KOLOMBİYA


DÜNYA EKONOMİK KRİZİ VE DOLARIN DÜŞÜŞÜ


Bugünkü ekonomik durum ve ekonomideki son gelişmeleri objektif bir biçimde değerlendirdiğimizde hiç şüphesiz, kapitalizmin dünya çapında varolan, büyüyen ve derinleşen bir kriz içinde olduğunu öne sürebiliriz. Bu kriz, kitlelerin günlük yaşamlarında hissettikleri, tehdit edici ve aynı zamanda da ümit verici bir olgudur ve ancak dönekler, şüpheciler ve ahmaklar bu durumu inkâr edebilir.
Bugünkü kriz; burjuva sistemin kendi kendini tahrip eden unsurlarının derinleştiği, birleşik  emperyalist pazarın kopuşuna doğru yol alan tehlikeli bir eğilim içinde olduğu, dünya hegemonyası için mücadele halinde olan ve emperyalist gerginlik, çatışma ve savaşların artmasına yol açan ayrı ekonomik ve politik blokların ortaya çıktığı önemli bir tarihi döneme doğru yol almaktadır. Bugünden bu krizin ne zaman ve hangi biçimlerde hangi sonuçlara ve patlamalara yol açacağını tam olarak öngörme durumunda değiliz.
Bugün burjuvazi için ekonomik alandaki bu zor durum, siyasi rejimler açısından da dünya çapında aşırı sağa doğru bir trend ve proletaryanın hâlâ düşük seviyede cevap vermesi durumu ile örtüşmektedir. Ancak objektif faktörlerin etkisine bağlı olarak bu durum, sosyal hoşnutsuzluk ve devrimci faaliyetin artışı yönünde değişme işaretleri vermektedir.
Yukarıda sözü edilen olgular, ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın arttığı bir döneme girmekte olduğumuzu gösteriyor. Bu durum, Latin Amerika’da dış borç krizinin yeniden canlanması örneğinde olduğu gibi, özellikle yeni sömürge ülkeler üzerinde büyük ters tepkimelere yol açacaktır. Yine bu durum, emperyalist ülkeleri de etkileyen bir şekilde, dünya pazarlarındaki mali ve parasal krizler sentezli olarak kendini gösterecektir. Bu ise burjuvazinin manevra alanını daraltarak işçi sınıfı hareketinin yeniden canlanma ve devrimci bir krize gebe olma koşullarını geliştirecektir.

PARASAL KARGAŞA
Bugünkü krizin en çarpıcı özelliği kendisini derin parasal kargaşada gösterme eğilimindedir. Bu kargaşa, ulusararası para piyasalarını etkilemekte. Temel dünya parası olarak Amerikan dolarının hızlanan düşüşü, Avrupa ve Japon para sistemlerini de sarsmaktadır.
Yeni sömürge ülkelerin dış borç krizleri, özellikle büyük güçlerin ticari ve mali açıkları, devlet pazarlarının spazmları, Avrupa ve Japonya’da parasal kargaşalar, büyük çokuluslu şirketlerin kârlarındaki büyük düşüşler ve hatta emperyalist ülkelerdeki kayıplar, Japonya, Meksika, Venezuela ve Arjantin’i sarsan derin banka krizleri, borsalardaki dalgalanmalar ve benzerlerinden bahsediyoruz. Resmi istatistiklerin az gösterdiği işsizlik ve yüksek enflasyon oranlarının yanında, sürekli likidite sıkıntısı ve yüksek faiz oranlarındaki patlamalar da azgelişmiş ülkelerin sermaye piyasalarını sarsmaktadır.

IMF’NİN İKTİDARSIZLIĞI
Bugünkü krizin temel özelliği, kendisini IMF’nin liderlik kaybına ve çürümeye uğramasında gösteren emperyalist ekonomik düzenin parçalanmasıdır. IMF 1970’lere kadar, global mali sistemin ekseni ve uluslararası yangın söndürücü banka olarak işlev gördü. Amaç, 1930’larda birçok ülkenin banka sistemlerinin çöktüğü ve borçlarını reddettikleri bir dönemde, dünya çapında görülen zincirleme iflasların önüne geçmekti.
Başkan Nixon’ın tek taraflı olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası anlaşmaları zorunlu olarak bozarak Amerikan dolarını devalüe ettiği ve neoliberal reformlara başladığı dönem olan 1971’deki mali çöküşten bu yana, IMF, dünya finans piyasasında güç kaybetmeye başladı. Önceleri utangaçça uygulanan, 1980’lerde ise hızlanan neoliberal reformlar, çok büyük spekülatif kârlar yaratmış ve kapitalizmi bir durağan sanayi kârlarına itmişse de, mali sermayede görülmemiş bir gelişmeye olanak sağladı. Bu şekilde, üretici sektörlerde kriz derinleşti ve mali ve parasal krizle örtüştü.
1982’de ortaya çıkan ilk dış borç krizi, bu süreçte bir dönüm noktası teşkil etti. Meksika, çökmek üzere olan borçlarıyla tüm dünya finans sistemini altüst etti. Bu durumu aşmak için alınan üstünkörü tedbirler, azgelişmiş ülkelerin ekonomisinin zayıflaması pahasına sadece çöküşü geciktirici bir rol oynadı. IMF tarafından dayatılan neoliberal “uyum ve kemer sıkma” programları, bu ülkelerin durumunu daha da kötüleştirdi.
Meksika’nın 1994 sonlarında patlak veren ve hâlâ devam eden ikinci borç krizi, IMF’yi sarstı ve onu neredeyse rezervsiz bıraktı. Bu krizin “çözümü” ve ülke ekonomisinin “kurtarılması” için gereken 52 milyon doların bir parçası olarak IMF, Meksika’ya 17 milyon dolarlık “büyük” bir kredi vermek zorunda kaldı. 20 milyon dolar ise ABD tarafından sağlandı. 1980’lerin başından itibaren IMF, dünya çapında yaşanan sürekli ve büyüyen mali ve parasal krizlerle başa çıkabilmek için fonlarının iki katına çıkarılmasını istedi. Ancak büyük güçler ne onu yeniden finanse edebilecek durumdalar, ne de böyle bir şey yapmak istiyorlar.
Bunun üç temel nedeni var: Birincisi, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde görülen devlet sermayesi eksikliği. İkincisi, böyle bir şey ABD, İngiltere ve Fransa gibi eski finans güçlerinin aleyhine, Almanya ve Japonya gibi yeni güçlerin lehine olmak üzere, bu kurumun dünya üzerinde kullandığı ekonomik ve siyasi hegemonyada bir değişiklik anlamına gelecektir. Üçüncüsü ise, IMF’nin kredi kapasitesini genişletmek, özel finansmanları ve özellikle ABD ve İngiltere’nin mali piyasa alanlarını ve kâr trendlerini azaltacaktır ki bugünkü neoliberal politikalar buna karşı çıkmaktadır.
Bu yüzden de IMF, Meksika krizi ile dünya finans sisteminde oluşan büyük kara deliklerin gün ışığına çıkardığı artan acil kredi ihtiyacı nedeniyle, karmaşık bir uluslararası özelleştirme süreci başlatarak, dünya halklarının tasarrufları olan, ancak kendisinin kontrol ettiği altın rezervlerini satma kararı aldı.
Bir başka deyişle, “eski dünya düzeni”nin timsali olarak IMF, elinde kalan somut değerleri satacak. Eski etkin ve “şanlı” IMF bugün, hem halklar hem de büyük özel finansmanlar tarafından küçümsenen ve hor görülen bir kurumdur artık. Çünkü IMF, halklar açısından onlara karşı amansız bir musibet haline dönüşmüştür. Büyük özel finansman ise IMF’yi kuşatmış bir güç olarak, onun sermaye rezervlerini ele geçirmeye ve onun istenmeyen müdahalesi olmaksızın dünya piyasalarına kendi koşullarını dayatmaya çalışmaktadır.

EMPERYALİSTLERARASI DAHA BÜYÜK ÇATIŞMALAR
 Emperyalistler arasındaki bu büyüyen çatışmalar, tüm dünyada pazar sermayesinin devamını sağlayan nazik konsensüsü tehdit etmektedir.
Ilımlılaştırma niyetlerine rağmen ABD, Japonya ve Almanya arasındaki çatışmaların yoğunluk derecesi özel bir dramatik durum teşkil etmektedir. Sermaye piyasalarında yüksek spekülatif kârlar elde etmek için, mali aktiflerde sermaye yatırımlarının geri çekilmesine ve ödentilerin düşmesine neden olan politik gerginliklerden kaçınmak gerekir. Aksi takdirde, bu ülkelerin liderleri arasında benzer nedenlerle yaşanan çirkin ağız dalaşlarının ardından 1987 ve 89’da ortaya çıkan borsa çatışmaları gibi, bu tür çatışmaların yol açtığı büyük sermaye yıkımının tekrar etmesi riski söz konusudur.
Yine Nisan 1995’te, doların büyük düşüşüne karşı Amerikalı yetkililerin güçsüzlüğü ve zorunlu tutumları nedeniyle, Japon ve Avrupalı hükümet yetkilileri ve IMF direktörü kızgınlıkla tepki gösterdiler ve ABD’yi “kendi parasının dünya para piyasalarındaki düşüşünü engelleme konusunda hiçbir şey yapmadığı için” küçük gördüler.
Her biri, kendi tarafını tutan ve rakibine karşı olan, kötüye kullanılmış argümanlar öne sürerler. Avrupalı ve Asyalı güçler, ABD’nin, ekonomik meseleleri ele almada çok gevşek davrandığını ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bretton Woods anlaşmasında söz verdiği parasal ve mali liderliği üstlenmediğini söyleyerek onu, doların çöküşünün yol açtığı ve faturasını kendi ekonomilerinin ağır bir şekilde ödediği dünya ekonomisindeki düzensizliğe neden olmakla suçluyorlar. ABD’nin olağanüstü büyük ticari ve mali açığını ve borçlarını azaltmak için gereken çabayı göstermediğini söylüyorlar. ABD’nin, dolar kurunu zayıflatıp uluslararası kredi açıklarının yüzde 40’ını dostlarının kaynaklarıyla finanse ettiğini istatistiklerle ortaya koyuyorlar.
“Dev Kuzey Heykeli”nin yetkilileri, GSMH’ya oranlandığında bütçe açıklarının ve devlet borçlarının, kendilerini ahlâksızlıkla suçlayanlardan daha düşük olduğunu belirterek cevap veriyorlar. Ancak ABD yetkilileri, dünyanın geri kalan bölümüyle yapılan ticari değişimdeki büyük ve kronik açığın gösterdiği gibi, yılda 150 milyar dolara varan ticaret açığı ile en kötü durumda olduklarını kabul ediyorlar.
Ancak ABD, bu ticaret dengesizliğinin ana sebebi olarak Japonya’yı suçluyor. ABD hükümetine göre, Japonya haksız ticari uygulamaları, ticaret ahlâkına aykırı tutumları ve ekonomisini liberalize etmemesi nedeniyle dış rekabeti engelliyor. ABD, Avrupalı ortaklarını da pazarı çarpıtan ve dünya ticaretini etkileyen “aşırı” emek düzenlemeleri ve emeklilik yükleri getirmekle suçluyor. ABD ayrıca doların zayıflamasını bütçe açığına -devletin geliri ile harcamaları arasındaki büyük fark- bağlamanın doğru olmadığını, Reagan’ın başkanlığı döneminde ABD’nin bütçe açığının çok daha fazla olmasına rağmen, bunun açık dünya piyasalarında dolar kurunda bir yükselme ile beraber yaşandığını, ama o dönemde de bu durumun didişmelere neden olduğunu söylüyorlar.
“Sam Amca” müttefiklerinin ve rakiplerinin doların düşüşünü ABD piyasasının düşük faiz oranına bağlamasını, ABD Merkez Bankası’nın (FED) geçen yıldan bu yana faiz oranlarını yedi kez yükselterek iki katına çıkarmış olmasının, doların durumunu düzeltmek bir yana, daha fazla düşüşünü engelleyemediği şeklinde yürütülen argümana karşı çıkıyor. Amerikan para otoriteleri, faiz oranlarında daha fazla artışın ABD’de ekonomik resesyona, dünyanın geri kalan bölümünde de olumsuz tepkilere yol açacağını öne sürüyorlar.
Sonuç olarak Amerikalı analizciler, bugün yaşanan parasal krizin şu sorunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini belirtiyorlar: Söz konusu olan değer kaybetmiş Amerikan Doları mıdır, yoksa değerinin üstünde seyreden, Japon Yeni ve Alman Markı mıdır? Bu tezini desteklemek için ABD, son on yılda dolar kurunun altın piyasasında istikrarını koruduğunu, bir ons altının 380-390 dolar olarak seyrettiğini ortaya koyan istatistikler gösteriyor.
Oysa bu değerli maden karşısında yen ve mark büyük değer kazanmıştır. 1985’te altının onsu 90 bin yen iken bugün 32 bin yen dolayındadır. Aynı şekilde Alman markının da altın karşısında kuru 1985’teki kurunun yarısına düşmüştür. Bu analizciler aynı zamanda, doların dünyadaki diğer kurlar karşısında paritesini koruduğunu, hatta yükseldiğini öne sürüyorlar. Bu argüman, doların uluslararası piyasada ana kur olduğunu, bütün fiyatları geride bıraktığını, bu nedenle de bütün malların değerinin dolar ile ifade edildiğini belirten birçok uzman tarafından reddedilmekte ve Amerikan hükümetinin bu kıyaslamalarını geçersiz kılmaktadır.
Bu karmaşık ve antagonist maddi ve teorik temelde; büyük emperyalist güçler arasında tehlikede olan astronomik zenginlikler ve halkların yoksullaşması ile birlikte ele alındığında çağın sosyal çelişkilerinin sürekli keskinleşmesi, dünyanın değişik yerlerinde çatışmaların başgöstermesi, nükleer silahlar da dahil sürekli bir silah yarışının yaşanması şaşırtıcı değildir. Tüm bunlar uluslararası pazarlarda kendilerini yeniden yerleştiren büyük güçler arasında bile bugünkünden çok daha geniş çaplı bir savaş tehlikesini açıkça göstermektedir.
Bugünkü kriz ve krizin son yirmi yıldaki gelişmesi, burjuvazinin örtbas etme çabalarının bir işe yaramadığını, yalnızca onu derinleştirdiğini ve patlamasını geciktirdiğini açıkça göstermektedir. Aynı zamanda emperyalist manevra alanı daralmış ve işçi hareketinin yeniden canlanmasının koşullarını da yaratmıştır. Dahası, bugünkü krizin biçimleri, dünyayı faşist yıkıma ve II. Dünya Savaşı’na sürükleyen ve aynı zamanda dünya proletaryasına büyük ve unutulmaz zaferleri getiren 1929’daki büyük mali çöküşe yol açan krizin özellikleriyle benzerlikler taşımaktadır.

BUGÜNKÜ KRİZİN KAYNAKLARI
Bugünkü krizin kökeni, Amerikan yetkililerin 1987-89’da yaşanan iki büyük borsa krizinden sonra tüm dünyada ortaya çıkan ekonomik resesyonu aşmak için uygulamaları tersine çevirmek zorunda kaldıkları 1994 başlarına dayanmaktadır. Bu iki borsa krizinin her birinde 1.5 trilyon dolar kaybedilmişti. Bu kayıpların mali durumda yol açtığı felaketi hafifletmek için ABD Merkez Bankası (FED) 1989’dan itibaren faiz oranlarını rekor seviyede düşürme kararı aldı. Bu tedbir, çok büyük miktarda hayali sermaye fazlasına yol açtı. Her ne kadar Amerikan özel tekellerinde ve bankalarında kısmi bir iyileşme sağladıysa da bu tedbir, dolar kurunu zayıflatarak ülkede bir spekülatif sermaye fazlası yarattı.
Bu kısa ömürlü sermaye fazlasının büyük bölümü, düşük iç faiz oranları nedeniyle ABD ve gelişmiş ülkelerden kaçarak Latin Amerika ülkeleri gibi yoksul ülkelere aktı. Çünkü bu ülkelerdeki mali liberalizasyon reformları ve  özelleştirme programları, daha yüksek gelir sağlayacak oranda spekülasyon yapma olanağı sağlıyordu. ABD’de faiz oranlarının aşağıya çekilmesi, yoksul ülkelerin dış borç ödeme yükünün azalmasına, özellikle kısa dönemli yeni borçlarının hızlanmasına, azgelişmiş ülkelerde mali spekülasyonun doruğa çıkmasına ve Venezuela, Meksika, Arjantin ve Brezilya’da görüldüğü gibi neoliberal ekonomik “mucizeler” olarak tanımlanan belli bir ekonomik iyileşmeye ve büyük kârlar elde edilmesine yol açtı
Latin Amerika’da spekülatif finans güçlerinin gerilemesi süreci 4 Şubat 1994’te başladı. Bu tarihte FED faiz oranlarının düşen trendini geriye döndürmek ve bir yılda arka arkaya yedi kez bu oranları yükseltmek zorunda kalmıştı. Bu, radikal bir değişiklikti. Yerli ve yabancı spekülatif sermayenin yoksul ülkeleri terk etmesi ile neoliberal “mucizeler” ortadan kayboldu ve korkunç bir cehenneme dönüşmeye başladı. Venezuela, 1994’te banka sisteminin yüzde 50 oranında yıkıma uğramasıyla buna ilk büyük örneği teşkil etti.
Sermayenin Latin Amerika’dan sürekli kaçışı, 1994 sonunda Meksika’da genel bir bozguna dönüştü. 10 Aralık’ta Meksika hükümeti Pezo’yu yüzde 10 oranında devalüe etmek zorunda kaldı ve yabancı para rezervlerinde hızlı bir düşüş yaşandı. Meksika’nın spekülatif fazlasının ani son buluşu, Arjantin, Brezilya, Peru, Şili ve Kolombiya gibi komşu ülkeleri de etkiledi. Bu yüzden neoliberal cümbüşten faydalanarak, borsaları şişiren ve büyük sermayedarları daha da büyüten hayali sermayenin ışıldayan maceralarını kabul etme cesaretini gösterdiler.
Meksika krizinin Latin Amerika ekonomileri üzerindeki etkileri hâlâ son bulmuş değil. Krizin etkileri birçok ülkeyi, kurların “esnekleştirilmesi” ve mali liberalizasyon programlarında geri adım atmaya ve uluslararası bankacılığın kuşkuyla baktığı ve doruğuna çıkmış olan bazı ticari gümrükleri yeniden uygulamaya koymaya zorladı. Aynı zamanda, sözde milli tasarrufu artırmak amacıyla, çalışanlar üzerinde şok ve kademeli olmak üzere şiddetli “uyum” programları devreye sokulmaya başlandı. Tüm bunlar ise toplumsal rahatsızlıkları ve yönetme sorununu artırdı.
Dünya ekonomisinin bugün içinde bulunduğu zor durum, tartışmasız bir şekilde, gerek “şok” terapisi, gerekse kademeli şekilde olsun, neoliberal uyum politikalarının başarızlığını kanıtlamaktadır. Bu politikaların  faiz oranlarını düşürmesi, ekonomik istikrar sağlaması ve dünya kalkınmasında büyük bir sıçrama yaratması bekleniyordu. Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Enflasyon oranlarındaki bazı eşitsiz azalmalara ve bunun sonucu olarak faiz oranlarının düşmesine rağmen, “şok” ve “neostrüktürelci” uyumun arkasındaki gerçeklik, bu tedbirlerin, kapitalizmin hayalindeki, kendisini krizden çıkaracak ve gençliğindeki büyümeye dönmesini sağlayacak muhteşem ilaçlar olmaktan uzak olduğunu gösterdi.
Para piyasalarında yaşanan bugünkü kargaşalar, dünya ekonomisine bir yenilgi yaşattı. Bu nedenle de faiz oranlarının artması ya da düşmesi şeklinde ABD dolarında ortaya çıkan önemli bir hareketlenme, dünya çapında derin ekonomik istikrarsızlıklara yol açabilir. Bunun etkisi, azgelişmiş ülkelerden başlayarak şok dalgaları şeklinde her tarafa yayılır. Bunun sonucunda ise, sermaye piyasalarında bir kaos ile birlikte dünya çapında mali ve politik krizler ortaya çıkar. Tüm bunlar kitlesel devrimci durumlara olanak yarattığı gibi, dünyayı topyekün savaşlar felaketine ve faşist barbarlığa sürükleyecektir.

DOLARIN DÜŞÜŞÜNÜN MALİYETİ
Dolar krizinin derinliği, dünya piyasa güçlerinin artan bir oranda kontrolden çıktığını -değer yasasının kontrolü dışına çıktığını- ve bu güçlerin bir kuyruk sallamasının, tüm ekonomileri yerle bir edebileceğini göstermektedir. Yalnızca 1995’in birinci çeyreğinde üç büyük gücün merkez bankaları, doların düşüşünü durdurma çabasıyla 30 milyar dolar gibi bir yatırım yaptı. Ancak yeşil dolarların frenlenemeyen düşüşü devam ettiğinden ve bu bankalar bu operasyonlarda 1,2 milyar dolar yitirdiğinden bu uygulamanın ne kadar faydasız ve pahalı olduğu kanıtlanmış oldu.
Uluslararası para otoritelerinin acizliğinin ana sebeplerinden biri, uluslararası para piyasalarındaki ticari işlemlerin, dünyadaki on büyük gücün merkez bankası rezervlerinin toplamının iki katından fazla bir miktarı ifade eden, günde 1,1 trilyon dolar gibi fahiş bir hacme ulaşmış olmalıdır. Bir başka deyişle, bütün kapitalizm tarihinde birikmiş olan ve ekonomik işlemlere akıcılık ve destek sağlayan dünya bankacılık sistemi devlet rezervleri, özel spekülatif sermayenin gezici ve artan dalgalanmaları ile yüzyüze bir çarpmışmaya dayanamayacak durumdadır. Böylece, dünya devlet rezervlerinin zayıf artışına karşı, spekülatif sermayede, görülmemiş bir gelişme ile karşı karşıyayız.
Doların dünya para piyasalarında zayıflamasına ilişkin yüzeysel yorumlar bir tarafa bırakılırsa, bu kriz, devletin sermaye birikiminin, yani halkın toplumsal sermayesi ya da tasarrufunun içinde bulunduğu derin bunalımı göstermiştir. Bu sermaye birikimi, “büyük” Amerika’nın hazinesinde gittikçe azalmakta olan rezervler ile -yaklaşık 80 milyar dolar- sürekli artan ve 15 trilyon dolara tırmanan devlet borçları arasındaki büyüyen oransızlık nedeniyle bunalım içindedir.
Yalnızca 1994’te, uluslararası piyasalar yoluyla dünyanın diğer ülkeleri tarafından finanse edilme durumunda olan ticaret açığı ve 150 milyar doları bulan bütçe açığı nedeniyle, ABD’nin devlet borçlarına 160 milyar dolar daha eklendi. Bir başka deyişle, ABD’nin hayali büyümesi, rakiplerinin ve dünya halklarının sırtında gerçekleşti. Amerikan emperyalizmine verilen gerçek zorunlu dış destek daha da büyüktür. Bunu anlamak için, ABD’de hisse senedi piyasalarında gerçek değerlerinin 20 katını bulan özel sektör borçlarını, şişkin devlet piyasasını ve özel tahvil piyasalarında temsil edilen büyük mali sermaye hacmini ele almak yeter. Aynı şekilde, hammadde, yara ve hisse senedi piyasalarıyla ilişkili olarak, spiral biçimde büyüyen muazzam mali derivatifler piyasası ve tüm emperyalist güçlerde, özellikle de ABD’de, fazlasıyla genişleyen finans sektörünün aldığı çok değişik biçimler de ele alınabilir.
Para piyasalarındaki manipülasyonlar, doların dünya parası ve Amerikan devlet borçları birimi olarak oynadığı haksız rol ve kışkırttığı mali dalgalanmalar, ABD’ye, özel mali kuruluşları ve uluslararası artı-değerden aslan payı kapma olanağı sağlıyor.
Ancak öte yandan, dünya sermaye piyasalarında doların yol açtığı sorunlar, sadece rakipleri etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda bizzat “Sam Amca'nın kendi ekonomisi üzerinde de tahrip edici etkiler yaratıyor.

NEOLİBERALİZMİN TEORİK TÜKENİŞİ
Geçmişte dünya çapında geçerli tek para birimi olarak rakipsiz olan doların utanç verici çöküşü, hem emperyalistler arası çatışmanın vardığı boyutların ve hem de neoliberal ekonominin teorik çöküşünün ifadesidir.
Krizin mantıklı ve benzer bir normalizasyonunu gerçekleştirme kapasitesinden yoksun olmakla birlikte, nedenler ve çözüm önerileri üzerine tezlerden de geçilmiyor.
Monetarist bakış açısı, pazarı ve genel olarak ekonomiyi tıkanıklığa sürükleyen esas etken olarak enflasyonu gösteriyor (dolaşımdaki kredi miktarı, para emisyon hacmi ve faiz oranları, enflasyondaki dalgalanmalara göre ayarlanıyor). Ancak doların bugünkü krizi, bu bıkkınlık verici kutsal neoliberal gerekçelerin aldatıcılığını, tahlil ve önerilerin yetmezliğini bir kez daha gösterdi.
Nedeni çok basit. Neoklasik teoriden yola çıkanlar, tek nesnel ve bilimsel teoris olan Marksizmin öne sürdüğü üretim, artıdeğer, ücret, sosyal sınıflar ve üretim aşamaları gibi temel kategorileri yok sayıyorlar. Yani en donanımlı aletlerle, güçlü bilgisayarlarla ve tonlarca istatistik bilgiyle hareket edilse de, neoklasik tahlil, ampirik ve gerçek dışıdır. Özellikle kriz dönemlerinde ise, bütün değerini yitirmektedir.
Sonuç olarak, (makro ve mikro ekonomi anlayışlarına göre yapılan) neoliberal, monetarist analizlerin pratikte herhangi bir anlamları yoktur.

Haziran 1995