ALMANYA


SOSYALİZMİN GELİŞMESİ, REVİZYONİST YOZLAŞMA VE SOSYALİZME İLİŞKİN
ÇAĞDAŞ BİR TUTUM AÇISINDAN ÇIKARILACAK SONUÇLAR

KPD Genel Sekreteri Diethard Möller'in, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)'nin 25. kuruluş yıldönümü vesilesiyle Mart 1995'te Toronto'da düzenlenen "Çağdaş Tanımlamalar Üzerine Uluslararası Seminer  - (Komünizm ve İnsan Hakları)"de yaptığı konuşma.
 

Sevgili Yoldaşlar!
Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)'nin 25. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen bu seminere katılmak ve sizinle birlikte olmak,  benim için büyük bir şereftir.  KPD Merkez Komitesi ve tüm Alman komünistleri adına sizleri selamlıyor ve Kanada'da yürüttüğünüz devrim ve sosyalizm mücadelesinde başarılar diliyorum.
Bu seminer, bizim açımızdan, parti içinde yürüttüğümüz  sosyalizm, revizyonistlerin iktidarı ele geçirmesi, teorimizdeki hata ve eksikler ve sosyalizme ilişkin çağdaş tutum hakkındaki tartışmaların bazı sonuçlarını aktarmak için fırsat teşkil ediyor.
Bildiğiniz gibi, Almanya iki parçaya bölünmüştü: Bir yanda, batıda kapitalist parça diğer yanda, başlangıçta sosyalist sonraları ise revizyonist yozlaşmanın yaşandığı doğudaki parça.   Partimiz, yeniden kurulduğu 1968'den bu yana, hem kapitalist sisteme karşı, hem de revizyonist yozlaşmaya karşı mücadele etti. Dünyadaki tüm Marksist-Leninist partiler gibi biz de, revizyonist hainlere karşı, Marksizmin devrim ve proletarya diktatörlüğü gibi ilkelerini savunduk. 1976 yılında partimiz, revizyonist Doğu Almanya'da illegal bir seksiyon kurdu. Bu illegal seksiyon, revizyonizme karşı hem teorik hem de pratik  mücadele yürüttü. Bu seksiyondaki yoldaşlar, iktidardaki revizyonistlere karşı sınıf mücadelesini geliştirdiler ve mevcut iktidarın yıkılması, işçilerin iktidarının ve sosyalizmin yeniden inşası için mücadele ettiler. Birçok yoldaşımız revizyonistler tarafından hapse atılarak, yıllarca tutuldu. Böylece partimiz, hem kapitalist, hem revizyonist koşullar altında mücadele etmeyi öğrenmek gibi ender bir olanağa sahipti. Aynı şekilde, yoldaşlarımızdan bazıları, eski sosyalist koşulları da yaşadılar. Kapitalizme ve revizyonizme karşı teorik ve pratik mücadele yürütmek ve yaşamak, partimiz için büyük bir sorumluluktu.
Ama buna karşın, antirevizyonist mücadelemiz sınırlıydı. Gerçi Marksist teorinin revizyonistlerce çarpıtılması karşısında Marksizmin ilkelerini savunuyor, revizyonist toplumdaki koşulları belirli ölçülerde tahlil de ediyorduk, ama yine de revizyonizme yönelttiğimiz eleştiri ve ona karşı yürüttüğümüz mücadele sınırlıydı. Sınırlıydı çünkü, hiçbir zaman revizyonist toplumun maddi ve ekonomik temellerini ve revizyonizmin sosyalizm üzerindeki zaferinin maddi ve ekonomik kaynaklarını tahlil etmiyorduk.
Doğu Almanya'daki revizyonist rejim çökerken ve  iki Almanya kapitalist-emperyalist koşullar altında yeniden birleşirken, teorik eksikliklerimizi acı bir şekilde hissettik. Bu koşullar  altında Alman halkının ezici çoğunluğu büyük bir antikomünist dalganın etkisi altındaydı. Sosyalist düşünce reddediliyordu, hatta ilericiler bile kuşkularla doluydu. Ve biz komünistler, olup bitenlere ve ülkemizin geleceğine ilişkin yeterli açıklamalar yapamadığımızı fark ediyorduk.  Revizyonizm hakkındaki eleştirilerimizin büyük oranda yüzeysel olduğunu saptamak durumundaydık.
Teorideki bu eksikliği, sosyalist Arnavutluk'un çok kısa bir süre içerisinde yozlaşıp çökmesiyle birlikte yeniden acı bir şekilde hissettik. Böyle bir gelişmeye hazırlıklı olmadığımızı, sosyalist Arnavutluk'a ilişkin pek çok idealist illüzyonlarımızın olduğunu anlamıştık. Bu durumda sosyalizm, revizyonizm ve kapitalizm hakkındaki özgün bilgimizi geliştirerek, sosyalizmde cereyan eden olaylara, revizyonistlerin nasıl zafer kazandığına  ve bütün bunlardan hangi sonuçların çıkarılması gerektiğine ilişkin araştırmalar başlatmaya karar verdik. Bu araştırmayı herhangi bir sınır koymadan yapmalıydık. Bu tartışma noktalanmadı daha, ama tartışmalarımızın bazı sonuçlarını size aktarmak istiyorum. Bu alanla ilgili araştırmalarımızı sürdüreceğiz.  Ve biz, bilimsel çalışmayı geliştirmek, sosyalizm ve revizyonizm hakkındaki deneyleri değerlendirmek ve Marksizm-Leninizmi zenginleştirmek için tüm Marksist-Leninist partilerle ortak çalışmaya da hazırız.
Öncelikle  şunu belirtmek istiyorum ki; sosyalizmden söz ettiğimizde, nihai hedefimizin bu —sosyalizm— olmadığının bilincinde olmalıyız. Sosyalizm bir geçiş toplumudur. Sosyalizm; sınıfların, devlet erkinin ve Komünist Parti dahil hiçbir politik partinin olmadığı bir toplum olan komünizme doğru atılan ilk adımdır. Ama, komünizme bir adımda ulaşamayız. Üretici güçlerin ve toplumun maddi güçlerinin gelişmesinin sınırları olması nedeniyle biz istediğimiz için ya da iradi müdahaleyle hemen yok edemeyeceğimiz geri gelenekler, kültür ve eğitim gibi sorunlar nedeniyle; nihai amacımız komünizm ile yeni toplumun maddi sınırlılıkları ve geri unsurları arasında bazı uzlaşmalar yapmak zorundayız ve işte bu uzlaşma, sosyalizmdir. Sosyalizm büyük bir adımdır ve kapitalizmle kıyaslandığında büyük bir ilerlemedir. Ancak bu toplumda eski toplumun geri unsurlarının hâlâ yaşadığı konusunda kafamız açık olmalıdır. Bu demektir ki, sosyalizm; değişmeyen kuralların,  sınıflar ve tabakalar  arasında değişmeyen ilişkilerin olduğu bir toplum değildir. Tam tersine, sosyalizm; mücadelenin, sürekli gelişmenin kesintisiz olduğu bir toplumdur. Aksi takdirde durgunlaşır, sonunda da yozlaşır.
Örneğin, komünistler olarak kadının tam kurtuluşunu ilan ediyoruz. Sosyalizmde ilk adım olarak, kadının kurtuluşunu yasalarca garantileyeceğiz ve sosyalist devlet bunu destekleyecektir. Ancak buna karşın, bu, gerçekte kadının tam kurtuluşuna yol açmayacaktır; çünkü hâlâ varlığını koruyan geri gelenekler, eski sosyal ilişkilerin kalıntıları ve kültürel unsurlar bunun tam olarak gerçekleşmesinin önünde engel teşkil etmektedir.
Aynı şey sosyalist ekonomi için de geçerlidir. İlk adımlar uzlaşmaya yöneliktir. Marx, üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetinin, toplumsal mülkiyetin en iyi biçimi olmadığı düşüncesindeydi, ama bunun, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi için zorunlu bir ilk adım olduğunu söylüyordu. Devlet mülkiyeti, işçilerin ve toplumun ekonomi üzerinde tam denetimini gerçekleştirmek ve üretim araçlarını toplumun tüm üyelerinin gereksinimiyle uyum içinde kullanmak bakımından ilk girişimdir. Ama bu, toplumun tam denetiminin olmadığı anlamına da gelir. Aslında devlet mülkiyetinin kendisi, toplumda çelişkilerin var olduğu ve bu çelişkilerin üstesinden gelebilmek için sınıfsal bir aracın; devletin, zorunlu olduğunun itirafıdır.
Devlet bu aşamada zorunludur. Ve insan istekleri ve iradesiyle bu aşama atlanamaz. Komünizme istikrarlı bir biçimde ilerlemek için maddi, kültürel ve ideolojik koşullar yaratılmalıdır.
Sosyalist toplumda, ürünlerin değişiminin aracı olarak para hâlâ vardır ve değer yasası da hâlâ geçerlidir.
Sosyalist ekonomi nasıl işlemektedir?
Stalin, "SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları"  adlı eserinde, bunu tahlil etmenin ilk uğraşını verdi.  Stalin'in incelemesi Marksist-Leninist bilim açısından büyük bir gelişmeydi, ancak buna karşın, tahlillerinde boşluklar ve eksiklikler de vardı.
O ne diyordu?
Bir devlet sektörü var. Bu devlet sektöründe üretim, toplumun gereksinimleri doğrultusunda planlanıyor. Ürünlerin devlet işletmeleri arasındaki değişimi, plan kapsamında düzenleniyor. Ama gerçekte bu; para, kredi vb. ile yapıldı. Stalin, paranın, ürünlerin değişiminde bir ölçü olmaktan başka bir rol oynamadığını ve değer yasasının,  değişimin  düzenleyicisi (regülatörü) değil; tersine, sadece, hangi fabrikanın etkin çalışıp çalışmadığını açığa çıkarmanın aracı olduğunu söylüyordu. Eğer ürünler işçilere satılıyorsa, o zaman bu ürünler metadır  ve değer yasası yürürlüktedir. Bu demektir ki, işçiler fiyat ve ücretleri kendi iradelerine göre değil; tersine, sadece değer yasasıyla uyum içinde belirleyebiliyorlar.
Ekonominin ikinci bir sektörü daha var: Tarım kooperatifleri. Bu, toplumsal mülkiyetin bir biçimidir, ama devlet mülkiyeti değildir. Kendisine dair sınırları var, zira tüm toplumun değil; aksine, sadece bir grubun mülkiyetidir. Değer yasası, bu sektörde ve bu sektör ile devlet sektörü arasında sınırlı olarak yürürlüktedir. Bu şekilde sadece ürün değişimi yapılmış olmaz, aynı zamanda metaların değişimi gerçekleşir. 
Stalin şöyle demektedir: "Para bu sektörde, salt ürünlerin değişiminde kullanılan bir ölçü değildir. Tersine, metaların karşılığının gerçekte bizzat ödenmesi işlevini yerine getirir. Yabancı ülkelerle yapılan ticarette de değer yasası yürürlüktedir. Burada da salt ürünlerin değişimi değil, metaların değişimi sözkonusudur." Dış ticaret devlet planıyla düzenlenir, ama örneğin fiyatlar, ancak, değer yasası doğrultusunda  ve dünya pazarındaki fiyatlarla uygunluk içinde saptanabilir. Aksi takdirde, dış ticaret olanaklı olamazdı ya da sosyalist ekonomiye zarar verirdi.
Stalin'in sosyalist ekonomiyle ilgili analizine genel olarak katılıyoruz. Ama bir konuyu; değer yasasını o, ve onunla birlikte tüm Marksist-Leninistler olarak —biz de dahil—  küçümsedik, dolayısıyla da sosyalizmdeki ekonomik ve sosyal çelişkileri de küçümsemiş olduk.
Stalin, devlet sektöründe değer yasası ve paranın, fabrikaların etkin çalışmalarını denetlemenin sadece bir aracı olduğu görüşündeydi. Bu, tam doğru değil. Eğer paraya gereksinim duyuluyorsa, eğer değer yasası hâlâ yürürlükteyse, o zaman bu, planın her şeyi düzenlemediğinin bir kabulüdür. Bu, üretimi denetlemek için eski kapitalist araçlara ihtiyaç duyulduğunun kabulüdür. Ve işte bu, sosyalist ekonominin hatalı gelişmesine yol açabilir. Şöyle bir örnekten yola çıkalım: Eğer bir elbisenin tüm ceplerini tek tek fabrikalar olarak varsayarsak, bu elbisenin tek gerçek sahibinin, yani sosyalist devletin, bir cepten diğerine bir şey aktardığında, kendi kendine ödeme yapma gibi gerekliliğinin doğmaması gerekirdi. Ama devlet, fabrikaların sahibi olarak sosyalist devlet, bir fabrikasından başka bir fabrikasına bir şey aktardığında, kendi kendine bunun parasını ödüyordu. Görüldüğü gibi, sosyalist devlet hukuki olarak fabrikaların sahibi olsa da, tasarruf gücüne tam olarak hâlâ sahip değildi. Bu nedenle o, fabrikaların menajerlerine karşı, plan ve işçi denetimi gibi sosyalist denetim araçlarının yanı sıra, eski kapitalist düzenden kalma denetim araçlarını da kullanmak zorundadır.
Komünist toplumda değer yasası artık var olmayacaktır. Böylesi bir toplumda ekonominin etkinliği, Marx'ın belirttiği gibi "zaman ekonomisi"nin yasası tarafından denetlenecektir. Bu demektir ki, bir ürünün gerekli olup olmadığına ve onun üretimi için zaman harcanıp harcanmayacağına toplum, bilinçli olarak karar verecektir. Bilindiği gibi, para; bir metanın üretimi için gerekli emek süresinin bir ifadesidir sadece. Kapitalizmde bu gerçek, paranın bizzat kendisi tarafından örtülmektedir. Para, gerçek canlı işgücüne, yani işçi sınıfına hükmeden bir tanrıdır. Komünizmde bu artık gerekli olmayacaktır. Toplum, işgücü şeklindeki tüm 'harcamalar'ını, zaman ölçüsü yoluyla bilinçli ve dolaysız olarak denetleme yeteneğinde olacaktır. Eğer biz sosyalist toplumda, devlet sektöründe biçimsel olarak sahibi aynı olan ürünlerin değişimini örgütlemek için paraya hâlâ gereksinim duyuyorsak, o zaman para, sadece etkinliği denetlemenin bir aracı olmaktan daha fazla bir anlama sahiptir.  Bunun anlamı; paranın, ürünlerin değişiminde sınırlı bir etkisinin olduğu ve topluma karşı bireysel çıkarların korunmasını olanaklı kıldığıdır. Bu, aynı şekilde, toplum içinde bireysel çıkarların var olduğunu açıkça göstermektedir. Toplum açısından paranın ve değer yasasının bu sınırlı etkisi zorunlu bir uzlaşmadır. Bu aşama iradeyle değil; tersine, ancak, toplumun maddi temelinin ve toplum içerisindeki politik ve sosyal ilişkilerin gelişmesiyle aşılabilir
Şöyle bir örnek ele alalım: Sosyalizmin başından beri, sınırlı da olsa, rüşvet, devlet işletmeleri menajerleri tarafından devletin dolandırılması, kaynakların israf edilmesi vb.  sorunlar vardı. Ve işte bu, insan iradesiyle ortadan kaldırılamazdı; zira, ekonomide toplumun tam denetimi yoktu. Devlet mülkiyeti, toplumun, ekonomi üzerinde denetimi ele geçirmesi sürecinde zorunlu ama sınırlı bir girişimdir sadece.   Örneğin devlet planı, bir fabrikayı devlet ticaret örgütüne on bin çift ayakkabı teslim etmekle yükümlü kıldığında, bazı fabrikalar bu on bin ayakkabıyı kötü bir kaliteyle teslim etseler de plan yerine getirilmiş hatta fazlasıyla yerine getirilmiş olabiliyordu. Menajerler para ve primlerini alabilirdi.  Bu yolla bazı menajerler planı sadece formel olarak yerine getirip devleti dolandırabiliyordu. Bunların kendi özel çıkarları vardı ve toplumun gereksinimleri ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda çalışmıyorlardı. Devlet mülkiyetinin ve devlet plan ekonomisinin sınırlılıkları, bunlara kendi çıkarları için çalışma imkanı sunmuştu.  Ve bu olgu; değer yasasının, fabrikaların etkinliğini denetlemenin ötesinde bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Devlet, fabrikalar arası ilişkilerin ve işletmelerin etkinliğinin denetimi için zorunlu bir araçtı, zira bunu, tek başına devlet planı vasıtasıyla yapmak olanaklı değildi.
Marksist-Leninistler ve işçiler bu tür belirtilere karşı hep mücadele ediyordu.  Bu, iyi ve zorunluydu. Sosyalist inşanın ilk aşamasında, sosyalist devlet mülkiyetinin ve devlet plan ekonomisinin sınırlılıkları, sosyalist ekonomiyi o kadar çok etkilemiyordu. Ekonominin hızla gelişmesi, sosyalist devletteki sürekli gelişim  ve öte yandan yeni bir menajer, mühendis, kalifiye işçi vb. kuşağının eğitilmesi sonucunda, toplum, ekonominin denetimini giderek daha fazla gerçekleştirebiliyordu. Ama sosyalist ekonominin komplike bir düzeye ulaşmasıyla birlikte, toplumun ve işçi sınıfının çıkarlarına sırt çevirip, kendi çıkarlarının peşinde koşan bireyler için alan giderek genişledi. Ekonominin yönetimi konusunda sosyalist inşanın ilk aşamasından kalma eski metodlara devam edilmesi nedeniyle, toplum, ekonomi üzerindeki denetimini giderek daha çok yitirmeye başladı. Sonunda, sosyalist toplumun içinde yeni bir tabaka ve yeni bir sınıf oluşabildi. Revizyonizmin maddi temelinin bu olduğunu düşünüyoruz. Revizyonizm, yanlış düşünceler ve yanlış politikalar sorunu değil; tersine, sosyalist ekonominin maddi gelişimi ve sosyalist ekonomi içindeki sosyal ilişkilerin bir sonucuydu. Bu gelişme, kendi ifadesini, politikada ve ideolojide buldu. Fakat yozlaşmanın nedeni ideoloji ve politika  değildir; yozlaşmanın gerçek nedenleri ancak toplumun maddi temelinde bulunabilir. 
Sosyalist üretici güçlerin ve üretici güçlerin önemli bir parçası olarak işçi sınıfının gelişmesi, bu aşamada, toplumun ve ekonominin yönetimiyle ilgili yeni biçimlerinin bulunmasını zorunlu kılıyordu. Burada esas noktalardan birisi; işçi sınıfının, ekonomiyi, devleti vb. ilgilendiren tüm kararlara daha güçlü katılımını sağlayacak yeni olanakların bulunmasıydı. Çünkü, eski biçimler gelinen yerde yeterli değildi. Örneğin, işçilerle plan tartışmasını sadece fabrika düzeyinde sürdürmek ve onlarla ne kadar üretebileceklerini, kaynak tasarrufunun nasıl sağlanacağını vb. tartışmak yeterli değildi.
Ekonomik gelişmenin yeni düzeyi, işçi sınıfının tümünü, bütün toplumu kapsayan düzeyde plan tartışmalarının bütününe giderek daha çok çekmeyi zorunlu kılmaktaydı; sözgelimi ekonomik gelişmenin ana yönü ("Atom enerjisini mi, yoksa başka enerji kaynaklarını mı geliştirelim?", "Trenleri, otobüsleri ya da otomobilleri mi geliştirelim ve hangi ölçülerle bunu yapalım?", "Fabrikalar arası sosyal ilişkileri hangi yönde geliştirelim?", "Ücretlendirme sistemimizi nasıl geliştirelim?" vb.) ve toplumun gereksinimleri vb. üzerine yapılan tartışmalara.
Aynı şekilde, gelinen yerde, fabrika yönetimlerinin denetlenmesi için işçi sınıfına giderek daha çok haklar vermek gerekiyordu. Bu önlemler veya daha fazlası, işçi sınıfının çıkarlarını çiğneyen ve ekonomik ve politik süreç üzerindeki denetimi kendi çıkarları için giderek daha çok eline geçiren bireyler için alanı daraltabilirdi. Keza işçi sınıfı, sosyalist devleti denetlemek ve etkilemek için giderek daha çok politik haklara ihtiyaç duymaktadır.
Ama açıkça görünen o ki, Marksist-Leninistler bu zorunlulukları algılayamadılar. Onlar, yozlaşmanın belirtilerine karşı mücadele ettiler; ama bunu, maddi kaynaklarını net bir şekilde göremeden daha çok, ahlaki ve politik boyutuyla yaptılar. Ne var ki, geriye dönük unsurlara ve yozlaşmaya karşı iradeyle mücadele edilemez. Malenkov'un SBKP'nin 19. Kongresi'ne sunduğu raporu ele alalım. Malenkov, yozlaşmanın tüm belirtilerine açık ve net bir şekilde saldırdı ve tüm devrimci güçleri bu belirtilere karşı mücadele etmeye çağırdı. Ama açıklamaları ve çağrısı ahlaki bir düzeyde kaldı. O, "antisosyalist unsurları", "partinin düşmanlarını" vb. mahkum ediyordu. Bu iyiydi, ama yeterli değildi. Oysa komünist olarak, yozlaşmanın bu tür unsurlarını ortaya çıkaran sosyal ilişkilere bakmalı ve sosyal ilişkileri değiştirmeliydi. Bunun için bilinç ve komünist ahlak gereklidir; ama aynı şekilde toplumsal ilişkilerin kendisinin ve bu ilişkilerin sosyalist toplum içindeki gelişiminin açık bir tahlili de gereklidir. Bunlar olmadan, ahlak ve 'bilinçlilik', çıkmaz bir sokağa götürür.
Yeni sınıf bu şekilde oluşabildi, iktidarı; devlet ve ekonomi üzerindeki denetimi ele geçirebildi. Ve bu sınıf, sosyalizmi demagojik bir tarzda "reforme" etti ve fabrika menajerlerine daha çok yetki verdi. Bu, toplumun sorunlarının bir çözümüydü, ne var ki, yanlış bir çözümüydü, yanlış yönde bir çözümüydü. İşçi sınıfı bu süreçte iktidarını yitirdi ve yeni bir geçiş toplumu yaratıldı: Açık kapitalizme doğru gelişen, sözde sosyalist bir toplum. Revizyonistlerin tüm 'reformları' bu toplumun sorunlarını asla çözemezdi. Bu toplum, plan ekonomisinin eski biçimleriyle, menajerlere daha büyük bireysel haklar tanıyan yeni biçimlerinin bir karmasıydı. Sonuçta durgunluğa, bürokrasiye, rüşvete vb. yol açıldı. Bu toplumlar kendi sorunlarını çözme yeteneğinden yoksundu; çünkü işçi sınıfına önder rolünü tanımıyorlardı. Oysa toplumun ileriye doğru gelişmesi için bu, gerekliydi. Ancak böyle bir şey, gerçekte, egemen olan sınıfın, yani revizyonist menajerlerle bürokratların çıkarlarına denk düşmüyordu. Yeni egemen sınıf, hiçbir zaman ilerici olmadı ve asla da olamayacaktır. Gelişmenin hiçbir döneminde böylesi bir konumda değildir. Bizzat kendi sınıfsal çıkarı böyle bir durumu olanaksız kılmaktadır. Bu nedenle revizyonist toplumlar asla ilerici bir rol oynama yeteneğinde değillerdi ve olmayacaklar da. Ekonomik maddi yasalar buna izin vermiyor. Bu toplumlar, önünde sonunda çökmek ve kapitalist bir topluma dönüşmek zorundadır. Bu bizim için çok önemlidir; zira bugün bazı eski revizyonistler kendilerine ilerici bir görünüm vermeye çalışıyor. Ve bizim açımızdan daha önemli olan şey; işçi sınıfına ve tüm ilerici güçlere yeni bir sosyalist toplumun inşasında gerçekçi bir yol gösterebilmek için, sosyalist toplumun (nesnel) yasaları hakkında açık bir analize sahip olmamızdır ki; hem onların hem de bizim, sosyalizmin komünizme dönüşümünün zor sürecinde herhangi bir illüzyonumuz olmasın. Ancak, sosyalizmin ve geride kalan onyılların gerçekçi bir analizine sahip olursak işçiler ve ilerici güçler tarafından saygı görebiliriz. Onlar ancak o zaman, yeni bir perspektif için mücadele etmeye hazır olacaktır.
Sosyalizm ve revizyonizm sorunlarına ilişkin açıkladığım düşüncelerin, bu alanda çağdaş bir tanımlamanın geliştirilmesine bir katkı oluşturacağını ümit ediyorum. Teşekkür ederim!

ALMANYA KOMÜNİST PARTİSİ (KPD)