Kolombiya gibi bağımlı bir ülkede, burjuva karakterli olsa da
demokratik bir rejimden söz etmek, tartışmaya yanlış bir
noktadan başlamak demektir. Yaygın bir krizin yaşandığı
bu siyasi süreçte asıl önemli olan, son onyıllarda halka karşı
diktatörlük anlamına gelen bu terimin tam politik tanımlamasını
yapmaktır. Ülkedeki demokratik görüntü, farklı siyasi rejimlere
uluslararası arenada manevra olanağı verirken, solculuğu
hobi olarak benimseyenler ve sosyal demokratlar da ilerici görünmek için bu
kavramı kullanıyor.
Bu nedenlerden dolayı, proleter bir perspektifle alternatif oluşturabilmemiz
için, iktidardaki burjuvazinin kendi demokrasisini nasıl uyguladığını
tam olarak anlamamız gerekir. Devletin yasal temeli, günlük pratiği
nedir? Bu konu, partimizin son dönemlerde yaptığı 14.
Kongresinde ele aldığı konulardan biriydi.
Ülkemizdeki sosyoekonomik azgelişmişlik, bağımlılık
modeli ve ulusun tarihsel oluşum süreci nedeniyle, devrimci sürecimiz,
emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesine ve burjuvazinin
tarihsel olarak artık gerçekleştirme yeteneğinde olmadığı
dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gereğine bağlı olan
demokratik unsurlara sahiptir.
YAKIN TARİH
Kolombiya 1950lerde, o dönemlerde Latin Amerikada rağbette
olan, -burjuvaziyi bölen- ve daha sonra farklı ülkelerde farklı biçimlere
bürünen açık bir askeri diktatörlükten, birleşmiş bir
burjuva konsensüs demokrasisine geçti. Burjuvazinin, o dönemlerde halkın
büyük bir kesimini etkileyen ve iktidarı tehdit eden halk ayaklanmasına
ilişkin kaygıları artmıştı. Bu yüzden, kendi içindeki
farklı kesimler arasında siyasi arenada cereyan eden ve özellikle
sermayenin kırsal alanlara nasıl nüfuz edeceğine ilişkin çatışmalar,
yerini, sürekli vurgu yaptıkları Latin Amerikadaki en eski ve
en sağlam demokrasiyi başlatan bir burjuva pakta, Milli Cepheye
bıraktı. Böylelikle, birtakım değişikliklerle o dönemden
günümüze kadar devam eden demokratik yapı kurulmuş oldu.
Burjuvazi, demokrasinin klasik tanımını yeniden kurmaya çalıştı.
Güçler arasında bir ayrım vardır; fakat bu, Devlet Başkanlığı
aracılığıyla yürütmenin imparatorlukvari bir başkanlık
düzeyinde, daha açıkçası, sivil bir diktatörlük düzeyinde çok
geniş yetkilere sahip olduğu bir ayrımdır. İki meclisli
parlamentoya dayanan yasama, yürütmenin denetimi altındadır ve
belirsiz bir bağımsızlığa ve manevi yetkilere sahiptir.
Yargının ise adaletin bekçisi olarak egemen ve özerk bir işleyişe
sahip olduğu iddia edilir.
Yürütme ve yasama organları doğrudan oylarla seçilir. Bu
nedenle seçimler, onların meşruiyetten söz etmesini mümkün kılar.
Fakat durum böyleyken, sistemin açık bir reddi ve hükümete karşı
genel bir hoşnutsuzluğun ifadesi olan yüzde 50-70 gibi bir seçime
katılmama oranı dikkate alınmaz. Aynı şekilde devletin
eski ve kayırmacı yapısı, yozlaşmış hükümetin
sahte oylarla işlemesi de hesaba katılmaz. Gerilla hareketine mensup
bazı kesimlerin yardımı ve sosyal demokratların geniş
bir kesiminin katkısıyla 1991 Anayasasının Anayasa
Meclisi tarafından onaylanması önemli bir sıçrama yaşattı.
O dönemde Anayasa Meclisi, tam demokrasinin işlerlik kazandığının
kanıtı olarak gösterildi. Buna Barış Anlaşması
adı verilerek, bu anlaşma ile silahlı mücadelenin artık
varlık nedenini yitirdiği öne sürüldü. Bu anayasa ile, devletin
denetim organları güçlendirilip, bir Savcılık Ofisi ve
kimlikleri gizli yargıçlar sistemi getirilerek suçlayıcı
Amerikan adalet ilkesi uygulamaya sokuldu ve tüm alanlarda baskı daha da
yoğunlaştırıldı.
Anayasa, devletin gerçek özüne ilişkin hiçbir değişiklik
getirmemişti. Bu, burjuvazinin kendisini ulusal ve uluslararası
arenada yasal olarak meşrulaştırma ve neoliberal ve emperyalist
ihtiyaçlara cevap verme çabasından başka bir şey değildi.
Onun ayaklanma karşıtı özü ve imparatorlukvari başkanlık
sisteminin yanı sıra, Milli Güvenlik Doktrini altında silahlı
kuvvetlerin güç ve imtiyazları da onaylanmış oldu.
Paramilitarizm, kirli savaş ve gizli adalet sistemi ile insan haklarını
ayaklar altına alan devletin baskı ve terörü yoğunlaştırıldı.
Daha sonra anayasada mevcut kısmi demokratik kazanımları çarpıtan
ve daha da sınırlayan bazı karşı reformlar yapıldı.
KRİZ ORTAMINDA DEMOKRASİ
Bu demokratik aldatmacanın çökmesi için birkaç yılın
geçmesi yeterli oldu. Yeni anayasa pervasızca sorgulanıp ihlal
ediliyor. Devlet Başkanı Ernesto Samperin rejimi, diğer bütün
kurumları ve iktidarlar tarafından hissedilen şoka karşı
direniyor. Bu yetmiyormuş gibi, bir kuşatma rejimi devam ediyor.
Yolsuzluğun, kirli paranın, kötü ahlakın ve tüm burjuva çürümüşlüğün
hükümetin en yüksek organlarında serbestçe cirit attığının
görüldüğü siyasi bir sürece tanık oluyoruz.
Başkanlık seçimi için yürütülen kampanyalar, uyuşturucu
parası ile finanse ediliyor; parlamento, uyuşturucu mafyaları için
çalışıyor ve gizli adalet sistemi de sadece muhalif gruplara
saldırıda politik bir silah olarak kullanılıyor. Amerikan
emperyalistleri, hükümeti destabilize etmek, bir tek vahşi çığlık
altında, zorla da olsa değişiklik istemek ve uyuşturucuya
karşı savaşları ve başkanlık seçimleri ile uyum içinde
bir sonucu empoze etmek için Savcılık Ofisine yerleşti.
Krizin etkisi sadece Kolombiya burjuvazisi tarafından hissedilmiyor. Doğal
olarak emperyalizm de kendi global politik, sosyal, askeri ve ideolojik alanlarında
krizi hissediyor. Bu yozlaşma ve kargaşalar; İtalya, İspanya,
ABD, Brezilya, Arjantin, Venezuela, Meksika, Kolombiya, Ekvador gibi sadece
birkaçını sayabileceğimiz ülkelerde de ortaya çıktı.
Bu hassas politik durum, yönetememe durumundan söz etmenin yolunu açtı;
hükümetlerin çökmesine, kurumlarda çatlaklar açılmasına neden
olduğu gibi, burjuvazinin bağrındaki iç çelişkileri daha
da belirginleştirdi. Kriz kendisini, burjuva siyasi partilerde yaşanan
kesintiye uğramalarda da gösterdi ve Kolombiya gibi bazı ülkelerde,
ulusal ve uluslararası çapta devletin kınanmasına yol açan ve böylelikle
onun demokratik görüntüsünün içyüzünü teşhir eden insan hakları
ihlalleri konusunda da açık deliller ortaya çıktı.
Kriz, ideolojik alanda da kendisini gösterdi. Politikalar yorgun düşmüş
durumda; şüphecilik, yaygın ve çürümüş bir felsefenin kokuşmuş
idealizmi can çekişiyor. Çürüme ile birlikte açık faşist
ideolojiye zemin yaratan, içerikten yoksun cazip hilelere yönelme var.
İşte bu nedenledir ki, emperyalizm; propagandaya, işçi ve halk
hareketini kırmaya, kolektif ve ilerici olan her şeyi yıkmaya bu
kadar çok kaynak ayırıyor.
Günümüz dünyasında, derinleşen bir kriz ve emperyalistler arası
çatışmalar ortamında farklı mücadele biçimlerinin gelişmesi,
burjuva iktidarının en zayıf noktasından sorgulanmasına
yol açıyor. Aynı şekilde, ulus-devletin geleceği, bağımsızlık
ve egemenliği sorgulanırken, geniş bir antiemperyalist hareket
yaratmanın güçleri ve nedenleri hız kazanıyor.
TEMEL DAYANAK NOKTASI OLARAK ŞİDDET
Ülkemizde, şiddet olgusunu ele almaksızın, devlet ve
siyasi rejimden söz etmek mümkün değildir. Sınıf karakteri,
emperyalizm yanlısı tutumu ve sözü edilen kriz nedeniyle devlet, çoğunluğun
reform taleplerine cevap veremez durumdadır. Devlet, bir dışlama
politikası izleyerek üçüncü partilerin marjinal oranda katılımına
neden olan iki partili bir sistem uyguluyor. Milli Güvenlik Doktrini tarafından
belirlenen sınırlı bir demokrasi sözkonusu.
Bütün bunlar, demokrasinin rafa kaldırılmasına, muhalefetin
fiziksel olarak yok edilmesine, değişik biçimlerde gerici şiddetin
uygulanmasına ve politik mücadele için dar bir alanın bırakılmasına
yol açtı. Burjuvazi, hakimiyetini sürdürmek için gerici silahlı
kuvvetlerin desteğini kullanıyor. Buna; devlet terörü, kirli savaş,
artan bir militarizm, siyasi muhalefetin tasfiyesi, gerilla hareketine karşı
ayaklanma karşıtı bir savaş ve paramiliter grupların teşviki
eşlik ediyor. Bu paramiliter gruplar son dönemlerde, antikomünist köylü
özsavunma kooperatiflerinin oluşturulması ile ortaya çıktı.
Pentagon strateji uzmanlarının rehberliğinde devletin, antikomünist
bir kültürü yerleştirmek ve meşruluğunu yeniden kazanmak için
kitle desteğini arkasına almak amacıyla yürüttüğü
devrimci-demokrat eylemi engelleme politikasının arkasında
ideolojik bir güdü yatmaktadır.
Burjuva devletin barış, demokrasi, insan hakları ve sosyal pakt söylemlerini
artan bir şekilde kulanmasının ardında yatan neden budur.
Bunlar sadece söylemden ibaret olmayıp, amaçlarına hizmet edecek bazı
sınırlı değişiklikleri de içerir. Sosyal demokrasi de
aynı şekilde işliyor.
Tarihimizde şiddet sürekli bir olgu olmuştur. Bunun nedenleri
ekonomik durumda, sınıflar arası çatışmaların
seviyesinde, iktidar mücadelesinin yürütülüş biçiminde, kitlelerin
kendilerini savunma ihtiyacında, özlemlerinde, politik mücadele kanallarının
darlığında ve halkın kendi tarihinde yatmaktadır.
Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Kolombiyada da askeri
harcamalar bütçesi çok gizli tutulur ve faşist Milli Güvenlik Doktrini
gereğince parlamento soruşturmasından bile muaftır. Kirli
savaşı ve halka karşı casusluğu yürütmek ve büyük
kontratlar ve rüşvetler için devasa gizli fonlara ihtiyaç vardır.
AMERİKAN MÜDAHALESİ
Son dönemlerde yaşanan gelişmeler, hangi ülkelerin yaptırım,
hangilerinin yardım hak ettiğini belirlemede emperyalist bir mekanizma
olarak kullanılan uyuşturucuya karşı savaşta
Amerikanın, ehliyetini kaybettiğini gösteriyor. Bu kararla
Clinton, herhangi bir ahlaki yetkisi olmaksızın, çelişkileri
keskinleştirip, Amerikan askeri birliklerinin açık bir askeri müdahalesine
ya da faşist bir darbeye yol açacak bir ortamı yaratmaya çalışıyor.
Daha önce Amerikanın Kolombiyaya müdahalesi hiç bu kadar açık
olmamıştı. Amerikan istihbaratının faaliyetlerinden,
Kolombiya burjuvazisinin büyük ortakları ile yaptıkları anlaşmalara
ve ABD emperyalistlerinin Kolombiyanın egemenliği konusunu ele alırken
gösterdikleri küstahlıklara kadar her şey bunun göstergeleri ile
dolu. ABDye göre Kolombiyanın egemenliği diye bir şey
yoktur ve bu kavramın yerini, müşterek iyi ve evrensel değerler
gibi kavramlar almalıdır. Kolombiyadaki ABD büyükelçisi Mylse
Frechettenin üst düzey yetkililer önündeki tutumu da bunun bir
ifadesidir.
Bu hassas politik durum, yönetememe durumundan söz etmenin yolunu açtı;
hükümetlerin çökmesine, kurumlarda çatlaklar açılmasına neden
olduğu gibi, burjuvazinin bağrındaki iç çelişkileri daha
da belirginleştirdi. Kriz kendisini, burjuva siyasi partilerde yaşanan
kesintiye uğramalarda da gösterdi ve Kolombiya gibi bazı ülkelerde,
ulusal ve uluslararası çapta devletin kınanmasına yol açan ve böylelikle
onun demokratik görüntüsünün içyüzünü teşhir eden insan hakları
ihlalleri konusunda da açık deliller ortaya çıktı. Bugün
Amerikan emperyalizminin Kolombiyaya doğrudan askeri saldırı
tehdidi her zamankinden daha büyük. Bu; radar müdahalesi, askeri ve
istihbarat personelinin varlığı ve bunların operasyonlara doğrudan
katılımı gibi daha önce atılmış adımların
bir devamıdır.
Bütün bunlara, Amerikan yaşambiçimini yayma, halkımızın
kültürel ve ulusal değerlerini yok etme ve ilerici ve devrimci düşüncenin
kökünü kazıma amacına hizmet eden ve kitle iletişim araçları
ve diğer mekanizmalar tarafından desteklenen yoğun bir ideolojik
kampanya eşlik ediyor.
Ülkede, siyasi arenada bir istikrarsızlık, bir yönetememe durumu ve
aksak bir burjuvazi sözkonusu. Toplumsal çelişkiler keskinleşiyor.
Burjuvazinin kendi kesimleri içinde bile genel bir hoşnutsuzluk var. Bu
nedenle devrimci hareket, yenilmek bir yana, canlılığını
korumaya devam ediyor ve ivme kazanıyor.
Kriz, büyük dengesizlikler, resesyon ve durgunluk göstergeleri, artan
enflasyon ve işsizlik, büyüyen bir gayriresmi sektör ve artan bir
kitlesel yoksullaşma ülkedeki mevcut ekonomik duruma damgasını
vuran şeyler. Aynı zamanda, sermaye kaçışı devam ettiği
gibi, dış ticaret sorunları, devalüasyon ve kötüleşen
ticaret koşulları, faiz oranlarının artmasına,
uluslararası rezervlerin düşmesine ve sanayide kredi kısıtlamalarına
yol açıyor.
NARKO-TRAFİĞİN GİZLENEMEYEN ROLÜ
Narko-trafiğin ülke ekonomisi üzerindeki sosyoekonomik, politik
ve askeri etkileri ile uluslararası arenadaki etkileri çok derin oldu.
Kolombiya, askeri olmanın yanında, narkotikleşmiş ve
çürümüş bir ekonomi olmaya devam ediyor. Bu durum, uluslararası iş
dünyasını etkiliyor ve Amerikan işgali için bahane yaratıyor.
Narko-trafik mafyasının gelirleri bilinmemekle beraber, yılda
5-10 milyar dolar dolayında olduğu tahmin ediliyor.
Böylesine büyük miktarlar sözkonusuyken, kongre üyelerinden, yüksek rütbeli
askerlerden, üst düzey devlet yetkililerinden ve işadamlarından oluşan
bir grubun sahte anlaşmalarla, uyuşturucu kartelleriyle yakın ilişki
içinde olması ve bunların kuyruğundan sıçrayan çamurların
Devlet Başkanı Samperi ve seçim kampanyasını kirletmesi
şaşırtıcı değil. Aynı şekilde Amerikalı
büyük işadamlarının bu pazarı denetim altına almak
istemeleri de şaşırtıcı değil. Kirli devlet çevrelerinin
ve geleneksel partilerin yürütmesi mümkün olmayan yolsuzluğa karşı
mücadelenin, demokratik bir bayrak haline gelmiş olmasının
nedeni de budur.
Kolombiyada uyuşturucu kartellerinin oluşumu, ülkenin bütün
ekonomik alanlarında işleyen büyük finans kuruluşlarına
benzer yapıların kurulduğu kanlı bir süreçte gerçekleşti.
Bunlar, kendi pazarlarını ellerinde tutmak ya da büyütmek için hâlâ
birbirleriyle mücadele halindeler. Çetelerin parası, ekonomik sektörlere
oksijen pompalayarak krizin yumuşatılmasına yardım etti; ama
aynı zamanda bu, sektörler arasındaki dengesizliği büyütüp yüksek
spekülasyon unsurlarını teşvik ederek hayat pahalılığının
büyük ölçüde artmasına neden oldu. Uyuşturucu kartellerinin,
sermayelerini yasallaştırmak için kurdukları karmaşık
ağlar, politik ve askeri kararlar ve medya üzerinde oluşturdukları
büyük etki, gençlik üzerinde özellikle durarak, halkın değerlerini
ve davranışlarını deforme ediyor. Bu karteller kendi
hizmetlerinde, ordu ve polis ile işbirliği içinde çalışan
ve silahlı çeteler ya da paramiliter gruplar şeklinde örgütlenmiş
özel ordular yarattılar.
ABD emperyalizmi, halklara karşı saldırganlığına
meşru temeller yaratmak ve ulusal egemenliği ayaklar altına almak
için ısrarlı bir şekilde uyuşturucuya karşı savaş
argümanını kullanıyor. Böylesine bir kullanım, Amerikan
karşı ayaklanmacı stratejinin bir parçasıdır. Öte
yandan burjuvazi de, kirli savaşını yürütmede, devrimci ve
demokrat hareketi, sendikaları ve sendika liderlerini yok etmede mafyanın
ofislerini kullanıyor. Bu arada ABD hükümeti, kendi çetelerinin ve
bankalarının, mafyanın muazzam sermayesinin aklanmasında
temel araçlar olarak kullanılmasına izin veriyor.
Uyuşturucunun üretimi, işlenmesi ve pazarlanması, bu alandaki diğer
yasadışı faaliyetlerle birlikte, ilginç dağıtım
ve satış koşullarına bağlı olarak süper kârlar
yaratıyor. Ana pazar olan ABDde talep, durmaksızın artmaya
devam ediyor. Kolombiyalı çete kartelleri, kokain ve haşhaş üretimini
ve aynı zamanda bunların işlenmesi ve pazarlanmasını
kapsayan büyük bir mevzi kazandı.
Emperyalizmin uyuşturucuya karşı savaşının bir parçası
olan üretime ve glifosfat gibi zehirli maddelerle dezenfekteye karşı
savaşı; ürünlerin ayrım yapılmadan imhasını,
bunları yetiştiren köylülere zulmü ve şu ya da bu şekilde
narko-trafik faaliyetine karışmış ülkelerin damgalanmasını
içeren baskıcı yanlarını ortaya çıkarıyor. Fakat
bunu yaparken, kendi ülkesinde sürekli artan talebi ve uyuşturucu bağımlılığını
yaratan ve körükleyen sosyal nedenleri ve sorunları görmezden geliyor.
HÜKÜMETLER ARASINDAKİ NÜANSLAR
Temel neoliberal uygulamalar Ernesto Samper Hükümeti ile gündeme
girdi. Önceki hükümetlerinki ile karşılaştırıldığında
yapılan değişiklikler bir dönüm noktası teşkil
etmiyor. Bu değişiklikler neoliberalizmin açık sınırlılıklarının,
krizin esnekliklerinin, toplumsal hoşnutsuzluğu kapsama ihtiyacının
ve globalleşme adı verilen süreçte emperyalist düzenlemelerle, çokuluslu
şirketler arası çekişmelerin zorunlu kıldığı
değişikliklerdir.
Mevcut yönetimin bazı burjuva kesimleri ile olan nüans ve çelişkileri,
kendisini geçmiş hükümetlerden ve ABDden mesafeli tutma girişimleri,
Samper ve danışmanlarının yeni-yapılanmacı
konseptlerine ve Clintonın uyuşturucuya karşı politikaları
ele alış şekline dayalıdır. Fakat bunlar arasında,
temel bir monetarist ve halk karşıtı birlik vardır.
Samperin yeni-yapılanmacı stratejisi üç unsura dayanıyor:
Sosyal Pakt, Sosyal Dayanışma Ağı ve ayaklanmacılarla
diyaloğa oturma sözü. Bütün bunlarla Samper, Dünya Bankası aracılığıyla
ve BM Latin Amerika Ekonomik Komisyonu (CEPAL)nda yapılan değişiklikle,
emperyalistlerin karşı ayaklanmacı yönelimlerini uyarlamaya çalışıyor.
Bu yönelim, yoksulluğa karşı saldırıyı, devletin
güvenliği ve rejimin devamı için yaşamsal önem taşıyan
politik bir sorun olarak ele alıyor. Samper bu yolla, neoliberal
tedbirlerin sertliğini yumuşatmaya çalışıyor.
Neoliberalizm, ekonomiyi, içinde bulunduğu durgunluktan kurtaramamıştır.
Tersine, sorunlar derinleşiyor ve halkın hoşnutsuzluk kaynağı
olmaya devam ediyor. Halk daha da yoksullaşıyor ve zenginle fakir arasındaki
uçurum daha da büyüyor. Bugün emperyalizme bağımlılık
daha güçlü; yabancı tekellerin ülke ekonomisine nüfuzu daha fazla ve
finans gruplarının gücü daha artmış durumda. Ekonominin
yapısal deformasyonu ve geriliği, neoliberalizm ile daha da fazlalaşmıştır.
Devletin baskıcı uygulamaları ve güvenlik harcamaları
artarken, özelleştirme süreci devam ediyor ve kamu hizmetleri özel sektöre
devredildikçe bu alandaki yatırımlar azalıyor.
Yağma, yoksulluk ve hoşnutsuzsuzluğun yaygınlaştığı,
sistemin doğasında olan kriz ve dengesizlik unsurlarının
derinleştiği, militarizm ve savaş kışkırtıcılığının
bu demokratik devletin ve rejimin temellerini daha da sarstığı
koşullarda, hakim sınıfların kendi iktidarlarını
devam ettirmesi kolay bir iş değil. Bu nedenle hakim sınıflar,
ekonomik alanda neoliberal politikaların utangaç bir şekilde ve
yeni-yapılanmacı bir maske altında devamı, sosyal ve politik
alanda ise bir taraftan baskının artması, öte taraftan Sosyal
Pakta özel bir vurgu anlamına gelen bazı değişiklikler
yapma zorunluluğu duyuyorlar.
Milli İstatistik Bürosu (DANE)nun resmi rakamlarına göre
Kolombiyada yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun
oranı yüzde 60a ulaşmış durumda. Buna karşılık
yüzde 10luk en zengin kesim, milli gelirin yüzde 45ini alıyor. Çalışma
koşulları giderek kötüleşiyor ve yeterli iş yaratma
konusundaki mevcut kronik yeteneksizlik nedeniyle işsizlik oranı sürekli
artıyor. Resmi rakamlara göre, açık işsizlik oranı yüzde
10dur; fakat gayriresmi istihdam rakamları, işçilerin yüzde 60ının
bu sektörde çalıştığını gösteriyor. Rejim,
enflasyon oranını yüzde 22nin altına çekemedi. Mevcut
politik durum, ekonominin çeşitli alanlarında, burjuvaziye büyük
bir kaygı veren ciddi geri tepmeler yaşamaya başladı.
Sosyal demokrasinin eşliğinde, devlet başkanının da
dahil olduğu bazı kesimlerin neoliberalizm ile aralarına mesafe
koyması ve yoksulluğa karşı mücadele bayrağını
taşıyor görüntüleri, propagandadan öteye gitmeyen, güvenlik güçleri
ve iktidar tarafından belirlenen ve halkın hoşnutsuzluk ve mücadelesini
susturmaya yönelik girişimlerdir.
GERÇEK BİR HALK DEMOKRASİSİ İÇİN
Kolombiyadaki mevcut rejim, resmi olarak liberal demokratik bir
rejim olarak sunulsa da aslında, artan ölçüde militarist bir görünüm
taşıyan ve halkın gerçek katılımını inkar
ederek faşizme doğru genel bir eğilim gösteren otoriter, oligarşik
ve imparatorlukvari bir başkanlık sistemidir.
Kolombiya demokrasisi maddi destekten yoksun olduğu, yaşama ve çalışma
hakkını inkara devam ettiği ve devletin gerici güçlerini koruduğu
sürece, yeni anayasada belirtilen katılımcı demokrasi, boş
bir konsept olmanın ötesine gidemeyecektir. Ekonomik yaşamda gerçek
bir demokrasi olmaksızın, burjuva demokrasisi soyut bir demokrasi
olmaya devam edecek, biçim değiştirdiği halde özünde bir değişiklik
olmayacak ve kitlelerin direnişini ve mücadelesini kırmada bir
aldatmaca olarak kullanılacaktır.
Tüm bu nedenlerden dolayı, demokratik reformlar gerçekleştirmenin ötesine
giden ve birleşik bir ordu projesini kurma ve geliştirme yönündeki
Marksist-Leninist sözü destekleyen devrimci şiddet kullanımı
tamamen meşrudur. Ülkemizde bunun gerçekleştirilmesi, her alanda
Halk Kurtuluş Ordusunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bu amaçla
kurulmuş gerilla ordularının yanında, milisler gibi değişik
biçimlerde kitlelerin silahlı örgütleri vardır.
Partimizin 14. Kongresi de, özellikle burjuvazinin Amerikan sağının
sert saldırıları nedeniyle, bazı kesimleri arasındaki nüanslara
bakmaksızın, ulusal egemenliği savunma görevini her geçen gün
daha çok göz ardı ettiği ve emperyalizm ile işbirlikçi bir
tutum sergilediği koşullarda, derin stratejik transformasyon projeleri
ile taktik alanda demokratik ve antiemperyalist mücadeleyi geliştirme ve güvence
altına almaya yönelik çalışma yürütme kararı almıştır.
Sosyalist devrim yolunda demokratik ve ulusal devrimci hedefler için yürütülen
mücadelenin önderliği proletaryaya aittir. Bu da, toplumun en geniş
kesimlerini kucaklayan taktik bir demokratik hareketin önemini ortaya koyar. Bu
hareket; emperyalizme, yozlaşmış burjuvaziye, iktidardaki hükümete
ve sağcı güçlerin faşist hak iddialarına karşı
bir harekettir. Bu hareket, kriz karşısında alternatif
sunabilen ve halkçı ve egemen bir hükümet önerisini ortaya koyabilen
demokratik bir harekettir.
KOLOMBİYA KOMÜNİST PARTİSİ / MARKSİST-LENİNİST (PCC/M-L)