KPD Genel Sekreteri Diethard Möller'in, Kanada Komünist
Partisi (Marksist-Leninist)'nin 25. kuruluş yıldönümü vesilesiyle Mart
1995'te Toronto'da düzenlenen "Çağdaş Tanımlamalar Üzerine
Uluslararası Seminer - (Komünizm ve İnsan Hakları)"de yaptığı
konuşma.
Sevgili Yoldaşlar!
Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)'nin 25. kuruluş yıldönümü
dolayısıyla düzenlenen bu seminere katılmak ve sizinle birlikte olmak,
benim için büyük bir şereftir. KPD Merkez Komitesi ve tüm Alman komünistleri
adına sizleri selamlıyor ve Kanada'da yürüttüğünüz devrim ve sosyalizm mücadelesinde
başarılar diliyorum.
Bu seminer, bizim açımızdan, parti içinde yürüttüğümüz
sosyalizm, revizyonistlerin iktidarı ele geçirmesi, teorimizdeki hata ve
eksikler ve sosyalizme ilişkin çağdaş tutum hakkındaki tartışmaların bazı
sonuçlarını aktarmak için fırsat teşkil ediyor.
Bildiğiniz gibi, Almanya iki parçaya bölünmüştü: Bir yanda, batıda
kapitalist parça diğer yanda, başlangıçta sosyalist sonraları ise
revizyonist yozlaşmanın yaşandığı doğudaki parça. Partimiz,
yeniden kurulduğu 1968'den bu yana, hem kapitalist sisteme karşı, hem de
revizyonist yozlaşmaya karşı mücadele etti. Dünyadaki tüm
Marksist-Leninist partiler gibi biz de, revizyonist hainlere karşı, Marksizmin
devrim ve proletarya diktatörlüğü gibi ilkelerini savunduk. 1976 yılında
partimiz, revizyonist Doğu Almanya'da illegal bir seksiyon kurdu. Bu illegal
seksiyon, revizyonizme karşı hem teorik hem de pratik mücadele yürüttü.
Bu seksiyondaki yoldaşlar, iktidardaki revizyonistlere karşı sınıf mücadelesini
geliştirdiler ve mevcut iktidarın yıkılması, işçilerin iktidarının ve
sosyalizmin yeniden inşası için mücadele ettiler. Birçok yoldaşımız
revizyonistler tarafından hapse atılarak, yıllarca tutuldu. Böylece
partimiz, hem kapitalist, hem revizyonist koşullar altında mücadele etmeyi öğrenmek
gibi ender bir olanağa sahipti. Aynı şekilde, yoldaşlarımızdan bazıları,
eski sosyalist koşulları da yaşadılar. Kapitalizme ve revizyonizme karşı
teorik ve pratik mücadele yürütmek ve yaşamak, partimiz için büyük bir
sorumluluktu.
Ama buna karşın, antirevizyonist mücadelemiz sınırlıydı. Gerçi Marksist
teorinin revizyonistlerce çarpıtılması karşısında Marksizmin ilkelerini
savunuyor, revizyonist toplumdaki koşulları belirli ölçülerde tahlil de
ediyorduk, ama yine de revizyonizme yönelttiğimiz eleştiri ve ona karşı yürüttüğümüz
mücadele sınırlıydı. Sınırlıydı çünkü, hiçbir zaman revizyonist
toplumun maddi ve ekonomik temellerini ve revizyonizmin sosyalizm üzerindeki
zaferinin maddi ve ekonomik kaynaklarını tahlil etmiyorduk.
Doğu Almanya'daki revizyonist rejim çökerken ve iki Almanya
kapitalist-emperyalist koşullar altında yeniden birleşirken, teorik
eksikliklerimizi acı bir şekilde hissettik. Bu koşullar altında Alman
halkının ezici çoğunluğu büyük bir antikomünist dalganın etkisi altındaydı.
Sosyalist düşünce reddediliyordu, hatta ilericiler bile kuşkularla doluydu.
Ve biz komünistler, olup bitenlere ve ülkemizin geleceğine ilişkin yeterli açıklamalar
yapamadığımızı fark ediyorduk. Revizyonizm hakkındaki eleştirilerimizin
büyük oranda yüzeysel olduğunu saptamak durumundaydık.
Teorideki bu eksikliği, sosyalist Arnavutluk'un çok kısa bir süre içerisinde
yozlaşıp çökmesiyle birlikte yeniden acı bir şekilde hissettik. Böyle bir
gelişmeye hazırlıklı olmadığımızı, sosyalist Arnavutluk'a ilişkin pek
çok idealist illüzyonlarımızın olduğunu anlamıştık. Bu durumda
sosyalizm, revizyonizm ve kapitalizm hakkındaki özgün bilgimizi geliştirerek,
sosyalizmde cereyan eden olaylara, revizyonistlerin nasıl zafer kazandığına
ve bütün bunlardan hangi sonuçların çıkarılması gerektiğine ilişkin
araştırmalar başlatmaya karar verdik. Bu araştırmayı herhangi bir sınır
koymadan yapmalıydık. Bu tartışma noktalanmadı daha, ama tartışmalarımızın
bazı sonuçlarını size aktarmak istiyorum. Bu alanla ilgili araştırmalarımızı
sürdüreceğiz. Ve biz, bilimsel çalışmayı geliştirmek, sosyalizm ve
revizyonizm hakkındaki deneyleri değerlendirmek ve Marksizm-Leninizmi zenginleştirmek
için tüm Marksist-Leninist partilerle ortak çalışmaya da hazırız.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki; sosyalizmden söz ettiğimizde,
nihai hedefimizin bu —sosyalizm— olmadığının bilincinde olmalıyız.
Sosyalizm bir geçiş toplumudur. Sosyalizm; sınıfların, devlet erkinin ve
Komünist Parti dahil hiçbir politik partinin olmadığı bir toplum olan komünizme
doğru atılan ilk adımdır. Ama, komünizme bir adımda ulaşamayız. Üretici
güçlerin ve toplumun maddi güçlerinin gelişmesinin sınırları olması
nedeniyle biz istediğimiz için ya da iradi müdahaleyle hemen yok edemeyeceğimiz
geri gelenekler, kültür ve eğitim gibi sorunlar nedeniyle; nihai amacımız
komünizm ile yeni toplumun maddi sınırlılıkları ve geri unsurları arasında
bazı uzlaşmalar yapmak zorundayız ve işte bu uzlaşma, sosyalizmdir.
Sosyalizm büyük bir adımdır ve kapitalizmle kıyaslandığında büyük bir
ilerlemedir. Ancak bu toplumda eski toplumun geri unsurlarının hâlâ yaşadığı
konusunda kafamız açık olmalıdır. Bu demektir ki, sosyalizm; değişmeyen
kuralların, sınıflar ve tabakalar arasında değişmeyen ilişkilerin
olduğu bir toplum değildir. Tam tersine, sosyalizm; mücadelenin, sürekli
gelişmenin kesintisiz olduğu bir toplumdur. Aksi takdirde durgunlaşır,
sonunda da yozlaşır.
Örneğin, komünistler olarak kadının tam kurtuluşunu ilan ediyoruz.
Sosyalizmde ilk adım olarak, kadının kurtuluşunu yasalarca garantileyeceğiz
ve sosyalist devlet bunu destekleyecektir. Ancak buna karşın, bu, gerçekte
kadının tam kurtuluşuna yol açmayacaktır; çünkü hâlâ varlığını
koruyan geri gelenekler, eski sosyal ilişkilerin kalıntıları ve kültürel
unsurlar bunun tam olarak gerçekleşmesinin önünde engel teşkil etmektedir.
Aynı şey sosyalist ekonomi için de geçerlidir. İlk adımlar uzlaşmaya yöneliktir.
Marx, üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetinin, toplumsal mülkiyetin
en iyi biçimi olmadığı düşüncesindeydi, ama bunun, mülksüzleştirenlerin
mülksüzleştirilmesi için zorunlu bir ilk adım olduğunu söylüyordu.
Devlet mülkiyeti, işçilerin ve toplumun ekonomi üzerinde tam denetimini gerçekleştirmek
ve üretim araçlarını toplumun tüm üyelerinin gereksinimiyle uyum içinde
kullanmak bakımından ilk girişimdir. Ama bu, toplumun tam denetiminin olmadığı
anlamına da gelir. Aslında devlet mülkiyetinin kendisi, toplumda çelişkilerin
var olduğu ve bu çelişkilerin üstesinden gelebilmek için sınıfsal bir
aracın; devletin, zorunlu olduğunun itirafıdır.
Devlet bu aşamada zorunludur. Ve insan istekleri ve iradesiyle bu aşama
atlanamaz. Komünizme istikrarlı bir biçimde ilerlemek için maddi, kültürel
ve ideolojik koşullar yaratılmalıdır.
Sosyalist toplumda, ürünlerin değişiminin aracı olarak para hâlâ vardır
ve değer yasası da hâlâ geçerlidir.
Sosyalist ekonomi nasıl işlemektedir?
Stalin, "SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları" adlı
eserinde, bunu tahlil etmenin ilk uğraşını verdi. Stalin'in incelemesi
Marksist-Leninist bilim açısından büyük bir gelişmeydi, ancak buna karşın,
tahlillerinde boşluklar ve eksiklikler de vardı.
O ne diyordu?
Bir devlet sektörü var. Bu devlet sektöründe üretim, toplumun
gereksinimleri doğrultusunda planlanıyor. Ürünlerin devlet işletmeleri arasındaki
değişimi, plan kapsamında düzenleniyor. Ama gerçekte bu; para, kredi vb.
ile yapıldı. Stalin, paranın, ürünlerin değişiminde bir ölçü olmaktan
başka bir rol oynamadığını ve değer yasasının, değişimin düzenleyicisi
(regülatörü) değil; tersine, sadece, hangi fabrikanın etkin çalışıp çalışmadığını
açığa çıkarmanın aracı olduğunu söylüyordu. Eğer ürünler işçilere
satılıyorsa, o zaman bu ürünler metadır ve değer yasası yürürlüktedir.
Bu demektir ki, işçiler fiyat ve ücretleri kendi iradelerine göre değil;
tersine, sadece değer yasasıyla uyum içinde belirleyebiliyorlar.
Ekonominin ikinci bir sektörü daha var: Tarım kooperatifleri. Bu, toplumsal mülkiyetin
bir biçimidir, ama devlet mülkiyeti değildir. Kendisine dair sınırları
var, zira tüm toplumun değil; aksine, sadece bir grubun mülkiyetidir. Değer
yasası, bu sektörde ve bu sektör ile devlet sektörü arasında sınırlı
olarak yürürlüktedir. Bu şekilde sadece ürün değişimi yapılmış olmaz,
aynı zamanda metaların değişimi gerçekleşir.
Stalin şöyle demektedir: "Para bu sektörde, salt ürünlerin değişiminde
kullanılan bir ölçü değildir. Tersine, metaların karşılığının gerçekte
bizzat ödenmesi işlevini yerine getirir. Yabancı ülkelerle yapılan
ticarette de değer yasası yürürlüktedir. Burada da salt ürünlerin değişimi
değil, metaların değişimi sözkonusudur." Dış ticaret devlet planıyla
düzenlenir, ama örneğin fiyatlar, ancak, değer yasası doğrultusunda
ve dünya pazarındaki fiyatlarla uygunluk içinde saptanabilir. Aksi takdirde,
dış ticaret olanaklı olamazdı ya da sosyalist ekonomiye zarar verirdi.
Stalin'in sosyalist ekonomiyle ilgili analizine genel olarak katılıyoruz. Ama
bir konuyu; değer yasasını o, ve onunla birlikte tüm Marksist-Leninistler
olarak —biz de dahil— küçümsedik, dolayısıyla da sosyalizmdeki
ekonomik ve sosyal çelişkileri de küçümsemiş olduk.
Stalin, devlet sektöründe değer yasası ve paranın, fabrikaların etkin çalışmalarını
denetlemenin sadece bir aracı olduğu görüşündeydi. Bu, tam doğru değil.
Eğer paraya gereksinim duyuluyorsa, eğer değer yasası hâlâ yürürlükteyse,
o zaman bu, planın her şeyi düzenlemediğinin bir kabulüdür. Bu, üretimi
denetlemek için eski kapitalist araçlara ihtiyaç duyulduğunun kabulüdür.
Ve işte bu, sosyalist ekonominin hatalı gelişmesine yol açabilir. Şöyle
bir örnekten yola çıkalım: Eğer bir elbisenin tüm ceplerini tek tek
fabrikalar olarak varsayarsak, bu elbisenin tek gerçek sahibinin, yani
sosyalist devletin, bir cepten diğerine bir şey aktardığında, kendi kendine
ödeme yapma gibi gerekliliğinin doğmaması gerekirdi. Ama devlet, fabrikaların
sahibi olarak sosyalist devlet, bir fabrikasından başka bir fabrikasına bir
şey aktardığında, kendi kendine bunun parasını ödüyordu. Görüldüğü
gibi, sosyalist devlet hukuki olarak fabrikaların sahibi olsa da, tasarruf gücüne
tam olarak hâlâ sahip değildi. Bu nedenle o, fabrikaların menajerlerine karşı,
plan ve işçi denetimi gibi sosyalist denetim araçlarının yanı sıra, eski
kapitalist düzenden kalma denetim araçlarını da kullanmak zorundadır.
Komünist toplumda değer yasası artık var olmayacaktır. Böylesi bir
toplumda ekonominin etkinliği, Marx'ın belirttiği gibi "zaman
ekonomisi"nin yasası tarafından denetlenecektir. Bu demektir ki, bir ürünün
gerekli olup olmadığına ve onun üretimi için zaman harcanıp harcanmayacağına
toplum, bilinçli olarak karar verecektir. Bilindiği gibi, para; bir metanın
üretimi için gerekli emek süresinin bir ifadesidir sadece. Kapitalizmde bu
gerçek, paranın bizzat kendisi tarafından örtülmektedir. Para, gerçek canlı
işgücüne, yani işçi sınıfına hükmeden bir tanrıdır. Komünizmde bu
artık gerekli olmayacaktır. Toplum, işgücü şeklindeki tüm 'harcamalar'ını,
zaman ölçüsü yoluyla bilinçli ve dolaysız olarak denetleme yeteneğinde
olacaktır. Eğer biz sosyalist toplumda, devlet sektöründe biçimsel olarak
sahibi aynı olan ürünlerin değişimini örgütlemek için paraya hâlâ
gereksinim duyuyorsak, o zaman para, sadece etkinliği denetlemenin bir aracı
olmaktan daha fazla bir anlama sahiptir. Bunun anlamı; paranın, ürünlerin
değişiminde sınırlı bir etkisinin olduğu ve topluma karşı bireysel çıkarların
korunmasını olanaklı kıldığıdır. Bu, aynı şekilde, toplum içinde
bireysel çıkarların var olduğunu açıkça göstermektedir. Toplum açısından
paranın ve değer yasasının bu sınırlı etkisi zorunlu bir uzlaşmadır. Bu
aşama iradeyle değil; tersine, ancak, toplumun maddi temelinin ve toplum içerisindeki
politik ve sosyal ilişkilerin gelişmesiyle aşılabilir
Şöyle bir örnek ele alalım: Sosyalizmin başından beri, sınırlı da olsa,
rüşvet, devlet işletmeleri menajerleri tarafından devletin dolandırılması,
kaynakların israf edilmesi vb. sorunlar vardı. Ve işte bu, insan
iradesiyle ortadan kaldırılamazdı; zira, ekonomide toplumun tam denetimi
yoktu. Devlet mülkiyeti, toplumun, ekonomi üzerinde denetimi ele geçirmesi sürecinde
zorunlu ama sınırlı bir girişimdir sadece. Örneğin devlet planı,
bir fabrikayı devlet ticaret örgütüne on bin çift ayakkabı teslim etmekle
yükümlü kıldığında, bazı fabrikalar bu on bin ayakkabıyı kötü bir
kaliteyle teslim etseler de plan yerine getirilmiş hatta fazlasıyla yerine
getirilmiş olabiliyordu. Menajerler para ve primlerini alabilirdi. Bu
yolla bazı menajerler planı sadece formel olarak yerine getirip devleti dolandırabiliyordu.
Bunların kendi özel çıkarları vardı ve toplumun gereksinimleri ve işçi sınıfının
çıkarları doğrultusunda çalışmıyorlardı. Devlet mülkiyetinin ve devlet
plan ekonomisinin sınırlılıkları, bunlara kendi çıkarları için çalışma
imkanı sunmuştu. Ve bu olgu; değer yasasının, fabrikaların etkinliğini
denetlemenin ötesinde bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Devlet,
fabrikalar arası ilişkilerin ve işletmelerin etkinliğinin denetimi için
zorunlu bir araçtı, zira bunu, tek başına devlet planı vasıtasıyla yapmak
olanaklı değildi.
Marksist-Leninistler ve işçiler bu tür belirtilere karşı hep mücadele
ediyordu. Bu, iyi ve zorunluydu. Sosyalist inşanın ilk aşamasında,
sosyalist devlet mülkiyetinin ve devlet plan ekonomisinin sınırlılıkları,
sosyalist ekonomiyi o kadar çok etkilemiyordu. Ekonominin hızla gelişmesi,
sosyalist devletteki sürekli gelişim ve öte yandan yeni bir menajer, mühendis,
kalifiye işçi vb. kuşağının eğitilmesi sonucunda, toplum, ekonominin
denetimini giderek daha fazla gerçekleştirebiliyordu. Ama sosyalist ekonominin
komplike bir düzeye ulaşmasıyla birlikte, toplumun ve işçi sınıfının çıkarlarına
sırt çevirip, kendi çıkarlarının peşinde koşan bireyler için alan
giderek genişledi. Ekonominin yönetimi konusunda sosyalist inşanın ilk aşamasından
kalma eski metodlara devam edilmesi nedeniyle, toplum, ekonomi üzerindeki
denetimini giderek daha çok yitirmeye başladı. Sonunda, sosyalist toplumun içinde
yeni bir tabaka ve yeni bir sınıf oluşabildi. Revizyonizmin maddi temelinin
bu olduğunu düşünüyoruz. Revizyonizm, yanlış düşünceler ve yanlış
politikalar sorunu değil; tersine, sosyalist ekonominin maddi gelişimi ve
sosyalist ekonomi içindeki sosyal ilişkilerin bir sonucuydu. Bu gelişme,
kendi ifadesini, politikada ve ideolojide buldu. Fakat yozlaşmanın nedeni
ideoloji ve politika değildir; yozlaşmanın gerçek nedenleri ancak
toplumun maddi temelinde bulunabilir.
Sosyalist üretici güçlerin ve üretici güçlerin önemli bir parçası
olarak işçi sınıfının gelişmesi, bu aşamada, toplumun ve ekonominin yönetimiyle
ilgili yeni biçimlerinin bulunmasını zorunlu kılıyordu. Burada esas
noktalardan birisi; işçi sınıfının, ekonomiyi, devleti vb. ilgilendiren tüm
kararlara daha güçlü katılımını sağlayacak yeni olanakların bulunmasıydı.
Çünkü, eski biçimler gelinen yerde yeterli değildi. Örneğin, işçilerle
plan tartışmasını sadece fabrika düzeyinde sürdürmek ve onlarla ne kadar
üretebileceklerini, kaynak tasarrufunun nasıl sağlanacağını vb. tartışmak
yeterli değildi.
Ekonomik gelişmenin yeni düzeyi, işçi sınıfının tümünü, bütün
toplumu kapsayan düzeyde plan tartışmalarının bütününe giderek daha çok
çekmeyi zorunlu kılmaktaydı; sözgelimi ekonomik gelişmenin ana yönü
("Atom enerjisini mi, yoksa başka enerji kaynaklarını mı geliştirelim?",
"Trenleri, otobüsleri ya da otomobilleri mi geliştirelim ve hangi ölçülerle
bunu yapalım?", "Fabrikalar arası sosyal ilişkileri hangi yönde
geliştirelim?", "Ücretlendirme sistemimizi nasıl geliştirelim?"
vb.) ve toplumun gereksinimleri vb. üzerine yapılan tartışmalara.
Aynı şekilde, gelinen yerde, fabrika yönetimlerinin denetlenmesi için işçi
sınıfına giderek daha çok haklar vermek gerekiyordu. Bu önlemler veya daha
fazlası, işçi sınıfının çıkarlarını çiğneyen ve ekonomik ve politik
süreç üzerindeki denetimi kendi çıkarları için giderek daha çok eline geçiren
bireyler için alanı daraltabilirdi. Keza işçi sınıfı, sosyalist devleti
denetlemek ve etkilemek için giderek daha çok politik haklara ihtiyaç
duymaktadır.
Ama açıkça görünen o ki, Marksist-Leninistler bu zorunlulukları algılayamadılar.
Onlar, yozlaşmanın belirtilerine karşı mücadele ettiler; ama bunu, maddi
kaynaklarını net bir şekilde göremeden daha çok, ahlaki ve politik
boyutuyla yaptılar. Ne var ki, geriye dönük unsurlara ve yozlaşmaya karşı
iradeyle mücadele edilemez. Malenkov'un SBKP'nin 19. Kongresi'ne sunduğu
raporu ele alalım. Malenkov, yozlaşmanın tüm belirtilerine açık ve net bir
şekilde saldırdı ve tüm devrimci güçleri bu belirtilere karşı mücadele
etmeye çağırdı. Ama açıklamaları ve çağrısı ahlaki bir düzeyde kaldı.
O, "antisosyalist unsurları", "partinin düşmanlarını"
vb. mahkum ediyordu. Bu iyiydi, ama yeterli değildi. Oysa komünist olarak,
yozlaşmanın bu tür unsurlarını ortaya çıkaran sosyal ilişkilere bakmalı
ve sosyal ilişkileri değiştirmeliydi. Bunun için bilinç ve komünist ahlak
gereklidir; ama aynı şekilde toplumsal ilişkilerin kendisinin ve bu ilişkilerin
sosyalist toplum içindeki gelişiminin açık bir tahlili de gereklidir. Bunlar
olmadan, ahlak ve 'bilinçlilik', çıkmaz bir sokağa götürür.
Yeni sınıf bu şekilde oluşabildi, iktidarı; devlet ve ekonomi üzerindeki
denetimi ele geçirebildi. Ve bu sınıf, sosyalizmi demagojik bir tarzda
"reforme" etti ve fabrika menajerlerine daha çok yetki verdi. Bu,
toplumun sorunlarının bir çözümüydü, ne var ki, yanlış bir çözümüydü,
yanlış yönde bir çözümüydü. İşçi sınıfı bu süreçte iktidarını
yitirdi ve yeni bir geçiş toplumu yaratıldı: Açık kapitalizme doğru gelişen,
sözde sosyalist bir toplum. Revizyonistlerin tüm 'reformları' bu toplumun
sorunlarını asla çözemezdi. Bu toplum, plan ekonomisinin eski biçimleriyle,
menajerlere daha büyük bireysel haklar tanıyan yeni biçimlerinin bir karmasıydı.
Sonuçta durgunluğa, bürokrasiye, rüşvete vb. yol açıldı. Bu toplumlar
kendi sorunlarını çözme yeteneğinden yoksundu; çünkü işçi sınıfına
önder rolünü tanımıyorlardı. Oysa toplumun ileriye doğru gelişmesi için
bu, gerekliydi. Ancak böyle bir şey, gerçekte, egemen olan sınıfın, yani
revizyonist menajerlerle bürokratların çıkarlarına denk düşmüyordu. Yeni
egemen sınıf, hiçbir zaman ilerici olmadı ve asla da olamayacaktır. Gelişmenin
hiçbir döneminde böylesi bir konumda değildir. Bizzat kendi sınıfsal çıkarı
böyle bir durumu olanaksız kılmaktadır. Bu nedenle revizyonist toplumlar
asla ilerici bir rol oynama yeteneğinde değillerdi ve olmayacaklar da.
Ekonomik maddi yasalar buna izin vermiyor. Bu toplumlar, önünde sonunda çökmek
ve kapitalist bir topluma dönüşmek zorundadır. Bu bizim için çok önemlidir;
zira bugün bazı eski revizyonistler kendilerine ilerici bir görünüm vermeye
çalışıyor. Ve bizim açımızdan daha önemli olan şey; işçi sınıfına
ve tüm ilerici güçlere yeni bir sosyalist toplumun inşasında gerçekçi bir
yol gösterebilmek için, sosyalist toplumun (nesnel) yasaları hakkında açık
bir analize sahip olmamızdır ki; hem onların hem de bizim, sosyalizmin komünizme
dönüşümünün zor sürecinde herhangi bir illüzyonumuz olmasın. Ancak,
sosyalizmin ve geride kalan onyılların gerçekçi bir analizine sahip olursak
işçiler ve ilerici güçler tarafından saygı görebiliriz. Onlar ancak o
zaman, yeni bir perspektif için mücadele etmeye hazır olacaktır.
Sosyalizm ve revizyonizm sorunlarına ilişkin açıkladığım düşüncelerin,
bu alanda çağdaş bir tanımlamanın geliştirilmesine bir katkı oluşturacağını
ümit ediyorum. Teşekkür ederim!
ALMANYA KOMÜNİST PARTİSİ (KPD)