Komünist Emek Partisi, işçi sınıfının ve emekçilerin
devrimi gerçekleştirmek, siyasi iktidarı ele geçirmek, sosyal,
ekonomik ve politik değişiklikleri ve toplumsal ilerlemeyi gerçekleştirmek
için bir partiye ihtiyaç duydukları belirlemesinden hareketle kuruldu.
Marksizm-Leninizmin deneyimlerine yaslanan PCT kurucuları, işçi sınıfının
ve tüm ezilenlerin, saflarında devrimci kavgayı yürütecekleri örgütü
oluşturma görevini üstlendiler.
On beş yıl sonra da bu düşünce canlılığını
koruyor. Günün koşullarını göz önünde bulundurarak, bu
hedefin gerçek olabilmesi için büyük coşkuyla çalışıyoruz.
Partimizin 3. Kongresi: Marksizm-Leninizmin bilimsel teorisi temeli üzerinde
Marksist-Leninist Partinin inşasını, Dominikli Komünistlerin
temel görevi olarak belirleme kararı aldı.(1)
Biz, dünyada çok şeylerin değiştiğini, devrimcilerin ve
komünistlerin siyasi, ideolojik ve teorik düşüncelerini toplumda hayata
geçirmekte zorluklarla karşılaştıklarını
biliyoruz. Bazı tutumlarımızın ilerletilmesi ve son yıllarda
dünyada meydana gelen değişikliklerin ikna edici açıklamalarının
yapılması gerektiğini de.
Fakat, bu durum bizi, emperyalist propagandacıların ileri sürdüğü
gibi, Marksizm-Leninizmin, devrimin bilimsel teorisi olarak miadını
tamamladığı ve komünist partilerin birer zorunluluk olmaktan çıktığı
düşüncesine itmemelidir. Doğu Avrupanın sözde sosyalist
blokunun, özellikle de SSCBnin dağılması, bilimin,
teknolojinin ve iletişim olanaklarının gelişmesi,
kapitalizmin ideologlarına, devrimin ve sosyalizmin kesin ölümünü ve
kapitalist sistemin ebedi bir karaktere sahip olduğunu ilan etme olanağı
tanıdı.
Felsefi, politik ve ekonomik alanda, Marx, Lenin ve Stalinin düşüncelerinin
başarısız olduğunu ilan eden tezler ve argümanlar
ortaya atılıyor.
PEKİ GERÇEK OLAN NE?
Marxın temel teorisi, sınıf mücadelesi ve kapitalizm üzerine
yaptığı analizdir. Marx Kapitalde üretim araçlarına
sahip olan bir azınlığın, üretim araçlarının mülkiyetinden
yoksun oldukları için ücret karşılığında emek güçlerini
satmak zorunda olan çoğunluğun artan sefaleti sayesinde zenginliğine
zenginlik kattığını söyler.
Kapitalizmin bu temel, objektif olgusu, burjuva ile proleter arasında kaçınılmaz
olarak, çıkar farklılıkları ve sınıf mücadelesine
yol açar. Marx ve Engelsin belirttikleri gibi, sınıf mücadelesi
kapitalist topluma has bir olgu değildir: Toplumlar tarihi' diyor Komünist
Manifesto, sınıf mücadeleleri tarihidir.'
Kapitalizm bu mücadeleleri yok etmedi, aksine, iki temel grup arasında
daha da keskinleştirdi, kristalize etti. Burjuva teorisyenleri var olan
farklılıkları ve sınıf mücadelesini yok göstermek için
ellerinden geleni yapıyorlar. Burjuva ekonomist ve sosyologları,
kapitalist üretim sürecinde, çoğunluğun ürettiğine, küçük
bir azınlığın el koyduğunu inkâr etmek için türlü
hilelere başvuruyorlar.
Burjuva teorisyenler bu düşüncelerini daha geçen yüzyılın
ortalarında, Avrupada ve özellikle de İngilterede üretici güçlerin
hızla geliştiği, sanayi devriminin başlarında oluşturmaya
başladılar. Bugün olduğu gibi, o dönemde de bu teorisyenler, dünya
pazarlarının uygun rekabet koşullarında üretilen Avrupa ve
İngiliz mallarına açılması için çabalıyorlardı.
1848lerden itibaren bu ülkelerin sanayileri oldukça gelişti ve dünya
ticaret hacmi muazzam boyutlara vardı. Burjuvazinin bu durumdan
yararlanarak, emekçi sınıf içerisinde elit bir kesimin ücretlerini
artırması, kırıntılarla desteklenen bu tabakanın
sosyal durumunun düzelmesine olanak tanıdı.
Bu dönemin kapitalizm şakşakçıları, kapitalist toplumda
emekçilerin hayat şartlarının büyük ölçüde iyileştiğini,
karşıt sınıflar arasında artık sınıf
farklılıklarının silindiğini ve emekçilerle sermaye
sahipleri arasında farklılıklardan söz edilemeyeceğine
herkesi ikna etmek için çabalıyorlardı. Öte tarafta Marx,
kapitalizmin geliştiği, burjuvazinin zenginliğine zenginlik kattığı
esnada, nüfusun çoğunluğunun saflarında, açlığın
ve yoksulluğun nasıl yaygınlaştığını kanıtladı.
Marx: Bu mükemmel ekonomik gelişme döneminde, açlıktan ölüm
ise kurumlaştı diyor. (2)
Kapitalist toplumda emekçilerin ve nüfusun çoğunluğunun kaderi her
zaman böyle olmaya devam etti. Bu nedenledir ki, kapitalizme karşı
hayat şartlarının düzeltilmesi için mücadele süreklidir ve
gittikçe daha fazla sayıda emekçi, mücadele saflarında yerini almıştır.
1919-1939 yılları arasında yapılan grevlere 700 milyon işçi
katıldı. 2. Dünya Savaşından 60lı yıllara
kadar bu sayı 150 milyonu, 70li yıllara varıldığında
ise 400 milyonu aştı.
Tüm bunlar, burjuva propagandacılarının artık sınıf
mücadelesinin lüzumu yoktur, çünkü işçiler emperyalist tekellerin kârlarından
pay almakta ve sistemin barışı ve istikrarından başka
bir çıkarları bulunmamaktadır yollu söylemlerini yerle bir
ediyor. Bugün küçük miktarlardaki ücret artışları, her zaman
olduğundan daha fazla bir şekilde, temel kitle tüketim malları
ve hizmetlerdeki fiyat artışları tarafından yutuluyor. Üstelik
bu ücret artışları, üretici güçlerin gelişimi ve
bilimsel-teknik devrim sayesinde ulaşılan emek üretkenliği ile kıyaslanamayacak
düzeydedir. Bilgisayar ve robot kullanımındaki gelişme, üretim
süreçlerindeki modernleşme, kapitalistlere işgücünün fiyatını
düşürme ve işçiden çaldığı artıdeğeri artırma
imkanı sağladı. Açıktır ki, sömüren ve sömürülenler
arasındaki sınıf çatışmasına neden olan nesnel koşullar
var olmaya ve derinleşmeye devam ediyor.
Dünya, son 10-15 yıl içerisinde bir anlamda yeniden yapılanmasına
yol açan önemli olay ve olgulara tanık oldu. Sovyet bloku olarak adlandırılan
cephenin parçalanması ve bilimsel-teknik devrimin etkileri, yeni olguların
doğmasına yol açtı. Biyoteknoloji ve elektro-tekniğin
ilerleyişi, üretimin örgütlenmesine dair yeni biçimlerdeki buluşlar,
montaj bantlarının robot ve bilgisayarla donanımı, binlerce
kilometre mesafeden anında iletişim olanakları, pazarların
global düzeyde birleşmesi, mali pazarların gelişmesi ve birleşmesi
(entegrasyonu), geçmişte rakip olan ve değişik kapitalist ülkelere
ait şirketler arasındaki stratejik füzyonlar vb. bütün bu olgular
sermaye için bir nefes alma imkanı yaratıyor. Bu olgular, bir
taraftan kapitalizmin gelişme olanaklarını koruduğunu gösterirken,
öte yandan kendi ideologlarına, devrim ve sınıf mücadelesinin
bittiği, bu toplumsal, politik ve ekonomik sistemin, insanlığın
erişebileceği en son safha olduğu iddialarını öne sürmelerine
imkan tanıyor.
Üretici güçleri geliştiren ve bundan çıkar sağlayan, gelişmiş
ekonomiye sahip ülkeler, üçüncü dünya ülkeleri adı verilen ve gelişmemiş
ülkelerin aleyhine olmak üzere, dünya ekonomisini reorganize ediyor ve pazar
ekonomisini her tarafta empoze ediyorlar. Bu durum, Marx ve Engelsin Alman
ideologları üzerine yazdıkları eserde söylediklerini doğruluyor:
Değişik uluslar arasındaki ilişkiler, her birisinin üretici
güçlerinin ulaştıkları gelişme derecesine bağlıdır.(3)
Alvin Toffler gibi fütüristlere göre yaşantımızda yeni bir
uygarlık doğmaktadır. Tabii ki bu yeni uygarlıkta sınıf
çatışmalarına yer yoktur. Çünkü, temeli bilgisayar olan
ekonomide, sömürülen işçiler olmayacak. Çok gariptir, Tofflere göre
sömürücü de ortadan kalkacaktır. Alvin Toffler tarih, Karl Marxa
kötü bir oyun oynadı.(4) diyor. Çünkü, ne üretim aletlerine sahip
olanlar, ne de işçiler iktidarı ele geçiremediler. Bu yönetici rolü
daha çok, işyeri planlanması ve direktörlük fonksiyonlarını
üstlenen integrateursler (tamamlayıcılar) yerine getirdiler. Bu
burjuva teorisyene göre teknisyenler, sonuçta hem emekçilere ve hem de mülk
sahiplerine kendilerini kabul ettirdiler. Sanayi toplumu karmaşıklaşıp,
mülk sahipleri üretim alanından uzaklaştıkça, bürokrasi
kendini dayattı. Toffler, Marxın öngördüğü gibi, emekçilerin
üretim araçlarına el koyması, ya da Adam Smith yandaşlarının
arzuladığı gibi, kapitalistlerin iktidarı kendi ellerinde
tutması yerine, bu iki güçle de çatışma halinde olan tümüyle
yeni bir güç doğdu(5) diyor. Toffler ve sistemin diğer
savunucuları, bir işletmede gerçek iktidarın, ekonomik iktidarı
ellerinde tutan mülk sahiplerinde olduğunu gizlemeye çalışıyorlar.
İktidarın aslında mülk sahiplerinin elinde toplanması gerçeği,
daha dolaylı bir tarzda devlet için de geçerlidir. Çünkü kapitalist ülkelerde
devlet, bazı durumlarda sömürücü sınıf da dahil olmak üzere,
sınıflar üstü bir görüntü sergilese bile, ekonomik erkin yoğunlaşmış
bir ifadesinden başka bir şey olmayan hükümetler tarafından yönetiliyor.
Devletler tarafından alınan önlemler ise statükoyu korumaya yöneliktir.
Bugün, milletvekillerini ve merkezi otoriteleri seçmek için düzenlenen seçim
kampanyalarının finansman kaynağının tekeller ve büyük
işletmeler olduğu açıkça biliniyor. Dahası, son dönemlerde
kapitalistlerin eğilimi, devlet aygıtı içerisinde dolaysız
olarak temsil edilmek yönündedir. Kapitalist ülkelerde profesyonel politikacıların
yerini, giderek daha fazla sayıda teknokrat, iş sahibi ve girişimciler
alıyor.
Toffler ve diğerleri tarafından, bilim ve teknolojideki büyük değişiklikleri
ve bunların iletişim araçları ve üretim üzerindeki etkilerini
tanımlamak için kullanılan üçüncü dalga metaforu, konuyla
ilgilenen hiç kimsenin inkâr edemeyeceği yeni olguları ortaya çıkarıyor.
İş yeniden yapılanıyor, yeni bir ücretli tipi doğuyor,
uluslararası işbölümü değişime uğruyor. Bireylerin
ve kolektifin bilinci üzerindeki ve kültürel alandaki tüm sonuçlarıyla
birlikte, esas olarak hizmetler üzerine kurulu yeni bir ekonomi inşa
ediliyor.
Fakat, dünyada yerleşmekte olan bu yeni ekonominin, sınıf
farklılıklarına ve insanın insan tarafından sömürüsüne
son vereceğini sanmak yanılgıdır. Bu sözde üçüncü
dalganın üzerinde yükseldiği ekonomi, daha fazla maskelenmiş
olarak gerçekleşse bile, yine de artıdeğerin kapitalist girişimci
tarafından gasp edilmesine dayanan kapitalist bir ekonomidir.
Bilgisayarın yol açtığı devrim, üretim sürecinde tuttuğu
yer, işçinin kol gücüne dayanan ekonominin yerini, zeki olarak tabir
edilen, robot ve bilgisayar ekonomisinin almasına neden oluyor. Sömürülen
ve artıdeğeri yaratan sanki artık robot ve bilgisayardır ve
artık sınıflar mücadelesinden de bahsetmeye gerek yok.
Ama, bilginin de temeli insandır. İnsan, maddi şeyler yaratma ve
müdahale kapasitesiyle ve özel olarak üretimi ve genel olarak da toplumu
ilerletecek yeni buluşlarla, üretici güçlerin temel bileşeni olmaya
devam ediyor. Başlangıçta sadece kaba aletlere sahip olan insan,
binlerce yıl sonra ay üzerine çıkma, uzayı inceleme, doğayı
büyük ölçüde kendi denetimine alma başarısını göstermiştir.
İnsan, bütün sosyal devrimlerin esas gücü ve merkezi olmuştur ve
öyle olmaya da devam edecektir.
Üretimin giderek makineli düzeye ulaşması ile, insan, kol
kuvvetinden ziyade; bilgisayar programcısı, sistem teknisyeni, mühendis
ve makine yapımcısı gibi mesleklere yöneliyor. Burada söz
konusu olan, yeni tipte bir ücretlidir. Bu yeni tip, bilgi ve kapasitesini daha
iyi bir fiyata satabilir. Ama bu, onun sömürüldüğü gerçeğini
ortadan kaldırmaz.
Bazı burjuva teorisyenlerine göre, bilimsel ve teknik devrim, proletaryayı
erittiği gibi, toplumu da post-kapitalist evreye taşıdı.
Bunlara göre bilgi, ulusların esas zenginlik kaynağı durumuna
geldi. Ve bu değişiklik toplumun saflarında yeni bir dinamiğe
ve dolayısıyla yeni bir politikaya(6) yol açacaktır.
Amerikan filozofu Francis Fukuyamanın yaptığı tahlile göre,
bugünkü politik ve ekonomik düzen, insanlığın erişebileceği
en son gelişme safhasıdır. Fukuyama, kapitalizmin diyalektik karşıtının
sosyalizm olduğunu inkâr ediyor. Çünkü ona göre kapitalizmin karşıtı,
bilginin evrensel belirleyici önem taşıdığı bir toplum
olan post-kapitalizmdir. Burada bilgi, insanın dışında ve
onun katkısı olmadan gerçekleşen bir olgu ve bunun mucidi de
bilgisayarlardır!
Bu teorisyenlere göre, her şeye kâdir olan bu bilgi, post-modern
veya post-kapitalist toplumda, proletaryanın yerini alıyor ama ne
burjuvadır ne de sömürülendir. Tabii ki bu iddialar, üretim sonuçlarının
bölüşümü söz konusu olduğunda sessiz kalır. Çünkü burada
sorun, fazla spekülasyona ve hileye yer bırakmayacak kadar açık ve
nettir. Kazanılan servet hiç kuşkusuz, birilerine gidecektir. Ve o
birileri de, bilimsel çalışmaları finanse eden, laboratuvar ve
makinelere sahip olandan başkası değildir.
Marx ve Engels, Komünist Manifestoda, Burjuvazi ancak üretim araçlarını
yeniledikçe, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve onunla birlikte
toplumsal ilişkileri yeniledikçe var olabilir(7) diyorlar. Marksist
perspektifle yaklaşıldığında, günümüzde üretici güçleri
sürekli yenileyen burjuvazi, sadece işçi sınıfının
nitel ve nicel olarak gelişimini etkilemiyor, aynı zamanda sömürü
derecesini de artırıyor. Nüfusun orta kesimleri, sermayenin rekabeti
karşısında dayanamamakta, iflas etmekte ve sonuçta emek gücünü
satmak zorunda kalarak proleterleşmekteler. Bunlar, ister çok gelişmiş
ülkelerde, isterse Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerde olsun, gerçekleşen
nesnel olgulardır.
Marx ve Engelsin öngördüğü, üretici güçlerin önlenemeyen
ilerleyişi, belirli tarihsel bir anda üretim ilişkileriyle ve
bu ilerleyişi mümkün kılan toplumsal ilişkilerle çatışmaya
girecektir tezinde olduğu kadar nesneldir. Kapitalist toplumu
karakterize eden üretim ilişkileri çerçevesinde, insanların üretici
kapasiteleri hiçbir zaman bu denli yüksek olmadı.
Burjuvazi, son dönemlerde hizmet ve mal üretimi için iletişim sektöründe
sağlanan ilerlemeler ve harikalar üzerine fırtınalar
koparabilir. Ama öte yandan, bu büyük üretim potansiyelinin yanında,
yeryüzünün tümünü kapsayan bunca yoksulluğu açıklayamaz. Üretici
güçlerin en çok geliştiği ülkelerde bile çocuk ölüm oranı
binde 7dir. Dünyada 200 milyon çocuk iyi beslenemiyor, 100 milyonu büyük
kentlerin sokaklarında yaşıyorlar. 1 milyar 300 milyon insan
mutlak yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Dünyada
800 milyon kişi işsiz, 200 milyon kişi içecek su bile bulamıyor,
100 milyonun okuma-yazması yok. (8)
Bu sorunların nedenleri, kapitalist sistemin bizzat kendi özünde yatıyor
ve krizin nesnel unsurlarını oluşturuyorlar. Bu unsurlar, geniş
halk kitlelerinin, yaşam düzeylerini yükseltmek için verdikleri mücadelelerin
temelini teşkil ediyorlar. Açıktan kapitalizmi devirmeyi hedeflemese
de, genel sınıf mücadelesinin bir parçasını oluşturuyor
ve birçok ülkede sıklaşıyor ve kitleselleşiyor.
M-L örgüt ve partiler, şu veya bu şekilde karşı-devrimci
ideolojik saldırıya, antikomünist propagandaya, Perestroyka ve onun
Avrupa ülkelerindeki etkilerine karşı koyarak, olabildiğince
koordineli bir çalışmayla, emekçi kitlelerin mücadelelerine müdahale
etmek ve devrimci perspektif vermek için çaba sarf ediyorlar.
Uluslararası devrimci hareketin Doğu Blokunda yaşananların
getirdiği zorluklar ve kafa karışıklığı ile
sarsıldığı ve dibe vurduğu doğrudur. Şu anda
ise, hareket, güçlerini toparlıyor ve güçleniyor.
Geçen yıl Ekvadorda toplanan M-L örgüt ve partiler konferansında
dünya işçilerine ve halklarına yayınlanan deklarasyonda şu
açıklamada bulunulmuştu: (...) dünyanın her köşesinde
yeniden ayağa kalkıyoruz. Her işçi grevinde, her halk
hareketinde, işçi sınıfı ve halkların özgürlük ve
demokrasi mücadelesinde, her gençlik ayaklanmasında ve gerilla grubunda
(...) yeniden örgütlenerek, birleşip, geçmişte yaşananlardan
dersler çıkararak ileriye doğru yürümeye devam ediyoruz.(9)
İdeologlarının ileri sürdüğünün aksine, burjuvazinin içinde
bulunduğu durum, hiç de iyi değil. Her ülkede, ya da ekonomik yönetim
merkezlerinde, ekonomik ve sosyal sorunlar artmakta, bunlar siyasi sorunlara yol
açmakta ve buna paralel olarak da halk hareketi gelişmektedir. Bölgesel
ekonomik blokların başını çeken ülkeler arasında
gerginlikler, aralarında yapılan anlaşmalara ve kısa bir süre
önce Uruguay round toplantılarında kabul edilen, kötü ünlü
GATT sözleşmesine aykırı olarak, rakip ülkenin ürün ve
hizmetlerine sınırları kapatmalar yoğunlaşıyor.
Pazarların globalleşmesi ve entegrasyonu sürecindeki ilerlemelere rağmen,
her blokun kendi içerisinde ve diğerlerine karşı çözülmesi
gereken ciddi ekonomik problemler var olmaya devam ediyor.
Sonuç olarak, halk mücadelelerinin gelişme koşullarının
arttığı yeni bir döneme giriyoruz. M-L parti ve örgütler bu mücadeleler
içerisinde gelişmek zorundadırlar. Temel görev ise, geniş halk
kitleleri içerisinde devrimci fikirleri yaymaktır.
PCT, bu sorumluluğu ciddiyetle yerine getirecektir. Bu anlamda, Parti
kadrolarının 9. Ulusal Konferansında, parti militanlarının
kitle mücadelesini güçlendirme, ilerici sosyal ve politik bir program oluşturma,
hükümete karşı ciddi bir muhalefet yaratma, her alanda halkın
yanıbaşında ve her şart altında mücadele içerisinde
olmak doğrultusunda almış olduğu kararın altını
çizmek ve bir kez daha hatırlatmak gerekir.