Dünya devrimci hareketi içinde proletarya diktatörlüğünün tarihsel
deneyimi hakkında ortaya çıkan tartışma yeniden gündemde.
Bu sorunun önemi, proletaryanın ve halkın sınıf mücadelesinin
sahip olması gereken teorik temellerin ve politik hedeflerin bilimsel bir
dikkatle yeniden saptanması ihtiyacından doğmaktadır. Çünkü
hepimiz, maksimum kâr yasasının güdüsüyle milyonlarca proleteri işsizliğe
ve halkları açlığa iten dünya emperyalizminin yaşadığı
global çürümenin temellerini hazırlayan büyük devrimci mücadelelerin
yakın olduğunun farkındayız. Dikkatimizi bu yüzyılın
devrimci deneyimlerine çevirmek; ne şanlı bir tarihi duygusal
nedenlerden dolayı savunmak, ne de sınıf düşmanının
eline malzeme verme korkusuyla sekterlik bayrağını yükseltmek
anlamına gelir.
Üstelik bu tartışma bir monolog değil, devrimin tehdit ediciliği
nedeniyle proletarya hareketinin içinde ortaya çıkan burjuva ideolojiye
karşı bir mücadeledir.
Biz komünistler, metafizik (değişmez) ve idealist olmayan, fakat
materyalist, diyalektik ve tarihsel olan kendi metodolojimize sahibiz. Bu
metodoloji, gerçek tarihsel süreçleri kendi gelişimleri içinde ve bütün
yönleriyle, tarihin onları ortaya çıkardığı şekliyle
ele alan somut tahlillere dayanır. Bu nedenle, peşin hükümlü ya da
ütopik sosyalizm modellerinden ortaya çıkan her türlü anlayışı
reddederiz. Ancak bu, ezilen kitlelerin sosyal kurtuluş ve özgürlük
yolunda girdiği yönelimin eleştirel tahlilinden muaf olduğumuz
anlamına gelmez. Aslında bunun tam tersi geçerlidir.
Bu tahlil, hareketin genel deneyimlerinin bir sonucu olarak ters değil
Marksizm-Leninizmin geliştirilmesi ve güçlendirilmesini doğurmalıdır.
Çünkü teorimiz; gerçeğin, kendisini ona göre uyarladığı
bir dogma olmadığı gibi, beklenmeyen en küçük ani olayda ya da
geri çekilmede bağlantıları parça parça olan bir anlayış
da değildir. Teorimiz, eski sisteme karşı mücadelenin bilinmeyen
patikalarıyla zenginleşen ve mükemmelleşen bir yapıdır.
Bu nedenle, tarihin gelgitlerini anlama gereği, teorinin geliştirilmesinde
bir anı teşkil eder.
Bütün bu nedenlerle, yenilgilerimizin sınıf düşmanlarına,
esas olarak burjuvaziye değil de komünistlere ve sosyalizme yüklenmesi
gerektiğini iddia edenlerin, özellikle Troçkistlerin tezlerini
reddediyoruz. Marksist-Leninistler için, bir konsept olarak komünizmin ilk
aşaması olan sosyalizm, kapitalist emperyalizm ile olan sınıf
çelişkisinin bir diğer yönüdür ki; bunlar arasında karşılıklı
bir bağlantı vardır. Yani birbiriyle mücadele halindedirler ve tüm
alanlarda birbirini koşullandırırlar.
Sosyalizm yolunda belli bir mesafe katetmiş ve ana görevlerinden biri
olarak komünizmin maddi temellerini inşa etmiş olan toplumların,
kapitalizmden hasıl olan yasalar ve kategorilerle belli ölçüde sınırlandıkları,
sosyalist temel yavaş yavaş bu yasaların yerini alırken
bunlar biçimlerini korusalar da sosyalist temelin belirlediği yeni koşullarda
karakterlerini değiştirdikleri gerçeği bizim için açıktır.
Son onyılların deneyimi; üretim araçları üzerinde özel
mülkiyet artık sözkonusu olmasa da, sosyalist toplumda da sınıf
mücadelesinin toplumsal ilişkiler açısından teorik, politik ve
ideolojik alanda devam ettiğini ortaya koyan Stalinin teorisinin geçerliliğini
koruduğunu göstermiştir. Bu nedenle, belli politik koşullar
devam ettiği sürece, iç ve dış burjuvazi yeniden iktidarı
alabilir ve sömürüye dayanan eski toplumsal ilişkileri yeniden
kurabilir.
Ancak Stalinin eserleri ve fikirleri birçok ülkede yeniden ilgi toplamaya
başlarken diğer ülkelerde, özellikle de reformizm konusunda
burjuvazinin büyük bir tecrübe kazandığı Batı
Avrupada, Staline saldırı yoluyla Leninizme de saldırmaya
çalışan eski Troçkist ve Titocu tezler yeniden piyasaya sürülmeye
başlandı. Bu, işçi sınıfının ve militanların
komünizme olan inancını sarsmayı hedefleyen bir teoriler
sorunudur.
Yüzyılımıza damgasını vuran, milyonlarca insanın
katılımı yoluyla gelişen, nükleer silahlara yapılan
milyarlarca dolar tutarındaki harcamalardan, neofaşizmden, yozlaşmadan,
yüzlerce yerel savaştan, gerici ve dinci partilerden tutun da ölüler
diyarı ve kanunsuzlar alemine vb. kadar her türlü aracın kullanılmasına
rağmen gelişen büyük sınıf mücadeleleri konusunda bir
sessizlik hakimken; tarihsel gerçekler, anlaşılması güç hale
sokulup çarpıtılıyor.
Bütün bu karşıdevrimci faaliyetlerde, yozlaşmalarıyla göze
çarpanlar, Hareketimiz içinde onu saptırma görevi verilmiş olanlardır.
Bu israfçılar, ideolojik karışıklık yaratma,
sapmaları destekleme, Marksizm-Leninizme ve onun savunucularına saldırma
ve güçlerimizi bölme görevini üstlendiler (ve üstleniyorlar).
Bunlar, ayrıca teorimizin savunuculuğu maskesini takarak çalışmamız
konusunda yorumlar yapıp yüksek rahipler gibi onu yargılarlar.
Kendi çalışmaları konusunda ise söyleyecekleri pek az şeyleri
vardır.
En kötüsü de, bütün güçlerine rağmen ciddi bir şey üretmeyi
becerememeleri, komünist hareketin tarihini hatalarla kirlenmiş olarak
sunan alışılmış sübjektif idealizmi ısıtıp
ortaya sürmeleridir. Bunu önce Troçkistler başlattı. Sonra,
sosyalizmin kendisinin 1930lardan itibaren meydana çıkardığı
yeni sınıf teorisi ile Titocular (M. Djilas) izledi.
Sonra, proletarya diktatörlüğünün demokratik olmadığını
ima eden Kruşçevciler geldi. Maocular ise sağdan Kruşçev
ile koroya katılarak aslında, sınıf mücadelesinin
sosyalizmde daha karmaşık ve zor biçimler alacağını
ortaya koyan Stalinin tezini inkar noktasına varmak için halk içindeki
çelişkilerin doğru bir şekilde ele alınması
teorisiyle işbirliğine girdiler.
Sebep etkiye, etki de sebebe dönüştü. Böylelikle bürokrasi nedeniyle
(dünyadaki en büyük bürokrasiye sahip ABD bakalım ne zaman çökecek),
demokrasi yokluğu nedeniyle (sanki kapitalizm demokratik karakteri yüzünden
kazandı ve sanki proletarya diktatörlüğü işçiler için en yüksek
demokrasi biçimi değilmiş gibi) ve bunun gibi latifeler nedeniyle
sosyalizm yenilgiye uğradı. Biz komünistler, klasiklerimizin parlak
örneklerini verdiği sınıflar ve sınıf mücadelesi ve
toplumsal olguların analizi yöntemini her zaman aklımızda
bulundurmak zorundayız.
Bu şekilde sınıfları, hem maddi (ekonomik) gerçeklikleri ve
hem de resmi/biçimsel (ideolojik) varlıkları, diyalektik koşulları
içinde gözlemleyebiliriz. Herkese ihtiyacına göre ilkesinin geçerli
olduğu komünizme ulaşıncaya kadar burjuva sağın yerini
bırakmasını mümkün kılmayan ve herkese emeğine göre
sloganının geçerli olduğu komünizmin ilk aşaması olan
sosyalizmde, ancak bu yolla karşılaştığımız
zorlukların öncelik sırasını belirleyerek sorunun temeline
inebiliriz. Elbette ki komünizm yolu; elinin altında sadece güçlü
medyası değil, aynı zamanda dünya ve toplum kavramı
yoluyla, bilim ve kültür yoluyla, aile yoluyla, iş, birey ve toplum arasındaki
ilişki yoluyla ifade edilen ve uzun süredir aynı biçimle devam eden
ideolojik dünyasıyla da burjuvazinin yarattığı zor ve karmaşık
engellerle dolu uzun bir yoldur. Leninizme yönelik tekrar ortaya çıkan çeşitli
saldırılar arasında farklılıklar var; ancak hepsinin
ortak hedefi, sanki biz eski ve çağdışı araçlarla
silahlanmış bir halde ütopya krallığında dolaşıyormuşuz
gibi, gerçekçi bir yol ve çağdaş tanımlamalar adı
altında Hareketimizi eski Brejnevci revizyonizmin kollarına doğru
sürüklemektir. Ve bu amaçla, komik tanımının hafif kalacağı
tahlil ve teoriler sunuyorlar bize.
Örneğin şu sıralar Rusyada (Medvedevin sunduğu) bir
tez dolaşıyor. Bu teze göre Rusyada yaşanmış olan
sadece sosyalizmin parçacıklarıydı. Başkaları da bu
tezi Arnavutluka uyguladılar. Böylelikle Enver Hocayı (ve 40 yıllık
şanlı bir mücadeleyi) bertaraf etmek ve Stalini tahrip etmeye başlamak
oldukça kolaylaşıyor. Ancak tek sorun şu ki, bu gerçekçi
ve çağdaş teoriler, en küçük bilimsel değerden
yoksundurlar. Bunlar, sosyalist inşanın ikinci dönemi
(Stalinist dönem) diye iddia ettikleri döneme ilişkin bütün Troçkist-Buharinci
şarlatanlıklara yeniden itibar kazandırıyorlar. Onlara göre
bu dönemde toplumun genel çıkarları pahasına belli bireylerin
ve grupların çıkarları kayırıldı; bu, ekonomi üzerindeki
denetimin kaybolmasına neden oldu; ve yine bu dönemde yeni bir sınıf
yaratıldı (bu yazarlar için yeni bir tez olacak). Proletarya diktatörlüğü
ise, yeni bir sınıf ortaya çıkardı ve kapitalizmin topyekün
restorasyonuna giden yol üzerinde sözde-sosyalist bir geçiş
toplumu meydana getirdi ki; bu süreçte Kruşçevci revizyonistlerin
(denemiş olsalar da!) sorunlarını çözmeleri mümkün değildi.
Bütün bunlarla ilgili ne söylenebilir? Bu çağdaş gerçekçilerin
fikirlerinin mantığını sonuna kadar izlediğimizde çıkan
sonuç şu ki; SSCBde sosyalizm, yeni sınıfı yaratan,
ekonomi üzerindeki denetimi kaybeden ve proletaryanın gücünü ve haklarını
sınırlayan Bolşevik Parti yüzünden yenilgiye uğramıştır.
Bunun küçük bir şey olmadığını kabul etmek zorundayız.
Bolşevik Parti vasıtasıyla değilse, burjuvazi nasıl
yeniden yükselmiştir? Bu çağdaş gerçekçilere göre, üretim
araçları üzerindeki özel mülkiyet kalkmış olduğundan
(eski) burjuvazi artık mevcut değildi.
Çağdaş eleştirmenler için kapitalizm, mülkiyetten başka
bir şey değildir. Bu nedenle de, burjuva özel mülkiyetin fiilen
ve kanunen kaldırılmış olmasının, eski
sistemden miras kalan bütün ekonomik, sosyal, politik ve ideolojik ilişkilerin
kesin olarak ortadan kalkması anlamına gelmediğini anlamıyorlar.
Bu çağdaş eleştirmenler kendi tahlillerini desteklemek için,
kapitalizmin restorasyonunun kaynağını esas olarak ekonomik
nedenlere (meta, değer ve değer yasası) dayandırdıklarında,
daha sonra göreceğimiz gibi sosyalist sistemin aslında
kapitalist olduğu gibi metafizik bir sonuca varıyorlar. Fakat şimdi
şu soruyu soralım: Politik olarak Troçki, Buharin, Kruşçev ve
diğerleri kimlerdi? Hangi sosyal sınıfı temsil ediyorlardı?
Üretim araçlarına sahip olmadıklarından ya da Parti üyesi
olduklarından dolayı belki de komünisttiler? Revizyonizm nedir?
Marksizmden basit bir sapma mıdır? Burjuva ideolojisi, onu yaratan
ekonomik ilişkilerden ayrı tutulduğunda, bütün fonksiyonunu
yitiren bir biçim midir?
Sınıflara bölünmüş hiçbir toplum, iyi beliblenmiş bir
ideolojik sistem olmaksızın kendisini ayakta tutamaz. Çağdaş
eleştirmenler, objektif nedenlerin sadece revizyonizmin ortaya çıkması
ihtimalini yarattığını ve sosyalizmde bu ihtimali gerçekliğe
dönüştürenin sübjektif koşullar olduğunu belirten ilkeyi
inkar ederler. Bu kişiler, kendileri açısından objektif
olan nedenleri kapitalizmin restorasyonunun kaynağı olarak izole
ederler; çünkü onlar için bu, her zaman ve her biçimde gerici olguları
açıklayanın sadece ekonomik neden olduğunu öne süren
Marksist metodu izleyen bir düşüncedir. Üstyapının kökeninin
ekonomik temele dayandığını yürekten öğrenmiş
olan bu teorisyenler, kaba (vulger) bir şematizmle, bütün sosyal ve
politik olguları bu gerçekle açıklıyorlar. Fakat onların
toplumsal yapıyı (temeli) algılayışları Marksist
değil; pozitivist, bu nedenle de ekonomizme varan bir algılayıştır.
Marksizm-Leninizm bize altyapının, hem üretici güçler, hem de üretim
ilişkileri tarafından oluşturulduğunu ve her ikisinin de bu
oluşum için gerekli olduğunu öğretir. Bu iki faktör arasındaki
diyalektik ilişkiyi ve bağı anlamak, üretim ilişkilerine
oranla (böylelikle de sosyalizmde değer ve değer yasasının
rolünü anlamamaya) ayrıcalık tanımak, üretim güçlerinin gelişmesinde
sınıf mücadelesinin önemini ve önceliğini ve üretim araçlarının
toplumsallaştırılmasının yol açtığı değişiklikleri
anlamamak anlamına gelir.
Bu, Troçkist-Buharinci bir pozisyona, yani burjuva ekonomizmine düşmek
anlamına gelir. Sınıf mücadelesi gibi, proletarya diktatörlüğü
de, üretici güçlerin geliştirilmesi ve yeni ekonomik ve sosyal üretim
ilişkilerinin yaratılması yanında, kapitalizmden miras kalan
kategorilerin ve yasaların ortadan kaldırılmasını da
hedefler.
Böylece, kapitalizmin restorasyonunun esas nedeninin sosyalist ekonomik
temelde yattığı sonucu çıkar.
Engels, ünlü yazılarında ve mektuplarında, böylesine mekanik
yorumları her zaman reddetmiştir. O daima, üretim tarzı ne
olursa olsun dev üstyapıyı ortaya çıkaranın ekonomik ilişkiler
olduğunu öne sürmüş; ancak, belli bir üstyapıdan doğan
sosyal ve ideolojik ilişkilerin tarihsel süreçte büyük bir rol oynadığı
ve üstyapıdaki değişikliklerin, sosyal yapıdaki değişikliklere
göre daha yavaş ve daha karmaşık olduğu gerçeğini de
hesaba katmıştır.
Marksist sınıf mücadelesi yöntemi terk edilirse, hemen burjuvazinin
teorik alanına gireriz: Sınıf mücadelesinden vazgeçilir ve
(teknokrasi, demokrasi ve merkeziyetçiliğin muayyen biçimleri gibi)
ikincil olgular, nedenler olarak ele alınır.
Yukarıda sözü edilen objektif nedenlere dönelim. Çağdaş
eleştirmenler tarafından ileri sürülen tezler şunlardır:
Stalinin sosyalist ekonomi tahlili belli sınırlılıklar taşır.
Stalinist dönem esnasında, (para var olduğundan) ekonomiyi, değer
yasası düzenlemiştir. Ürünler işçilere satıldığında,
fiyatları işçiler belirleyemediğinden, meta haline geldiler ve
değer yasası işledi. Bu dönemin tüm komünistleri, tek dikkate
alınması gereken yasa olan değer yasasını göz ardı
etti. Bu da, kaçınılmaz olarak çarpıtmalara yol açan
kapitalist yasalara başvurmak zorunda olduğumuzu kanıtlar. Paranın
ve değer yasasının varlığı, devlet planının
tüm ekonomiyi düzenlemediğinin, bundan, özel ve grup çıkarlarının
faydalandığının ve aynı zamanda kooperatiflerin de
sosyal grupların mülkiyeti olduğunun göstergesidir. Çağdaş
eleştirmenlerimize göre, ikinci döneme ilişkin olarak daha
önce belirtilen sonuçlar, bu objektif nedenlerden, yani sorunlara yanlış
çözüm getirilmesinden ve sahte sosyalizmden, Bolşeviklerin, yozlaşmanın
(bürokrasi vb.) maddi temellerini ortadan kaldıramamasından
kaynaklandılar. Böylece, kapitalizmin restorasyonu sonucunu doğuracak
(belki de uzaydan gelme?) yeni bir geçiş toplumu ortaya çıktı.
Ne denebilir? Tüm bunlar, Troçkistlerin, Buharincilerin, Brejnevcilerin ve Çinli
Dörtlü Çetenin bütün gözde teorilerinin birbirine karıştırıldığı
bir özete ya da Rus salatasına benziyor. Böylece ekonomik kaderciliğin
müritleri olan bu kişiler için, sosyal ilişkiler, politik ve sosyal
faktörler ikincil ve marjinal bir rol oynar. Oysa tam tersine biliniyor ki,
yeni üretim ilişkilerini sürekli bir biçimde yaratmak için, üretici güçlerin
sosyalizme ve komünizme doğru gelişmesi, bu gerekliliğin bilinçli
olduğunu ve sosyalizmin bu yeni yasalarının (Stalinin bize öğrettiği
gibi) insanlar tarafından uygulanıp geliştirildiğini farz
eder.
Her şeyin gerçekten de çağdaş eleştirmenlerin hayal
ettiği şekilde olduğu saçma tezi kabul edersek, meta, değer
ve değer yasasına ilişkin olarak komünistler ne yapmalıydılar?
Onların sosyalizmdeki objektif (ve değişmez) varlıklarının
ışığında, tüm bunları göz ardı
etmemek için kendi halinde işlemeye mi bırakılmalıydılar?
Bunlar görmezlikten mi gelinmeliydi? Bu çağdaş bir tez
olabilir; fakat, bürokratik çarpıtmaları kışkırtmaktan
kaçınmak için burjuva ekonomi yasalarının serbest bir şekilde
işletilmesi gerektiğini iddia eden Buharin tarafından ileri sürülen
teoriyle aynıdır. Buharin ve Dörtlü Çeteye göre, meta, değer
ve değer yasası göz ardı edilmelidir. Buharine göre bunun
nedeni, (kapitalist) ekonomik objektifin sosyalizme doğru kendiliğinden
gelişme ile çakışmasıdır. Dörtlü Çeteye göre
ise bunun nedeni, komünizmin ilk aşamasında değeri hesaba katmanın,
burjuva sağının tam restorasyonuna, yani kapitalizme gitmekle özdeş
olmasında yatar.
(Çağdaş eleştirmenlerin dediği gibi) Stalinin
kendi sınırlılıkları olacaktır; fakat bu sınırlılıkların,
onların iddia ettiği gibi Stalini Marksizm-Leninizmden uzaklaştıran
kafa karışıklıkları ya da mesafelerle bir ilgisi
yoktur. Bunları icat etmede çağdaş eleştirmenlerin
teorik dayanağı şudur: Kapitalist ekonominin bazı kategori
ve yasaları, hem sosyal içerik, hem de biçim olarak sosyalizmde de devam
eder. Yüzyılımız boyunca tüm komünistlerin göz ardı
ettikleri (aslında bunun tersi daha doğru) muhteşem
bilimsel buluş budur. Biz kendi adımıza, çağdaş
eleştirmenlerimizin bu fantezilerini hor görmüyoruz; çünkü her
şeyden önce SSCBde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları adlı
çalışmasında Stalinin ortaya koyduğu basit ve net argümanları
anlamamak ve görmezlikten gelmek için epeyce sahtekar olmak lazım.
Marksist-Leninistler, bir metanın değerinin, onun üretimi için
sosyal olarak gereken emek zamanı tarafından belirlendiğini
bilirler. Bu nedenle değer; meta içinde cisimleşmiş insan emeğidir,
emeğin kristalize olmuş halidir.
Emek-gücünün değeri ise; onu üretmek, geliştirmek, muhafaza
etmek ve dağıtmak için gerekli olan şeylerin değeri tarafından
belirlenir. (Marx).
Değer yasası, üretilen değerler arasındaki ilişkiyi
kurar ve bu şekilde, fiyat (ve para) mekanizması yoluyla metaların
değişimini kendiliğinden düzenler. Emeğin sosyal işbölümü
ve meta ekonomisinin farklı dalları arasında üretim araçlarının
dağılımı... Kapitalizmde yaşanan budur.
Meta, değer ve değer yasası hem biçim hem de öz olarak
sosyalizmde neden tamamen ortadan kalkmaz?
Çünkü, yeni üretim ilişkileri ve üretim güçlerinin genişlemesi
devlet çiftlikleri yoluyla köylü ekonomisinin, sosyalist ticaretin,
bireyin tüm zihinsel yeteneklerinin, bilim ve teknolojinin bütünüyle ve üstün
bir biçimde gelişmesi ve dağıtımın, meta ilişkilerinin
aşılması sayesinde, üretim ilişkilerini, her bir sosyal
özne ya da kategori tarafından üretilen değere bakmaksızın
bilinen komünist ilkeyi uygulayabilecek gerçekten eşit insanlar arasındaki
ilişkiler haline getirecek bütün ekonomik, politik ve ideolojik koşulları
yaratma gereği bu aşamada sözkonusudur. Sosyalist aşamadaki (komünist)
sosyal ilişkiler tarafından etkilenen daha fazla değişim
muamelesi olmaksızın, proletarya diktatörlüğü ve Komünist
Partisi bütün üretim araçlarını toplumsallaştırmak, yani
özel ve grup mülkiyetini kaldırmak, emek-gücünün bir meta olmasına
son vermek ve böylece emek-gücünün sömürüsünü ortadan kaldırmak, kır
ile şehir ve kafa ile kol emeği arasındaki farklılıkları
aşmak vb. zorundadır. Metaların değişimini değil
de, ürünlerin değişim koşullarını yaratmak zorundadır.
Bu nedenle, kararnamelerle aşılamayacak olan sosyalizmde, devlet ile
kolhozlar arasında meta dolaşımı devam eder; belirleyici bir
düzeyde olmasa da değer ve değer yasası etkisini sürdürür ve
basit ve karmaşık emek arasında olduğu gibi ekonomik farklılıklar
var olmaya devam eder.
Öte yandan çağdaş eleştirmenler, teorinin işleyişi
sorunu konusunda sessiz kalmaya devam ederler (Devrimci teori olmadan
devrimci eylem olmaz - Lenin). Fakat sahtekarlık çünkü burada ele
aldığımız şey, bir sahtekarlıktır kötü
niyetli bir teorileştirmede ifadesini bulur. Proletarya diktatörlüğünün
işçilere meta sattığı nasıl iddia edilebilir? Üretim
araçlarının sahibi olan ve artık sömürülmeyen işçiler
ürünlerini birbirine satar. İşçilere metaları satan
kimdir? Hangi sosyal özne bunu yapmaktadır? Fiyatları kim
belirler? Kapitalistler mi, yoksa partisinin önderliği altındaki
proletarya diktatörlüğü mü? Bu fiyatlar serbest midir (yani pazar anarşisi
ya da rekabet yoluyla mı belirlenir) yoksa belirli ekonomik politikalar
sonucunda mı belirlenir? Proletarya diktatörlüğü altında
paranın varlığı sosyalist mi yoksa kapitalist ekonomi ile mi
özdeştir?
Marx, Alman İdeolojisinde, üretici güçlerle üretim ilişkileri
arasındaki çelişkilerin, sınıf çatışmalarının
asıl temel nedeni olduğunu belirtir. O zaman sosyalizmde de sınıf
mücadelesinin devam ettiğini söyleyen Stalin haklıydı.
Burjuvazi, artık ekonomik bir sınıf olarak var olmasa da ya da
onun maksimum kalıntıları hiçbir sosyal ağırlığı
olmayan küçük ve önemsiz gruplar halinde olsa da, sadece iki dost sınıf
(işçiler ve kolhozlarda çalışan köylüler) ve aydınlar
sosyal tabakası var olsa da, sınıf mücadelesi devam eder. Fakat
eğer sınıf çelişkileri komünizm mücadelesinin özünü teşkil
ediyorsa son 40 yıllık tarih, sosyalizmde de şiddetli bir mücadelenin
devam ettiğini fazlasıyla gösterdi bu, ulusal ya da uluslararası
düzeyde burjuvazinin, bütün toplumsal faaliyet alanlarında hareket
etmeye devam ettiğinin göstergesidir. Marxın da yazdığı
gibi bu, sadece üretim ilişkilerinin sosyalizmin güçlü üretici güçleriyle
uygun hale getirilmesi değil, aynı zamanda tüm eski sosyal ilişkileri
ve onlardan sürekli olarak çıkan fikirleri de ortadan kaldırmak
gerektiğini gösterir.
Fakat çağdaş eleştirmenlerin söylediklerine göre,
toplumu, yozlaşmaya yol açan kapitalizme doğru geri çeken şey;
meta, değer ve değer yasasıdır. Ancak, sosyalizmde de
kapitalizmde olduğu gibi bir meta ekonomisi olduğu iddia edilebilir
mi? Hayır, bu iddia edilemez; çünkü metaların dolaşımı
sadece tüketim maddeleriyle sınırlıdır ve üretim araçlarını
ve emek-gücünü kapsamaz.
SSCBde sosyalizmin zaferi, Leninist teori için büyük bir zafer oldu; onun
aldığı (geçici) yenilgi ise, anti-Leninist teoriler için bir
zafer oldu. Çağdaş eleştirmenler, geçiş dönemi olan
sosyalizm koşullarında ticaret ve paranın karakter değiştirmediğini,
kapitalizmde olduğu gibi kaldığını iddia eden Troçkizmin
müritleridir.
SBKPnin 14. Kongresinde Stalin bu düşmanlara şu yanıtı
verdi: Sorun şudur ki, toplumumuzun kapitalist unsurlara karşı
mücadele eden sosyalist unsurları, onları yenmek için burjuvazinin
bu yöntem ve araçlarını hazmederek, sosyalist temellerin inşası
için onları kapitalizme karşı başarıyla kullanmalıdır.
Bütün yaşamı boyunca Stalin, her zaman, objektif yasaları,
pratiğinin merkezine yerleştirdi. Bunu göstermenin gereği
yoktur; fakat çağdaş eleştirmenler hafızamızın
gücünü açıkça göz ardı ediyorlar. Aslında bu baylar hantal
argümanlarla, kafa karışıklığı yayma yoluyla
devrimci pratiği sabote etmek için, teorik tartışmayı Troçkizmin
vestiyerinden çıkarıyorlar.
İTALYA PROLETARYASININ KOMÜNİST PARTİSİNİ
İNŞA ÖRGÜTÜ