DEVLETİN YARADILIŞI
odern hükümet (devlet) bütün burjuva sınıfın
ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir"
(Komünist Partisi Manifestosu). Devlet, zorunlu bir kurum olarak ortaya çıktığından
beri toplumsal emek ürününü gasp ederek, ezilen sınıfın ürettiği
artı-değeri sermayeye çeviren sömürücü sınıfın
hizmetinde olmuştur. Böylece bir taraftan bu sermayenin işletilmesi,
diğer taraftan ise çoğunluğun çıkarlarına aykırı,
özel çıkarların korunması zorunluluğu ortaya çıktı
ve bir kamu gücü olarak örgütlenen ordu da dahil olmak üzere
bir dizi kurum yaratıldı. Antikçağda henüz toplumsal sınıflara
bölünmemiş eski toplulukların (tribus) kendilerini savunmak için
benimsedikleri silahlı halkın yerini, devlet zorbalığı
aldı. Bu zorbalık, Lenin'in "kutsal özel mülkiyetin bekçisi
ve kapitalist sistemin temel direği" olarak tanımladığı
burjuva ordusunun oluşturulmasına ve sağlamlaştırılmasına
neden oldu. Basit bir kabileler konfederasyonunun yönetiminde ve toprağın
kolektif mülkiyeti temeline dayanan ilişkilerin yerini, zaman içinde yeni
ilişkiler devraldı. Bu, iki temel nedene bağlı olarak gerçekleşti:
Birincisi, insanların daha doğrusu onların şeflerinin
yönetimi, yerini (Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
adlı eserinde belirttiği gibi), işbölümü ve sosyal sınıflara
bölünme olgusuna bıraktı. İkincisi, klanın bazı
elemanlarının diğerlerinden daha fazla gelişmesine neden
olan mal değiştirme olanaklarının artması oldu. Bu
klanlar, özel mülkiyeti kurumlaştırarak, ticari muamelelerden sağlanan
kazanç yükseldikçe daha fazla pay talep ediyorlardı. Devletin bu ilk
kuruluş girişimi, klan-topluluk ilişkilerini dağıtmayı,
klan üyelerini ayrıcalıklı ve ayrıcalıklı
olmayanlar olarak ayırmayı ve bu bölünme gereğince de bir klanı
diğerine karşı kışkırtmayı gerektirmekteydi.
Sömürücüler; toplumun, toplumsal emek ürününden yararlanma hakkını
engellemek için, özel mülkiyetin ürünü olan çürüme ve zorbalıkla
ele geçirme yolunu hakim kıldılar. Üçkağıt, şantaj
ve haksız mal edinme, uygarlığın başında
kendini gösterdi ve bunlar bugünkü modern burjuva girişimcilerinin doğuşunu
hazırladı. Engels; mülkiyetin özel ellerde toplanmasının,
her ürünün metaya dönüşmesinin yolunu açtığına dikkat
çeker.
Sanayinin, ticaretin ve zenginliğin hızlı gelişmesi, belli
bir sınıfın, diğer sınıfların aleyhine olmak
üzere bundan kâr elde etmesi, kâr elde eden sınıfın
temsilcilerinden oluşan devleti zorunlu kıldı. Gördüğümüz
gibi devlet; son tahlilde, egemen sınıfın emrinde olan silahlı
güçler aracılığıyla zorla mülk edinme ve çürümüşlükte
ortaya çıkıyor.
YOZLAŞMANIN SORUMLUSU EMPERYALİZMDİR
Ezelden beri var olan, zorbalık ve şantaj kullanarak kendisine ait
olmayan hizmet ve malları ele geçirme pratiği, kârlara kâr katmak için
emperyalizm tarafından devralındı. Lenin'in öğrettiği
gibi, kapitalizmin en yüksek ve son aşaması olan emperyalizm,
dejenerasyonun da zirvesini teşkil eder. Bu nedenle bu sınıf ve
onun faşist, sosyal demokrat ve revizyonist ajanları bu pratiğin
dışında ele alınamaz. J. Stalin'in ölümünden sonra
bu çürümüş ve yozlaşmış unsurlar SSCB'de iktidarı
ele geçererek Stalin'e, sosyalist devlet temeline ve proletarya diktatörlüğüne
karşı her türden iftirayı attılar. Aynı şekilde,
sosyal demokrat, burjuva devlet yönetiminde bazı mevkiler elde etmek
amacıyla yozlaşan Şili'li revizyonistler örneğinde görüldüğü
gibi, "halkın silahlı gücü ordu", "Şili'ye has
sosyalizm", "barışçı yoldan sosyalizme geçiş"
vb. tezler, işbirlikçiliğin zemini olarak kullanıldı.
Bugünkü burjuva devlet, tek kutuplu bir dünyada gereken yeniden konumlanmaya
paralel olarak, ABD emperyalizmi tarafından dikte edilen neoliberal planları
hayata geçirerek tüm kamusal görevlerden çekilmek zorunda olduğunu görüyor.
Sovyet sosyal emperyalizminin başını çektiği revizyonist
kampın çözülmesiyle ABD, ticaret rekabetini yoğunlaştırdı.
Bu durum emperyalizmin esas idarecileri olan uluslararası baş
ortaklara, kısa zaman dilimi içerisinde zenginliklerin büyük bölümüne
el koymayı, ve toplumsal maskeye dahi ihtiyaç duymamayı dayatıyor.
Şu anda ABD emperyalizminin demokrat parti yöneticileri, demokrat
parti taleplerini eziyorlar. Ve bu parti, öte taraftan son
esirgeyici devlet sözcüsü, büyük cumhuriyet programını oluşturuyor.
Daha önce de söylediğimiz gibi, kapitalist sistem; özel çıkar
lehine, özel girişimin ürünü artı-değerin ve toplumsal emek
ürününün özel ele verilmesidir. Bu olgu, gün geçtikçe daha da yoğunlaşıyor.
Emperyalizmin ve dünyaya yayılmış ortaklarının, çokuluslu
işyerlerinin sosyal demokrat, sosyalist ve revizyonist parti ve
kliklerden oluşan ajanlarının açgözlülüğü; pazarları,
doğal zenginlikleri ve emek değeri ele geçirmek için her türlü
çürümüşlüğü kullanmaya zorunlu kılıyor. Bu çürümüşlük,
özel sektörün elindeki sermayenin palazlanması için kullanılan
pratiğin yansımasıdır.
ŞİLİDE RÜŞVET (YOZLAŞMA)
Şili'de hükümetin ve işletme şeflerinin inandırmaya çalıştıkları
gibi rüşvet, kendi başına bir olgu değildir. Çeşitli
nedenlerle az tanınmış CUTUFA (Askeri Fon Şirketi),
Pinocheque (Pinochet'nin oğlu tarafındaan askeriye lehine yapılan
dolandırıcılık), ya da ünlü DAVILA (Codelco para dolandırma
olayı) ve ESVAL (Valparaiso Sağlık İşyeri) neoliberal,
dalavereli rekabet, anarşik üretim ve tekelleşme sisteminin ürünleridir.
(Diktatörlük döneminde, burjuvazi ve bu şefler arasındaki
dalaşma, devleti yönetme perspektifi karşısında ikinci
planda tutuluyordu). Şili'de rüşvet, Latin Amerika'da ve bütün
kapitalist dünyada olduğu gibi toplumsal bir olgudur.
Bu konuda, içyüzünü küçüklerin büyükler tarafından yutulmasının
oluşturduğu neoliberalizmin kendi çapulcu karakterini gizlemek için
kullandığı unsurların analizini yapacağız.
Bunlar aynı zamanda; üretkenlik, destekli gelişme,
makro ekonominin büyümesi gibi yalanlarla çokuluslu şirketler
tarafından da kullanılıyor.
Sahipleri sözde tüm Şilililer olan devlet şirketlerinin özel kişilere
yeniden dağıtımının masrafları düşürerek ürün
ve hizmet kalitesini artıracağı tamamen yanlıştır.
Çünkü özel şirketlere devredilen şirketler küçük ve orta ölçekli
şirketlerin dinamizmine sahip değildir; tam tersine, iktisap
edilmeleriyle birlikte tekellerin pençesine düşerler ENERSIS
konsorsiyumu tarafından alınıp YURASECK grubu tarafından (Şilideki
en önemli yabancı grup) işletilen CHILESTRA (elektrik kurumu) şirketlerinin
durumunu ele alalım.
ENERSIS, ülkede en büyük yabancı grup olan YURASECK tarafından yönlendiriliyor.
Denetleme komisyonu, antitekel kanunlarına aykırı bulduğu bu
satışa karşı çıktı ve sonuçta soruşturma
kapatıldı.
Bu konsorsiyum ESVAL ve EMOS (içme suyu şirketi)un satın alınması
sayesinde hiçbir rakibi bulunmayan bir tekeller toplamına dönüştü.
Bu tarzda biriken ve yoğunlaşan sermaye, kesin bir egemenliğe
sahip olduğu için gelişimin önüne set çeker, kalite ve fiyat
normlarını kendi çıkarlarına uygun olarak dayatır.
İşte bu nedenle önemli pazarlar, fiyat ve kaliteyi kendi çıkarlarına
göre dayatabilecek konumda ve tek kılavuzları uluslararası
tekeller ve ABD emperyalizmiyle bağları olan bir grup işverenin
eline bırakılırsa ve sözde hizmet kalitesini artırma adı
altında ürün düşürülürse, özel sektör eliyle devlet varlıklarını
rekabetçi acentalar arasında gerçek anlamda paylaştırmak
olanaksız hale gelir.
Bu söylediklerimiz Luksic grubunun, VTRnin yüzde 40ının satışı
yoluyla 316 milyon dolar değerinde bir yatırım
ABDli South Western Bell şirketiyle birleşmesiyle doğrulanmakta.
Bu birleşme, o dönemde ABD tekelinin ülke içi ve dışında
yayılma planlarına yardımcı olacak geniş erimli bir
ortaklık yaratmasına olanak sağlamıştır.
Benzer bir şekilde finans sektöründe, Credit Lyonnaisnin Arjantin kolu
(şubesi)nun gerçekleştirdiği alımla, sermayenin birleşmesi
ve uluslararasılaşması sözkonusu oldu. Credit Lyonnais, dış
yatırımlarda özellikle Latin Amerikada birlikte hareket etmek amacıyla,
İspanya Merkez Bankasıyla bir ortaklık kurdu. Bu grup için
bu gelişme, bölgedeki en önemli finansal holding olma düşünü
hayata geçirmek demekti.
Günümüzün bir başka genişleyen grubu, sigorta sektöründe
odaklandı; Cruz Blanca konsorsiyumu aracılığıyla
Kolombiya, Arjantin ve Peruda yatırımlar yaparak Cruz Blanca
International olarak yeniden yapılanan Cruzat grubu. Öte yandan aile grubu
Angelini, neredeyse yatırımlarının tümünü yoğunlaştırdı;
bunların en önemlileri SOCOROMAnın yüzde 85.56sı ve Andes
Gelişme ve Yatırımın yüzde 50sidir; Andes Gelişme
ve Yatırım aynı zamanda Angelininin ana girişimi olan
COPEC (petrol ve fuel A.Ş)in yüzde 60.1ini kontrol etmektedir. Elde
edilen son rakamlar sadece COPECin kârının yüzde 43 artış
kaydettiğini gösterirken, Celarauco şirketinin kârı ise, yüzde
130 arttı. Öte tarafta, Said ve Abumohor aile grupları, Andina birliğiyle
Latin Amerika pazarını tümüyle ele geçirmek için büyük bir yarışa
girdiler ve Mercosur tartışmalarında kendi görüşlerini
dayatmaya çalıştılar. Said grubu Arjantinde Mendozo Refrescos
ve Rosario Refrescos şirketlerinin kontrolünü ele aldı. Parque
Arauco (büyük toptan satış mağazaları) ise, Buenos
Aireste bir ticaret merkezi kurmaya başladı. Bolivyada ise, Masu
ve Sumar topluluğuyla (BHIF Bankasında da ortakları var) bir
ortak banka açtı ve Amerikan-Bolivya Bankasını satın aldı.
Sigorta sektöründe de Abumohor grubu, Peru ve Kolombiya sigorta pazarına
girerek sermayesini uluslararasılaştırmada yarışıyor.
Söylediklerimize bağlı olarak bu gruplar, Şilide ve bütün
Latin Amerikada tüm ulusal zenginlikleri talan etmeye hazırlanıyor.
Ve bunu da, ya demokratik yollarla ya da 1973te Şilide olduğu
gibi ateş ve kanla, neoliberal ve yeni kapitalist politikalar sayesinde gerçekleştiriyorlar.
Ezilen sınıfı talan etme politikası ise, başarılı
ve modern bir model olarak tanıtılıyor. Bu politika, tüm
bankaların özelleştirilmesi, konut, sağlık ve eğitimin
tümüyle özelleştirilmesi demektir. Ve buna, küçük ve orta büyüklükte
işletmelerin dağılması demek olan gümrük duvarlarını
da eklemek gerekir. Bu gerçek modern göçmen tüccarlar, çeşitli ülkelere
yerleşerek, bu ülkelerin işçi ve emekçi kuşaklarının
emeği olan ulusal zenginliklere el koyuyor ve çadırlarını rüşvet
ve dehşetle dolduruyorlar.
Ülke zenginlikleri, Şilinin kalkınması ve üretkenlik
gibi şarlatanlık ve bayağı yalanlarla, birkaç tekelin
elinde biriktiriliyor. Mesela, ticaret ve üretim sektörünün kilit işletmelerini
ve muazzam bir zenginliği elinde bulunduran üç şirket var:
Tablodan çıkan birinci sonuç, tekelleşmeye karşı kontrolün
etkisizliği ve daha da önemlisi ulusal ve uluslararası alanda pazarın
denetiminin çokuluslu şirketlerde, özellikle de Amerikan holdinglerine
ortaklık (joint-ventures) sistemiyle bağlı birkaç grubun elinde
bulunmasıdır.
Bu durum, zenginliğin özel ellerde yoğunlaşmasına ve yatırımların
kontrolünün de bunların elinde toplanmasına yol açıyor. Bu
zenginler nerede ve ne için yatırım yapılacağını,
geliştirilmesi gereken ürünlerin hangileri olduğunu, gümrük
politikasını, devletin kontrolünü, ucuz işgücü politikasını,
ülkenin çalışma hayatıyla ilgili politikasını
belirleyen reformları, ücret politikasını vb. kendi kâr hırsları
ve çıkarları doğrultusunda belirliyor. Ayrıca bu zenginler,
pazarın dışa açılması ve talanı için Amerikan çokuluslu
tekelleri tarafından koçbaşı olarak kullanılıyorlar.
Bu gerçeğin üstü, kitleleri (seçim yoluyla devleti kontrol edebiliyormuş
gibi) uyutmayı amaçlayan ve komediden başka bir şey olmayan göstermelik
seçimlerle ve burjuva demokrasisiyle örtülüyor. Halbuki devleti gerçekten
denetimleri altında tutanlar, bu ekonomik gruplardır. Bu gruplar bir
taraftan çevreyi, doğal zenginlikleri, hayvan ve bitkileri yağmalayıp
insanların yaşam seviyesini hiçe saydıkları gibi, işçi
sınıfını aşağılamayı sürdürerek,
ezilen sınıfları borç yüküyle boğmayı, mücadelelerle
elde edilmiş hakları geri almayı ve her şeyi uluslararası
düzeyde gericiliğin ve karanlığın emrine sokmayı,
askeri kastlarla işbirliği içerisinde kendi kontrollerine almayı
hedefliyorlar.
Komünist Partisi Manifestosunda, kapitalizm koşullarında
sadece, üretim araçlarını sürekli geliştirmek şartıyla
burjuva toplumunun yaşayabileceğini, aksi takdirde ise, gericileşip
yok olacağını okuyoruz. Kapitalizm çoktandır kendi karşıtına
dönüştü ve artık toplum lehine üretim araçlarını geliştirmek
bir yana, tam tersine; gerileyen, gerici bir pozisyona geçti. Kapitalizm
kendisinin aşılmasına karşı direndiği için, üretim
araçlarını ve hizmet kalitesini geliştiremez. Bugün güneş
enerjisini mekanik, elektrik, atomik vb. enerjilere çeviren usta buluşların
sadece savaşçı amaçlar için kullanıldığını
ve kitlelerin çıkarına olabilecek buluşların, burjuvazinin
çıkarları sarsılmasın diye satın alınıp,
gizli tutulduklarını ve sümenaltı edildiklerini görüyoruz.
Tahlil edilmesi gereken bir başka örnek ise, bu ticari grupların
denetiminde bulunan ve petrol ve benzin gibi enerji kaynaklarına bağımlı
olan taşımacılık sektörüdür. Bu grupların iflas
ettirdikleri devlet elektrikli taşıma sistemine karşı ve
kendi şirketlerinin kârı için yürüttükleri kavgada sendika yöneticilerini
rüşvet yoluyla nasıl satın aldıklarını görüyoruz.
Ve buna da yolcu sayısındaki düşüşü, haksız rekabeti
ve şoförlerin işten atılmalarını gerekçe gösteriyorlar.
Bu sav tamamiyle yalandır. Çünkü işten atmalar kapitalizmin ve bir
avuç milyarderin daha fazla kâr hırsının ürünüdür. Halbuki
planlama, havayı kirletmeyen araçların kullanılması ve gerçek
işçi denetimi; işsizliğin ortadan kaldırılmasına,
yaşam seviyesinin yükseltilmesine ve zenginliklerin rasyonel kullanılmasına
olanak sağlayacaktır.
RÜŞVETİ YÖNLENDİRENLER ÖZEL ŞİRKETLERDİR
Özel şirketlerin egemenliği altındaki devlet, ezilen sınıfların
mücadelesini bastırmak ve kendi çıkarları doğrultusunda
tekelleştirdiği kamu giderlerinden sıyrılmak için planlar
yapıyor. FLASCO (Latin Amerika Ticaret Vakfı)nun açıklamalarına
göre, bugün özelleştirilmiş olan işletmelerin verimlilik
derecesi 1.500 milyon doları aşıyordu. Özelleştirilen bu işletmelerin
ancak 170 milyon dolar vergi verdiğini biliyoruz. Burada merkezi plana bağlı
proletarya devletinin hizmetinde olan bir işletmeden değil, burjuva
devlete bağlı şirketten bahsediyoruz. Bu veriler, özel şirketlerin
daha rantabl (verimli) olduğu şeklindeki tezi yalanlıyor. Bazı
durumlarda daha verimli olabilir ama, halk ve devlet lehine değil tabii.
Verimliliğin halkın lehine olabilmesi için, bu şirketlerin
devlete ödediği vergilerin yoksulların yaşam koşularının
düzeltilmesi için yatırımlara yönlendirilmesi gerekir.
Mevcut koşullarda ise, bir avuç sömürücü büyük bir verimlilik elde
ediyorlar ve devlet bürokrasisinin giderleri, toplumsal patlamaları kana
boğmak amacıyla polis ve askeri gücün beslenmesi için gelirlerinin
çok az bir kısmını vergi olarak ödüyorlar.
Özel sermaye dünyanın sonu ideolojisiyle, giderek kendi ulusal
zenginliklerine ve ürünlerine başvurma perspektifini yitiriyor. Kısa
bir süre sonra devletin elinde sadece bir yığın kamu kurum ve büroları
kalacak. Örneğin eğitim, Eğitim Bakanlığının
kontrolünden çıkarılıp, belediyelerin kontrolüne verilecek.
Şimdiden her belediyede bu görev doğrultusunda bölümler oluşturuldu.
Bu ise, bütün belediye bürolarında sadece akıl almaz bürokrasiye
yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün kademelerdeki devlet memurlarını
da içine alan rüşvet ağını yaygınlaştıracaktır.
Bu, merkeziyetçiliğin ve devlet kontrolünün daha da azalması anlamına
gelmektedir.
ŞİLİ BURJUVA DEVLETİ ÜLKENİN SATIŞINI
NASIL GERÇEKLEŞTİRİYOR?
Özel şirketlere ve dolayısıyla da çokuluslu
tekellere devrederek. Mercosur çerçevesinde Brezilya, Paraguay, Uruguay,
Arjantin ve Şili arasında yapılan yeni anlaşmayı ele
alalım. Bu anlaşma Şiliye, gümrük tarifelerini yüzde 20-35
oranında düşürmesini dayattı. Ekonomik ve mali görevliler,
patronların çıkarlarının bekçileri gibi davranarak anlaşmayı
imzaladılar. Çünkü bu anlaşma, yukarıdaki tabloda da adı
geçen ve Arjantin, Peru, Bolivya ve Kolombiyadaki elektrik, gaz, içme suyu
vb. gibi enerji kaynaklarında da büyük çıkarları olan bazı
tekellerin kârlarını fevkalade artıracaktır. Leninin
dediği gibi sermaye, ulusal sınırları aşarak diğer
ülkelere aktarılmakta ve uluslararası tekeller oluşturmaktadır.
Bu durumda, ürünlerini daha düşük vergilerle ülkeye sokan büyük
tekeller, bunları dışarıda ürettikleri için çok daha kârlı
çıkacaktır. Borçlanacak olanlar ve rekabet edecek gücü olmayanlar
küçük ve orta üreticilerdir. Bugün küçük üreticiler zaten borca boğulmuş
durumda. Düşük gümrük tarifeleri bunların rekabet edebilme olanağını
ortadan kaldırdı.
Burjuva devleti, her türlü hile ve rüşvete başvurarak, özel
ellerde bulunmayan, rekabeti frenleyen ve belli sosyal yükü olan işletmelerden
kurtulmaya çalışıyor.
Başka bir deyişle, bu politikanın gelecekle ilgili herhangi bir
planlaması yoktur ve çıkmazdadır. Şili halkının
zenginliklerini, denizaltı ve yeraltı kaynaklarını tümüyle
yok etmek için daha ne kadar zaman gerekecek? Bir kuşaktan fazla değil.
Şu örnek, gerçeği yeterince ortaya koyuyor: Ülkemizin güneyinde
her gün yedi futbol sahası büyüklüğünde ormanlık alan yok
edilmektedir. Orman katliamı büyük doğal felaketlere yol açıyor.
Özet olarak neoliberalizm, kapitalizmin vahşi ve modern yönelimidir. Sonuç
olarak, emperyalizm bütün ülkelere ve bayağılıkta yeterince gönüllü
üçüncü dünyanın ekonomik gruplarına kendi yasasını
dikte ediyor. Bu bahsettiğimiz ulusal gruplar, her şeyi ele geçirmek
için kıran kırana bir yarışa girdi. Bu yarışta
da, emperyalizmin temsilcileri, bütün ezilenlere ve işçi sınıfına
öncülük eden, bu durumun açık bir şekilde analizini yapan partinin
önderlik ettiği devrim tarafından ezilecekler.
Ulusal değerleri özel ellere, sonuç olarak emperyalizme transfer etme örneğini
CORFU (Gelişme Locası)da görüyoruz. Ulusal gelişmede anahtar
rol oynayan bir dizi şirketin kontrolü ve yönetimiyle görevli devlet
elindeki bu kuruluş ya kısa bir sürede özelleştirilecek ya da
Frei ile yapılan anlaşmada olduğu gibi, görevi en asgariye
indirilecek. COLBUN (maden işletmeleri), ve sağlık işletmelerinin
satışları yapılıyor, çünkü, bu şirketler olağanüstü
kâr elde ediyorlar (1995te bu işyerlerinin yüzde 98i 80 milyar
pesoya ulaştı). Devlet işletmelerinin transferi, CODELCO (deri
işletmesi)da olduğu gibi (Holdingler ve çokuluslu şirketlere
katılımla elde ettiği mal varlığı, 2500 milyon
doları geçiyor). Ve bu, dolaylı yapılıyor. Çokuluslu
şirketlere katılımla birlikte ücretli kitlenin ve devletin sırtında,
özel sektör lehine kârlar yükseliyor ve kararları kontrol etme olanağı
tanınıyor.
a) Bir şirketi yönetmek ve çalışması hakkında karar
sahibi olmak için, şirketi tümüyle satın almak gerekmiyor. Çünkü,
bir şirketin fiyatı ile iki şirket, yüzdesine ortak olmak kaydıyla,
kontrol edilebilir.
b) Zararlar ise, devlet ve küçük şahsi yatırımcılar tarafından
eşit bir şekilde karşılanıyor.
c) Holdingin alımı sırasında, öngörülenin tam tersine; kârlar,
devlet ve hazinenin ortaklığıyla aynı oranda yatırıma
yönelmiyor.
Bu anlamda örneğin Frei, son konuşmasında stratejik bir ortaklığın
COLBUNla birleşmesi sürecinin başladığını
duyurmuştu; belli ki, bu sektördeki rekabeti daha da şiddetlendirme
kaygısı güdüyordu. Bu şirketin hemen 440 milyon dolarlık,
yıllık ise 100 milyon dolarlık yatırım yapmaya girişmesi
gerekiyor. Bu konuda devlet kontrolünün nasıl sağlanacağı
belli değil.
Çünkü CORFUya göre, devletin, şirkette önemli oranda pay sahibi
olmasına karşın, pazar değerine göre, bir ortağın,
şirketin yüzde 50sinden daha az bir hisseye sahip olması durumunda
kontrolü açık bir şekilde yapamayacağı ilkesine göre
denetimi sağlaması mümkün değil. Esas sorun ise, devletin ve
CORFUnun, önemli oran deyince neyi kastettiğidir. Yüzde 49 oranlık
pay önemli sayılabilir ama, kontrolü ortak şirkete düşebilir.
Yani, devlet kontrolü üzerine yapılan söylevler yalandan başka bir
şey değil. Bunu yapabilmek için, düzenleyici bir çerçeve ve bu
sektörde, tam yetkiyi hayata geçirmek gerekir. Vergi ödemeye gelince, özel
şirketler, gizli pazarlıklarla, maliye memurlarının sessizliği
ve ortaklığıyla, stratejik yatırımlar şebekesini
kurdu. Ücretleri daha yüksek olsa da, yeterlilik belgeleriyle, yurtdışında
yüksek kurslarla, özel seminerlerle profesyoneller satın alınıyor.
Bilirkişi muhasebe kabinesinde üç yıl çalışmış
bir profesyonel, kamuda kazandığının iki katıyla, özel
bir şirkete girebiliyor. Sonuç olarak, önemli bir kalifiye kesim, özel
sektöre geçiyor.
Büyük gürültü koparan vergi toplama örneğini ele alalım. Bu
olayda Amerikan sermayesi ve Dünya Bankası öyle birleşmişti ki,
kukla hükümet, ulusal kuruluşların sorumluluğunun sınırlanmasında
işbirliğine gitti.
Çünkü Dünya Bankası, kredi sorumlusu aracılığıyla
vergi toplamayı diğer şirketlere bırakmadı.
Şili hükümeti bu olaya hiç karışmadı. Çünkü, Dünya
Bankası Şiliye son beş yılda, 741.3 milyon dolara ulaşan
12 kredi vermiş durumda. Bu anlaşılır nedenden dolayı,
bu kuruluşa yapılan itirazların hepsi, dostane tartışmalarla
sonuçlanmış ve Dünya Bankasının, tarihinde hakemlik
yaptığına rastlanmamıştır. Ve sonuçta,
sorumlulukları sınırlama işlemleri, Dünya Bankasının
emrinde kalmıştır. Vergiden kaçırılan miktarın 14
milyon dolar olarak hesaplandığını hatırlamakta yarar
var.
Sonuç: Rüşvet olgusu, özel mülkiyete dayalı, bütün kapitalist
sistemi ve burjuva devlet sistemini kapsayan toplumsal bir sorundur. Toplumsal
üretimin kamulaştırılması özel kesimin kontrolünden
kurtulamaz. Para ve çürüme ile, kapitalizm yeni bir toplumsal iktidar kurmuş,
Marx ve Engelsin belirttikleri gibi, Burjuvazi, bugüne kadar saygıdeğer,
kutsal işleri, doktorluk, hukuk, papazlık, şairlik ve bilimadamlığını
ücretleştirdi. Burjuvazi, aile ilişkilerini çevreleyen duygusallığı
tahrip ederek, bu ilişkileri basit para ilişkisine indirgedi. (Komünist
Partisi Manifestosu). Bugün, rüşvet, bütün kapitalist sistemi hayalet
gibi sarmış durumda. Burada, sadece seyretmekle yetinmek sözkonusu değildir.
Bu, Atinada, ilk demokrasinin ortaya çıkmasından ve varlıklarını
daha da zenginleştirmek ve mülksüzlere karşı savaş açmak
için kurulan polis devletinden bu yana böyledir.
Bugün, ülkemizde, bu toplumsal olgu; hükümette, belediyelerde, özel ortaklıklarda
ve devlet içinde gün gibi ortada ve fuhuş, kaçakçılık için
parayı temize çıkarmada kullanılıyor. Biz komünistler, bu
olguyu sadece teşhir etmekle kalamayız, bütün kitle cephe ve örgütleriyle,
bilinçli Şilililerle, halkçı ve gerçek devrimci alternatiflerle,
proletarya ahlakıyla, memurları sınıf ve ulusal gelişmenin
hizmetine giren bir devlet kurana kadar; sonuna kadar mücadele edeceğiz.
ŞİLİ KOMÜNİST PARTİSİ (PROLETER EYLEM)