Fransadaki Kasım-Aralık hareketi, ülkemizde politik ve
toplumsal olarak yeni bir dönemece girildiği anlamına geliyor. Bu
hareket çoğunlukla, Maastricht Anlaşmasının ortak
kriterlerine ve ekonomide uluslararasılaşmanın sonuçlarına
karşı ilk büyük işçi hareketi olarak sunuluyor. Hareketin
tabii ki, Avrupa siyasi ve ekonomik çevrelerinde para birliğinin koşullarını
oluşturma çerçevesinde şu anda yürütülmekte olan tartışma
üzerinde etkileri oldu. Proletarya açısından değerlendirilecek
olursa, bu hareket; kolektif mücadele ve işçi sınıfının
açık talepleri etrafında birleşme yeteneği gösterme bakımından,
yeniden kendine güven bakımından ve krizin etkisiyle değişik
halk tabakaları arasında derinleşen bazı suni çelişkileri
(çalışan ile çalışmayan işçiler, kamu ile özel sektörde
çalışanlar, Paris ve taşra arasındaki çelişkiler) bir
kenara atarak dayanışma duygularını geliştirme bakımından
elverişli koşullar yaratmıştır.
Hareket, aynı zamanda ileri kesimler arasında, ulusal ve uluslararası
düzeyde (özellikle Avrupa çapında) kapitalist sistemin sınırlılıkları
ve iflası üzerine tartışmaları ve kafa yormayı ve
kapitalizme karşı oluşturulacak alternatif toplum sorunu üzerine
tartışmaları gündeme getirdi. Grevler boyunca, birçok bakımdan
bulanıklıklar taşısa da; 68 Mayıs hareketi, devrim,
kapitalizmin yerine neyin konulacağı, sosyalizm gibi sorunlar yeniden
tartışıldı.
Partimiz, birkaç hafta önce 4. Kongresini toplamıştı. Bu
kongre bize, dünyada ilk sosyalizm deneyiminin (SSCBdeki) ve yenilginin
nedenlerini ve tarihsel materyalizm ışığında
sosyalizmin ekonomik ve politik mekanizmalarını daha derinlemesine
anlama fırsatı tanıdı. Bu yönelimiyle parti, sadece Chirac
Hükümetinin gerici politikalarını protesto ve teşhirle sınırlı
kalınmamasını sağlayacak ideolojik ve politik bir hazırlık
yapmış oluyordu.
Birlik ve Mücadele dergisi okuyucularına sunduğumuz bu yazı,
dünyanın her yerinde toplumun sırtında asalak gibi geçinen mali
oligarşinin bugünkü politikasına ilişkin, bu hareketten bazı
dersler çıkarmayı amaçlıyor. Bütün ülkelerde birbirine
benzer reformların yapıldığını görüyoruz ve
elbette patron ve hükümetler de Fransadaki olaylardan dersler çıkarıyor.
JUPPE PLANININ İÇERİĞİ
Başbakan Juppe, meclis kürsüsünden, sigorta reformu projesini sunup indiğinde,
sağ partilerin milletvekillerinin hararetli alkışlarıyla
selamlanmıştı. Borsa, Juppe planını yüzde 2,6lık
bir artışla karşıladı. Bu plan, aynı zamanda
sosyalist parti milletvekillerini de gücendirmişti. Çünkü kendilerine
ait sigorta reformu önerileri çalınarak soluksuz bırakılmışlardı.
Parlamentoda çoğunluğu oluşturan sağ partiler
ise tam bir zafer sarhoşluğu içindeydiler. Ve tüm akımlarıyla
başbakanın fedakarlık gerektiren bir reformun temelini atma
cesaretini selamlıyorlardı.
İçlerinde, sol görünen bütün sembollerden öç alma dileğinde
olanlar açısından hükümet, nihayet memurların ayrıcalıklarına
son verecek ve sosyal sigorta kasalarını hâlâ patronlarla birlikte yönetmeye
devam eden sendikalara hadlerini bildirecekti.
Sözde ayrıcalıklı olduğu iddia edilen bu iki noktaya dikkat
çekilerek, genel bir gerileme tehlikesine karşı, reformun zorunlu
olduğu açıklanmaya çalışılıyordu. Bu,
Fransada sunulan ilk sigorta reformu projesi değildi. Son sosyalist Başbakan
Rocard, içeriği Juppe planıyla aynı olan bir reformu uygulamaya
başlamıştı bile. Fakat ilan edilen son önlemler, öncekilere
nazaran çok daha geniş kapsamlıydı.
Juppe planı üç yönlüdür:
1) Emeklilik ödentilerini düşürmek ve kamu sektöründe yüzbinlerce ücretlinin
çalışma sürelerini uzatmak.
Özel statüden faydalanan bu işçiler, diğer kategorilerdeki ya
da özel sektördeki işçilerle aynı süre boyunca çalışacak
ve prim ödeyeceklerdi. (Yani daha açıkçası, şimdiye kadar
emekli olabilmek için 37,5 yıl çalışmış olmak
yeterliyken, bundan sonra bu süre 40 yıla çıkarılacak). Sosyal
adaletin sağlanmasını hedeflediği iddia edilen bu önlem,
aslında hem kamu hem de özel sektördeki bütün işçilerin emeklilik
koşullarının daha da kötüleşmesi demektir. Grevcilerin, bu
adaletsizliklerle oynamaya çalışanlara yanıtı,
herkes için 37,5 yıl ve emeklilik koşullarının düzeltilmesi
talebi oldu.
Kırk yaş ve daha altında olan bütün işçiler bu soruna özel
bir duyarlılık gösteriyor. Kendilerinden bir önceki kuşağın
sahip olduğu bazı avantajlardan yararlanamayacaklarını görüyorlar.
Bütün kategorilerdeki işçiler esnek çalışmaya tabi tutuluyor,
işsizlikle tehdit ediliyor ve krize rağmen sermayenin azami kârları
için daha büyük bir üretkenlikle çalışmaya zorlanıyorlar.
Bununla birlikte işçiler, emek gücünün daha çabuk ve derin tahribatına
yol açan, stresli iş koşullarıyla karşı karşıyalar.
Milyonlarca işçi tarafından her gün yaşanan ve sinir
bozukluklarının artışına yol açan bu gerçek, işyerlerinde
stresler üzerine yapılan çok sayıda araştırma tarafından
da doğrulanmaktadır. Bu nedenle, sakinleştirici ilaçların
tüketiminde artış görülmekte ve bu nedenle de işçiler, ilaç
tüketme savurganlığının sorumluları olarak gösterilmekteler.
Zaten şu anda yöneticiler ve serbest meslek sahipleri vb. gibi diğer
kesimlerle kıyaslandığında ortalama yaşam süreleri çok
düşük olan, ağır ve tehlikeli işlerde çalışan işçilerin
(ve bu nedenle de özel statüde çalışanların) bu durumu dikkate
alındığında, emeklilik için gerekli çalışma süresinin
uzatılmasına neden bu kadar tepki gösterdikleri daha iyi anlaşılır.
Sorunun diğer bir yönü de işsizlikle ilgilidir. Çalışma süresinin
uzatılması, beraberinde yeni işçi oranının düşmesini
getiriyor. Yani bu durumda daha fazla genç, işsiz kalacaktır.
Sistemin mantığı, çalışanları, işsizler
kitlesi büyüdükçe, daha fazla sömürüye tabi tutmaktır. Bu,
grevcilerin sadece kendileri için değil, aynı zamanda iş arayan
gençler için de mücadele etme isteklerinin nedenini açıklıyor. Bu
düşünce, halk kitleleri tarafından benimsendi ve harekete sempati sağladı.
2) Sağlık alanındaki harcamaları düşürmek ve bazı
hizmetleri yok etmek.
Bu, onyıllardan beri yürütülen tedaviyi karneye bağlama
politikasının daha da ağırlaştırılmasıdır.
Yaratılmak istenen mekanizmaya göre, her yıl sigortanın ödeyeceği
miktarlar önceden belirlenecek. Amaç, sağlık sektörüne aktarılan
sosyal zenginlik payını düşürmek ve sigorta tarafından karşılanan
ödenekleri sınırlamaktır.
Mali yükü belirleme ve kullanımını denetleme görevi de
parlamentoya veriliyor. İşte bu noktada Maastricht Anlaşmasının
ortak kriterlerine uyma zorunluluğu devreye giriyor. Bu görevin
parlamentoya havale edilmesi, bir anayasa değişikliğini
gerektiriyordu.
Burjuva demokrasisinin zirvesi olan parlementoda bu planın sözcülüğünü
yapanların iddia ettiği gibi burada demokratik bir ilerleme mi sözkonusudur?
Bilindiği gibi, burjuva parlamenter demokratik sistemde parlamento, sadece
büyük sermayenin çıkarlarının garantörlüğünü ve
temsilciliğini yapmak ve onun aldığı kararları
onaylamakla yükümlüdür.
Bu reformla yapılmak istenen, yaklaşık olarak devlet bütçesi
hacminde bir bütçenin (1000 milyar frank) yönetimini devletin eline
vermektir. Kriz, mali oligarşinin açgözlülüğünü ve sermaye iştahını
daha da körüklüyor. Sigorta kasalarında birikmiş olan taze sermaye
ise, özellikle çekici geliyor. Juppe planı, bu parayı büyük
sermayenin hizmetine sunmayı, ona güç vermeyi ve kârını artırmayı
hedefliyor.
Bunun gerçekleştirilebilmesi içinse, bu kurumdaki sendika denetiminin ve
kararlara katılma hakkının sınırlandırılması
gerekiyordu. Büyük miktarlar teşkil eden bu paranın idaresi ve ortak
işletmeden sağlanan avantajlar, şimdiye kadar, emperyalist sistem
içerisinde işçi aristokrasisinin ekonomik, ideolojik ve politik bakımdan
entegre edilmesinde büyük bir rol oynadı. Fakat derin kriz dönemlerinde
bu avantajlar erimeye yüz tutar ve bütün sermayenin mali oligarşinin
denetimine sunulması eğilimi ağır basar. İşçi
aristokrasisine sunulan kırıntılar azalır. Sosyal sigortanın
bu türden devletleştirilmesiyle tekellerin sağlık ve
sosyal güvenlik sektörü üzerindeki denetimi genişletilmektedir.
Buradaki sermayenin kontrolü ile sağlanacak avantajları görebilmek için,
son yıllarda ABDde yaşananlara bakmak yeterlidir. Le Mondedan
bir gazeteci şunları yazıyordu: 70li yılların
başında emeklilik kurumunu işleten özel kuruluşlar, Wall
Street borsa sermayesinin yüzde 25ini ellerinde tutuyordu. 80li yılların
başında yeni mali düzenlemelerle birlikte bu kurumlaşmış
yatırımcıların tavırları da değişiyor.
1991de, borsa sermayesinin yüzde 65ine sahip oluyorlar. Zaten,
Meksikadaki mali krize neden olan ve milyonlarca Meksikalıyı daha
da sefalete itenler de, bu Amerikan kuruluşlarıydı.
3) Bir başka nokta ise, sosyal sigortaları ve sağlık sektörünü
özel çıkarlara açmaktır.
Amaç, sosyal sigortaların bütün yönetimini özel sermayeye bırakmak
yerine, en avantajlı ve zahmetsiz bölümleri devretmektir. Kişiselleştirilmiş
sosyal güvenlik sistemi ile ek özel emeklilik kasaları oluşturulmakta,
herkesin kendi ödediği primler oranında emekliliğe hak kazanacağı
ve sözde zenginlerin fakirler yerine ödeme yapmak zorunda kalmayacağı
bir sistem kurulmaktadır. Bu mantık, sosyal sigorta açıklarını
kapatmak için konulan yeni vergide olduğu gibi, oluşturulan finansman
mekanizmalarının özünü teşkil ediyor.
RDS adı verilen bu yeni vergi, giderek gelir vergisinde de yapılmaya
çalışıldığı gibi, kişinin kazancına bakılmaksızın
herkes için aynı oranda (yüzde 0.5) kesilmektedir.Aynı oranda vergi,
bütün dolaysız vergilerde (KDV, tütün, alkol gibi ürünlere uygulanan
vergiler vb.) olduğu gibi, yükün ağır bölümünün düşük
gelirlilere bindirilmesi anlamına geliyor. Bu da hazırlanmakta olan
yeni vergi reformunun içyüzünü gösteriyor. Yani zenginlerin daha az
vergi ödemeleri için düzenleme yapılıyor. Chiracın
sosyal politikasının içeriği budur: Sosyal uçurumu
kapatmak yerine, eşitsizlikleri daha da derinleştiren bir politika.
Değişik araştırmalara göre Juppe planı, işçi ve
emekçilerin cebinden sermayeye yaklaşık 100 milyar frank aktarılması
anlamına geliyor. Hükümetin ve patronların daha fazla tüketin!
çağrılarına rağmen bu önlemler, halk kitlelerinin alım
gücünü düşürüp, sürekli yoksullaşmasına neden oluyor. Bu
tutarsızlığın nedeni, kapitalist sistemin onulmaz çelişkilerinde
aranmalıdır.
Kapitalistler gerçekten de kitlelerin daha fazla tüketmelerini isterler ama
aynı zamanda azami kâr hırsları, işsiz sayısının
artmasına ve reel ücretlerde düşüşe yol açar.
Emperyalistlerin Güneydoğu Asya, Ortadoğu ve Pasifik pazarları
üzerinde şiddetlenen rekabetine; emperyalist metropollerde, esnek çalışma,
üretim ritminin yoğunlaştırılması, kalifiye eleman sayısı
artarken ücretlerin düşürülmesi vb. sonuçlar yaratan yeniden yapılanma
ve rasyonalleşme planları eşlik ediyor. Bu nedenle, Juppe planına
karşı hareket, aynı zamanda, kaçınılmaz olduğu öne
sürülen ekonominin globalleşmesine karşı bir harekettir.
Juppe birçok kez, göstericilerin kendi planını yeterince
okumadıklarından dert yandı. Şu noktada haklı olabilir:
İşçiler hareketi başlatırken, aralarından pek azı
planı detaylı olarak okumuştu. Fakat buna rağmen hepsi de,
planın sosyal haklara ve emekçi kitlelere karşı bir saldırı
olduğunu anlamakta gecikmediler.
KİTLESEL HAREKETİN KARAKTERİSTİKLERİ:
İŞÇİ SINIFI ÖN SAFLARDA
Böylesine geniş çaplı ve zengin bir sosyal hareket, birkaç satırda
özetlenemez. Biz, sınıf mücadelesi için en önemli, can alıcı
ve anlamlı yönlerine değinmek istiyoruz. Bu hareketin başını
çeken, işçi sınıfı ve özellikle de ulaşım sektörü
işçileriydi. İşçi sınıfı bu hareketiyle, sadece
varlığını göstermekle kalmadı, aynı zamanda üretimi
durdurup hayatı felce uğratarak toplumda oynadığı
ekonomik, sosyal ve politik rolü de bir kez daha ortaya koydu.
Sınıf çıkarları temelindeki birliği ve bunları
savunmadaki kararlılığı; gençliği, işsizleri ve
diğer emekçi tabakaları da hareketin içine çekti. Bu birlik ve
kararlılık gösterilere yansıdı. Uzun süredir ilk defa iş
tulumları, atölyelerden taşınan bidonlardan yapılmış
trampetler eylemlere renk katıyordu.
İşçilerin; Juppe planının geri çekilmesi talebini
biraz radikal bulan, savunulacak talepler konusunda çekingen davranan eğitim
emekçilerini ikna etmek için onların toplantılarına temsilciler
gönderdiklerini; üniversitelilere, liselilere, kültür emekçilerine ve aydınlara
giderek hareketi anlattıklarını ve destek talep ettiklerini gördük.
ULAŞIM İŞÇİLERİ
GÖSTERİLERİN BAŞINDAYDI
Hareketi başlatanlar zaten ulaşım sektöründeki işçilerdi.
Son yıllarda, diğer sektörlerde gözlenenin aksine, bu alanda işçi
sayısında artış olduğu görülüyor. İletişim
ve ulaşım sektörleri, kapitalist sistemin ulusal ve uluslararası
alandaki yeni rekabet koşullarında kilit bir rol oynuyor. Bugün sırada
bu sektörleri de tümüyle özel sermayenin denetimine sunmak ve
verimliliklerini artırmak var. Kapitalist verimlilik (rantabilite)
kriterleri, genellikle özel statüde bulunan bu kategorideki işçilerin
sosyal kazanımlarının gasp edilmesini ve halkın sahiplendiği
bu kamu hizmetlerinin yok edilmesini dayatmaktadır.
Demiryolu işçileri için, Juppe planı ve özel emeklilik
sisteminin tehlikeye sokulması, bir bütün olarak DDY (Devlet Demir Yolları)yi
yeniden yapılandırma planının arkasından gelen kapsamlı
bir saldırı oluyordu. Bazen bir resim, uzun bir nutuktan daha anlamlı
mesajlar verebilir. Demiryolu işçileri, hükümetin projesi uygulandığında
ortaya çıkacak yeni demiryolu ağının şemasını
yayınladılar. Nüfus bakımından kalabalık olmayan bölgelere
giden hatlar, verimlilik gerekçesiyle yok olmaya mahkum edilmişti. Dolayısıyla,
bu planı reddetmekte olan işçilerle bu hizmetten yararlanan halkın
çıkarları çakışıyordu. Makinistler, 1986da tek başlarına
haftalarca sürdürdükleri ve az bir kazanımla biten grevden ders çıkarmışlardı.
Bu sefer, önce DDYye bağlı diğer sektörlerdeki çalışanlarla,
daha sonra da metro sürücüleriyle ilişkiye geçildi ve hareket genişletildi.
Bir makinist şunları söylüyordu: Başlangıçta kendimi
sadece bir makinist olarak görüyordum. Zamanla, bir demiryolcu olarak görmeye
başladım, sonuçta ise kendimi bir emekçi olarak hissettim.
Mücadele, kendi merkezi sloganını oluşturdu:
Juppe planı koşulsuz olarak geri çekilsin!
Bu talep, hemen ortaya çıkmadı. Bu talep, sosyal sigortalar reformunu
gerekli gören kesimin saldırısına uğradı. Bu kesimler,
Juppe politikasının temelini eleştirmek yerine, reformları
hayata geçirmekte kullanılan metodu eleştirmeyi yeğlediler. Bu,
sorumlu hükümet imajını koruyan Sosyalist Parti ve diğer
sosyal demokrat akımların tutumuydu. Sendikal alanda ise CFDT yönetimi
bu tutumu savunarak, eylem boyunca Juppe Hükümetini açıkça
destekledi. Bu slogana bir başka şekilde de karşı konuldu.
Bu tutum, herkes kendisini içinde bulabilsin adı altında,
hareketi en genel talepler platformunda boğma girişimiydi. Bununla, işçi
kitlesinin bölünmesi ve en hareketli bölüklerinin geri kalanlardan izole
edilmesi hedefleniyordu. Fakat, bütün sektörleri (posta, telekom,
elektrik-gaz işletmeleri, vergi daireleri, eğitimciler, sağlık
personeli vb.) harekete geçiren eylem karşısında bu girişim
başarısız kaldı.
ÖZEL İŞYERLERİNDE HAREKETİ
YAYMANIN GÜÇLÜKLERİ
Özel işyerlerindeki işçilerin harekete katılması sorunu
hemen gündeme geldi. Mücadeleci işçiler ve militanların, hareketi
olabildiğince genişletme istekleri vardı ve bu amaca ulaşabilmek
için bir hayli çaba sarf ettiler. Hareketi özel sektöre sıçratmak için
işçiler ve sendika militanlarının birçok zorluğu aşmaları
gerekiyordu.
Birincisi, özel sektörde yıllardan beri süren objektif durum. Yani işçi
sayısının sürekli düşürülmesi, en mücadeleci işçi
ve militanların maruz kaldığı işten atmalar, sendikal
tabanın dağıtılması. Buna geçici işlerde (kısa
süreli sözleşmeler, stajlar) çalışan işçi sayısının
sürekli artması da eklendiğinde bu durum, geniş işçi
kesiminin, özellikle de gençlerin sendikal örgütlenmesini daha da zorlaştırıyor.
Bu gerçek tek başına, sendikal hareketin güçsüzlüğünü (işçilerin
ancak yüzde 10u sendikalı ve bu oran özel işyerlerinde daha da düşüktür)
izah edemez. Buna, reformist politikaya sahip sendikal yönetimlere karşı
işçilerin bilinçlerinin erozyona uğramış olmasını
da eklemek gerekir. Bu konuya burada değinmeyeceğiz. Bunu, Aralık
95 hareketinin önemini görmek için, işçi ve sendikal hareketi
objektif olarak zayıflatan olguların göz önünde bulundurulması
gerektiğini anlatmak için söylüyoruz.
Özel işyerlerindeki militanlar Juppe planının sonuçlarını
diğerlerinden daha fazla sorguluyorlardı. Fakat patronlar, işçilerin
harekete katılmaması için özel bir baskı yaptılar.
İşçiler sürekli işten atmalarla tehdit edildi. (Grevin, bir işyerinin
ölüm fermanı olduğuna dair meşhur patron tezi sürekli işlendi).
Buna, mevcut hareketin sadece memurları ilgilendirdiği doğrultusunda
yapılan propagandayı da eklemek gerekir. Gerçek durum hakkında
aydınlatma çalışması ise oldukça gecikti. Burada,
hareketin genel yönlendirilmesi sorununa geliyoruz. Bilindiği gibi
hareket, ilk başlarda tamamen kendiliğinden bir karakter taşıyordu.
Çünkü hareket herhangi bir sendikal örgütün çağrısıyla değil,
ama, tabandan yükseldi. Bu olgu, son yılların büyük işçi
hareketlerinin de karakteristiğidir. Fakat hareket, bir kez başladığında,
sendikaların, propaganda ya da koordinasyon imkanlarını ve
militanlar düzeyinde de olanaklarını sunmasını bekliyor.
Bu, sendika ile hareket arasında var olan pragmatik bir ilişkidir.
Aralık hareketinde taban inisiyatifi daha da ileri giderek, hareketi geliştirmek,
diğer kesimlerden işçileri katmak, geniş destek sağlamak için
işi önemli ölçüde ele aldı. Hareket halindeki sektörler arasında
ilişkiler kuruldu; grev yerlerinde görüşmeler organize edildi;
grevci delegeler fabrika kapılarına giderek mücadeleyi anlattılar.
Bu inisiyatifler daha çok; işçilerin, hareketi daha iyi kontrol edebileceği
sanayi bölgelerinde, şehirdeki militanlar tarafından organize edildi.
Gösterilere günlük katılım, hareketin yükselişinin göstergesiydi.
Başka bir deyişle, aynı talepler etrafında ve aynı
anda yüzlerce yerel inisiyatif oluşmuştu. Ortada açık olan bir
durum daha vardı: Hareketi destekleyen hiçbir sendika yönetimi, hareketin
bilinen talepler çerçevesinden dışarı çıkıp politik
bir karakter kazanmasını istemiyordu. Aynı tutum, Fransız
Komünist Partisi (FKP)nde de vardı. Genel Sekreter Robert Hue, ne
partilerinin ne de hükümet ortakları sosyal demokratların iktidara
alternatif olmaya hazır olmadıklarını açıkça söyledi.
Revizyonist ve reformist yöneticiler sadece bu açıklamayı yapmakla
kalmadılar, sınıf mücadelesinin burjuva sistemin sınırlarına
hapsedilmesi için bilinçle hareket ettiler.
Fakat ilginç olan şuydu ki, bilinçli işçiler ve militanlar
(reformist parti militanları da dahil olmak üzere), bu politik partilerin
siyasi bir krizi göğüsleme kapasitesinde olmadıklarını ve
böyle bir şeyi göze almadıklarını biliyordu. Buna rağmen,
hareketi bu siyasi boşlukta felç olmaya bırakmadan, mücadeleyi
baştan sona kadar kendileri yürüttüler. Eğer hareket, siyasi alanda
iktidarla doğrudan çatışmada fazla ileri gidemediyse, aktif ve
bilinçli unsurların bunu istememesinden değil, fakat bu unsurlar
kendi objektif ve sübjektif sınırlılıklarının
bilincinde oldukları içindi. Fakat, geniş halk kitleleri için haklı
bir mücadeleyi yürütme duygusuyla, dayanışma ve kolektif eylemden
dersler çıkararak ve coşkuyla, gidebildikleri kadar ileri
gittiler.
Geniş halk kitleleri de, grevcilerden şikayetçi olmadan, ulaşım
sektöründeki grevin sonuçlarına katlandı. Hükümetin ve gerici
partilerin grev aleyhtarı gösteriler organize etme girişimleri itibar
görmedi. Bugün de harekette toparlayıcı bir rol oynamaya devam eden
hep birlikte sloganının Aralık 95in temel sloganı
olarak ortaya çıkması bir rastlantı değildi.
Sorun, sanki işçi hareketinin tarihi önceden yazılmış gibi
hareket eden akımların dediği gibi hareketin neden daha
ileriye gitmediği değil, hareketin nereye kadar gittiği, neyin
üzerinde ilerlediği ve hangi devrimci potansiyeli ortaya çıkardığıdır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, işçiler, mücadelelerini tanıtma
ve grevin nedenlerini başkalarına anlatma işini bizzat kendileri
yürüttüler. İşçilerin kendi mücadelelerini idare etme ve organize
etme bakımından bugün daha ileride olduklarını söyleyebiliriz.
Hareket, kitlelerin birlikte hareket etme kapasitesini, sorunlarını aşma
ve kendilerine güvenme deneyimini artırdı. Bu da bizce, kitlelerin
kendilerini mevcut kurumlarla, sistem çerçevesinde ve sözde başka
politikalarla yönetmeyi öneren ve on yılı aşkın süre
iktidarda kalan reformizmle bir kopuş içinde olduğunu gösteriyor.
Bugün, daha fazla sayıda işçi, alternatifin tepeden gelmeyeceğini
ve onlarsız bir alternatifin somutlaşamayacağını görüyor.
Toplumsal değişikliği tartışanlara gösterilen dikkat
ve ilgi de bundan ileri geliyor.
İşçiler aynı zamanda, diğer ülkelerin işçilerinin
kendileriyle dayanışma gösterebileceği güvencesini elde
ettiler. Uzun bir süreden beri, değişik Avrupa ülkelerinden o kadar
işçinin ülkemizdeki işçi mücadelesine doğrudan maddi ve
politik destek verdikleri görülmemişti. Hareketin açığa çıkardığı
gerçek; topluma, kendi iradesine rağmen dayatılan tercihlerin,
rekabetin ve verimlilik (rantabilite) mantığının
reddedilmesidir.
Hareket, sadece kapitalist toplumu yargılamakla kalmadı, ama aynı
zamanda komünistlerin ve devrimcilerin sosyalizmle özdeşleştirdikleri
değer ve pratikleri de öne çıkardı. Başka bir deyişle
bu hareket, yaşanan yoğun ideolojik bombardımandan ve
kapitalizmin kesin zaferinin ve işçi sınıfının sonunun
ilanından sonra bugün, kapitalizme alternatif sorununu, sosyalizmin olumlu
ve olumsuz tecrübelerini yeniden daha somut bir şekilde tartışmayı
olanaklı hale getirdi.
Hareket, toplumun bütün katmanlarını derinden etkiledi. Aydınlar
da dahil olmak üzere, saflar yeniden belirginleşti. Uzun süreden beri ilk
defa hareket lehine tutum takınan, proletaryanın geri dönüşünü
selamlayan aydınların sayısı hayli kalabalıktı. Bu
olumlu tutumlar, işçi sınıfının mücadele ettiği
ve toplum içerisinde ağırlığını koyduğunda,
kendi kurtuluş mücadelesine diğer tabakaları da katma yeteneğine
sahip olduğunu gösteriyor.
Harekette aktif olarak yer alanların çoğunluğu, yeniden işbaşına
dönmekte zorluk çektiler. Sınıf mücadelesinin ritmi değişmişti
ve hükümet, patronlar ve reformistler sanki hiçbir şey olmamış
gibi rutin yaşama dönülmesi için gereken her yola başvurdular. Bu
hareketin asıl kazanımı, başta emeklilik hakları olmak
üzere hükümete belirli ölçülerde geri adım attırılmış
olması değildir. Hiç kimse aptal değil. Hükümet, kendi planını
şimdi de başka bir şekilde hayata geçirmeye çalışacaktır.
En önemli kazanım, yıllardır böyle bir dönemi beklemekte olan
ve harekete bütün enerjisiyle katılan binlerce militanın bilinç düzeyinde
olmuştur. Bu militanlar hem örgütsel ve hem de politik planda yönetici
bir rol oynadı; politik planda, hareketi toparlayan, değişik sektörler
ve çalışan işçilerle işsizler arasındaki önyargıları
ortadan kaldıracak Juppe planı koşulsuz olarak geri çekilsin!
gibi radikal bir sloganın harekete maledilmesi için yürüttükleri çaba,
önemli bir göstergedir. Yıllardır reformistler tarafından işlenen
işçiler sağa kaydı, burjuvalaştı vb. türden
gerici tanımlamaları reddettiler. Sendikal alanda ise, sınıf
sendikacılığına canlılık kazandırdılar.
Yukarıda yaptığımız değerlendirme, partimizin
sendikal ve objektif çalışmasını da içermektedir.
Partimiz, militanları ve sempatizanlarıyla, bildiri ve gazetesi
ile hareketin başarıya ulaşması için çaba sarf etti.
Belirtilmesi gereken kazanım, partinin kazandığı otorite ve
işçilerin militanlarımızla çalışarak, partimize yaklaşmalarıdır.
Bu ise, ülkemizde devrim ve sosyalizm mücadelesinin saflarının güçlenmesi
anlamına gelmektedir.
Nisan 1996
FRANSA İŞÇİLERİ KOMÜNİST PARTİSİ (PCOF)