ULUSLARARASI KONFERANSTA TARTIŞILMAK ÜZERE ÖNERİ


Kuzey Amerikan emperyalizminin gücünün sembollerini yerle bir eden 11 Eylül olaylarından bu yana bir yıl geçti. Bu satırları yazdığımız sıralarda Amerikan emperyalizminin Irak'a karşı başlattığı savaş hazırlıkları giderek hızlanıyordu.

11 Eylül olaylarından kısa bir süre sonra toplanan Meksiko konferansı ilk değerlendirmelerini yapmış ve emperyalizmin maksatlarını şu sözlerle teşhir etmişti:

"Amerikan emperyalizmi ve müttefikleri, savaş planları gereğince sözümona "sınırsız adalet" adına Afgan, Pakistan, Irak ve diğer ezilen halklara karşı bir haçlı seferine başlamıştır. Yeryüzünün bütün yurtseverlerinin anti-emperyalist ve devrimci mücadelesini, terörist damgası vurarak boğmaya çalışıyor. Bütün bu belirtiler anti-emperyalist güçlerin güçlü bir birliğini kurmayı eskisinden de daha gerekli kılıyor."

ABD emperyalizminin politikasındaki gelişmeler bu genel değerlendirmenin ne kadar doğru olduğunu ortaya çıkardı. Bu konferansın zamanının önemli bir bölümünü 11 Eylül'den sonra gelişen durumu (bizzat 11 Eylül’ün kendisinden ziyade) tartışmaya ayırmayı önermemizin nedeni, konferans mensubu parti ve örgütlerin, emperyalizmin güncel politikasının gelişiminin analizini birlikte derinleştirmelerinin bizce önemli görünmesindendir. Bu çalışma, işçi sınıfının ve halkların karşı saldırısının düzeyi hakkında nesnel bir değerlendirme yapmamıza olanak sağlayacak, parti ve örgütlerin örgütlenme ve politik çalışmalarında bu karşı saldırıyla ilgili deneyim aktarımına olanak sağlayacaktır. Anti-emperyalist birliği güçlendirmek, halkların ve işçi sınıfının mücadelesi ile dayanışmayı sağlamak ve onların mücadelesinin yönetimi rolünü üstlenmek ortak amacı için sonuçlar çıkarılması için de yararlı olacaktır.

Konferansın her üyesi basın organlarında ve halka yaptığı duyurularında genel durumun ve mücadele ettiği ülkenin ve bölgenin özelliklerinin bir analizini yaptı.

Birçok önemli noktada ortak fikirlere sahip olmamıza rağmen takınılan tutumlardan genişlemesine bir bilgi sahibi değiliz. Çünkü, belgeler ya elimize ulaşmadı ya da ulaşsa bile tercüme edecek imkanlara sahip değiliz.

ABD emperyalizminin dünya egemenliğinin güçlenmesi ve emperyalist güçler arasındaki çelişkiler ile işçi sınıfının ve halkların ABD emperyalizminin egemenlik kurma politikasına karşı direnişleri üzerindeki sonuçları konusunda yapacağımız değerlendirmenin tartışılmaya ve daha da derinleştirilmeye değer olduğu kanısındayız.

Değerlendirmenin planı şöyledir:

A-) ABD emperyalizminin dünya egemenliğinin güçlenmesi

1.       Sosyal-emperyalist blokun çöküşünden Bush’un "haçlı seferlerine"

2.       Terörizme karşı "haçlı seferleri"

B-) İşçi sınıfının ve halkların karşı saldırısı

 

A-) ABD emperyalizminin dünya egemenliğinin güçlenmesi:

1.      Sosyal-emperyalist blokun çöküşünden Bush’un "haçlı seferlerine":

ABD emperyalizminin stratejisi, daima, ekonomik olduğu kadar askeri, diplomatik, kültürel vb. her alanda en geniş egemenliğini kurmak olmuştur. Her emperyalist dünya savaşının ardından diğer emperyalist güçlerin zayıflaması pahasına ABD emperyalizmi daha da güçlendi.

80’li yılların sonu, 90’lı yılların başında sosyal-emperyalist blokun dağılmasına kadar dünya egemenliği için mücadele, esas olarak doğu blokuna karşı verilmekteydi diyebiliriz. Emperyalist kampın bağrındaki diğer çelişkileri bir çırpıda silip atan, her olguyu bu mercekten gören, burjuvazi tarafından icat edilen "çok kutuplu" bir dünyadan bahsediliyordu.

Emperyalizme karşı bütün özgürlük mücadeleleri otomatik olarak SSCB ile ABD arasındaki rekabetin bir ifadesi damgasını yiyordu. Genel eğilim, ya emperyalistler arası çelişkileri inkar etme ya da maocu "üç dünya teorisinde" olduğu gibi abartma doğrultusundaydı.

Eğer Japonya, Fransa, Almanya gibi emperyalist güçler ABD emperyalizmi ile aynı kampta yeralıyorsa bu, onlarla ABD emperyalizmi arasında rekabet ve çelişki olmadığı anlamına gelmez.

Etki alanları ile birlikte Japonya, bir süre ekonomik alanda ABD emperyalizminin en ciddi rakibi gibi görünebildi. Peru ve bu ülkeye yerleşmiş olan Japon azınlık aracılığıyla ABD emperyalizminin "arka bahçesi" Latin Amerika’ya girmeye çalışmakla suçlandı.

Başını Alman emperyalizminin çektiği Avrupa’nın kapitalist devletleri ve emperyalist güçlerinin koalisyonu, (henüz bir embriyon düzeyinde de olsa) ekonomik, askeri ve politik bir birlik sürecine girmişti. İki Almanya’nın birleşimi ve doğu blokunun dağılması bu süreci hızlandırdı.

Bu "Birleşik Avrupa"dan; Fransız emperyalizmi, özellikle kendine bağımlı ülkelerde, eski sömürgeleri ve Afrika’nın önemli bir parçası üzerindeki egemenliğini elde tutmayı ve daha da genişletmeyi umuyor. Öte yandan Alman emperyalizmi, kendi hesabına SSCB etrafındaki eski cumhuriyetleri yutup, Rusya ile "işbirliğini" geliştirerek doğuda güçlenebilmeyi bekliyor.

Ekonomik, politik, askeri ve toplumsal kargaşalıkların içinde iyice zayıflayan Rusya, ABD ve diğer emperyalist güçler tarafından açıkça kışkırtılan çok sayıda savaş ve çatışmayı bastırmakla meşguldür. (Çeçenistan savaşı Rusyadaki onlarca ulusal çatışmadan sadece bir tanesidir.)

Çin burjuvazisi, politik egemenlik sistemini muhafaza ederek, yabancı sermaye aracılığıyla her alanda gelişmek ve böylece dünya egemenliği için ciddi bir aday haline gelmenin fırsatını kolluyor.

Hindistan burjuvazisi de, uzun vadede benzer emellere sahiptir.

Irak’a karşı girişilen birinci emperyalist savaş, doğu blokunun dağılmasından sonraki yapılan ilk uluslararası paylaşım savaşıdır. Bu savaş, ABD emperyalizmi’nin dünya egemenliğini tek başına ele geçirme niyetinin bir ifadesidir. ABD emperyalizmi, bu dönemde Birleşmiş Milletler kararları ve bu kararları uygulamakla görevli askeri koalisyon aracılığıyla egemenlik çabasına meşruluk kazandırmaya çalışıyordu.

Ardından Balkanlar’ın yumuşak karnını oluşturan Yugoslavya’nın dağılması ile Balkan savaşları geldi. Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde (Bosna savaşı) Alman emperyalizmi ilk sırayı almaya çalıştıysa da ABD emperyalizmi ani bir askeri müdahalede bulunarak Alman emperyalizminin emellerine son verdi. Metinde belirttiğimiz gibi "Yugoslavya savaşı; Avrupa emperyalizminin krizinin keskinleşmesinin ürünü ve ifadesidir."[1] …"ABD emperyalizmi tarafından kararlaştırılan Balkanlar’a müdahale, ABD emperyalizminin askeri ve ekonomik planda dünya egemenliğini elde etme ve Alman emperyalizminin Orta Avrupa ve Balkanlardaki genişlemesinin önüne geçme niyetinin ifadesidir."[2] Balkan savaşında Birleşmiş Milletler’in rolü tamamen şekilseldir. Bu defa Nato doğrudan Birleşmiş Milletler’in askeri kolu işlevini görür.[3]

Bu iki savaş da "insan haklarının korunması", "azınlıkların korunması" (Kürtler, Kosovalılar vb.) bahanesiyle meydana geldi.

2.       Terörizme karşı Bush’çu "haçlı seferi":

Herkesçe bilinen genel karakterine ana hatlarıyla değineceğiz.

Birkaç ay içinde, ABD askeri güçlerinin şimdiye kadar giremediği bölgeler de dahil olmak üzere çok geniş bir alana yayılışına tanık olduk. Bu yayılmaya, ABD ekonomisinin ve toplumun tamamının zorunlu askerileşmesi eşlik etti. Faşistleşme süreci, en açık ifadesini ABD’deki bu gelişmelerde bulmaktadır.

a)      En saldırgan tekellerin, özellikle silah tekellerinin daha da güçlenmesi.

·         Savunma bütçesi, diğer emperyalist güçlerin bütçelerini birkaç kat aşacak derecede arttırıldı. Silah siparişleri, dört büyük tekel arasında, bu tekellerin uluslararası plandaki egemenliklerinin daha da güçlenmesiyle sonuçlanacak biçimde paylaşılmaktadır. (Özellikle Nato üyesi ülkelerin silah pazarını elde tutmaktadırlar.)

·         Bu tekellerin sözcüleri, devletin anahtar kademelerindedirler. Bush’un çevresindeki yüksek kademelerde sürekli askerlerin varlığı bunun belirtisidir.

b)      Demokratik özgürlüklerin tamamının yeniden geniş ölçekte tartışma konusu edilmesi. Bu politikanın ilk kurbanları terörist örgütlere destek olduğu iddia edilen gruplar ve topluluklar olsa da Kuzey Amerika halkının tamamı da hedef alınmaktadır (kitlelerin gözetim altına alınması, ideolojik kampanya, şovenizm histerisi vb. aracılığıyla).

c)      Yolsuz iktidarların eline, her tür "demokratik" denetimden muaf, zor araçları veren olağanüstü hal ve yasaların uygulanması.

Hızı ve genişliğine bakılırsa, ABD’nin askeri yayılışının 11 Eylül olaylarından önce silah endüstrisi lobisi tarafından planlandığını düşünebiliriz.

11 Eylül olayları[4] bu planın hayata geçirilmesinde tartışmasız bir gerekçe rolünü oynadı.

Bu olaylar aynı zamanda kendini göstermekte zorlanan Bush ve ekibinin meşrulaşmasını da sağladı (sonucu mahkemece belirlenmek zorunda kalan Bush’un seçim macerasını hatırlayınız).

Bu ekibin diğer kanadı petrol ve gaz yatakları açısından zengin ya da bu kaynakların taşınması için stratejik önemi olan (Afganistan’da olduğu gibi) bölgelerle ilgilenen petrol tekellerinin temsilcileridir. ABD emperyalizmi, ilk sırada petrolün yeraldığı enerji kaynakları, stratejik önemi olan mineraller, büyük su kaynakları (özellikle müttefiki İsrail’in su meselesinde) üzerindeki kontrolünü daha da genişletmek ve güçlendirmek amacını gizlemiyor.

ABD emperyalizminin Irak’a saldırma isteğinin ve Afganistan’a karşı girişilen savaşın perde arkasında petrol meselesi yatmaktadır. ABD emperyalizmi, Ortadoğu’da petrol kartlarının yeniden dağıtılması (Bin-Ladin’in örgütünü desteklemekle suçlanan Suudi Arabistan’ın ağırlığını azaltarak) ve kaynakları daha iyi kontrol edebilmek için (daha iyi kontrol etmek için bölmek gerekir) Irak petrollerinin kontrolünü ele geçirmek istiyor (bu ise Sadddam iktidarının devrilmesi ve yerine ABD emperyalizmine bağımlı bir iktidarın kurulmasıyla mümkündür). Diğer yandan  Kafkas, Rus petrolleri (Putin ile yakınlaşarak) ve Afrika petrolleri (Çad, Angola ve Kongo körfezindeki önemli petrol yatakları) aracılığıyla beslenme kaynaklarını çoğaltmaya çalışıyor.

11 Eylül olayları, petrol ve silah lobilerinin ABD emperyalizminin politikalarına doğrudan hakim olmasını sağladı diyebiliriz. İşte 11 Eylül’ün dönüm noktası da budur.

ABD emperyalizminin "düşman" tanımı sadece bizzat kendisinin insafına kalmıştır. Herhangi bir biçimde kendisinin egemenliğine karşı koyan devlet, örgüt ya da gruplar hedef olarak gösteriliyor ve savaşla tehdit ediliyor. Uluslararası kuruluşlar görmezlikten geliniyor, göstermelik bile olsa uluslararası hukuka saygı duymaya zahmet etmiyor.

Saldırıların ideolojik temelini, "iyi" ile "kötü", "batının ilerici değerleri" ile "fanatik islamın geri değerleri" arasında bir haçlı seferi diye niteleyerek manikeist[5] terimlerle açıklıyor. Bush "fanatik islam"dan bahsederken, aslında müslüman dünyasından bahsetmektedir. Bu konuşma bütün çelişkilerin (emperyalistlerle halk arasında ve genel olarak sınıf çelişkilerinin) tamamen gizlendiği bir zemindedir. Konuşma, birçok K. Amerikalı aydın tarafından teorileştirilen kültür ve dini birbiriyle karıştıran "kültürlerin çatışması"na dayanmaktadır (kapitalizmin dünya egemenliği ve sosyal-emperyalizm tarafından idare edilen blokun dağılmasından sonra özellikle K. Amerikan tarzı "liberal" dünya egemenliğinin teorisyeni olan Fukuyama gibi). Aynı zamanda özellikle müslüman ülkelerde tamamen dini bir söylemi besliyor.

ABD emperyalizminin sözcüsünün İslam'a çatması ve onu "medeni dünya"nın temel tehdidi, demokrasinin onulmaz düşmanı, kadınlar için bir cehennem olarak göstemesinin esas nedeni petrol yataklarının bu müslüman ülkelerde yeralmasıdır.

Bölgenin kontrolünü garantileme amacını güden bir İsrail-ABD-Türkiye ittifakı zaten mevcuttu. Bu seferberlikte, İsrail ile olan ittifak daha da güçlendirildi.

ABD emperyalizminin dünya egemenliği stratejisi hem ekonomik hem de askeri gücüne dayanmaktadır. Askeri gücü büyük tekellerin çıkarlarını empoze etme hizmetini görmektedir. Askerlere işadamları eşlik ediyor; "neo-liberalizm" ile "bombardımancıların" ittifakı.

Egemenlik stratejisi sadece rakiplerinin çıkarlarıyla çatışmaya değil aynı zamanda kendisine kafa tutabilecek herhangi bir rakibin ortaya çıkmasını engellemeye de yöneliktir. En önemli silahı, rakiplerinin istikrarını bozmak vb. için, çözülmemiş ulusal sorunlarını kullanarak, rakipleri arasında tansiyonu şiddetlendirerek, rakiplerinin kampında bölünme yaratmaktır.

Örneğin Putin’in Rusyası ile yakınlaşma Almanya ile Rusya arasındaki bir yakınlaşmayı önlemeyi hedefliyor. Özellikle tarımsal bazı Avrupa ürünlerine karşı uygulanan koruma önlemleri, AB içinde tansiyonu arttırmaya yöneliktir (özellikle Fransa ile Almanya arasında).

ABD emperyalizmi, Japonya’yı Çin'i engellemek, Çin'i de Japonya’yı engellemek için kullanmaktıdır.

Emperyalistler arası çelişkiler zayıflamak yerine şiddetlenmektedir. Fakat güçler dengesi, emperyalist bir gücün ya da emperyalistler arası bir koalisyonun yakın bir gelecekte ABD emperyalizminin egemenliğe askeri olarak karşı koymasına müsade etmeyecek tarzda ABD emperyalizminin lehinedir. Bu durum ne emperyalistler arası çelişkilerin ne de öteki çelişkilerin son bulduğu anlamına gelmez. ABD emperyalizmi hem egemenliğini sürdürmek hem de içlerinde hiç şüphesiz Çin’in de yeraldığı muhtemel rakiplerini kuşatmak, zayıflatmak, bölmek için, doğrudan ya da gruplar, ya da üçüncü bir ülke aracılığıyla yıkıcılığa, provokasyona, askeri saldırılara başvurmaya devam edecektir. Başka bir deyişle emperyalist savaşların temel kışkırtıcısı ABD emperyalizmidir. Bölgelerdeki mevcut istkrarı bozmaya çalışan, yarattığı istikrarsızlık aracılığıyla pazarların ve etki alanlarının yeniden paylaşılmasını kışkırtan ABD emperyalizmidir.

Her yere müdahale ve her yere girme politikası aynı zamanda onun zayıf noktasıdır da. Her yere müdahale zorunluluğu, güçlerinin geniş bir alana dağılması kendisine karşı giderek daha fazla sayıda her tipten ve herbirinin kendine özgü çıkarları olan gücün birleşmesine neden olmaktadır. Rakip emperyalist ülkelerin burjuvazisi, bağımlı ülkeler burjuvazisi, baskı altına alınan halklar ve uluslar.

Bu etkenler, emperyalizmin zayıf halkalarının sayısını arttırmakta, emperyalist zincirin kırılma olasılığı nesnel olarak artmaktadır. Zayıf halkayı belirlemeye yarayan nesnel ve öznel koşullar bilinmektedir, ancak bugünün muhtemel zayıf halkalarının hangileri olduğunu belirtmek yararlı olacaktır.

B-) İşçi sınıfının ve halkların karşı saldırısı:

K. Amerika’nın askeri saldırısının sertliği, zavallı Afgan halkına karşı girişilen savaşın barbarlığı, dünyadaki ABD askeri güçlerinin yayılışının genişliği, Bush’un histerik konuşmaları ve politikasının iki yanlılığı, özellikle Filistin ile ilgili politikaları derhal halkların tepkisini çekti Anti-amerikancılık dünyanın her tarafında güçlendi.

Emperyalist ülkelerde, emperyalist mondializasyona karşı mücadele, onu adi bir suçmuş gibi gösterme operasyonuna ("terörizme" alet olmakla suçlandı) ve devlet terörizmine (Cenova’daki gösterilerde bir genç öldürülmüştü) rağmen kesilmedi. Değişik reformist akımlar tarafından sistemin düzeltilebileceği, AB aracılığıyla ABD egemenliğine karşı koymanın mümkün olduğu üzerine hayallerin geniş olarak propagandası yapılsa da, bu hareket, emperyalist metropollerin geniş halk kitlelerini, özellikle gençler ve emekçileri, mücadeleye ve harekete geçirme potansiyeline sahiptir. Aynı zamanda işçi hareketi ve özellikle onun sendikalı bölümüyle köylü sendikal hareket ve Asya, Afrika ve Amerika’nın boyunduruk altındaki ülke halklarının hareketlerini birleştirmeye de olanak sağlıyor.

Filistin halkının ulusal mücadelesi geniş bir sempati hareketi doğurmuştur. Filistinliler ile dayanışma, bu maksatla harekete geçen geleneksel politik çevreyi aşmıştır. Filistin’e ziyarette bulunan "Sivil Heyetlerin" bileşimi bunun bir ifadesidir. ABD emperyalizminin, siyonist iktidarın sürdürdüğü barbar savaşa açık desteği ve İsrail’in bu savaşı, "terörizme karşı haçlı seferi" nin bir parçası olarak gösterme çabası, Filistin halkının direnişinin ve ulusal taleplerinin ABD emperyalizminin politikalarına karşı genel mücadelenin parçası haline gelmesine yol açmıştır. Aynı zamanda sınıf çıkarları gereğince ABD emperyalizmi ile işbirliği yapan yerel iktidarlara karşı Arap halklarının tepkisini güçlendiriyor. Filistin savaşı, İsrail halkı için de bir tepki kaynağı olmuştur. Filistinlilerin ulusal haklarının tanınması için mücadele eden İrailliler, yoğun siyonist propaganda ve baskıya rağmen mücadelelerine devam ediyorlar. Filistin direnişinin en doğru politik tutumları takınan örgütleriyle yakınlaşmak için bir çalışma başlatıldı. Filistin halkının mücadelesi yeniden ezilen halkların mücadelesinin sembolü haline geldi. İsrail devleti ve Filistin direnişinin bazı örgütleri tarafından dayatılan askeri seçenek, kitlelerin hareket alanını oldukça daraltmaktadır. İsrail’deki ve uluslararası alandaki dayanışma hareketine, Filistin halkının mücadele potansiyeline dayanan politik ve askeri hareketin kombinasyonu, İsrail’in baskı çemberini kırma yeteneğini gösterebilir.

Savaş karşıtı hareket, revizyonistlerin ve sosyal-demokratların saldırgan ile kurbanı aynı kefeye koyarak mücadeleyi mümkün olduğunca en alt politik seviyede tutma manevralarına ve baskılara karşın ABD’de, Asya ve Avrupa’nın birçok ülkesinde gelişti. Savaş karşıtı hareket, yoğun bir politik mücadeleye sahne olmaktadır. Bu hareket içinde anti-emperyalist güçler ve marksist-leninist parti ve örgütler önemli bir rol oynadılar ve oynamaya devam ediyorlar. Birçok ülkede, ABD tarafından sürdürülen emperyalist savaşa ve özellikle Avrupalı diğer emperyalist güçlerin onu izlemesine ve desteğini teşhir eden savaş karşıtı bir cephenin çekirdekleri doğdu. Bu hareket içinde işçi sınıfının ileri unsurları önemli bir rol oynuyor ve gençlik politize oluyor. Bu inisiyatifleri, bölgeler, Avrupa ve hatta daha geniş çapta koordine etmenin imkanları mevcuttur. Irak’a karşı ilan edilen savaşa karşı mücadelede hareketin bu çapta koordinasyonu hayata geçirilmelidir.

Uluslararası emperyalist koalisyona mensup ülkelerde demokratik hakların kısıtlanmak maksadıyla yeniden gözden geçirilmesi, terörist tehlikeye karşı önceden uyarılma ihtiyacı üzerine yapılan emperyalist propagandaya aldanarak demokratik hakların kısıtlanmasına göz yuman küçük burjuva kesimlerde tepki uyandırmaya başladı.

Emperyalistlerin, özellikle de K. Amerika emperyalizminin egemenlik politikasına karşı verilen halk mücadeleleri, Latin ve Orta Amerika’da, Karayipler’de son aylarda önemli gelişme kaydetti.

Başta Kolombiya’da olmak üzere "terörizme karşı haçlı savaşı", kıtada doğrudan gerilla örgütlerini hedef alıyor. "Savaş" genel olarak bütün kıtada özellikle de Kolombiya’ya sınır ülkelerde, ABD’nin giderek artan askeri müdahalesiyle kendini hissettirmektedir.

ABD emperyalizminin "arka bahçesi" saydığı bölgede, egemenliğini ve kontrolünü güçlendirmek için bir dizi ekonomik planı uygulamaya koydu. Kıtadaki ülkeler, halk kitlelerinin, küçük ve orta burjuvazinin ve hatta büyük burjuva sınıfın genel bir yoksullaşmasıyla sonuçlanan ve yankılar uyandıran başarısızlıkları ile ekonomik politikaların deneme laboratuarına dönüştürüldü.

Arjantin ve komşu ülkelerinde olduğu gibi güçlü halk hareketleri doğdu.

Venezüella’da meydana gelen olaylarda olduğu gibi özel durumları bu somut durumun ışığında incelemek gerekir. Venezüella’daki kardeş parti şu anda bu ülkede sürdürülen politik mücadelede ön sırada yer aldığı için, orada olup bitenler bu konferansta samimi ve derin bir tartışmanın konusu olmalıdır.

Kıta halkının, ABD egemenliğine karşı direnişi tarihi bir geçmişe sahiptir ve yeni biçimler almaktadır. ABD emperyalizminin savaş politikasına karşı giderek genişleyen tepki, değişik mücadelelerin aynı amaca doğru yönelmesine olanak sağlıyor.

ABD emperyalizmi, Afrika kıtasının maden ve petrol yatakları ile de yakından ilgileniyor.

Güney Afrika’daki ABD çıkarları eskiye dayanmaktadır. Ancak etki alanlarını göller bölgesinden Atlantik kıyısına kadar (eski Zaire, yeni adıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin katılımı ile) genişletti. Fakat bununla yetinmeye niyeti yok. Fransız emperyalizminin etki alanlarına göz dikiyor. Fransız emperyalizminin kendine bağımlı ülkeleri muhafaza etmek için bölgedeki diktatörlükleri desteklemesi, halkların öfkesinin şiddetlenmesine ve halkların bu diktatörlüklerle efendilerinden kurtulma çabalarının güçlenmesine neden oluyor.

"Demokrasinin müdafası" gerekçesinin ardına gizlenmeye çalışan ABD emperyalizmi, nüfuz ettiği IMF’nin sefalet politikaları aracılığıyla yoksul ülkelerde yıkımlara yolaçıyor.

Birçok Afrika ülkesini kana bulayan kargaşalıkların perde arkasında emperyalistler arası, özellikle Fransa ve ABD emperyalistleri arasındaki rekabet vardır. Hiçbir ülke bu savaşların ve kargaşalıkların dışında kalmamaktadır, istikrarsızlık bütün Afrika ülkelerini etkisi altına almıştır. Bütün bu olgular, sefalet ve savaş tohumları eken emperyalist güçlere (şüphesiz birbirine rakip) karşı koymak zorunda kalan Afrika’nın anti-emperyalist, demokratik güçleri ve marksist-leninist partilerinin mücadelesiyle dayanışmanın güçlendirimesi gerektiğinin altını çiziyor.

Gelecek konferansın çalışmaları için sizlere sunmayı istediğimiz düşüncelerimiz bunlardır.

Paris, 10 Eylül 2002

Fransa İşçileri Komünist Partisi



[1] Birlik ve Mücadele dergisinin Ocak-2000 de yayınlanan 6. sayısındaki Ispanya Komünist Ekim örgütüyle ortak hazırladığımız metin.

[2] Aynı derginin 23. sayfası.

[3] >imdiye dek Birleşmiş milletler tarafından kararlaştırılan askeri müdahaleler, değişik ülkelerin birliklerinden oluşan uluslararası koalisyonlar tarafından gerçekleştirilirdi. Kosova savaşı ile bu birliklerin yönetimini doğrudan Nato üstlendi.

[4] ABD gizli servislerinden sızan haberlere bakılırsa bu olaylar herkeste şaşkınlık yaratmadı. Bu(hazırlıklı) tutum olayların K. Amerika gizli servislerince planlanıp gerçekleştirildiğini düşünmemize neden oluyor.

[5] Manikeizm: Iranlı Mani’nin yahudilik dışındaki bütün dinleri birleştirerek kurduğu ve iyilikle kötülük karşıtları ilkesine dayandırdığı bir din.