, içerideki sınıf mücadelesine, en az dışarıya karşı verilen sınıf mücadelesiyle aynı düzeyde önem vermek gerektiğini gösteriyor. Dış düşman, sosyalizmi yıkma hedefine, ancak içeride dayanaklar bulabilirse ulaşabilir. İçerideki dayanaklar, mutlaka her zaman eski, yenilmiş sınıfların kalıntıları olmayabilir. Sovyet deneyinde de görüldüğü gibi, proletarya devleti ve partisinin saflarında ortaya çıkan yozlaşmış bürokrat unsurlar olabilirler. Sosyalist toplumda, antagonist çelişkiler bütünüyle yok olmaz, uzlaşmaz olmayan çelişmeler içerisinde var olmaya devam ederler.
Devlet ve parti saflarındaki ihanetin başlıca kaynağı olan bürokrasiye karşı mücadele şunları gerektirir:
Çürümüş unsurların doğmasına maddi kaynaklık yapabilecek nesnel faktörler üzerine eğilmek ve kontrol altına almak. Yani; şehirle kır, kafa emeğiyle kol emeği ve sosyalist mülkiyetin iki biçimi arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak, kooperatif mülkiyetini halkın mülkiyeti seviyesine yükseltmek için kesintisiz bir çaba içerisinde bulunmak. Üstyapıyı sürekli sağlamlaştırmak, proleter demokrasiyi genişletmek, geniş kitleleri toplumsal ve politik yaşamın örgütlenmesine her düzeyde katmak. Bu, Marksist-Leninistlerin proletarya diktatörlüğü çerçevesinde bazı temel ilişkilerle, uygun çözümler bulmak üzere ilgilenmesi demektir. Yani:
1- Parti yönetimi ile parti tabanı; bütün parti ile işçi sınıfı ve diğer emekçiler ve onların toplumsal örgütleri arasındaki ilişkiyi düzenlemek.
Burada hedef şudur:
– Oportünizme karşı mücadele ve ideolojik-politik eğitimin yetkinleştirilmesi, demokratik merkeziyetçilik ilkesinin dikkatli, uyanıkça uygulanması ve yönetimin taban tarafından denetiminin geliştirilmesi.
– Parti ile sınıf arasında demokratik ilişkilerin oluşturulması: İşçi sınıfını izlenecek politikaların oluşturulmasına ve ideolojik-politik mücadelelere katmak, partiye üyelerin alınması, atılması ve yönetici organların oluşumuna ilişkin görüş belirtmelerine fırsat yaratmak.
– Parti ile kitle örgütleri arasında demokratik ilişkilerin kurulması: Kitle örgütlerinin partiden gelen emirleri uygulayan idare aygıtlarına dönüşmesinin engellenmesi. Lenin’in belirttiği gibi, bu örgütleri “birer komünizm okulu” olarak ele almak gerekiyor.
2- Proletarya diktatörlüğü saflarında idari yapılarla, seçilmiş olanlar arasındaki ilişkiyi düzenlemek. Bu ilişkiyi iki açıdan ele almak gerekiyor. Birincisi, bütün devlet memurlarının seçim yoluyla göreve gelmeleri gerçekleşinceye kadar, önceliği, devlet aygıtlarına tayinle gelene değil, seçilmiş olana vermek.
İkincisi ise, bütün idari yapıları (hükümetten en ufak birime kadar) her bakımdan, seçilmiş olanlara tabi kılmak. Çünkü seçilmiş olanlar hem halkın iradesini temsil eder, hem de onun denetimine tabidir.
3- İdari yapılar ve seçilmiş olanlarla işçi sınıfı ve diğer emekçiler arasında, birincilerin ikincinin gerçek ve etkili bir denetimine tabi olduğu bir ilişki kurmak.
Bu çerçevede kadrolar sorununa ve kadroların kitlelerle ilişkilerine büyük bir önem vermek gerekiyor. Bu konudaki her sapma, bürokrasi için bir temelin oluşması anlamına gelir. Kadrolar bir işçi gibi yaşamalıdır. İdeolojik-politik formasyonlarına özel bir dikkat gösterilmeli ve üretime katılmaları sağlanmalıdır. Kadroların dolaysız kitle denetimine tabi tutulmalarının yanı sıra, idari aygıtın giderek küçültülmesi ve buradaki kadroların önemli bir çoğunluğunun üretime kaydırılması doğrultusunda çalışılmalıdır.
4- Merkezileşen (merkezileştiren) yönetim ile, yaratıcı kitle ve özgür taban inisiyatifi arasındaki ilişkiyi oluşturmak. Bu, kitlelerin ekonomik-sosyal ve kültürel planların hazırlanmasına, politik karar süreçlerine katılması anlamına gelir. Bu gelişimi engelleyen her girişim bastırılmalıdır.
5- Seçimle işbaşına gelen yapılar üzerinde işçi sınıfının, devleti ve partisi vasıtasıyla üstten denetimini ve alttan, dolaysız denetimini sağlamak. Bürokrasiye karşı mücadelede temel mekanizmalardan birisi de budur; etkili olmak, işçi ve köylü kitle kurumları aracılığıyla (işçi-köylü denetim komiteleri) yürütülmek zorundadır.
Bu değişik ilişkilere, doğru, Marksist-Leninist bir yaklaşım, sosyalist toplumda bürokrasiye karşı savaşın temel unsurudur.

-II-
BİR DENEYİN DERSLERİ ÜZERİNE BİR KEZ DAHA

Sosyalist hareket, iktidara yürüyen halk kitlelerini yönetmek bakımından olsun, sosyalizmin inşası konusunda  olsun çok uzun bir süreci kapsayan önemli bir tecrübe birikimine sahip bulunuyor.
Bununla birlikte özellikle ikinci konuda, talihsizlikler avantajları aşmış bulunuyor. Sonuç, işçi sınıfının, sosyalizmi inşaya giriştiği bütün ülkelerde iktidarı kaybetmiş olmasıdır. Yeni duruma gözlerini kapatan bir skleroza ve sekterizme düşmeden; sadece sınıfın çıkarlarını gözeterek diyalektik, materyalist ve devrimci bir ruhla derin bir eleştiri ve özeleştiriye girişmek ihtiyacı buradan doğmaktadır.
Marksizm için her dönemde en büyük tehlike, onu; kendini yeni gelişmelerle tamamlamayan, dönüştürmeyen ve gerçeğin karşısında değişmez dogmalara indirgeyen eğilim olmuştur ve bugün de öyle olmaya devam etmektedir.
Bu, Marksizmin  devrimci özüne aykırı bir eğilimdir. Marksizm,  yaşanan dönüşümlerin ve dünya ilerici hareketinin biriken tecrübelerinin ışığında teoriyi geliştirmek için kendini sürekli yeniler. Marksizmin devrimci yürüyüşünün sürekli yenilenmesinden bahsetmek demek, doğruluğu tecrübe ile kanıtlanmış ilkelerden uzaklaşmak anlamına asla gelmez.
Eleştiri-özeleştiri hareketi ne kadar derin, içten ve nesnel olursa, sonuçları da işçi sınıfına ve halklara yeni ufuklar açacak, kanlı kapitalistleri alaşağı etme, dünyayı değiştirme gücüne güvenlerini artıracak denli elverişli olacaktır. Hareketsizlik, taşlama ve Marksizmi bir dini davranış derekesine düşürmek, her türlü Marksist referansı ebediyen tasfiye etmeyi amaçlayan burjuva stratejisine destek olmak anlamına gelecektir.
Komünist hareketin yenilenmesiyle, işçi hareketinin ve ulusal kurtuluş hareketinin ilerlemesiyle yakından bağlantılı olan bu eleştiri-özeleştiri hareketi, bütün sosyalist deneyi masaya yatırmalı, yenilgiye neden olan ve felce uğratan faktörleri açığa çıkarmalıdır. Burjuvazinin sosyalizme karşı saldırıda şaşırtıcı bir şekilde, ekonomik gelişme, demokrasi, bireyin özgürlüğü, baskı gibi konuları öne çıkardığına dikkat çekmek gerekiyor. Tam da bu cephelerde kapitalizmi aşmak üzere gelmiş olan sosyalizmi, bu hedeflere varma yeteneğinden yoksun olmakla itham ediyor.
Sosyalizm, kapitalist üretim ilişkileri tarafından engellenen üretici güçleri özgürleştirmek ve gelişmelerinin önünü açmak için gündeme geldi. Buradan, üretim araçlarının, emeğin örgütlenmesi biçimlerinin, üreticilerin şahsi ve kolektif yeteneklerinin engelsiz bir gelişimini anlıyoruz. Sosyalizm; kapitalist toplumun utanmaz, ikiyüzlü, kinik sınıf sisteminin yıkıntıları üzerinde eşitlik ve adaleti gerçekleştirmek ve gerçekte yüzeysel ve baskıcı, sömürücü bir azınlığın demokrasisi olan burjuva demokrasisi yerine, geniş ve derin bir demokrasiyi yerleştirmek üzere geldi. Sosyalizm başka şeylerin yanı sıra, emekçiyi kendi ürününe yabancılaştıran ve makinenin basit bir eklentisine dönüştüren kapitalist toplumun dıştalayıcılığına karşı, bireyi özgürleştirmek için geldi. Bununla birlikte,  değişik kıtalardan milyonlarca insanın, uğruna mücadele ettiği ve en değerli varlıklarını feda ettiği; başlangıçta kapitalist sistemi kökten sarsan ve büyük başarılar elde eden (özellikle Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasının başarıları) sosyalizmin, yenilgisi ve gerilemesinin (kendinden önceki deneylerin eleştirisi üzerinden Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sadakatini ilan eden, kendini sosyalizmin canlılığının somut örneği olarak sunan ve yıkılıncaya kadar da milyonlarca ilericinin esin kaynağı olmaya devam eden Arnavutluk’un yaşadıkları da dahil olmak üzere) nedenleri üzerinde kafa yormanın tam da zamanıdır.
İşçi sınıfı ve ilerici güçler şu ikilem karşısında kaldılar: Toplumun maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması ve geliştirilmesi bakımından güçlü bir kapasiteye sahip olan sosyalizm; ağır bir kriz içerisindeyken, barındırdığı derin çelişkiler nedeniyle tarihsel olarak yok oluşa mahkum bulunan kapitalizm, bugün aşılmış olduğu halde yine de kendini yenileme ve yeni duruma adapte olma bakımından sosyalizme meydan okuyor gibi görünüyor.
Bu ikilemi yanıtlayabilmek ve şu temel soruya cevap verebilmek için, Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde meydana gelen gelişmeleri sübjektif gerekçeler ve komplolarla açıklayan  basit ve yüzeysel tahlilleri bir kenara atmak gerekir: İleri bir üretim sisteminden (sosyalizm) geri bir üretim sistemine (kapitalizm) dönüş, işçi sınıfı ve emekçi halkın kendi kazanımlarını savunmak doğrultusunda ciddi bir mücadelesi olmadan nasıl gerçekleşti? Başka bir deyişle, kitlelerdeki devrimci cesaret ve ruhun kaybolmasına, kendi aleyhlerine değişiklikler olurken tepkisiz bir yığına dönüşmelerine kim sebep olmuştur? Olup bitenler biliniyor. Ama bu duruma yol açan temel faktörler olmalı: Yönetim, işleyiş mekanizmaları ve anlayışları, hatalı ya da duruma uygun düşmeyen yetkiler. Bunları bilmek, anlamak, aşmak ve sosyalizme hem anlayışta ve hem de pratikte yeni bir hamle yaptırmak gereklidir. Bu sorunları uzun bir süre boyunca tartışılamaz ve değiştirilemez, ‘kesin ve tamamlanmış’ olarak değerlendirdikten sonra —ki bu tutum, sosyalizme teoride ve pratikte zarar vermiştir— şimdi de görmezden gelmek, hatalı olacaktır.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası deneyine dair somut birçok veriden yoksun olmamıza karşın, bu ülkenin ve ondan esinlenen diğerlerinin yenilgisinin nedenleri, bizce, birbirini izleyen ve tedrici olarak birikerek revizyonistler için uygun platformu hazırlayan bir dizi hata, sapma ve eksiklikte yatıyor. Revizyonistler iktidarı ele geçirmek, sosyalist inşaya tayin edici darbeyi vurmak ve işçi sınıfının iktidarını, içte bürokratik ve faşist, dışta yayılmacı ve emperyalist bir burjuva diktatörlüğüne dönüştürmek için bu hata, sapma ve eksiklikleri kullandılar. Varılan nokta ise, kriz ve şimdi yaşanmakta olan dağılma sürecidir.
Sosyalizmin inşasını baltalayan ve kapitalizme gidişe yol açan, bizce en başta politik faktördür. Yani sosyalist demokrasinin pratiği ile ilgili olanıdır. Başka birçok faktör arasından özellikle bu noktaya dikkat çekmemizin nedeni, devletin motor güç olarak (planlama, uygulama, denetim, iç ve dış gericiliğe karşı mücadele vb. alanlarda) sosyalist inşada oynadığı merkezi roldür. Dolayısıyla, devlet; işçi sınıfı ve halka ne kadar yakınsa sorunları çözme gücü ve “emekçilerin ekonomik kurtuluşunu garantileyecek açık politik biçime” (Marx) ulaşma gücü de o denli artacaktır.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizm konusunda bu çerçevede söylenilecek olan, bizce şunlardır:
1- Halk saflarına nüfuz etmek ve devletin burjuva rejimlerinde ve ondan önceki bütün sömürücü rejimlerde olduğu gibi işçi sınıfına ve halka yabancı, bürokratik bir aygıta dönüşmesini engellemek için halk kitlelerinin devlet işlerine, Lenin’in deyimiyle “tüm devlet yaşamının demokratik inşasına” gerçekten katılması şeklindeki sosyalist ilkelerin uygulanmasında Bolşevik Parti’nin başarısızlığı.
Lenin, bu hedefe varmak için şu üç temel tedbirin alınması gerektiğini belirtir: “Devlet memurlarının (fonksiyonerler) seçimle işbaşına gelmesi, ücretlerinin ortalama bir işçininki düzeyinde tutulması ve gerektiğinde emekçiler tarafından görevden alınabilmeleri.”
Eğer bürokratik bir azınlık, Stalin’in ölümünden sonra parti ve devlet yönetimine el koyabildiyse, bu, bahsedilen ilkelerin ve halk kitlelerinin devlet işlerine katılmaları ile ilgili diğer prensiplerin, ideolojik planda kabul edilmelerine rağmen, gereğince uygulanmadığını ya da tutarlı bir tarzda uygulanmadığını gösterir. Bürokratik aygıtın yaygınlaşması, çıkar gruplarının oluşması, buradan hareketle mümkün olmuştur. Üretim araçlarının ve başlıca bölüşüm mekanizmalarının devlet tarafından kontrol edildiği bir rejimde ise, bu tip sapmaların özel bir tehlike teşkil ettikleri açıktır.
2- Komünist Parti ile devlet arasındaki karşılıklı ilişki ve bunun bir parti-devlet ilişkisine dönüşmesi, pratikte her birinin görevlerine saygı konusundaki titizliğin ortadan kalkması. Sosyalist toplumda komünist partisinin yönetici rolü temel bir sorundur ve onsuz, sosyalizmin varlığı düşünülemez. Ancak yönetici rol, partiyi devlet ve toplumun üzerine çıkaran kanun maddeleriyle değil, halk kitleleri içerisinde faaliyet ve mücadeleyle, görüş ve eleştirilerin dinlenmesi ve değer verilmesi ile edinilir. Kanun maddeleri vasıtasıyla yöneticilik, devletin seçilmiş organlarını zayıflatır, hem bizzat parti içerisinde (çünkü devletin gidişatının kendilerinin tek tek parti üye ve organları olarak kitleler içerisindeki çabalarına değil, kanun kuvvetine bağlı olduğu fikri gelişir) ve hem de devlette bürokrasiyi güçlendirir. Seçilmiş halk temsilcileri ve geniş kitleler içerisinde kayıtsızlık gelişir.
Başka politik örgütlenmelerin olmadığı ya da yasaklandığı bir ortamda bu durum, önemli bir tehlike teşkil eder. Proletarya diktatörlüğü, zaman içerisinde bir parti diktatörlüğüne doğru evrilir. Tarihte ilk olan kazanımların ve zaferlerin elde edilmesi ise, özellikle geri bilinç düzeyine sahip olanlar başta olmak üzere genel olarak kadroların iktidarını güçlendirir.
Yöneticiler üzerinde kitle denetimi böylece zayıflar, parti; yönetici aygıttan ve giderek de genel sekreterden ibaret bir konuma geriler. Ve zamanı geldiğinde ise, sapmalara ve sosyalist meşruiyeti istismar eden oportünistlere, bürokratlara karşı çıkma ve direnme yeteneği gösteremez.
3- Sovyetler Birliği’nde devrimin gelişiminin özel koşullarının bir ürünü olarak ortaya çıkan tek parti olgusunu, bir sosyalist inşa ilkesi haline getirmek ve parti dışındaki her türlü politik oluşumu yasaklamak (1936 Anayasası).
Bu, teorik bakımdan yanlış, politik bakımdan da zararlı bir tutumdur. Toplumsal devrimden sonra (devrimden önce kurulmuş ve ona katılmış bir politik örgütlenme yoksa) ve özellikle de sosyalist inşanın ilk aşamasında, komünist partiden ayrı politik örgütlenme arzusu sadece gerici sınıfların kalıntılarının ve toplumu geriye götürmek isteyen karşıdevrimcilerin arzu ve isteği olarak görülemez. Komünistlerle çatışma içerisindeki bazı halk kesimlerinin veya şahısların da böyle bir isteği olabilir. İşçi sınıfının partisi gerici sınıfların kalıntılarının ve karşıdevrimcilerin önüne  barikat kurmakla birlikte, emekçilere örgütsel plan (parti, dernekler) da dahil olmak üzere her bakımdan en geniş olanakları açmalı, yeni doğan örgütlenmelerle ilişkilerini demokratik mücadele eksenine oturtmalıdır. Kuşkusuz eğer bu örgütlenmeler terörizme ve sabotajlara başvurur, dış güçlerle işbirliğine giderek halkçı meşruiyeti istismar etme ve sosyalizmi yıkma girişiminde bulunurlarsa, onlara yaklaşım da başka türlü olacaktır.
Tek parti üzerine yasanın politik bakımdan sonuçları olumsuz ve zararlı olmuştur. Çünkü ‘parti-devlet’ saflarında bürokrasinin yaygınlaşmasına olanak tanımış, sosyalizmin kaderinin sadece ona ve hatta bir kısım yöneticisinin tutumuna bağlanması sonucunu doğurmuş, halk kitlelerinin kendi hak ve çıkarlarını savunmak üzere müdahalelerini ve bunun için bağımsız mekanizmalar oluşturmalarını engellemişitr. Yöneticiler hayatta oldukları ve sosyalizme sadık kaldıkları müddetçe sorun yok, ‘aygıt’ normal olarak işliyor ve bazı tavır ve davranışları düzeltme, değiştirme imkanı var. Ama Stalin’in ölümünden sonra görüldüğü gibi, yöneticinin ölümü, ‘aygıt’ın bloke olması ve rayından çıkmasına yetti. Parti tabanı, işçi sınıfı ve bütün halk, tabii ki kendi çıkarlarını savunmak üzere ayaklanmaya hazır değildi.
Üstelik özellikle politik örgütlenme özgürlüğünden yoksunluk; yönetici kesimin tümü ya da bir bölümünde ortaya çıkan sapmaya karşı sosyalizmi savunacak güçleri de baltalar. Sapma içerisindeki yönetim ya da onun bir kesimi, sosyalizmin bir ilkesi olarak kabul edilen tek parti geleneğine yaslanarak her aykırı sesi ezme imkanına sahip olur. Halbuki, söz söyleme, toplantı ve gösteri özgürlüğünün yanı sıra politik örgütlenme özgürlüğünün bulunduğu koşullarda, sosyalizme sadık güçler daha elverişli bir ortamda direnebilecek ve işçi sınıfı ve kitlelerin alışkın olduğu, yürürlükteki meşruiyeti parçalamak isteyenlerin işi daha da zorlaşacaktır. Kruşçev ve ekibi, Sovyetler Birliği’ndeki bu durumdan (Komünist Parti dışındaki her örgütlenmenin kanunla yasaklanması); parti, devlet ve toplum üzerinde kendi iktidarlarını yaymak ve başkalarını ‘ihanet’ ve ‘sabotaj’ girişimi içinde olmakla suçlamak için yararlandı.
4- Kitle örgütlerini yasal planda ve pratikte partinin bir uzantısı durumuna getirmek, yasayla partiye bağlı yapılara dönüştürmek, bürokratik düşüncenin doğmasına olanak yaratır.
Çünkü bu durumda, parti militanları kitle örgütlerini yönetmek için bu örgütlerin saflarındaki kendi eylemlerine değil, yasanın gücüne yaslanacaklardır. Bu türden anlayışlar, bu örgütlerin saflarındaki iç demokratik işleyişi, canlılığı ve ortaya çıkan sapmalara karşı koyma yeteneğini de baltalar.
5- İşçi sınıfının artık ihtiyacı yokmuş, ya da sınıfın çıkarlarıyla işletme yönetimlerinin ve hükümetin çıkarları tam bir uygunluk içerisindeymiş gibi, grev benzeri bazı işçi haklarının iptal edilmesi (1936 Anayasası).
Bu, sınıfın kendi haklarına yönelecek bir saldırı karşısında silahsız bırakılması demektir. Revizyonist bürokrasi, Stalin’in ölümünden sonra, bu durumdan “sosyalizmin savunusu” adı altında sınıfın her türlü hareketini ezmek için yararlandı.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasından sapmaya, Stalin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren bürokrasinin ortaya çıkmasına ve bir sınıf olarak örgütlenmesine zemin hazırlayan bazı temel faktörler hakkında dikkat çekmek istediğimiz noktalar bunlardır. Bu hata ve zaafların boyutunu ağırlaştıran, Bolşevik Partisi’nin bu içten ihanetle başa çıkacak teorik bir hazırlığının olmamasıdır. Parti yönetimi sürekli olarak, tarımda kooperatif sisteminin yaygınlaştırılmasıyla birlikte sosyalizmin nihai zafere eriştiğine vurgu yapıyordu. Buharinci ve Troçkist muhalefetin ezilmesiyle birlikte, artık parti içerisinde bir sapmanın mümkün olmadığı ileri sürülüyordu. Tehlike sadece dıştan gelebilirdi (bir askeri saldırı). Her iki fikir de hatalıdır. Zira sosyalizm ancak, içte, gelişmiş, istikrarlı maddi bir temele sahipse ve emekçilere,  gelişmiş kapitalist ülkelerdekinden daha iyi bir yaşamı garanti edebiliyorsa nihai zafere erişmiş demektir.
Sovyetler Birliği ise, elde edilen tüm başarılara ve her alandaki nitel sıçramaya rağmen henüz bu durumda değildi. SSCB o dönemde ekonomik ve teknik bakımdan ileri kapitalist ülkeler seviyesinde değildi. Öte yandan nihai zafer, başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere birçok ülkede sosyal devrimin zaferine de bağlıydı. Toplumsal ilerleme, istikrar ve kapitalist kuşatmanın yarılması için elverişli koşullar ancak böylelikle doğabilirdi. Bu gerçekleşmedi. Ekonomik ve teknolojik bakımdan en ileri ülkeler, kapitalizmin egemenliği altında olmaya devam ediyordu.
Diğer yandan, içte bir sapma riskini öngörmemiş olmak, işçi sınıfının ve genel olarak emekçi halkın uyanıklığını sınırlamaktaydı. Kuşkusuz Sovyetler Birliği’nde sosyalist tecrübenin, içinde gerçekleştiği koşullar, oldukça zordu ve bu tür hata ve sapmaların ortaya çıkmasına elverişli bir atmosfer hazırlayarak olumsuz bir etki yaratıyordu. Bu, insanlık tarihinin ilk sosyalist deneyiydi. Bolşevik Partisi ekonomik, toplumsal, politik ve kültürel bakımından azgelişmişlikle sınırlanan bir çerçevede ve vahşi kapitalist kuşatma koşullarında zaferin yolunu açmak zorundaydı.
 İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi saldırganlığı ise, ülkeyi maddi ve insan gücü bakımından büyük bir tahribata uğratmıştı. Cephede hayatlarını kaybeden en iyi kadrolardan yüzbinlercesinin tecrübe, çaba ve hizmetlerinden mahrum kalınmıştı. Lenin ve daha sonra da Stalin’in önderliğindeki parti, geri Sovyet toplumunu ayağa kaldırma, içte ve dışta zor koşullarla çarpışarak kapitalist devletlerin seviyesine yetişme ve hatta onları aşma göreviyle karşı karşıya idi. Her şeye rağmen, parti, kısa süre içerisinde önemli zaferlere damgasını vurdu. Eğer belirtilen hata ve sapmalar olmasaydı, Sovyet deneyi ihanet ve başarısızlıkla sonuçlanmaz, uluslararası durum şimdiki gibi olmazdı.
Marksizmin devrimci ve eleştirel özüne dönüş ve bunun değişik sosyalist deneylerin ve bugünkü uluslararası durumun tahlilinde kullanılması, uluslararası işçi ve komünist hareketin toparlanması için de büyük önem taşımaktadır. Sovyet deneyi ile ilgili olarak ileri sürdüğümüz eleştiriler bu kapsama girer, yoksa bazılarının zannedebilecekleri gibi liberal bir çerçeveye değil.
Demokrasi, sosyalizmin özüdür ve bütün yapının her kademesinden geçen sinir olmalıdır.
Kapitalizm ise demokrasi karşıtlığıdır. Çünkü o, adaletsizlik üzerine, toplumun emekçi çoğunluğunun bir azınlık tarafından sömürüsü üzerine kuruludur. Revizyonizm olmadan kapitalist rejim, sosyalizmi tahrif etme ve kendini demokrat diye yutturma imkanı bulamazdı.
Geçmiş deneylerde burjuva saldırısını kolaylaştıran tüm hata, sapma ve zaaflardan arınmak, kazanımları her alanda sağlamlaştırmak ve insanlığın bütün ileri değerlerini sahiplenmek komünistlerin görevidir. Bütün bu kazanımları, eylem plan ve programlarında ifade etmek bir zorunluluktur. Komünistler esnek ve akıllı yöntemlere başvurarak, büyük yürüyüşlerini baltalayan engelleri aşacaktır.
Bu koşullarda komünistlerin uluslararası plandaki birliği, hayati bir önem taşımaktadır. Geliştirmek ve sağlamlaştırmak için bütün araçları kullanmak, görüş alışverişi, ortak program ve faaliyetler için çaba sarf etmek zorunludur.

(*) Yazının birinci bölümü, Hamma Hammami’nin “Karşıdevrim İçinde Bir Karşıdevrim” makalesinden (Sayfa 70-82, 89-92, Tunus 1988), ikinci bölümü ise “Sosyalizm Veya Barbarlık” makalesinden (Sayfa 75-95, Tunus 1992) alınmıştır.

TUNUS İŞÇİLERİ KOMÜNİST PARTİSİ (PCOT)