MEKSİKA


SERBEST TİCARET ANLAŞMASI’NIN VE NEOLİBERALİZMİN PENÇESİNDE

Marksist-Leninistler için mevcut durumun teorik analizinin yapılması, burjuva entelektüelleri arasında ya da üniversite çevrelerinde moda olduğu gibi ampirik, pozitivist bilgiler vermek ve görünüşte tarafsız bir şema oluturmak üzere entelektüel bir ‘araştırma’ yapmak anlamına gelmez. Marksist-Leninist teori, doğası gereği ve burjuva toplumunun radikal bir eleştirisi üzerinde yükseldiğinden, geleneksel burjuva düşüncesinin bütün biçimleriyle kendi arasında bir çizgi çeker. Bu, gereksiz teorik farklılıklardan değil, komünist teorinin kendine ait perspektifleri ve devrimci içeriğinden dolayı böyledir.
Marksist-Leninistlerin teorik faaliyeti, onu yürütenin boş duygularının tatminini amaçlayan kapalı kapılar ardındaki bir araştırmaya indirgenemez. Aksine; komünistlerin teorik çalışması, işçi sınıfına bir katkıdır. Onun kurtuluş yolunu aydınlatır ve sadece komünistlere de değil, devrimci harekete aittir.
Maddi temeller üzerine oturmayan, pratiği ve komünizmin zorunluluğunu yansıtmayan, yani komünist devrim önündeki engellerin aşılmasına katkıda bulunacak sorunları ele almayan bir teorik çalışma, kaçınılmaz olarak kapitalist ilişkilerin yeniden üretilmesi çerçevesinde kalacak ve onun yıkılmasına yardımcı olmayacaktır. Bu; sistemi değiştirme perspektifine sahip olmayan, şu veya bu şekilde onun nimetlerinden faydalanan küçük burjuva ve üniversite aydın çevrelerinin ve sınıf mücadelesinin gelişimi üzerine mükemmel tahliller yapan ‘marxolog’ların tutumudur.
Marx, kendisinin en büyük katkısının bu noktada olmadığını, çünkü kendisinden önce değişik burjuva aydınlarının sınıf mücadelesini keşfettiğini ve üzerine tahliller yaptıklarını belirtir. Onun en büyük katkısı; kapitalist toplumun tahlilinden kalkarak, proletaryanın devrimci diktatörlüğünün tarihsel zorunluluğunu ortaya koymuş olmaktır.
“Benim yeni yaptığım şey şunlardan ibarettir:
1- Sınıfların varlığının sadece gelişmenin belirli tarihsel aşamalarına bağlı olduğunu,
2- Sınıflar mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götüreceğini,
3- Bu diktatörlüğün, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma  doğru gidişte bir geçiş dönemi olduğunu göstermektir.” (Marx, “Weydemeyer’e Mektup, 5 Mart 1852”).

‘Marxolog’lar ve burjuva teorisyenleri, aktüel gerçeğin ‘derin’ bir açıklamasını yapabilirler. Fakat biz; komünist teorisyen ile, ‘eleştirel’ bir inceleme gerçekleştirenler arasında net bir ayırım yapmalıyız. ‘Marxolog’ ve ‘eleştirmen’ler sermayenin gelişimini izah edebilir ve günlük olarak liberal gazete köşelerinde, insani bazı kuruluşların yaptırdıkları anketlerde ortaya konan kapitalizmin bazı olumsuzluklarından şikayetçi olabilirler. Fakat kapitalizmin çelişkilerinden bahsetmek ve onlardan şikayetçi olmak, kendi başına devrimci bir tutum değildir.
Marksizm-Leninizm ruhu ile kitabi olanı birbirine karıştırmak, Marksist-Leninist teorinin asıl dayanağının devrimci perspektif ve burjuva toplumunun teorik ve pratik olarak toptan eleştirisi olduğunu unutmak demektir. Sadece biçimsel ve skolastik tarzda itiraz yetmez, komünizm için mücadele etmek gerekir. Komünizmin tarihsel zorunluluğu kabul edilse bile, asıl olan, Marksist-Leninist teorinin pratik neticeleridir. Soyut ve biçimsel bir itiraz yetmez, işçi sınıfının partisinin inşası ve sosyalist devrim için mücadele gereklidir. Bu ise; otomobil üretir gibi kitap üreten burjuva entelektüellerinin ve ‘marxolog’ların yaptığı gibi kapalı kapılar ardında, odalarda, salonlarda, kahve köşelerinde yapılacak iş değildir.
Marksist-Leninist teori; bütün burjuva dogmaları, mitleri ve idolleri tahlil ederek, eleştirerek ve deşifre ederek devirir. Marksist-Leninist teori, komünist militanın pratiği ile kopmazcasına birbirine bağlıdır. Marx, Engels, Lenin, Stalin devrimci pratikten hareketle ve ondan söz ederek, işçi sınıfı ve partisinden ayrı ele alınamayacak sorunlardan bahsederek, önemli teorik sonuçlara varmışlardır. “Devrimci pratiğe bağlanmayan teori amaçsız kalmış demektir. Yolu, devrimci teori tarafından aydınlatılmayan pratiğin kör olduğu gibi.” (J. Stalin, “Leninizmin Sorunları”).
Meksika Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’nin 17. kuruluş yıldönümü vesilesiyle kaleme alınmış olan bu metin; sosyalist devrim yolunda ilerlemek için bugünkü aşamada partinin görevlerini planlamayı ve güncel gerçeğin tahliline bir katkı yapmayı hedeflemektedir.

-I-

Marksist-Leninist teorik bakış açısına göre kapitalizm, birbirini izleyen ‘refah’ ve çözülme, çürüme periyotları şeklinde çelişkili bir gelişme göstermektedir. Bu değişik periyotlar, üretimi katlama ve sermayeyi artırma zorunluluğunun ürünleri ve aynı zamanda da üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın sonuçlarıdır. Burjuvazinin kâr oranlarını koruma bakımından daha fazla zorluklarla karşılaştığını gözlemliyoruz. Marx, kapitalizmin sürekli krizlerinin “geçici ve şiddete dayalı çözümler olduğunu, mevcut çatışmaların bozulan dengeyi bir süre için yeniden tesis eden şiddetli çıkışlar” (Marx, “Kapital”, cilt 3, s.247) olduğuna işaret etmekteydi. Fakat kapitalizmin gelişmesi, özellikle emperyalizm aşaması, krizleri daha uzun süreli, daha derin ve krizin yükünü taşıyan işçi ve emekçiler için daha olumsuz sonuçlar doğurdu. Felaket (ağır kriz) ve refah dönemleri arasındaki periyot giderek kısaldı ve dünya ekonomisi üzerindeki aşırı üretim tehdidi daha da somutlaştı.

-II-

Kapitalizm dünya çapında, ancak iki savaş arası dönemle ve büyük depresyonla karşılaştırılabilecek denli bir ekonomik kriz döneminden geçmektedir.
Savaş sonrası dönemin hızlı gelişme aşmasından sonra, bu ekonomik kriz ’70’li yılların ortalarından bu yana, özellikle de 1990’dan bu yana derinleşiyor ve bizzat büyük emperyalist güçleri de vuruyor. ABD, Japonya, Almanya ve tabii ki Yankee emperyalizmine özellikle bağlı Meksika gibi ülkeler de dünyayı sarsan ekonomik sorunlardan azade değiller.
Bugünkü dünya ekonomik krizinin karakteristiklerinden birisi, üretimin yeniden yapılandırılmasıdır. Üretici güçlerin gelişmesi, kapitalizmin gelişiminde önemli bir rol oynayan otomobil, elektronik, tekstil, demir-çelik, petrol vb. gibi sanayi dallarında bir durgunluğa ve hatta gerilemeye yol açarken; robotik, biyoteknoloji, telamatik, bilgisayar vb. ‘yeni’ sanayi dallarında bir gelişme ve ilerlemeyi de birlikte getirdi. Bu süreç, burjuvazi saflarında, hegemonya ve pazarlar için eşi görülmedik mücadeleleri de (askeri alan da dahil olmak üzere) gündeme getirdi.
Bugünkü ekonomik krizin bir başka özelliği ise, geçmişte emperyalist ülkeler yeni sömürgelere yatırım yapar ve sermaye yatırdıkları ülkelerdeki talebi karşılamak üzere üretim yaparken, şimdiki eğilim sermayeyi ‘globalleştirmek’, sadece mal üretiminin bazı bölümlerini, çoğu durumda emperyalist ülke pazarlarına yönelik olanını ‘ihraç’ etmektir. Böylece yeni sömürgeci ilişkiler derinleşmektedir. Buna, işçi sınıfının kanını emen, spekülasyona başvurarak ve bağımlı ülkelerin ekonomilerini yağmalayarak, silah sanayiini ve uyuşturucu ticaretini geliştirerek kârlarını başdöndürücü bir hızla artıran mali sermaye örneğinde olduğu gibi, asalak sermayenin hegemonyacı yayılmasını da eklersek, dünya çapındaki mevcut krizin boyutları hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Meksika’da kriz, kendine has bazı özellikler taşımakla birlikte, hiçbir modern felsefecinin durduramayacağı gelecekteki proleter devrimlere ebelik yapan, emperyalist aşamada sermayenin genel krizi eğiliminden ayrı olarak ele alınamaz.

-III-

Meksika’da, kapitalizmin emperyalizm aşamasına özgü bütün karakteristikleri gelişmiş bulunuyor: İşçi sınıfı ve emekçi halk; sömürü, baskı altında ve sefalet içerisinde iken, üretimin ve sermayenin bir avuç burjuva tarafından denetlenmesi.
Sanayiyi, tarımı ve hizmetleri denetleyen büyük mali gruplar ortaya çıktı. 1995’teki ekonomik krizden yararlanan, aslan payını koparan büyük oligarşiydi. Bir avuç burjuva ile ezilen ve sömürülen geniş kitleler arasındaki uçurum daha açık çizgilerle ortaya çıktı. Sermayenin, gerçekte (emperyalistlerle işbirliği halinde) ülkeye hükmeden birkaç elde nasıl toplandığını, Serbest Ticaret Anlaşması’nın kimlerin çıkarı için imzalandığını daha net görebiliyoruz. Uygulanmakta olan neoliberal politikanın ve yüksek kâr oranlarının tehlikeye düşmemesi için anayasa değiştirildi (3., 27. vb. maddeler), kurumlar yeniden düzenlendi (milli güvenlik koordinasonu), EZLN, askeri tasfiye girişiminin hedefi durumuna getirildi, demokratik sendikacılığa darbeler vuruldu, şehirlerdeki halk hareketi ve köylü hareketi baskı altına alındı. Sermayenin merkezileşmesi süreci o kadar hızlandırıldı ki, Salinas ve Gortari yönetimleri döneminde Latin Amerika’nın en güçlü ve dünyanın ABD, Japonya ve Almanya’dan sonra dördüncü büyük gücü olacak melez bir mültimilyarder burjuvazi ortaya çıktı.

Ülke                    100 milyon dolardan fazla servet sahibi olanların sayısı

ABD                                        108
Almanya                                   46
Japonya                                    35
Meksika                                   24

“Proceso” dergisinin 817. sayısında yayınlanan bilgiler temel alınmıştır.

19 Aralık 1994’teki son devalüasyondan sonra süper milyonerlerin sayısı azaldı. Bu durum, yukarıda izah edilen eğilimi yalanlayan bir gelişme değil. Salinas’ın gölgesinde ortaya çıkan 24 oligarktan bugün 10 tanesi dünyanın en zenginleri listesinde yer almaya devam ediyor.

1- CARSO Y TELMEX grubundan Carlos Slim
2- TELEVISA’dan Emilio Azcarraga Milmo
3- CIFRA grubundan Jerenimo Arango Arias
4- CEMEX’ten Lorenzo Zembrano
5- IUSACEL’den Alejo Peralta
6- PENOLES’ten Alberto Bailleres
7- ALFA’dan Alfonso Romo Garza
8- ALFA’dan Bernardo Garzo Sada
9- MODELDO’dan Pablo Aramburzabala Ocaraney
10- MEXICO grubundan Jorge Larrea Ortega.
Meksika ekonomisi genel olarak yerli ve yabancı büyük tekellerin ritmine göre hareket etmektedir ve bu da, kapitalizmin emperyalist aşamasına has özelliklerden biridir. Meksika oligarşisisinin büyük tekelleri son yıllarda, üretimlerini ve kârlarını artırmak ve kriz nedeniyle iç tüketimin azalmasından doğan boşluğu doldurmak için Latin Amerika pazarına açıldı. Meksika burjuvazisinin büyük tekelleri ve sermayesi bugün, Latin Amerika pazarları için başka ülkelerin burjuvazileriyle amansız bir mücadeleye girmiştir.
Örnek:
1. Bimbo: Bu tekel Arjantin, Şili, Kosta Rika, Guatemala, Salvador ve Venezuela’da çeşitli sanayi dallarında faaliyet yürütüyor ve bu bölgede 200 milyon dolarlık yeni yatırım yapma planı var. Son dönemlerde Şili’de yeni bir 25 milyon dolarlık yatırım yaptı. Bimbo, Meksika pazarının yüzde 86’sını elinde tutuyor. Baird of Texas gibi Amerikan firmaları ile ortaklık kurmuş bulunuyor.
2- Dina: Bütün Latin Amerika’da Uno’nun montajı ve bayiliğini yapmaya başlayacak. Dina, İtalyan tekeli ile ortaklaşa kurulacak yeni işletmenin yüzde 65’lik payına sahip olacak (300 milyon dolar). Arjantin’de kamyon ve otobüs üretecek bir fabrika projesi bu yıl tamamlanacak.
3- Cementos Mexicanos (CEMEX): Venezuela Vendemos firmasının hisselerinin yüzde 60’ını elinde bulunduruyor. Yılda 330 bin ton kapasiteli bir devlet işletmesinin 10.7 milyon dolara satın alınması için Nikaragua hükümeti ile anlaşma yaptı.
4- Maseca: Dışarıya mısır unu ve tortilla satıyor. Meksika’daki satışları sadece yüzde 5,4 oranında artarken, Latin Amerika’ya yaptığı satışlar tam yüzde 64 oranında arttı.
5- Fomento Economico Mexicano (FEMSA): Eylül 1994’te Coca-Cola’nın Arjantin’deki işletmesinde şişeleme bölümünün yüzde 51’ini ele geçirdi (100 milyon dolar). Böylelikle bu pazarın geleceği hakkında karar sahibi olabilecek kadar etkinlik kurmuş oldu.
6- SITUR Grubu: Kosta Rika’da, Dominik Cumhuriyeti’nde ve diğer Orta Amerika ülkelerinde oteller zinciri oluşturacak.
7- Bufete Industrial: Şili ve Ekvador’da yatırımları var. Bu yatırımlardan elde ettiği gelirler, yılın ilk üç ayındaki toplam ciro içerisinde yüzde 41,9’u teşkil ediyor. Kosta Rika ve Nikaragua’da pazar kapma peşinde.
Görüldüğü gibi Meksika’nın güçlü bir ulusal burjuvazisi var. Arz ve talebin ‘serbest pazarı’ düzenlediği yönündeki masal, tam bir gevezeliktir. “500 büyük firma, ulusal ekonomik aktivite içerisindeki ücretlilerin yüzde 13’ünü, büyük işletmeler içerisindeki 337 firma ise yüzde 30’unu istihdam ediyor. Ekonomik konsantrasyon (yoğunlaşma) ileri düzeylerde gerçekleşiyor.
Örneğin, otomobil sektöründeki 1.044 işletmeden 6 tanesi bu sektörde çalışanların yüzde 62’sini, demir-çelik sektöründeki 133 işletmeden 10’u bu sektörde çalışanların yüzde 42’sini, tütün sektöründeki 55 işletmeden 2’si çalışanların yüzde 44’ünü, ulaşım ve komünikasyon sektöründeki 16.227 işletmeden 7’si çalışanların yüzde 54’ünü bağrında topluyor. Bazı tekellerin kendi sektörlerindeki ağırlıkları ise daha nettir. General Motors, Meksika Devlet Demir Yolları vb. bunlardan bazılarıdır.” (“Le Quotidien” dergisi, sayı 59, sayfa 42-44, Aralık 1993).
Serbest Ticaret Anlaşması’ndan aslan payını kapacak olanlar mali sermaye, büyük tekeller ve Amerikan emperyalizmidir. Meksika’nın toplam ithalatının yüzde 71-83’lük bölümü ABD’den yapılıyor. Ülkeden yapılan toplam ihracatın yüzde 70’ini ise 300 işletme gerçekleştiriyor (CEMEX hariç tutulursa). Meksika’nın giderek daha fazla mamul madde ihraç etmesi, bir zafer edasıyla sunuluyor. Ama öte yandan sermayenin yeniden yapılanması sürecinde ülke, büyük bir ’maquiladora‘ya (Meksika‘ya yerleşen ve dış pazar için üretim yapan yabancı işletmelere bu ad veriliyor) dönüşmektedir. Meksika’nın mamul madde ihracı 1988’de yüzde 16 iken 1992’de yüzde 12’ye düştü. Maquiladora’ların ihracı ise yılda ortalama yüzde 10 oranında artarak son üç yılda 15’ten 20 milyon dolara yükseldi. Bu tip işletmelerin çalıştırdığı işçi sayısı da 1995’in ilk üç aylık döneminde yüzde 10,1 oranında arttı.  Bu durum, ekonominin üretici sektörlerinde işsizliğin artmasına, krizin derinleşmesine katkıda bulunuyor. Burjuvazinin bizzat kendisinin de kabul ettiği gibi üretim sektörlerinin yüzde 60’ı gerileme (resesyon) içinde bulunuyor. İşletmelerin sadece yüzde 30’u ’94’teki büyük fırtınayı atlatabildi.
Burjuva hükümeti maquiladora sistemine büyük bir ağırlık veriyor. Aslında bu sistem, yeni sömürgeci süreci daha da derinleştiren, ülke ekonomisini başta ABD ve Japon tekelleri olmak üzere büyük tekellerin hizmetine daha fazla sunan bir sistemdir. Maquiladora’lar vasıtasıyla başta kadın ve çocuklar olmak üzere işgücünün sömürüsü  oranları daha da artmakta, işçi sınıfı saflarında  bölünme kışkırtılmakta, teknoloji transferi yapılmadığı gibi, bütün artı-değer, emperyalist burjuvazinin kasalarına akmaktadır.
Yukarıdaki tabloda da görüleceği gibi, son yıllarda gerçekleştirilen özelleştirmelerin hepsi de büyük sermayenin çıkarları için gerçekleştirilmiştir. Devlet tarafından satışa çıkarılan işletmelerin yüzde 20’si uluslararası büyük sermayeye peşkeş çekildi.
Bu iki tablo, liberal aydınların ve sosyal demokratların iddia ettiklerinin aksine, burjuva devletinin ekonomideki rolünün kaybolmadığını, ama iç ve dış pazarın büyük mali sermaye ve tekeller yararına yeniden düzenlenmesini garantileyen başka biçimler aldığını göstermektedir. Böylece Meksika burjuva devleti, neoliberal projeleri ve özelleştirmeleri karşısındaki bütün muhalefete rağmen, sermayenin kârlarını garantiye alma rolünü oynamaya devam ediyor.
Sermayenin birikimi ve ekonomik krizin bu koşullarında, egemen sınıfın bir kesimi (‘milli’ denen burjuvazi), emperyalizm ve mali burjuvazi tarafından ekonomik ve politik iktidardan uzaklaştırıldı. Sadece 1982-1993 yılları arasında 400 bin küçük işletme kapandı. 1.113 tekstil firmasından geriye, bugün sadece 157 tanesi kaldı. Yani 956’sı son yıllarda kapandı.
Meksika İşçi Konfederasyonu (CTM) tarafından yayınlanan istatistiklere göre, küçük ve orta büyüklükte 500 ayakkabı fabrikası iflas etti. Milli burjuvazi ’80’lerden itibaren, geçmişte yararlandığı ekonomik iktidardan giderek uzaklaştırıldı. Bugün milli burjuvazinin politik temsilcileri olan PRD ile revizyonist ve Troçkist akımlar bu nedenledir ki, anayasanın —mevcut anayasal çerçevede— yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. PRD tarafından önerilen ‘milli selamet hükümeti’ ve ‘milli demokratik konvansiyon’da ortaya atılan program, iktidarın egemenlerle paylaşılması talebi üzerinde yükseliyor. Liberal ideologlar tarafından yaygınlaştırılan bir başka mit ise, yabancı yatırımların sanayileşme ve yeni iş alanlarının yaratılması için zorunlu olduğu yönündedir.
Gerçekler ise tam tersini kanıtlıyor. Üstelik yabancı yatırımlar, üretici sektörlere değil, daha fazla kâr sağlayan mali spekülasyon alanına yapıldı. 1993’te devletin sunduğu yüksek faiz oranlarından faydalanmak üzere ülkeye giren milyonlarca dolar, mevcut mali krizi teşvik etti. Yine de dolaysız yatırımlar önemli bir rant kaynağı olmaya devam etti. Meksika derin bir ekonomik kriz içinde olmasına rağmen, ülkede faaliyet yürüten yabancı sermayeli firmaların dışarıya transfer ettikleri kâr, 1995’in ilk üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15 artarak 352,8 milyon dolara yükseldi. Krizden yararlanan asıl gücün, yerli ve yabancı büyük sermaye olduğu açıkça görülüyor. 1995 yılı için 30 milyar dolarlık bir açık öngörülüyor. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi ödemeler dengesi açıkları başdöndürücü bir hızla artıyor.  Burada Meksika firmalarının düşük teknoloji düzeyi gündeme gelmektedir. Meksika imalat sanayi, Ocak-Kasım 1994 döneminde dışarıyla ticari ilişkide 28 milyon dolarlık açık verdi. Bu miktar, ülkenin aynı dönemindeki toplam ödemeler dengesi açığından daha fazladır.
INEGI’ye göre bu aynı dönemde, ülke GSMH’sinin dörtte birini yaratan imalat sanayi sektörü, dışarıya 22 milyar dolarlık ürün sattı. Ama karşılığında 50 milyar dolarlık makine ve donanım satın aldı. 28 milyar dolarlık bu açık, dışarıya satılan her bir dolarlık mal karşılığında dışarıdan 2.27 dolarlık malzeme alındığını gösteriyor. Maquiladora sistemi burjuvazi için kârlı bir ticarettir. Meksika’da sanayide kullanılan hammaddelerin sadece yüzde 1.5’i ülkede çıkarılan hammaddelerdir.
Öte yandan ‘Chicago boys‘ların neoliberal teorilerine göre, krizden çıkmak için enflasyonu düşürmek, kamu borçlarını azaltmak, ücretleri frenlemek ve GSMH’yi artırmak gerekmektedir. Enflasyonu düşürme ve ücretleri sınırlama konusunda başarılı olduklarını belirtmek gerekir. Bu da, işçi sınıfının tepesinde, sendika bürokratlarıyla yapılan paktlarla kotarılmıştır. Öte yandan kamu yatırımları büyük ölçüde düşmüş, 1981’deki yüzde 10.3 seviyesinden 1993’te yüzde 4.3’e gerilemiştir. Canlı emeğin yaşaması, işgücünün yeniden üretimi için burjuvazinin yaptığı yatırım en asgari seviyesine düşmüştür. Madalyonun öbür yüzü ise, halkın artan hoşnutsuzluğunu bastırmak için burjuva devletin militarist yapısının mükemmelleştirilmesidir. Savunma bütçesi sadece 1995 yılında ’94’e göre yüzde 14.13 oranında artırıldı. Devletin bu bölümü geçen yıl 11.183,4 milyon peso yuttu. Bu yıl ordu ve polis için 12.764,4 milyon peso ayrılması programlanmış bulunuyor.
Carlos Salinas Gortari ve ekibi, GSMH’deki muhtemel bir artış üzerine yalan söylüyor. Zira, genel olarak işçi ve emekçilerin yaşam düzeylerindeki büyük gerileme ve aşırı sömürüye rağmen düzenli bir yükseliş sözkonusu değildir. 1990’da bir gerileme, ’94’te ise hafif bir artış gözlendi. Buna rağmen yine de 1990 seviyesine bile ulaşılabilmiş değildir.
Ernesto Zedillo’nun işbaşına gelmesinden bu yana, derinleşen ekonomik krizin bir mali krizi de provoke etmesi dışında ekonomik panoramada önemli bir değişiklik olmadı. Büyük balıkların kârla sıyrıldıkları 20 Aralık ’94’teki devalüasyon ve 21 Aralık’taki borsa krizinden itibaren burjuvazi, riske girmemeye çalışıyor. İleri sürdüğü ‘vatansever değerler’e rağmen, istikrarsızlık sinyallerini alır almaz, sermayesi ile birlikte dışarı kaçmayı yeğliyor.
 Burjuvazinin tanıdığı ve değer verdiği tek vatan, kârlarıdır. Sadece Ekim-Aralık 1994 tarihleri arasında Meksika’dan 10.107,6 milyar dolarlık sermaye dışarıya transfer edildi. Buna, devalüasyon gerekçe gösterilerek mal fiyatlarına yapılan başdöndürücü zamlar da eklendiğinde asgari ücrette yaşanan tahribat daha iyi anlaşılır.
Spekülatif mali sermaye, Meksika’da devlet desteğiyle kendine geniş bir pazar yaratmıştır. Hazine bonolarına verilen yüksek faiz, yerli ve yabancı spekülatörlerin iştahlarını kabartan bir özellik taşıyor. Bir taraftan ülkenin borçları artıyor, diğer taraftan da yine aynı nedenle emperyalizme bağımlılık zinciri daha da sağlamlaştırılmış oluyor.
Burjuva devleti ile mali sermaye arasındaki suç ortaklığı, yüksek faizli hazine bonolarının satışında Ekim-Aralık ’94 döneminde (mali krizin hemen öncesi) görülen büyük artıştan da anlaşılıyor. IMF’nin, Amerikan emperyalizminin, Avrupa ve Japon merkez bankalarının, Uluslararası Ticaret Bankası’nın vb. yapmış olduğu ‘yardımlar’, Jorge Ballestros, Adrian Sada Gonzales, Carlos Gomez (Meksika Bankacılar Birliği Başkan Yardımcısı), Alberto Santos de Hoyos (Nuevo Leon Senatörü) gibi büyük oligarkların elinde kalacaktır. Çünkü “Meksika’yı son on üç yılın en derin krizine sürükleyen ve borçlarını ödeyemez duruma düşüren yerli ve yabancı hazine bonosu sahipleri, bu yıl ellerindeki kağıtları devretmek kaydıyla 91.717 milyon yeni peso’yu ceplerine indirecekler.” (“La Jordana”, 7/2/95).
Hükümet, spekülatif mali pazara tahvil sürmeye devam ediyor. Sadece mart ayında 4.4 milyon yeni peso değerinde ve yüzde 92.5 faiz garantili yeni tahvil, mali oligarşinin kasalarını doldurmak için piyasaya sürüldü. Öte yandan binlerce ufak ve orta çaplı firma, mali sermayeye ödemek zorunda olduğu yüksek faizli borçlar nedeniyle iflas etmiştir. Sözde ‘milli burjuvazi’, emperyalizm ve mali oligarşinin kasalarını doldurmak için piyasaya sürüldü. Öte yandan binlerce ufak ve orta çaplı firma, mali sermayeye ödemek zorunda olduğu yüksek faizli borçlar nedeniyle iflas etmiştir. Sözde ‘milli burjuvazi’, emperyalizm ve mali oligarşi tarafından diz çöktürülmüş durumdadır. Fakat ekonomik kriz; ülkenin içinde bulunduğu aşırı borç yükü, spekülatif yatırımlar vb. etkenlerle daha derinleşse de henüz tümüyle dibe vurmuş değildir. ABD emperyalizmine bağımlılık daha açık bir özellik kazanmıştır. Sözde krizi aşma reçeteleri; limanların, havaalanlarının bile özelleştirilmesinde, CEMEX kârlarının aşırı artışında ve hatta mali sermaye planları için tehlike teşkil eden EZLN ve diğer demokratik hareketlerin askeri saldırı ile ezilmesinde olduğu gibi, harfiyen yerine getirilmektedir.
Özet olarak ulusal ekonomi; sermayenin, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere emperyalizm ve mali sermayenin elinde yoğunlaşması ile karakterize olan ağır bir kriz döneminden geçmektedir. ‘Ulusal işletmeler’ ve ‘milli burjuvazi’ tasfiye edilmekte, uluslararası tekellerin denetimi ve ödemeler dengesi açıkları artmakta, kamu harcamaları kısıtlanmakta, spekülatif yabancı yatırımlarda bir patlama yaşanmakta, sömürü, yoksulluk, sefalet ve açlık yaygınlaşmakta, işçi sınıfı ve emekçi halkın ölüm fermanı ilan edilmektedir. “Zenginliklerin belli bir kutupta birikmesi, kendi ürününü sermaye olarak üreten sınıfın saflarında da sefalet, aptallaşma ve ahlaki bozulmanın birikmesine yol açar.” (Marx, “Kapital”, cilt 1, s.546-547)
İşte birkaç örnek:
1- UNAM Ekonomi Fakültesi’nin verilerine göre “Meksika’da 1977 yılında nüfusun yüzde  51.9’u (31.528.913 kişi) yoksulluk içinde yaşıyordu. Bu rakam 1989’da yüzde 77.4’e (yani 60.581.562 kişi) yükseldi. Bugün ise Meksika nüfusunun yüzde 91.9’u (yani 77.845.051 kişi) yoksul kategorisindedir. Meksika bugün Latin Amerika’da sadece, nüfusunun yüzde 97’si yoksulluk içindeki Bolivya’dan daha iyidir ve dünyanın da en yoksul ülkelerinden biridir. 1989’da nüfusun yüzde 16.2’si (12.730.734 kişi) aşırı yoksul iken, bu oran 1992’de yüzde 30’a (25.496.682 kişi) yükselmiştir.” (“Analiz Merkezi Verileri”, Nisan 1993).
2- Artı-değer sömürüsü, zorbalığı giderek artırıyor. 1980’de GSYH’nin yüzde 36’sı ücretlilere, yüzde 64’ü burjuvaziye giderken, 1991’de ücretlilerin GSYH’den aldıkları pay, yüzde 22.1’e düşmüştür. Geriye kalanı burjuvazinin ve hükümetin kasasına akmaktadır.
3- Reklamı çokça yapılan eğitimdeki modernleşmeye ve anayasanın 3. maddesinin değiştirilmesine rağmen bugün ülkede hâlâ 16 yaşın üzerindeki 4.2 milyon kişinin okuma-yazması yoktur. 20.2 milyon kişi ilkokulu, 16 milyon kişi ortaokulu bile bitirmemiştir. Öğrencilerin sadece yüzde 54’ü (24.6 milyon kişi) ilkokulu bitirebiliyor. Bilim ve teknoloji için federal bütçeden ayrılan pay, 1980’de GSYH’nin yüzde 0.43’ü iken, 1993’te yüzde 0.38’e düşürülmüştür.
4- Aralık 1988-Aralık 1993 dönemi arasındaki beş yıllık sürede satın alma gücü, yüzde 55 oranında düşmüştür.
5- İşletmelerin tahrip edilmesi, iflasa sürüklenmesi sonucunda bugün çalışabilir nüfusun yüzde 27.8’i işsizdir. 1988-94 yılları arasında sadece 654 bin yeni işyeri açılırken, bu işyerleri için 6 milyon kişi başvurmuştur.
6- İşçi ve emekçiler için 6 milyon lojman açığı var.
7- Proletarya açısından ‘üretkenlik’; çalışma koşullarının kötüleşmesi ve daha fazla çalışmak anlamına geliyor. 13 milyon 192 bin emekçinin haftalık çalışma süreleri 35 saatten 48 saate çıkarıldı. Asgari ücretle 35 saat çalışanların sayısı sadece 3 milyon 464 bin kişidir. Neoliberalizmin ve Serbest Ticaret Anlaşması’nın işçi sınıfına ve emekçi halka sunduğu cennet işte budur.

MEKSİKA KOMÜNİST PARTİSİ (MARKSİST-LENİNİST)