Son yıllarda yenilen darbelerin nedenlerinden birisi kuşkusuz tek
sebep olmamakla birlikte komünistler olarak ardımızdan sürüklemeye
devam ettiğimiz ideolojik tembelliktir. Partiler ve genelde
Marksist-Leninist örgütler olarak, halklarımızın bilinçli ve
ileri kesimleriyle gerçekten birleşmeyi başaramıyoruz. Bunun başlıca
nedeni ise ideolojik, teorik zayıflıktır. İdeolojik zayıflık,
başka faktörlerle birlikte halk kitlelerinin ve hatta militan kesimlerin
saflarında var olan perspektif yitiminin, kötümserliğin ve kafa karışıklığının
sebeplerinden biridir, belki de en önemlisidir. En azından Avrupanın
önemli bir kesiminde böyle olduğu kesindir.
Görünüşte güçlü, gerçek bir prestij sahibi ve kavga içerisinde çelikleşmiş
bir partinin bir avuç dönek ve en yüksek organda gizli faaliyet yürütmüş
olan (ne zamandan beri?) bir hain tarafından birkaç ay zarfında
tasfiyesine ve dağıtılmasına tanık olmuş bir kişi
olarak bu konuda söz söyleyebilecek durumdayım. Sadece bir avuç militan
ve istisnai birkaç yönetici kadro, kötümserliğin karanlığına
ve cesaret kırıcılığına karşı ve çok
zor koşullarda ayakta kalabildi.
Yaşananlardan sonra, İKP/Marksist-Leninist saflarındaki ideolojik
formasyonun oldukça fakir, yüzeysel ve kitabi olduğunu söylemek abartı
değildir. Bilgiçlik taslamakla itham edilmek riskini göze alarak, ciddi
ideolojik bir formasyon yoksunluğunun bugün de bütün derinliğiyle
ve yakıcılığıyla yaşanmakta olduğunu düşünüyorum.
Bahsettiğim şey kuşkusuz mutlak bir eşitçilik, tek tip ve
tek düze bir formasyon değildir. Partilerimiz arasında ve hatta tek
bir partinin kendi militanları arasında seviye farklarını da
dikkate alsak bile, formasyon eksikliğinin parti ve örgütlerimiz açısından
önemli bir sorun olmaya devam ettiğini belirtmek gerekiyor.
Bu, bizi ciddi olarak kaygılandıran bir sorundur. Bizce bu sorun,
Parti ve Örgütler Konferansında aceleye getirilmeden, planlı bir
tarzda ve gereken önem verilerek ve zaman ayrılarak ele alınmalıdır.
Çünkü bu; değersiz, önemsiz bir sorun değildir. Aksine,
oldukça karmaşık, nazik ve başta entelektüel faktör olmak üzere
yoğun çaba talep eden bir sorundur. Amacım bir günah keçisi göstermek
değil, ama burada 80li yılların başlarında bu
soruna ilişkin olarak bir Arnavut yöneticisinin konuya yaklaşımını
aktarmak istiyorum. Kaygılarımı ifade ettiğimde verdiği
yanıt şöyle olmuştu: Olmayacak şeyleri sorun yapıyoruz.
Marksizm-Leninizm, proletaryanın ideolojisidir ve kavranılması o
kadar zor ve karmaşık değildir. Proletaryayı anlamak,
kavramak o kadar zor olmadığına göre, onun ideolojisini anlamak
da zor olmasa gerektir. Burada aklımda kalan şekliyle yazıyorum,
ama söylenenlerin özünün aynen böyle olduğuna emin olabilirsiniz. Aynı
yönetici şöyle devam etmişti: Marksizm-Leninizm,
Marx-Engels-Lenin ve Stalinin yazdıklarıdır. Bizim yapacağımız,
bunlar temelinde hareket etmek ve yorumlamaktır. Genişçe gerekçelendirilmiş
(ne gerekçelendirilmez ki) bu açıklamalar, sadece basit ve mekanik değil,
aynı zamanda ve esasta antidiyalektik, oportünist, Marksizme ve bir sosyal
sınıf olarak proletarya tanımına aykırı, komünistlerin
savunduklarının özüne ters düşen olumsuz görüşlerdir.
Bazıları, olup bitenlere bakarak tek yönlü, aceleci ve hatalı
sonuçlar çıkarabilir. Ancak bu tutum bize, geçmişte AEPnin resmi
politikalarına denk düşmeyen herhangi bir şeyi söylemekten ve
yazmaktan aciz olan ve üstelik bizim gibi, farklı görüşlerini
açıkça dile getirenlere de şiddetle saldırmaktan geri kalmayan
bazı eski Marksizm-Leninizm şövalyelerini hatırlatıyor.
Teorik planda gelişme potansiyelleri taşıdığı
verimli ve genç çağında, birkaç yıl önce yitirdiğimiz
İspanyol filozofu Manuel Sacristain, Engelsin Anti-dühring adlı
eserinin İspanyolca çevirisine (Grijalbo Yayınevi, Meksika 1964) yazdığı
önsözde şunları söylüyordu:
Marksizme içeriden ve dışarıdan yöneltilen ve
revizyonizm diye adlandırılan saldırı, kolayca anlaşılır
nedenlerle, hemen hemen kadük olmuş teorik açılımların eleştirisi
ile işçi hareketinin temel hedeflerine ihaneti birlikte yürütüyor. Bugüne
kadar, Marksizmin klasiklerinin tembelce ve dogmatik bir okunuşu hep revaçta
olmuştur.
Bu tembelce okumaya, sanıyorum bilinçsizce bazı tutumların
zamanla kadükleşebileceğini (geçersizleşebileceğini) inkar
eğilimi de ekleniyor. Halbuki bugün doğru olan bir tutum, yarın
ya tümüyle ya da belirli ölçülerde geçersizleşebilir. Burada kadük
olan şey, diyalektiğin kendisi değil, ama onun ele alınan sürekli
gelişimidir.
Marksizmin klasik tutumlarına yapışıp kalmak, kimse inkar
etmemekle birlikte toplumsal devrimin gelişmesine karşı koymak
ve Marksizmin sürekli yenilenme içerisinde olduğunu ya da olması
gerektiğini görmemek demektir. Burjuvazinin, onun korobaşlarının,
oportünistlerin ve her renkten yardakçının sürekli olarak yaymaya
çalıştıkları da farklı bir şey değil zaten:
Sosyalizm imkansızdır, yenilgiye uğramıştır,
Marksizmin değersiz olduğu kanıtlanmıştır, komünist
parti artık gereksizdir, toplumun sorunlarına çözüm önerebilecek
kapasiteden yoksundur, SSCBde ve sosyalizmi inşaya yönelmiş başka
ülkelerde yaşananlar da buna örnektir vb... Ne burjuvazinin ne de komünistlerin
hiç kabullenmedikleri gerçek şudur ki; verilen yanıtlar hatalı
olmakla birlikte, sorular doğru olmaya devam ediyor.
Bu sorulara doğru yanıtları ancak komünistler verebilir. Bunun içindir
ki, en başta bir kere nerede yanıldığımızı,
zayıflıklarımızın, hatalarımızın, başarısızlıklarımızın
neler olduğunu iyi tayin etmemiz gerekiyor. En önemli başarısızlıklarımızdan
birisi belki de en önemlisi analizlerin geliştirilmesi ve derinleştirilmesi,
günümüz olgularına ve bizzat toplumdaki gelişmelere denk düşen
bir yenilenme eksikliğinin yaşanıyor olması değil
midir? İlerleyebilmemiz için açık ve önyargısız bir
şekilde 1917den bu yana (belki daha öncesini) olup bitenleri tahlil
etmemiz gerektiği açıktır.
Bu, zor, ama ileriye doğru sağlam adımlar atmak istiyorsak
zorunlu bir görevdir. Bu zorunlu görevi omuzlamak, burjuvaziye karşı
günlük, pratik mücadeleden vazgeçmek, onu sekteye uğratmak ve birer
tartışma kulübü ve araştırma merkezine dönüşmek
anlamına gelmemelidir. Ama yolu, devrimci teori tarafından aydınlatılmayan
pratiğin kör bir pratik olduğunu da unutmayalım. Ve bu teori,
şırınga edilmiş bir bilim tarafından da edinilmiyor. Önemli
mesafeler katetmiş olmakla birlikte önümüzde ağır görevler
duruyor.
Örneğin PCOFlu yoldaşların (Fransa İşçileri Komünist
Partisi, ç.n.) SSCBde sosyalizmin inşasını tahlil için sarf
ettikleri çaba, ciddi olarak hesaba katılması ve selamlanması
gereken değerli bir çalışmadır. Tartışılabilir
yönler mi taşıyor? Tartışalım. Hatalı görüşler
mi ileri sürülüyor? Belirtelim, tartışalım ve en önemlisi de
tahlillerimizle, öneri ve görüşlerimizle bu çabaya katkıda bulunalım.
Komünistler arasındaki fikir mücadelesinden her zaman olumlu şeyler
çıkar. Tabii ki, çabalarını birleştirmek, ortak tahlillere
ulaşmak ve ilerlemek gibi bir irade sahibi olan komünistlerden söz
ediyoruz. PCOFlu yoldaşlar tarafından sarf edilen çabayı
hesaba katmamak, gücü oranında bu yoldaşlarla işbirliğine
gitmemek, hatalı ve eleştirilecek bir tutum olur. Üstelik bildiğim
kadarıyla bugüne kadar kimse, böyle bir tahlili Fransız yoldaşların
yapmakta olduğu gibi geniş ve Marksist-Leninist bir bakış açısıyla
ele almamışken. Başka bir örnek ise, toplantılarımıza
katılan, genel tutumların özüyle hemfikir olmayan, konferansın
aldığı kararları hiçbir zaman desteklemeyen ve yerine
getirmeyen, kibirli ve kendini beğenmiş tutumlarla işi, kararlarımızın
meşruiyetini tanımamaya kadar vardıran belirli bir partinin varlığıdır.
Bu parti son toplantıda da bilinen tutumunu takınarak, sinirli bazı
tepkileri provoke etme noktasına geldi (Mea culpa). Provokasyonlara
gelmemek, bölücü oyuna gelmemek iyidir. Ama şu soru geliyor akla: Bunlar
aptallıklarından dolayı mı (bazıları öyle sanıyorlar)
böyle tutum takınıyorlar? Burada çarpışan, bu parti
ile (yalnız ve izole değiller) bizim ideolojik tutumlarımız
olmasın? İdeolojik ve pratik planda oluşturmaya çalıştığımız
komünist birlik biçimini niçin reddediyorlar?
Bu partinin ve aynı soydan gelen diğerlerinin bütün tutumlarını
hiçbirimiz ciddiyetle ele alıp irdelemedik. Ama Marksist-Leninist Parti ve
Örgütler İkinci Konferansının ortak açıklamasını
imzalamayı reddeden bu partinin gazetesinde, aradan birkaç gün geçtikten
sonra, bundan iki-üç yıl önce kaleme alınan ve genel cümlelerden,
oportünist bayağılıklardan ve tanrı Kim İl
Sunga dizilmiş lirik methiyelerden ibaret Pyong-Yang deklarasyonunu
imzaladığına dair haber yayınlandı.
Burada amacım, bu yoldaşlara karşı bir savaşa
girmek değildir. Ancak, Konferansın özüne cepheden karşı
koyan ideolojik tutumlar karşısında sağır kalmak da doğru
değil. İdeolojik iç mücadele, ilerlemeyi hedefleyen fikir mücadelesi,
her zaman için en azından teorik olarak komünist partiler arasında
iyi, olumlu bir işlev görmüştür. Konferans açısından niçin
aynı işlevi görmesin? Kuşkusuz fantomlar peşine düşmek
gerekmez, ama sorunlar ideolojik olarak tartışılmıyorsa,
orada bir sorun var demektir. Ulusal ve uluslararası planda bu bakımdan
zengin bir tecrübemiz var. Çelişkiye düşmemek için tartışmadan
kaçınma tutumu; dönemin referansının çöküşünün hemen
ardından, parti ve örgütlerimizin önce dejenerasyon ve zamanla da
tasfiye sürecine girmelerinin başlıca sebeplerinden biri olmuştur.
Birçok ülkedeki partilerin durumuna bir dönüp bakmak yeterlidir. Konferansımız
henüz gençtir, oldukça genç. Ama mensuplarının önemli bir çoğunluğunun,
olumlu ve olumsuz yönde biriktirmiş oldukları bir tecrübe var ve bu
dikkate alınmalıdır. İdeolojik, politik ve örgütsel alanda
yaşadıklarımız, ders çıkarılacak bir eğitim
kaynağıdır. Canlı bir organizma oluşturuyoruz ve her
canlı organizma gibi çelişkilerimiz, farklı yaklaşımlarımız
var.
Her alanda gelişebilmek ve ilerleyebilmek için bunları çatıştırmak
gereklidir. Herhangi bir sınırlama ya da zorunluluk içermeyen bu
dergi, bu yöndeki irademizin iyi bir örneğidir. Daha fazlasını
yapamaz mıyız? Örneğin, iki toplantı arası dönemde
yayınlanmış makaleler üzerine kolektif tartışma gibi.
Bu yapıldığında fikir ayrılıkları ve nüansların
büyük ihtimalle çokluğu bizi şaşırtacaktır.
Niçin yılda bir kez bu dergide de olabilir veya ayrı bir yayın
olarak tek bir konu üzerine yayınlar (monografi) için planlama yapmıyoruz?
Bunlar, gelecek konferansta ele alınarak tartışılabilecek
sorunlardır. Sürekli olarak zaman eksikliğinden yakındığımız
doğrudur. Ama bu, araştırma, tahlil ve ortak çalışma
yoksulluğu çok eskiden kalma bir hastalıktır ve sonuçları
ise trajik olmuştur. Klasiklerin basitçe okunması, oportünistlere
ve dolayısıyla da gericiliğe mükemmel hizmetler sundu. Değil
mi?
İSPANYA KOMÜNİST EKİM ÖRGÜTÜ