Birlik sorunu, her dönemde komünistlerin baş meselelerinden biri olmuştur.
Kimse hiçbir zaman birliğe karşı olduğunu söylemedi. Üstelik
ikili ve çok taraflı toplantıların belki hepsinin de gündem
maddesi birlik olmuştur. Ama süreç, ümitsizlik yaratacak denli yavaş
işlemektedir.
Tabii ki önemli adımlar da atılmaktadır. Fakat...
Bana öyle geliyor ki, yürüttüğümüz çalışmaya şu veya
bu şekilde etkisi olan bazı durumlar, sorunlar ve olgular üzerine
yeniden düşünmek, biraz gerilere kadar uzanmak gerekiyor. Çünkü, uzun
süredir ardımızda zaaflar, yanlışlıklar ve frenleyici
etmenleri de birlikte taşıyoruz. Bir örnek alalım: Bazı
istisnalar haricinde genel olarak hepimiz, monolitizm ile ilkelerde birliği
birbirine karıştırmadık mı? Doğaldır ki, bu
konuda ve başka konularda herkese aynı sorumluluğu yüklemek doğru
değildir. Sosyalist ülke ve ülkelerin (önce Sovyetler Birliği, ardından
Çin ve daha sonra da Arnavutluk) savunusu gibi bir ilke sorunu, zamanla
revizyonistlerle komünistler arasında ayırımın bir denek taşına
dönüştü. (Şimdi geriye dönüp baktığımızda böyle
bir nosyonun tam yerine oturmayan bir ayırım olduğu söylenebilir.)
Bu denek taşı nosyonunun ardında, denek taşı
kabul edilenin kriterlerini ve tutumlarını surat asmaksızın
kabul etmeyenlerin mahkum edilmesi yatıyordu. Eleştiri; biçimsel bir
kavram olarak kalmakta, reddedilmekteydi. Eleştiri bile değil,
farklı düşünmek, üstü kapalı bir tarzda aleyhte kullanılmakta
ve bazı durumlarda karşı saldırıya vesile teşkil
etmekteydi... Nelerden bahsetmek istediğimi, bu dergiye yazanların çoğunluğu
pekala biliyorlar. Yaşananlardan günümüz için bazı dersler çıkarmak,
ya da en azından böyle bir girişimde bulunmak, yüzeysel ve ayakları
havada bir şey olmayacaktır. Bahsettiğimiz tarzda tutum ve davranışların
yeniden uç verebileceklerini gözardı edemeyiz.
Marksist-Leninist hareket, yani Kruşçevci tezlere karşı duran
hareket, sözde sosyalist kampın ve Arnavutlukun (arada farklılıklar
var ve günü geldiğinde bu sorunu bir tahlil etmek gerekiyor) yıkılışından
önce de oldukça güç kaybetmişti. Belirli bir ümidin taşıyıcısı
olan parti ve örgütler yavaş yavaş (bazıları oldukça
hızlı bir şekilde), oportünizmin varyantlarından en zavallısı
olan kuyrukçuluka saplandılar. Bazıları, gericiliğin
ve hainlerin darbelerine maruz kaldılar. Bazıları ise orta yolcu
bir tutum takındılar. Bu tatsız durumun ortaya çıkışından,
AEP yöneticilerinin dar milliyetçi bakış açıları ve
tutumlarının önemli payı vardı. Bu tutum, Mehmet Şehunun
tasfiyesi ve Enver Hocanın entelektüel ve fiziki olarak çöküşü
ile birlikte kendini göstermeye başladı. Bazı partilerin, Ramiz
Alia ve adamlarının yönetimindeki AEPnin bu durumunu, önce
sezdiklerini ve daha sonraları da daha net bir şekilde görerek eleştirdiklerini
belirtmek gereki-yor. (Birkaç parti, AEP yöneticilerini Tiranda, yüzlerine
karşı eleştirdiler.) Fakat sonuçlarının nereye varacağını
görme yeteneği gösteremedik. Bu sapmaya gereken şekilde karşı
koymasını bilemedik. Eleştirilerimizi hep, düşman tarafından
kullanılmasın diye içe yönelik olarak yaptık. (Ne yazık
ki, düşmanlar içimizdeydi.) Ama eleştirilerimiz daha sonraları,
içimizdeki düşmanlardan ziyade AEP şakşakçıları
tarafından bize karşı kullanıldı. Ve ardından
parti ve örgütlerimizi değişik seviyelerde etkileyen çöküş
geldi. Kimse, böyle bir olayın sonuçlarından etkilenmediğini
iddia edemez.
Kuşkusuz burada, incelenmesi, tahlil edilmesi gereken yanlar vardır.
Tek tek olayları gözden geçirmek için, gelişmelere toplu bir bakış
gereklidir. İspanya örneğini alalım. Küçümsenmeyecek bir güç
ve prestij sahibi olan ve mücadelenin ateşi içerisinde çelikleşmiş
bir parti, birkaç ay içerisinde bir kriminel komplo ile tasfiye
edilebildi. (Burada komplonun yanı sıra, sabırla ve titizlikle
hazırlanmış bir ihanetin de olduğunun altını çizmek
gerekiyor. Parti yönetiminin bizzat kendisi içerisinde ideolojik dejenerasyon
ve affedilmez bir devrimci uyanıklık eksikliği yaşandı.)
Benzer durumlar başka parti-lerde mümkün olabildiğine göre, İspanya
partisinde nasıl yaşanmamazlık edebilirdi? (Tabii ki genelleştirmek
doğru değil. Üstelik sorunlar Leninin, Stalinin partisinde,
Enver Hocanın, Mehmet Şehunun partisinde ve başka bazı
parti-lerde çok daha karmaşık ve başka boyutluydu.) Artık görmeli
ve kabul etmeliyiz ki, aradaki nüanslar, farklılıklar ve çizgiler
ne olursa olsun, yaşanan olgu, bütün komünistler için kolektif bir
trajedidir. Her tipten ve renkten emperyalizm ve gericilik tarafından mükemmelce
kullanılan, komünistler olarak engelleyemediğimiz yanlışlıklarımızdır
bunlar. Çoğu kez bizzat kendi zaaflarımızdan, ama her zaman da
partilerimiz içerisinde faaliyette bulunmuş değişik oportünizm
biçimlerinden beslenen yanlışlıklar...
Hareketimizin gelişimini imkansız kılan önemli ve ağır
zaaflardan birisi de, eklektizmdir. Eklektizm, değişik felsefi ekoller
arasında uzlaşma arayışı ve uzlaştırmacı
bir eğilimdir. Elektrik spiritizmin babası V. Cousinden bu
yana eklektikler, verili prensiplere dışarıdan yabancı
tezlerin eklemlenmesinin, bu prensiplerin sağlamlaştırılmasına
hizmet edeceğini iddia etmişlerdir. (Bu oportünist müzik, kulaklarımıza
hiç de yabancı gelmiyor..!) Lenin, başkalarının yanı sıra
eklektiklerle de hesaplaşmıştı. Buna rağmen eklektizm,
ardımızda sürüklediğimiz, sıyırıp atmayı
beceremediğimiz zararlı bir eğilim olarak yaşamaya devam
ediyor. Karşıt ideolojik tutumları (bunlar bazen nüanslar
olarak yansıyorlar) uzlaştırmaya çalışmak, eklektizm
değil de nedir? Karşıt politik tutumları uzlaştırma
girişimi de aynı anlama geliyor. Zira, her politik tutumun bir
ideolojik temele dayandığını gözardı edemeyiz. Bunun,
birliğimizi geliştirmek ve sağlamlaştırmak için
zorunlu ve gerekli olan ideolojik, teorik mücadele ile bir alakası yoktur.
Ancak yeniden tekrarlamak gerekirse, sağlamlaştırılması,
geliştirilmesi ve genişletilmesi zorunlu olan birlik ile, bedellerini
ağır ödediğimiz sahte monolitizmi birbirine karıştırmamak
gerekiyor. Lenin şunları söylüyordu: Diyalektik, somut ve
devrimcidir. Halbuki eklektizm ve sofizm, sınıf mücadelesinde somut
ve tam olan ne varsa hokkabazca el çabukluğu ile tahrif eder. (Devlet
ve Devrim) Uzlaşmacı pozisyona düşmemek ve alay konusu olmamak için,
yaşanmış deneyleri oldukça ciddiye almak zorundayız. Ağustos
94te gerçekleştirilen Quito Konferansı; parti ve örgütle-rimiz
arasında yakınlaşmanın sağlanması, belirli tutum
ve kriterler etrafında birliğin ilerletilmesi gerekliliğinin altını
çizmişti. Bunu tabii ki yapmak gerekiyor. Ama bu, bazı tutumlarda
ısrar ve sağırlar diyaloğu durumuna dönüşürse, çabalar
anlamını yitirir. Bu koşullarda, Marksist-Leninist Partiler
Konferansı çerçevesinde diyaloğu sürdürmek adına karşıt
tutumları uzlaştırma girişimi eklektizm demektir. Ortak
ideolojik temel üzerinde diyaloğu, tartışmaları ve birlik
arayışlarını sürdürmeye evet, ama konferansın gelişimini
ve ilerlemesini engellemeden, batağa saplanmadan.
Ne yazık ki (ya da ne iyi ki) bu konuda belirli bir deneyimimiz var.
70li yıllara bile gitmeye gerek yok. 80li yılların başında
darbeler yeniyor ve çöküş yaşanıyorken, birçok girişim
boykot edildi ve hatta baltalandı. Yenen bütün darbelere rağmen
İspanyol atasözünde belirtildiği gibi, ölünün sağlığı
yerinde diyebiliriz. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. 1991de gerçekleştirilen
çok taraflı toplantının(*) kime, neye yaradığını
hatırlamak yeterlidir. Bazılarının (ne yazık ki -bir
eksikle- her zamanki bir grup partinin) çabalarına rağmen bu toplantı,
ortak noktalarda anlaşmanın ve ilerlemenin imkansızlığını
ortaya koydu. Katılım oldukça yüksekti. Belki de şimdiye kadar
sağlanmış en geniş katılım. Ama tutum ve görüşler
o kadar farklıydı ki, asgari derecede olumlu bir diyalog bile mümkün
değildi. Bu toplantı, başta İspanyanınkiler olmak üzere
bazı hain ve ihanetçiler için bir soluk alma imkanı olurken, bazıları
için ise kamufle edilmiş anti-komünist görüşlerini öne sürme
olanağı yaratmıştır. Kuyrukçuluğun kendilerini sürüklediği
bataklıktan çıkma takadı gösteremeyen başka bazılarının
ise, kendini feshetmeyi meşru gösterme girişimlerine tanıklık
etmiştir.
Bu yaşanmış deneylerden kalkarak, aynı engellerle karşılaşmamak
için -eğer mümkünse- bazı tedbirler almak gerektiğini düşünüyoruz.
Tekrar altını çizerek belirtmek istiyoruz: Konferansa yeni güçlerin
katılımı için çaba sarf etmek, şu veya bu sebeple mevcut sürecin
dışında kalan partileri çekmek, onlarla tartışmamızın
frenlenmesine, darlaşmasına müsaade etmemeli, sorunu anlamayan
ya da bizim gibi yaklaşmayanları dıştalayan bir tutum takınılmamalıdır.
Kibirliliği bir tarafa atıp, ilerlemeliyiz.
Süreci ilerletmek, bunun için gerekli yol ve yöntemleri bulmak istiyoruz.
Quito Konferansı, tartışmalarının önemli bir bölümünü
bu soruna ayırdı. Ve bu konuda belirli bazı farklı yaklaşımlar,
hatta ayrılıklar olduğu görüldü. Konferansa katılanların
tümünün soruna aynı tarzda yaklaşmadıkları anlaşıldı.
Farklı yaklaşımların, hatta ayrılıkların
olması ve bunların tartışılmasının kötü bir
yanı yok. Aksine, eğer çözüm bulmak kaygısı ile ele alınırsa
yararlı bile olur. Kaçınılması gereken şey ise,
herhangi bir öneride bulunmaksızın eleştirme mantığı,
teoriyi partikten ayırma, yani bir taraftan teorileş-tirirken pratikte
ise statik kalma tehlikesidir.
Belirli bir ilerleme kaydettiğimize kuşku yoktur. Kon-ferans, asgari
örgütsel bir yapıya ka-vuşmuş durumda-dır. Derginin çıkarılması
konusunda bir irade birliği var. Marksizm-Leninizm iddiasındaki başka
güçlerle temas ve kapsayıcılık iddiamız var. Sorunların
çözümü ve farklılıkların giderilmesi doğrultusunda
polemik ve tartışmalara girmekten kaçınmama isteği var. (Geçmişte
olduğu gibi şu veya bu şekilde damgalanmamak kaygısıyla
polemikten kaçınma ve kafasını kuma gömme tutumu değil)
Evet, ilerleme kaydediyoruz. Ama bu, bizi kendimize aşırı güven
ve hoşnutluğa götürmemelidir. Leninin dediği gibi, Küçük
kazanımların elimizi kolumuzu bağlamasına müsaade etmemek için
tetikte durmak, onsuz küçük kazanımların da sadece boş bir
kuruntu anlamına geleceği nispeten uzak hedefleri unutmamak (Lenin
-Politik sofizm- 1905) gerekiyor. Deneylerimize dayanmak, bizzat, fiziki
olarak yaşadığımız tartışma ve mücadele
deneylerinden, bizden öncekilerin olumlu ve olumsuz tecrübelerinden
faydalanmak gerekiyor. (Sadece olumlu ve iyi olanı görmek, eksik, zaaf ve
yanlışlıklarımızı çıplak bir tarzda ortaya
koyanların üzerinden atlamak her zaman daha cazip gelir. Halbuki tersi
ispat edilinceye kadar, hatasız olduğumuzu kim iddia edebilir!) Niçin
hata yapma hakkını iddia etmeyelim? Kendi tarihimiz, çokça yanıldığımızı
göstermi-yor mu? Ama dikkat! Hata yapma korkusu bizi felce uğratmasın.
Mutlak gerçek ve yanılmaz reçete peşinde koşmak, olmayacak
duaya baştan amin demek anlamına gelir. Ve biz, bu büyük yanlışa
çokça kurban olduk. Yaklaşım şu olmalı: Hata yapma hakkı,
ama farkına varma ve düzeltmek için mücadele etme zorunluluğu.
Bu anlayışla, konferans saflarında birlik adına, heterojen
-hatta zıt- ideolojik tutum ve akımların mekanik birliğini
kabul eden ve zemin hazırlayan eklektizme karşı silahlanmak büyük
önem taşıyor. Böyle bir davranış, eklektizme kapı
aralayan tutarsız bir davranıştır. Önümüzde, aşılması
gerekli çokça zorluklar bulunduğuna, buna karşın gücümüzün
de sınırlı olduğuna kuşku yoktur. Fakat bu durum,
bizleri kolaycılığa ve görevlerden kaçmaya itmemelidir.
Önümüzdeki Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansında, geçen
sefer değişik yaklaşımların sergilendiği ve teorik
olarak çözümlenmeyen, sadece bir oylama ile geçiştirilen (ve oylama her
zaman uygun bir tutum demek değildir) bir konuya açıklık
getirmekte fayda var: Konferans mensupları için bağlayıcı,
asgari bazı ideolojik kriterler belirlemek mutlaka gereklidir. Bu, sorunların
hemen çözümü değilse de, çözümü doğrultusunda ilerlemeye zemin
yaratılması anlamına gelecektir. Sorun açık ve nettir.
İkili çalışmaları bir tarafa bırakacak olursak,
herkesi bağlayan ideolojik kriterler üzerinde tartışılmadığı
ve formüle edilmedikleri bir ortamda, ortak faaliyetin örgütsel yanları
nasıl ele alınacaktır? Ortak işleyişe sadece karşı
çıkmakla da yetinmeyen, konferans men-supları için gereksiz gördüklerini
kendi aralarında uygulayan ve -deyim yerindeyse- kendi grupları dışında
kimseyi bilgilendirme ihtiyacı bile duymayanların yanında hangi
örgütsel iç işleyiş tartışılabilir?
Bu sorun ilk defa gündeme gelmiyor. Ama bu eklektik yaklaşım artık
terk edilmelidir.
Raul Marco
Temmuz 1995