Gelecek yıl, SSCBde burjuvazinin 20. Kongre ile biçim olarak da
iktidarı ele geçirişinin 40. yıldönümüdür. Kruşçevin
proletarya diktatörlüğüne son verişinin üzerinden tam kırk yıl
geçti. Bu süreç, karmaşık mücadelelere sahne oldu. Sovyet sosyal
emperyalizminin yıkılışı, revizyonizmin, reformizmin ve
bütün varyantlarının her alandaki genel krizi ve başta ABD
olmak üzere dünya emperyalizminin ideolojik, politik zaferleri ile karakterize
oldu.
Bir çağ kapandı ve bir yenisi açılıyor. 1917den beri çok
şey değişti. Bu yüzyılın devrimleri, toplumsal ilişkileri
dünya çapında büyük değişikliklere uğrattılar.
Sanayi ve tarım proletaryası bugün, insanlık tarihinde eşi
görülmemiş muazzam devrimci bir güç teşkil ediliyor. Finans
kapital, dünya çapında tam bir egemenlik oluşturmasına karşın,
hiçbir zaman bugünkü kadar zayıf ve sallantıda olmamıştı.
Emperyalizmin, zamanında Lenin tarafından ortaya konulan bütün eğilimleri
gerçekleşmekle kalmadı, aynı zamanda, eşi görülmemiş
bir gelişme düzeyine de erişti. Uluslararası tekelci finans
kapital; bütün üretim, ticaret, bilimsel araştırma, teknolojik
uygulama, iletişim ve sağlık, kültür, spor vb. alanlarda tam
bir hakimiyet kurdu. Bu mali egemenlik, aynı zamanda onun zayıf noktasını
oluşturuyor. Üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesi,
emperyalist ülkelerde olduğu gibi bağımlı kıtalarda da
kapitalizmin toplumsal temelini daraltmış, devrimden başka
alternatif bırakmamıştır.
Kapitalistler açısından biriken sermayeyi savunma zorunluluğu,
mali konsantrasyonun oligarşik yapılanması, dönemsel ekonomik
krizleri aşmak amacıyla sermayenin tahrip edici boyutlarda ihracı,
azami kâr dürtüsü ve arayışı, kriz dönemlerinin sıklaşması,
durgunluk (stagnasyon) ve enflasyonun neredeyse sürekli koşul durumuna dönüşmesi,
hammaddelerin, enerji kaynaklarının ve pazarların ele geçirilmesi
için kızışan uluslararası rekabet... Bütün bu tedavisi
imkansız belirtiler, bir üçüncü devrimci dalgaya doğru yol aldığımızı
gösteriyorlar. Fakat biz Marksistler, devrimin objektif koşullarına
uyan sübjetif koşulların da oluşması gerektiğini
biliyoruz. Devrimci teori, parti, birleşik proleter ve antiemperyalist
cephenin oluşturulması için uygun politikalar olmaksızın,
toplumsal krizler sosyalist devrimlere yol açamazlar.
Bu nedenle, devrimci teori, temel önemde bir role sahiptir. Em-peryalizmin,
enerjisinin büyük bir bölümünü ideolojik aktiviteye ayırması,
sosyal demokrat ve revizyonist bölü-cülüğü teşvik etme-si
nedensiz değildir. Modern refor-mizmin bugünkü ve gelecekteki rolünü küçümsemek,
ağır stratejik bir hata olacaktır.
Sovyet sosyal emperyalizminin çöküşü, azımsanmayacak bir devrimci
potansiyelin ortaya çıkışına imkan sağlamıştır.
Aynı şey, monetarist politikalarla çözümlenmeyecek, aksine derinleşecek
olan dünya ekonomik krizi vesilesiyle de yaşanacaktır. Bu koşullarda
birçok anti Leninist akımın yeniden canlanması, hareketi bölmek
ve egemen olmak için çabalarını yoğunlaştırmış
olmaları tesadüfi değildir. Bu nedenledir ki, Marksizm-Leninizmin
yaratıcı bir tarzda gelişti-rilmesi, devrimci bilimimizin
tavizsiz savunulması, hem devrimin geleceği ve hem de bizzat
hareketimizin varlığı için büyük önem taşıyor.
Bu devrimci sürecin yönetimini kim üstlenecektir? Ya proletarya, ya da değişik
ideolojik akımlarıyla küçük burjuvazi. Felsefede, ekonomide,
politikada ya Leninizm hakim olacak, veya eski Brejnevcilik, yeni maskeler ardına
gizlenmiş Troçkizm, Maoculuk, Castroculuk gibi üç dünyacı akımlar
hakim olacaklardır.
Bugün sosyalizmin inşasının teorik temellerinin mimarı,
Leninizmin savunucusu, bir geçiş toplumu olan sosyalizmde kapitalizmin
restorasyonu tehlikesine dair bütün sorunlara işaret etmiş olan
Stalin yoldaşın düşüncesi ve rolünün hâlâ tartışılı-yor
olması tesadüfi değildir. Staline saldırmak demek,
Marksizm-Leninizme saldırmak, hareketimizin gelişimini baltalamak
demektir. Bu yola girmek, partiyi reformistlerin kuyruğuna, ulusal ve
uluslararası burjuvazinin peşine takmak, tarihin mahkum ettiği
solcu sübjektivist çıkmaz yola sapmak demektir.
Modern revizyonizmin krizi, şimdiden (özellikle eski sosyalist kamp ülkelerinden)
birçok grubun yönünü hareketimize çevirmelerine yol açmıştır.
Görevimiz, bu güçleri doğru bir tutuma kanalize etmek, eski Brejnevci
burjuvazinin ve yeni Yeltsinci akımın, bunları Rus matrioşkasının
çerçevesine hapsetmesini engellemektir.
Marksist-Leninist Komünist Hareketin önemli bir gelişme içerisine
girdiği bugünkü koşullarda, saflarda bazı Troçkist eğilimlerin
ortaya çıkmakta oluşu ilginçtir. Onları etkisiz kılmak
kesinlikle zorunludur. Stalinin eserleri ve düşüncesini yeniden
savunmak ve küçük burjuva devrimciliği sapmasından arınmak,
gelişebilmenin doğal gereğidir. Yürütülecek ideolojik mücadele,
oldukça karmaşık ve büyük çaplıdır. Buna karşın,
teorik ve politik üstünlüğümüz de, inkâr edilemez bir gerçektir.
Staline saldıranlar; yüzünü ileriye değil, geriye dönmüş
olanlar ve hataları abartarak burjuvazinin değirmenine su taşıyanlardır.
Bunlar, tarihsel materyalizmden yoksun ve yenilginin nedenlerini yanlış
yerde arayanlardır. Proletaryanın ve insanlığın
tarihsel ilerleyişi, Nevski Bulvarı gibi dümdüz bir hat izlemiyor ve
ona yön veren de metafizik bir bakış açısı değildir.
Bizim görevimiz, tarihimizdeki her olumluluğu sahiplenmek ve ileriye doğru
gitmektir. Stalinin teoride ve pratikte gerçekleştirdikleri, doktrine
sonuna kadar sadıktır ve bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır.
Bugünkü Stalin eleştirileri, herhangi bir orijinalitesi olmayan değersiz
söz yığınından başka bir anlama gelmiyor. Eleştiricilerin
argümanlarından hiçbirisi Marksist değildir ve teorileri de,
gericiliğin mutfağından yeniden ısıtılmış
çorbadan başka bir şey değildir. Bu eleştiriler
Stalin tarafından yönetilen proletarya diktatörlüğünün hiçbir
uygulamasında, sosyal bilimlerin hiçbir alanında, karşıdevrimci
eylemlerini meşrulaştıracakları bir argüman ve saçakaltı
bulamazlar.
Hareketimiz ise; Leninist, Bolşevik özellikleriyle ve büyük devrimci
Stalinin düşüncelerinden aldığı güçle zafere
ilerleyecektir.
La Nostra Lotta
Ağustos - 1995