Cumhurbaşkanlığı görevine başlar başlamaz De Gaullecü bir hava
ile Polinezya’nın Mururoa adasında nükleer denemelerin yeniden başlayacağını
ilan eden Chirac, kuşkusuz bu kararın Fransa’da ve dünyada yoğun tepkilere
yol açacağını biliyordu. Ama bugünkü tepkilerin, 13 Temmuz 1985’te
Auckland limanında Greenpeace gemisine yapılan bombalı suikastin ardından
oluşan tepkilerden çok daha yoğun olduğunu söyleyebiliriz. O dönemde Fransız
devletinin casusluk ve istihbarat teşkilatınca gerçekleştirilen terörist
saldırıda, nükleer denemelere engel olabilmek için bölgede bulunan, çevreci
örgütün amiral gemisi batırılmış ve bu esnada Portekiz uyruklu bir
fotoğrafçı da hayatını kaybetmişti.
Mitterand, her yönüyle politik bir fiyaskoyla sonuçlanan bu operasyona yeşil
ışık yakmıştı. Sosyalist savunma bakanı istifa etmek zorunda kalmış, S.
D. E. C. E. (gizli servis) sorumlusu görevinden uzaklaştırılmış,
Yeni Zelanda polisi tarafından tutuklanan iki ajan ise, yüklü ekonomik ve
mali külfete malolmuş ve tazminat karşılığında serbest bırakılmışlardı.
Fransa ile Yeni Zelanda devletleri arasındaki devlet ilişkilerinin normale dönmesi
için uzun yıllar gerekmişti. Fakat, 1988’de bölge halkları, Pasifik’te
ulusal hakları için başkaldıran Kanak halkının mücadelesinin, Fransız
devletinin gerici ve sömürgeci politikası nedeniyle kanla bastırılmasına
tanık oldu. Chirac’ın başbakan olduğu birinci koalisyon döneminde gerçekleşen
bu katliamda, Ouvéa mağarasında 23 Kanaklının katledilmesi, sömürgeci
barbarlığın yüzünü daha iyi açığa vuruyordu. (Cohabitation!)(1)
Son denemelerden sonra, yetkililerin, halkları kendi kararlarının haklılığına
ve radyoaktivite tehlikesinin olmadığına inandırmak için gösterdikleri bütün
çabalara rağmen, Fransız nükleer sömürgeciliğine karşı protestolar
giderek yaygınlaşıyor. Generaller, denemeden hemen sonra, denize girilebileceğini
açıklıyorlar. Bilirkişiler radyoaktiviteyi ölçmek için davet ediliyor ve
tam anlamıyla, ‘şeffaflık’ oynanılıyor. Ve yemin billah ederek, bu
denemelerin son olacağını, Fransa’nın “nükleer denemeleri yasaklayan
anlaşmalara imza atacağını” beyan ediyorlar. Halbuki, kısa ve uzun vadeli
riskler göz önünde bulundurulduğunda, “de-nemelerin za-rarsız olduğu”
savı, tamamiyle yalandan iba-rettir.
Sualtında yapılan her de-nemede, büyük oranda rad-yoaktiviteye yol açan gaz
blokları meydana geli-yor. Radyoaktivite kirliliği ve yayılması, ciddi
tehlikeler arz ediyor ve denemelerin yapıldığı bloklar ise garantili değil.
Fransız emperyalizmi her dönemde, Pasifik bölgesinde tarafsız bilirkişilerin
radyoaktivite ile ilgili araştırma yapmasını reddetti. Bölgede yaşayan
halklar, 20.000 km uzaklıkta oturup deneme kararı alanlardan çok daha fazla
karar alma hakkına sahip olmalıdırlar.
Herhangi bir sorun olduğunda, basın, hararetli bir şekilde
istatistikler yayınlarken, bu sefer Fransızların % 60’ının denemelere karşı
olduğunu gösteren istatistikleri yayınlamak için haftalarca bekledi.
Haberler tam verilmiyor. Fransa’da düzenlenen eylemler güçsüz gösteriliyor.
Eylemlerin sadece yabancı ülkelerde yapıldığı havasını verip, şoven
duyguları körüklemek basının görevleri arasında. Fakat bu
propaganda etkili olamıyor. Hatta Pasifik halklarının Fransız ürünlerini
boykot eylemi, Fransızların çoğunluğu tarafından ‘meşru bir savunma’
olarak kabul ediliyor. Bu eylem, Shell petrol tekeline karşı, ya da Apartheid
döneminde Güney Afrika'nın ‘Outspan’ portakallarına karşı kitlesel
boykotlara benzetiliyor ve onaylanıyor.
Kısacası nükleer deneme kararının politik sonuçları, Chirac ve ekibi için
şimdiden olumsuzdur.
Sorun, sonucu böyle olacağını bilmesine rağmen Chirac’ın hangi nedenler
ve çıkarlar sebebiyle bu kadar kararlı davrandığı noktasında düğümlenmektedir.
DE GAULLECÜ POLİTİK REFERANS:
De Gaullecü nostaljikler, ‘büyük güç’ askeri politikasına geri dönüşü
teşkil eden bu kararı selamladılar. İkinci Dünya Savaşı’nda zayıf düşmüş
bir emperyalizmin sözcülüğünü yapan De Gaulle, kendi deyimiyle ‘güçlülerin
masasında yer almak için’ atom bombasının yapılmasını istiyordu. Öte
yandan, halkların mücadelesi ve başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere diğer
emperyalist güçlerin tehditleri karşısında, tehlikeye giren sömürgelerin,
Fransız metropolünün hakimiyeti altında tutulması gerekiyordu. Önce 1966 yılına
kadar Cezayir’de yerüstünde 17 deneme ve daha sonra da Polinezya’da 1992 yılına
kadar 41 yerüstü ve 134 tane de sualtı nükleer deneme yapılmıştır.
Nükleer caydırıcılık hedefi güttüğü söylenen bu askeri-politik
doktrin, ‘vurucu kuvvet’ adıyla anılı-yor. Bu doktrin, iki bloka karşı
‘bağımsızlık politikası’nın ifadesi olarak lanse edildi. Fransız
emperyalizmi, buradan hareketle her türlü silahın satışını yapmak ve
silah alıcılarının iki süper devlete karşı bağımsızlıklarının
korunmasına katkıda bulunmak gerekçesini öne sürebilme imkanı buldu.
Avrupa’da ise Almanya için yasaklanmış olan nükleer silah bulundurma
tekelini elinde tutmak, Fransız emperyalizmine politik ve diplomatik avantajlar
sağlıyordu. Ama öte yandan, bağımsızlığın sembolü olarak yansıtılan
nükleer silahlanma, aslında büyük ölçüde Amerikan emperyalizmine bağımlıydı.
Nükleer caydırıcılık üzerine De Gaullecü mantık, Amerikan
emperyalizmininkinden farklı değildi. Fransa öylesine caydırıcı bir güce
sahiptir ki, ulusal topraklara ve sömürgelere yönelecek herhangi bir saldırı
karşısında nükleer silahın düğmesine basıldığında tahrip gücü ve yöneleceği
hedefler bilinmektedir. Bu nedenle de, saldırgan daha yüksek miktarda silahlı
bile olsa, böyle bir riski göze alamayacaktır. Saldırganın kim olduğu ise
açıkça belliydi: SSCB ve Varşova Paktı ülkeleri. Bunun anlamı, sayıları
yüzbinleri bulan sivil halkın sürekli bir biçimde rehin alınmasıdır.
“Zayıftan kuvvetliye doğru” şeklinde özetlenebilecek Fransız doktrini,
zamanla gelişti ve yerini, stratejik roketlerin ateşlenmesinden önce, rakibi
yoklama amacıyla nükleer başlıklı “taktik” roketlerin kullanılmasını
içeren, ‘son bir uyarı’ tutumuna bıraktı. Bu anlayış, NATO’nun
‘kademeli tepki’ doktrininin bir varyantıdır.
Bombanın yapılmasında Amerikan emperyalizmi Fransa’ya azınsanmayacak ölçüde
destekte bulundu. Bu yardım, daha sonraları sessizce ve hatta De Gaulle’ün
1966’da NATO askeri kanadından ayrılma kararından sonra da devam etti.
Silah stoklarının dengesizliği, Avrupa’nın haberalma, radar denetimi,
minyatürizasyon ve iletişim teknikleri vb. birçok alanda ABD askeri
teknolojisine olan bağımlılığı, Fransız vurucu gücünün de aslında,
NATO askeri kuvvetleri karşısındaki bağımlılığını gösteriyor. Bombanın
kullanımı için son kararı, kuşkusuz cumhurbaşkanı vermektedir. Ama Fransız
nükleer silahlarının caydırıcılığı, ancak arkasında ABD desteği ve nükleer
şemsiyesi varolduğunda mümkündür.
NÜKLEER SİLAH ÜZERİNE
Nükleer silah, onu elinde bulunduran emperyalistler tarafından, savaşın
kaderini belirleyecek ‘vazgeçilmez’ ve mutlak bir silah olarak sunuldu. 6
ve 9 Ağustos 1945’te Amerikan emperyalizmi, Hiroşima ve Nagazaki sivil halkına
karşı bu silahı kullandığında, onun kitlesel imha karakteri bütün korkunçluğuyla
somut olarak görülebiliyordu. Bir saniyelik zaman dilimi içerisinde yüzbinlerce
insan yaşamını yitirdi ve binlercesi ölümcül bir şekilde yaralandı. Bu
silahın kullanımının, İkinci Dünya Savaşı’nın kaderi üzerinde askeri
anlamda herhangi bir rolünün olmadığını ve esas olarak canlı ve büyük
çaplı bir deneme olduğunu, çıkarlarını dünya çapında dikte
ettirebilmek için askeri üstünlüğün kanıtlanmasını he-defleyen bir gösteri
olduğunu, bugün artık herkes kabul ediyor.
Sosyalist SSCB'nin aynı silaha sahip olması, ABD ve müttefiklerinin SSCB ve
diğer halk demokrasili ülkelere ve emperyalist boyunduruğa karşı mücadele
içerisindeki halklara karşı nükleer tehdidini dengeleme amacını gütmekteydi.
Revizyonist yöneticiler işbaşına geldiklerinde, kendilerini ABD
emperyalizmiyle rekabet etme olanağına sahip bir nükleer gücün başında
buldular.
İki süper güç, otuz yılı aşkın bir süre, dünya hegemonyası için her
alanda birbirleriyle yarıştılar. Silah stoklarını geliştirerek ve nükleer
tehdidi sürekli savunarak, şantajlarla, güç empoze ettiler. Yarış,
ilk dönemlerde daha çok nükleer silahın yok etme ‘kapasitesi’ üzerinde
yürüyorken, daha sonraları, hedefi tam olarak vurma, güdümlü roketler,
roketleri havada yakalayabilecek anti-misiller vb. tekniklerin rekabetine doğru
kaydı. Yarış öyle bir noktaya var-dı ki, bazı stratejik silahlar, henüz
üretim aşamasına geçilmeden ıskartaya çıkar duruma düş-tüler. Buna rağmen
yine de üretilmelerine ara verilmedi. (Bunun en iyi örneği, henüz üretime
geçil-meden rakipleri tarafından teknolojik donanım itibarıyla aşılmış
olana Fransız Mirage IV. savaş uçaklarıdır. Tamir ve bakım girdileri bile
Dassault tekeline tatlı kârlar sağlamaya devam ediyor.) Reagan döneminde
‘yıldız savaşları’ adı altında geliştirilen SDI projesi, elektronik
ve bilgisayar tekellerine önemli kârlar bırakıyordu. Nükleer silahlanma,
zaten telekomünikasyon, bilgisayar ve elektronik sanayiindeki gelişmelere
paralel olarak yoğunlaşıyor. Bu sektörleri yönlendiren tekellerin
teknolojisi ve ürünleri bütün ekonomi dallarına olduğu gibi, silahlanma
sektörüne de yayıldı. Sivil ve askeri nükleer pazar, tekellere kriz dönemleri
de dahil olmak üzere, garantili ve yüksek derecede kâr olanağı sağlayan
devletler tarafından finanse ediliyor.
Nükleer silahlara sahip olan büyük emperyalist güçler, dünya üzerinde
hegemonyalarını devam ettirmek ve halkları terörize etmek için bu silahı
efsaneleştirdiler. Halbuki, nükleer silah, emperya-listlerin ellerinde
bulundurdukları egemenlik araçlarından sadece bir tanesidir. Burada,
Engels’in ‘Anti-Dühring’ adlı eserinde yazdığı şu satırları hatırlatmakta
fayda var: “Şiddet, basit bir irade sorunu değildir ve uygulanması,
çok somut bazı önkoşulları, başka şeylerin yanı sıra en kusursuz olanın
daha az eksiksiz olan üzerindeki egemenliğini gerektirir. Bu ise, daha mükemmel
şiddet araçlarının (kabaca silahları böyle adlandırırsak) üreticisinin,
onun kadar mükemmel olmayan üzerinde zafer elde edeceği anlamına gelir. Tek
kelimeyle şiddetin zaferi silah üretimine, silah üretiminin bütün üretime
üstün gelmesine bağlıdır.” Başka deyişle söylemek gerekirse,
silah ve silah üretimi alanında da, kapitalist sistemin çelişkileri -eşit
olmayan gelişme, şiddetli rekabet- ve yasaları geçerlidir. Emperyalist güçler,
bu teknoloji üzerinde tam tekellerini oluşturmuş durumdadır. Hatta
hegemonyalarını sağlama almak için ‘nükleer silahları sınırlandırma
anlaşması’(2) gibi uluslararası anlaşmalar imzalıyorlar. Ama yanı
zamanda, aralarındaki çelişki ve çıkar çatışmalarından, kâr güdülerinden
dolayı, ‘müttefik devletlere’ nükleer silahların yerleştirilmesi ve
yaygınlaştırılmasından da geri kalmadılar. Bomba üretimi için gerekli
tesisatı, aşırı fiyatlarla sattılar. Elektrik üreten her nükleer santral,
belirli bir dizi işlemden sonra, askeri amaçlarla kullanılan plütonyumu da
üretebiliyor. Amerika, Fransa, Almanya gibi emperyalistler, İsrail, Pakistan
ve Apartheid döneminde Güney Afrika’nın(3) nükleer güce sahip olmaları için
yardımcı oldular. Aynı şeyi SSCB de başka ülkelere yönelik olarak yaptı.
Bugün ‘nükleer silahların yaygınlaşmasından’ şikayetçi olan
emperyalist ülkeler, durumun bu noktaya varmasının başlıca sorumlularıdır.
Şimdi geniş bir nükleer ülkeler kulübüyle karşı karşıyayız. Nükleer
güç sahibi beş büyük ülkeye (Çin, ABD, İngiltere, Rusya ve Fransa) şimdi
Hindistan, İsrail ve Pakistan da dahil oldu. Güney ve Kuzey Kore, Irak, İran,
Almanya ve Japonya’nın ise, bu silaha sahip olabilmek için gerekli bütün
teknik olanaklara sahip olduklarını belirtmek gerekiyor.
Şimdiki durum, SSCB’nin ve etkinlik alanının yıkılışı, kapitalist
sistemin eşitsiz gelişiminin ürünü olarak ortaya çıkan yeni güç ilişkilerinin
büyük emperyalist güçler arasındaki -bu güçlere yeni adaylar da katılıyor-
paylaşım kavgasının ifadesidir. Körfez Savaşı bir başlangıçtı. Bugün
eski Yugoslavya ve Balkanlar’da devam ediyor.
Chirac’ın, resmi gerekçesi ‘lazer tekniğiyle laboratuvar deneylerine geçebilmek’
olarak açıklanan nükleer denemeler yapma kararı, bu çerçevede ele alınmalıdır.
Alınan karar nükleer silahların sınırlandırılmasını değil, tam aksine,
daha da yetkinleştirilmesini amaçlamaktadır. Mesele, denemelerin teknik gerekçelerinin
kabul edilir olup olmaması üzerine polemik yapmak değildir. Bu yönlü polemiği,
Mitterand devlet başkanı iken, yapılan denemeleri destekleyen ve bugün söyleyecek
hiçbir şeyleri olmayan reformistler yapıyorlar. Mitterand iyi bir taktisyen
olarak, 12 Nisan 1992’de denemeleri durdurma kararı alırken, halefinin bu
kararı bozamayacağını söylemeyi de ihmal etmemişti. Kendisi açısından
bu söylemin bir riski yoktu, çünkü görevinin son dönemlerini yaşıyordu.
Aslında bu kararı alırken, Rusya ve Amerika yöneticilerinin izini takip
ediyordu. Varşova Paktı’nın dağılması ve doğrudan gelebilecek bir nükleer
tehlikenin uzaklaşması, dünyanın yeni askeri ve politik verilerinden çıkarılan
sonuç böyleydi. Mitterand hiçbir zaman nükleer silahlara karşı olmadı ve
denemeleri durdurma kararını da bu nedenle almadı. Tam tersine, askeri gücün
yenilenmesi, yeni uluslararası duruma uyarlanması için, araştırmaların
hızlandırılması gerektiğini belirtmişti. Zaten Mitterand’ın son Başbakan
Balladur’un eki-binin hazırladığı ve Fransız emperyalizminin
askeri-politik alandaki temel referansını oluşturan “Savunma Üzerine Beyaz
Kitap'ta belirttikleri de aynı doğrultudaydı. Bu kitap, Fransız
emperya-lizminin askeri gücüne ilişkin senaryoları geniş olarak ele alıyor.
Denemeler konusunda herhangi bir görüş belirtilmemesinin nedeni ise,
Balladur’un o dönemde cumhurbaşkanı adayı olması ve bu nazik konu üzerinde
polemiğe girmek istememesidir.
NÜKLEER KONSENSÜS
‘50’li yıllardan bu yana Fransız emperyalizminin nükleer politikasını
belirleyen ve belirlemeye devam eden güçlü lobinin sorumluları, Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinden hemen sonra, kaybedilen zamanı telafi edebilmek için devreye
girdiler. Bu politikayı Chirac’la birlikte hayata geçirebilmek için bütün
olanaklara sahiptiler. Üstelik, yıllardan beri sağ partiler, sosyal
demokratlar ve revizyonist parti arasında bu konuda hüküm süren konsensüs,
lehte bir avantaj oluşturmaktaydı. Mitterand örneğini alalım. De Gaulle’e
muhalif olduğu için, ilk başlarda ‘vurucu güç’e karşıydı ve açıktan
Amerikan nükleer ‘şemsiyesi’ altına girmeyi normal görmüyordu. Sol
partilerin atom bombasına karşı oluşlarını da göz önünde bulundurmak
zorundaydı. Ama 1978’de büyük bir çark yaparak ve Sosyalist Parti’yi de
ikna ederek, Cumhur-başkanlığı koltuğuna oturmanın vazgeçilmez önkoşulu
olan, ‘vurucu güç’ün hayatiyetini ilan etti. Daha sonra ise,
FKP’nin revizyonist yöneticileri de ‘ulusal konsensüs’ gereği ‘vurucu
güç’ etrafında birleştiler. FKP, özellikle de ABD ile Sovyetler Birliği
arasında silah indirimi görüşmelerinden sonra, ‘Fransa’nın aşırı
silahlanmasına’ karşı çıkmasına rağmen hiçbir dönem Fransa’nın nükleer
silahlardan tümüyle ve koşulsuz olarak vazgeçmesini savunmadı. Bu konu,
emperyalizmin hayati çıkarlarını yakından ilgilendirdiği için,
Marksist-Leninistlerle, reformist ve revizyonistler arasındaki tutum farklılığının
net bir şekilde görülebildiği konulardan biridir.
Chirac kararını, ‘uzmanların’ düşüncelerini esas alarak verdiğini söylerken,
aslında bu alanda gerçek söz sahibinin kim olduğunu da ele vermiş oluyordu.
Bu askeri ve sivil ‘uzmanlar’, devleti yöneten en kuv-vetli tekellerin sözcülerinden
başka birileri de-ğildi. 1955’te yayınlanan “SSCB Bilim-ler Akademisi
Ekonomi-Politik El Kitabı”nda belirtildiği gibi bu, tekelci devlet
kapitalizminin somut bir illüstrasyonu-dur: “Tekelci devlet kapitalizminin bu
tezahürü, devlet aygı-tını kapitalist tekellerin hizmetine sokmakta, ülke
ekonomisine daha çok müdahale etmekte ve tekellere azami kârı sunmak üzere
ekonomiyi askerileştirmektedir.”(4) Tekeller sivil ve askeri nükleer
gelişmeye aşırı ilgi duyuyorlar. Çünkü bir taraftan, devletin silah
siparişleri dola-yısıyla büyük kârlar elde etme imkanı, öte yanda ise en
ileri silahlara sahip olarak sınıf egemenliğini ve dünya hakimiyetini
garantiye alma imkanı doğmaktadır.
NÜKLEER SİLAHLARIN BAYAĞILAŞTIRILMASINA DOĞRU
Dünyadaki yeni güç ilişkilerinin askeri sorumlularının analizlerinde,
emperyalistlerin kendi aralarındaki, emperyalistlerle azgelişmiş kapitalist
ülkeler arasında ve emperyalistlerle halklar arasındaki çelişki açısından
esas tehlikenin, ‘Güney’den geldiği tezi işleniyor. Bu nedenle de, daha
çok etkili taktiksel silahlar ve mobil birlikler üzerinde duruyorlar. Söz
konusu mobil birlikler, Fransız emperyalizminin ‘hayati çıkarları’
tehlikeye girdiğinde ulusal topraklarından yüzlerce ve hatta binlerce
kilometre uzaklara müdahale edebilecek nitelikte hazırlanıyor. ‘Hayati çıkarlar’
içinde, hammade kaynaklarına giden kara ve denizyolları, malların serbest
dolaşımı, ve hatta her anlama çekilebilecek ‘demokratik değerleri
savunma’ ve bu ad altında askeri operasyonlar düzenleme vb. giriyor. Bu
senaryolar, ‘taktik nükleer silahlar’ın, belirli bir hedefi isabetli bir
şekilde vuracak olan ‘zeki’ roketlerin kullanımını da içermektedir. Bu
silahların, özellikle de roketlerin kullanımı için, askeri uydulara ihtiyaç
vardır.
Bu ‘taktik’ nükleer silahlar, modernleştirilmiş stratejik silahlara
eklenecekler. Bu durumda ise, ‘eskimiş’ bazı silahların elden çıkarılması
ya da imhası mümkün olur. Fransız yetkili makamlarının, nükleer silahsızlanmaya
katkı dedikleri de budur. Burada ‘taktik’ nükleer silahların kullanımında
bayağılaştırma riski vardır ve silahların üretimine ve özellikle dünya
emperyalist sisteminin derin kriz dönemlerinin tipik bir olgusu olan,
ekonominin mi-litaristleştirilmesine hız veriliyor. Bu süreç; Almanya,
Amerika, Japonya gibi ‘müttefik’ devletlerde de gündemdedir. Bu nedenle
de, onların Chirac yönetimine yönelttikleri eleştiri tamamiyle ikiyüzlüdür
ve bu ülke halklarının gösterdiği haklı tepkiyle bir alakası yoktur.
Fransız nükleer denemelerine karşı hareket, birçok bakımdan önem taşıyor.
Devlet tarafından vergiler ve başka kesintiler olarak milyonlarca işçi ve
emekçiden kesilen servetin nükleer denemelerde kullanılması büyük hoşnutsuzluk
yaratıyor. Bu hareket aynı zamanda, Fransa’da ve başka emperyalist ülkelerde
gelişmekte olan antimilitarist tepkinin bir taşıyıcısı olmuştur.
Militarizmin temsilcilerinden birine, bugün somut olarak Fransız
emperyalizmine karşı mücadele, halkların bu doğrultudaki genel mücadelesine
katkı anlamını taşımaktadır. Emperyalizme ve militarizme karşı mücadelenin
bu alanında Marksist-Leninist partilere önemli görevler düşmektedir.
Hareketi şoven bir kanala akıtacak oportünist eğilimlere fırsat tanınmamalıdır.
FRANSA İŞÇİLERİ KOMÜNİST PARTİSİ (PCOF)
Paris, 19 Ağustos 1995