Birleşik Devletler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki en büyük
güç haline geldi. Ekonomisindeki büyük gelişme ABD tekellerinin dünyanın
her köşesine yayılması ve askeri gücünün gelişmesiyle el ele yürüdü.
İkinci Dünya Savaşı’ndan Sovyetler Birliği uluslararası arenada büyük
bir güç olarak çıktı. Sosyalizmin opörtünistler ve revizyonistler tarafından
tahribatından sonra SSCB emperyalist bir ülke haline geldi.
On yıllar boyunca dünya iki süper gücün, ABD ve SSCB’nin mücadele
ve işbirliğiyle belirlendi. Bu durum “gerçek sosyalizm”in yıkılması,
Berlin Duvarı’nın çökmesi ve SSCB’nin çözülmesiyle sona erdi.
Kapitalist ve emperyalist karakterine rağmen SSCB pek çok işçi ve
halk tarafından “mükemmel bir sosyalist ülke”, “devrimin şahlanmış
temeli” olarak görüldü, bu yüzden antikomünist saldırıların tepeye tırmandığı
noktada SSCB’nin çöküşü, devrimci mücadelenin başarısızlığına katkıda
bulundu, emperyalistler ve gericiler tarafından sosyalizm ve devrimin
yenilgisi, komünizmin çöküşü olduğu iddia edildi. Aslında son yüzyılın
80lerinin sonunda çöken revizyonist dünya ve sosyal emperyalizmdi.
Yeni bir uluslararası durum ortaya çıktı:
Ekim Devrimi ve sosyalizmin muazzam zaferleriyle yıkılan tek dünya
pazarı yeniden oluşturuldu, kapitalizm bütün ülkelere yayıldı, mali
sermaye dünya arenasında parazit ve asalak formlarıyla ekonomik yaşamda bir
eksen haline geldi, ve Birleşik Devletler ekonomik, politik ve askeri alanda en
büyük güç olarak kökleşti. Bu durum pek çok burjuva ve opörtünist
terorisyenin Amerika emperyalizmin kaçınılmaz, yenilmez, her şeye kadir bir
efendi olduğu tek kutuplu dünyadan bahsetmesine öncülük etti. Sosyalizm
sonsuza dek yenilmişti, tarihin sonu ve ideolojilerin neslinin tükenişi gelmişti.
ABD emperyalizminin liderleri barışın, sosyal ve ekonomik ahengin hüküm sürdüğü,
savaşların ortadan kalktığı “yeni dünya düzeni”nin doğduğunu ilan
ettiler.
Aynı zamanlarda emperyalist ülkelerin ve büyük tekellerin yatırımı
özellikle robot, bilgisayar, iletişim ve genetik mühendisliği alanlarında
yoğunlaştırması ve yığmasıyla üretim güçlerinin alışılmadık gelişmesi
anlamına gelen Bilimsel Teknik Devrim ortaya çıktı.
Yukarıda tarif ettiğimiz şey, basit kelimelerle, küreselleşmedir.
Gerçekte, yeni bir durum var: Kapitalizm bütük dünyaya yayıldı, küreselleşti
ve bununla, sömürü ve baskının kapitalist zincirleri yüzlerce ülkenin bağımlılığıyla
yükseldi.
Fakat bu ne toplum ve insanlığın, ne de kapitalizmin yeni bir
evresidir. Bu emperyalizmin yeni bir ifadesi. O doğasını değiştirmiş değil,
sadece yeni bir yüksekliğe ulaştı. Gerçekte, bize vaadettikleri savaşsız
dünya ortada yok, ülkelerin ve ulusların uyum içinde gelişimi bir
aldatmaca. Şüphesiz ki ABD en güçlü emperyalist güç olmaya devam ediyor,
fakat diğer büyük emperyalist güçler yükseliyor ve “güneş altında
yeni bir yer” talep ediyorlar; Avrupa Birliği, Almanya, Japonya, Rusya ve Çin
Amerika’nın gücünü kabul edip onunla ittifak kuruyorlar, fakat aynı
zamanda etki alanları, jeopolitik yerler, pazar ve doğal kaynaklar için yarışıyorlar,
silahlanma endüstrisi tamamiyle gelişim içinde ve yeni genel bir emperyalist
savaş için hazırlıklar sürüyor. Nesnelerin mantığı gösteriyor ki
ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğü belirsiz değil.
Emperyalist sistem büyük bir genel krizin etkisinde. Durgunluk ve işsizlik
bu durumun en açık göstergeleri. Bu durum, bölgesel karakter gösteren
yerlerde adım adım büyüyen, fakat bütün sistemi etkileyen ve temel olarak
bağımlı ülkelerin üzerine ve işçilerin omuzuna düşen dönemsel
krizlerin sonucu olan genel kriz tarafından belirleniyor.
11 Eylül’de, dünya, ABD’nin ekonomik, siyasi ve askeri simgelerinin
bir terörist saldırı ile nasıl yok edildiğini gördü. Bu olay dünyanın
baş gücünün dokunulmaz olmadığını gösterdi; ama aynı zamanda savaş
histerisini besleyerek Bush yönetimini güçlendirdi ve baştan ayağa silahlı
çetelerin, Afganistan’a karşı başlatıp diğer ülkelere genişletmekle
tehdit ettikleri yeni bir savaş başlatan terörist çetelerin şefini öne çıkardı.
Bu, kapitalist dünya. Bu, yaşlı ve hasta bir dünya, çözülme içinde
bir toplum. Lenin’i başka sözlerle açıklarsak: “emperyalizm çamurdan
ayaklı bir heykel” diyebiliriz, güçlü ama yaralı, bozguna uğratılabilir.
Kapitalist emperyalist sistem bütün ülkelerden milyonlarca işçinin sömürüsü
ve egemenliği altına alınması üstüne kurulu. Tekeller tarafından yığılan
devasa kapital işçiler tarafından üretiliyor; onlar bilim ve teknolojinin büyük
gelişimine rağmen, ekonominin yaratıcısı, zenginliğin yaratılmasının
anahtarıdırlar, üretim işleminde yerine bir şey konulamaz. Kapitalizm işçilerin
sömürüsü olmadan varolamaz.
20. yüzyıl tarihi gösterdi ki, işçi sınıfı kapitalizmi ideolojik,
politik ve örgütsel açıdan çökertebilme ve işçilerin alternatif toplumu
sosyalizmi kurma yeteneğine sahip sınıftır. Yaşam burjuvazinin ücretli kölelik
temelinde sadece kendi gücünü sağlayıp kapitalizmi kurmadığını, aynı
zamanda kendi mezar kazıcılarını da yarattığını açıkça gösterdi.
Halkların ve işçilerin büyük zaferi engellenemez. Yeni dünya,
sosyalizm, sosyal, ekonomik, kültürel ve ulusal alanda büyük adımlar attı,
olağanüstü başarılar elde etti, fakat yenilgiye uğratıldı. Şimdi bu
yenilginin nedenlerini ve buna yol açan durumları açıklamaya kalkmanın ne
yeri ne de zamanı. Biz şu an, bu yenilginin, diğer fırsatlarda olduğu gibi,
kesinlikle geçici olduğunu belirteceğiz. Hayat işçilerin, devrimcilerin ve
komünistlerin vasıflarını ve onların sıkıntılarını ve sınırlarını
göstermiştir. Fakat hiçbir şekilde yeni bir dünya ütopyası ve proletarya
tarafından oynanan cesur rol gerçekler tarafından feshedilmemiş, aksine gerçekler
onlar hata yapsalar da, yanılsalar da “cennete hücum”a kaldıkları yerden
devam ettiklerini göstermiştir.
“Yeni dünya düzeni”yle vaad edilen toplumsal barış mümkün olmadı.
Aksine, sınıf mücadelesi değişik biçimlerde; ideolojik, siyasi, ekonomik,
kültürel ve askeri alanlarda devam etti. Devrimci ve toplumsal mücadelede düşüş
neredeyse tüm ülkelerde terk edildi. Değişik seviyelerde ve şekillerde, işçi
kitleleri, gençlik ve halk sermayenin zulmüne, emperyalist ülkelerin siyasal
gericiliğine ve yerel burjuvaziye karşı alanlara çıkıyor.
Antikomünist saldırının etkisi bütün ülkelerde büyük yankı
uyandırdı, grevleri sonlandırdı fakat devrimci proleter yapıları silip yok
edemedi.
İdeolojik karmaşıklık, işçilerin ve halkların, devrimci parti ve
örgütlerin politik ve örgütsel dağınıklığı, sendika ve kitle örgütlerinin,
solun politik yapılanmalarının yeniden oluşum, gençleşme ve büyümesi ile
aşıldı. İhanetler ve terketmeler, kötümserlik ve güçsüzlük bir kenara,
lağıma bırakıldı.
İşçi sınıfı ve halklar, antikomünist saldırının bir sonucu
olarak savunmaya geçti, fakat 90ların ortasında yeniden toparlanmaya başladılar.
Bunun ilk işaretleri Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya’da on yıllardan
beri ilk defa gerçekleşen önemli genel grevlerdi; Rus işçi ve
madencilerinin kendilerini özgürleştireceği iddia edilen kapitalizme karşı
büyük grevleri, Güney Kore’de işçi sınıfının alışılmadık mücadelesi,
Çin’de işçi ve köylülerin büyümeye devam eden grev dalgasıydı. Bu büyük
olaylar baş gösterdiğinde “ekonomik grevler”den, “işlevsel bir
hareket”ten, işçilerin savunmacı hareketinden bahseden kahinler de eksik
olmadı. Biz devrimci proleterler içeriği ve bakış açılarını gördük;
kitle katılımı, kararlılık, sendikaların bürokratik yönetimini
reddetmek, onların sınırlarını unutmadık ama olumlu yönlerini,
potansiyellerini vurguladık. Yavaş yavaş, düzensiz bir tavırla, toplumsal
hareket: işçiler, gençlik, halklar emperyalizmin siyasetini reddettiklerini
ve Uluslararası Para Fonu(IMF) tarafından, neoliberalizm ve küreselleşme
tarafından dayatılan uyumlamaya karşı tepkilerini gösterdiler.
Sistemin genel bunalımı keskinleşerek Meksika’da, Rusya’da Asya
Kaplanları’nda, Brezilya’da patlamalara yol açtı; Japonya’yı sarstı,
Almanya’yı ve Avrupa’nın geri kalanında uzun bir durgunluğa sebep oldu.
Sonra Birleşik Devletler’i vurdu. Bütün gezegende yayılmaya devam ediyor.
Tamamına yakınında bağımlı ülkelerin ekonomilerini vurdu, işçilere ve
halklara karşı, gençliğe karşı darbeler vurdu.
Bu dönemde “yeni sosyal aktörler” olarak adlandırılanlar çeşitli
ülkelerde kendilerini önemli bir derecede ifade ediyorlardı: toplumdaki
yerleri, cinsiyet eşitliği ve toplumsal dönüşümde daha gelişmiş sektörlerinde
savaşan kadınlar; ekosistemin büyük fabrikalar ve emperyalist ülkeler tarafından
yıkımıyla savaşan ekolojistler ve çevreciler, hakları için savaşan
cinsel azınlıklar. Açık olarak, bu “yeni” sosyal aktörlerin sorunu değil,
onlar hep sahnedeydiler, fakat son yıllarda, duruş ve faaliyetleri daha aşikardı,
daha güçlüydüler ve önemli talepler öne sürdüler. Bu emek ve sermaye
arasındaki çelişkinin yok olduğu ya da işçi sınıfının tarihin değiştirici
gücü olmadığı anlamına gelmiyor.
Küreselleşmenin dayatılması: emperyalist politikalarla
Ulus-Devlet’in baltalanması, tekeller için serbest ticaretin zorla kabul
ettirilmesi, egemenliklerini sağlamak için ülke ve bölgelerin parçalanması,
ulusal hareketlerde yeniden uyanışa neden oluyor. Bu çok karmaşık ve
patlamaya hazır bir durum. Halklar, uluslar ve etnik gruplar zulme karşı
direniyorlar, karşı çıkıyorlar, silahlanıp isyan ediyorlar ve bağımsızlıkları,
kendi kararlarını alabilmeleri, kültürel ve ulusal olarak tanınmak için,
adil bir çokkültürlülük için cesurca savaşıyorlar. Ulusal mücadele, öncülerinin
sınıf ilişkileri ile belirleniyor. Burjuvazi liderliği ele geçirdiğinde,
genellikle tepkisel teklifler öne sürüyor, şu ya da bu emperyalist ülkeyle
gizlice anlaşıyor; bu eylemleri yönetenin küçük burjuvazi olduğu
durumlarda bile bazen emperyalistlerin güdümüne giriyor. Ulusal mücadele, bu
sorun ve sınırlarına karşın, antiemperyalist hareketin önemli bir ifadesi.
Bu dönemde, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da emperyalist boyunduruğa
karşı ulusal karakterde silahlı çatışmalar, Ekvador, Meksika, Bolivya gibi
çokuluslu ülkelerde ulusal karakterli önemli mücadeleler patlak verdi. Ayrıca
aşırı milliyetçi ve yabancı düşmanı çıkışlar da, emperyalist ülkelerin
özellikle Afrika’da halklar arasında silahlı çatışmaları kışkırtmak
için etnik ve kabilesel farklılıkları manipüle etmesiyle ortaya çıktı.
Sermayenin geniş çokuluslu şirketlerde muazzam yoğunlaşması ve
birikmesine tepki olarak, küreselleşmenin politikalarına karşı, kendilerini
Küreselleşme Karşıtı Hareket olarak adlandıran önemli direniş ve mücadele
eylemleri gelişiyor. İdeolojistleri, küreselleşen emperyalizmi tekel karşıtı
olup kapitalist karşıtı olmayan, etik olup sosyal olmayan konumlardan gören
burjuva aydınlar. Yine de bu hareket belirgin ifadelerle ortaya çıkıyor:
polemik ve eylem alanında kendisini hissettirdi, emperyalist ülkelerin büyük
olaylarına koşut olayları ve tepkileri örgütlüyor: Seattle, Davos, Prag ve
Cenova’da olan buydu, işçileri, gençleri ve direnişin sınırlarını aşıp
saldırıya geçmek için savaşan aydınları içeren forumlar ve gösteriler
örgütlüyor. Dünya Sosyal Forumu’nun gelişmesine yardımcı oluyor.
Emperyalistlerin savaş politikalarına ve özellikle ABD’nin yayılmacı
plan ve eylemlerine karşı, onu suçlayan, maskesini düşüren ve ona karşı
savaşan savaş karşıtı kamuoyu giderek büyüyor. Bu, savaşa karşı Kuzey
Amerika ve Avrupa kentlerinin sokak ve meydanlarında büyük gösteriler düzenleyen
çok geniş bir hareket biçiminde kendisini gösterdi. Bu hareket çok çeşitli
toplumsal kesimleri içinde taşıyor, aydınlar, gençler ve işçiler; değişik
siyasal konumlardan erkek ve kadınları içeriyor. Haklı bir sebebi var ve bu
sayede çeşitli şekillerde ve farklı düzeylerde savaş karşıtı gösteri
yapan milyonlarca insan tarafından paylaşılıyor. Şu anda bu hareket
ABD’nin Irak savaşı karşıtlığına odaklanıyor, ama emperyalist saldırganlığın
bütün savaşlarına karşı döndürülebilmesi için içsel koşulları taşıyor.
Sınıf mücadelesi son yıllarda kitlelerin mali sermayenin neoliberal
politikalarının katı maddi ve ekonomic darbelerine karşı çıkmalarıyla başlayan
halkçı isyanlar yaşadı ve kısa sürede büyük yüksekliklere ulaştı ve
ahlaksız ve zorba hükümetlere karşı politik güce yöneldi ve onları
devirerek son buldu.
Böyle olaylar 1996’da Arnavutluk’ta kentten ve kırdan gelen emekçi
kitlelerin bankaların nüfusun tasarruflarını yağmalamasına karşı öfkesi
patlak verdiğinde yaşandı. Bu olayda Tiran’da halkçı bir isyan başladı
ve kısa sürede bütün ülkeye yayıldı. Arnavutluk halkının iyi bir kesimi
silahlıydı ve çok kısa sürede milisler örgütlenip tepki çeken hükümete
darbe vurdu ve yerini halkçı güç aldı. Gerçekte olaylar iç savaşa yol açma
tehdidi yarattı.
Dünyanın öbür ucunda, Endonezya’da 1998’de büyük bir halk isyanı
gerçekleşti: öğrenci gençlik ve kentten ve kırdan gelen emekçi kitleler
Cakarta sokaklarına aktı ve kısa sürede mücadele bütün ülkeye yayıldı.
Kitlelerin bu büyük savaşı, 1965’te demokratik hükümeti düşüren,
kitlelerin ve komünistlerin gerçek bir katliamını yapan iğrenç antikomünist
diktatörlükte otuz yıldan fazla süründükten sonra gerçekleşti. Gizlilik
içinde, zor koşullarında kendilerini geliştiren Endonezyalı devrimcilerin,
işçilerin ve köylülerin ısrarcı mücadeleleri patlak verdi ve çok kısa sürede
Suharto diktatörlüğünün baskı ve yozlaşmasını yok etti. Kitlelerden oluşan
geniş dalgalar sokaklara aktı, katı baskıyla karşılaştı, hükümeti dağıttı
ve devirdi. Bu eylemler güç ile kendini kabul ettiren, komünistleri sonsuza
dek yenmiş olmakla övünen, emperyalizm ve dünyaya demokrasi ve kapitalizmin
sosyalizme üstünlüğü paradigması olarak gösterilen uluslararası tepkinin
desteği ile sürdürülen bir hükümeti devirdi.
1997’de
bizim ülkemizde Bukaram’ın neoliberal politikaları hayata geçirmeye çalışan
yozlaşmış hükümetini dağıtan halkçı bir isyan gerçekleşti: kitle
isyanı Quito’ya odaklanmıştı, ama ülkenin uzunluğu ve genişliğince büyük
ölçekte gelişti. Bu alışılmadık bir olaydı. İşçilerin, yerli halkın,
gençliğin ve demokratik kesimlerin protestosu başta Uluslararası Para
Fonu’nun (IMF) düzenlediği ekonomik uyum ölçütlerine yönelmişti, ama çok
kısa sürede oklar hükümete yöneldi ve istifası talep edildi. Sokaklar,
meydanlar, otoyollar ve kırlar, Bukaram’ı devirmek gerektiğini açıkça görebilen
öfkeli kitlelerin sahnesiydi. Bu eylem büyük halk zaferiyle sonuçlandı.
“Sol” ve sağ analizciler olayları 1944’te Arroyo del Rio’yu
deviren büyük isyanla karşılaştırdılar. Bunu kutladılar, ama bunun bir
elli yıl kadar tekrarlanamayacak, yalıtılmış, olağandışı bir olay olduğu
konusunda uyardılar.
1997 Şubat’ından itibaren, farklı düzeylerde ama ülke çapında
halk mücadelesi için önemli günler gerçekleşti: işçi grevleri, köylülerin
yolları kapatması, öğrenci gençliğin, öğretmenlerin ve bölgede yaşayanların
süreksiz ama ciddi mücadeleleri. Yerli hareket, talepleri ve sorunlarını
belirterek, ama genel sorunlara ve siyasetle de ilişkili olarak yeni ifadelere
ve düzeylere ulaştı. 1999’da milyonlarca insanın katıldığı, bütün ülke
yaşamını etkileyen ve Hristiyan Demokrat hükümeti yalpalatan büyük halkçı
eylemler gelişti. Halkçı hareket o zamandan beri yükseliyor.
Ekvador’da 2000 yılı halkçı hareketin yeni anlatımlarıyla başladı:
işçiler ve köylüler, gençlik ve öğretmenler, yerli halklar cumhurbaşkanının,
millet meclisinin ve mahkemelerin işlevinin durdurulmasını talep eden
eylemleri hayata geçirdiler. Ülke 70 yılın en kötü ekonomik krizine
sokuldu. Burjuva kurumlar yaygın olarak gözden düştü. Bu koşullarda, yeni
aktörler sahneye çıktı, ordudan hükümetin yozlaşma ve beceriksizliğine
isyanını ilan eden bir grup albay. İsyan ettiler ve yerli halklarla birlikte
bir Ulusal Kurtuluş Hükümeti ilan ettiler.
Bu olay düzenin bir sesini oluşturdu. Komplocular Ordu Yüksek Komutanlığı
ile görüşürken, halk kitleleri yeni düzeylerde mücadeleye giriştiler. Bütün
taşra kentlerinde, taşra hükümetleri oluşturuldu ve kurumsal binalar ele geçirildi;
çoğu belediyelerde de benzeri eylemler gelişti.
Biri Yurtsever Cephe, diğeri CONAIE (Ekvador Yerli Halklar Ulusal
Konfederasyonu) tarafından yönetilen iki geniş tugaya karşı haftalarca halkçı
hareket, 21 Ocak’ta olağanüstü başarılar kazanan tek bir selde birleşti.
CONAIE liderliğinin gönül almaya çalışan tavırları, emperyalist kurumsal
ardıllığının mandasının dayatılmasını olanaklı kıldı. Savaş 22
Ocak şafağı, burjuvazi içindeki hesapların yeniden ayarlanması ile sona
erdi.
Büyük eylemleri gerçekleştirebilen halkçı hareket, halkçı toplantılarda,
Halk Kongresi’nde ve Ekvador Halkları Meclisi’nde öne sürdüğü amaçları
için mücadeleyi devam ettirecek yeteneğe sahip değildi.
Halkçı kitlelerin cennete hücum etmeyi deneyecek yürekliliği vardı,
bir ölçüde geliştiler, ama amaçlarına ulaşamadılar. 2000 yılında
Filipinler’de kentten ve kırdan gelen emekçi kitleler, gençlik Uluslararası
Para Fonu’nun (IMF) ölçütlerine karşı, yolaşmaya karşı büyük bir
isyanı örgütlediler, ve Başkanın istifasını istediler. Bir kere daha
halklar savaşma kapasitelerini, mücadelelerinin siyasi perspektifini gösterdiler
ve önemli bir zafer kazandılar, hükümeti devirdiler.
19 Aralık 2001’de erkek ve kadınların geniş bir kesimi Buenos Aires
sokaklarında, paranın çevrilebilirliği üzerinden patlak veren ekonomik
krizin darbesine karşı savaştı; baskıcı güçler sonuna kadar kullanıldı
ve düzinelerce insanın öldüğü zalimce baskıda görev aldılar. Kitleler
başkanın istifasını talep ettiler. 20 Aralık akşamı, başkan De La Rúa,
Birleşik Devletler Devlet
Dairesi'nin emirlerine uygun olarak istifa etti.
Arjantin büyük bir ekonomik buhrana sokuldu ve işçiler, köylüler, işsizler,
gençler, öğretmenler ve emeklilerden oluşan kitlelerin hoşnutsuzluğu bir
sel gibi yükseldi. Yeni mücadele biçimleri, otoyollara ve sokaklara barikat
kurulması; yeni örgütlenme biçimleri, gözcüler ve işsiz komiteleri gelişti.
Devrimci sol aralıksız savaştı ve sonunda gerçekleşen isyanı örgütledi.
Kentten kıra milyonlarca yoksul Arjantinli, sokaklara çıktı, kurumları kuşattı
ve birçok yönetimi birkaç günde devirdi.
Emperyalizmin ve Arjantinli kapitalistlerin halk isyanına tepkileri onu
yatıştıramadı. Grevler, seferberlikler, süpermarketlere ve yiyeceklere el
konulması, bankaların kuşatılması ara ara gerçekleşti. Mücadele devam
ediyor ve sonu da belli. Ne olursa olsun, işçiler ve onların sol siyasi örgütleri
gelişiyor ve nitel olarak büyüyor.
Böyle başka kitle mücadelesi gösterileri dünyanın birçok ülkesinde
gerçekleşti: Paraguay'da işçiler ve köylüler büyük mücadelelerden sonra
ülkenin siyasi yaşayışına etkide bulundular; Brezilya'da Topraksızlar
Hareketi ve emekçi halkın diğer kesimleri, sefalet koşullarına karşı
zorlu bir mücadeleye ve hak mücadelesine katıldılar; Bolivya'da yerli halk
ve köylüler şehirlere dolup burjuva kurumları yalpalattılar. Benzeri
olaylar Costa Rica'da, birçok Asya ülkesinde gerçekleşiyor.
Latin Amerika'da, son yıllarda, seçim mücadelesine katılan
devrimcilerin sol demokratik güçleri önemli bir gelişme gösterdi.
Venezuella'da Chávez'in, Brezilya'da Lula'nın ve Ekvador'da Gutiérrez'in
alternatif önerileri seçim zaferleri kazandı; Bolivya'da Evo Morales'in adaylığını
koyan güçler belirgin olarak gelişti ve Uruguay'daki Açık Cephe sonraki seçimlerde
en olası seçenekler arasında. Bunlar, oligarşilerde çelişkilerin keskinleştiğini
ve demokratik güçlerin ve ulusal ve yurtsever konum alan bazılarının da
geliştiğini gösteren durumlardır. Her biri, kitleler arasında büyük
beklentiler, emperyalizm ve uşakları tarafından tepkisel komplolarla ortaya
çıkıyor. Nesnel olarak bu olaylar bölgesel ölçekte güç dengesinde nitel
değişiklikler olduğunu gösteriyor.
Yeni Bir Devrimci Dalga
Devrim ve sosyalizmin yenilgisinin proletarya ve halklar için büyük
bir gerileme anlamına geldiğini, ancak hiçbir şekilde sosyalizmin sorunlu
olduğunu ya da kapitalizmin üstünlüğünü göstermediğini yıllardır söylüyorduk.
Aynı zamanda, düşüşün sonuna gelindiğini ve işçilerin ve halkların
devrimci hareketinin yeniden uyanış sürecinden geçtiğimizi, kitle mücadelesinde
yeni bir zirveye ve son olarak yeni bir devrimci patlamaya, yeni bir devrimci
dalgaya ulaşacağını söyledik. Şimdi, bu olayları gördükten sonra, yeni
bir devrimci mücadele dalgasının başladığını vurgulayarak belirtiyoruz.
Farklı kıtalar ve ülkelerde düzensiz biçimlerde ortaya çıkacak ve bir gün
tekrar emperyalist egemenliğin zincirini en zayıf halkasından koparacak, işçiler
ve halklar, devrimci proleterler bu yaygın seli sistemle kopma noktasına doğru
yönlendirme yeteneğine sahiptirler.
Emperyalizm ve kapitalizm krize dolanmış, işçilerin ve halkların mücadelesinden
bezmiştir.
Küreselleşme ve neoliberalizm, kitlelerin devrimci mücadelesini zayıflattı,
ama işçilerin ve halkların direniş ve mücadelesini durduramadıkları gibi
tekeller ve emperyalist ülkeler arasındaki rekabetten de kurtulamazlar.
Amerikan emperyalistlerinin duyurduğu "yeni dünya düzeni", bu koşullarda
gerçekleşemez.
11 Eylül'deki terörist saldırı, ABD emperyalizminin
yenilmezliğini kabul ettirme denemesi için yeni bir koşul yasrattı.
Afganistan'da kazandığı kısmi askeri başarıya dayanan Bush yönetimi, müttefikler
arasında anlaşarak ve dünyanın geri kalanına güç kullanarak mutlak
denetimini zorla kabul ettirme zamanının geldiğine inandı.
Emperyalist savaş ve ABD'nin silah ve teknoloji görüntüsü ile kışkırttığı
devlet terörü, onlara yenilmez olduklarını düşündürdü. Siyasi olarak
tecrit edilmiş, kötü silahlanmış ve dünyada en yoksul olan ülke üzerindeki
askeri zaferlerinden övündüler. Bu zafer ABD emperyalistlerini coşku ve
gururla, opörtünistleri ve zayıfları da korku ve güçsüzlükle doldurdu.
Yeni koşulların emperyalizme karşı mücadeleyi zorlaştıracağını
ve kapitalizmi yenmenin olanaksız olacağını tahmin eden birçok analizci
vardı. Kapitalizmin insanileştirilmesi gerektiğini, küreselleşme ve
neoliberalizme demokratik açılardan karşı çıkılması gerektiğini söylediler.
Kısacası, kimi durumlarda kötümserliklerini, kimi durumlarda tepkisel saldırganlıklarını
gizlemek için her türlü oyun.
Sonra "yeni dünya düzeni" bu sefer küçük George Bush'un
ellerinde tekrar doğdu.
Arjantin'deki isyan, kötümserlik ve güçsüzlüğü yenme üstünlüğünme
sahipti. Kitleler emperyalist egemenliğin oyun alanını güneyden sarstı.
Kendiliğinden hareket ya da kitlelerin devrimci mücadelesi
Emperyalizm ve kapitalizme karşı mücadele, aktörleri ve kısaca
anlattığımız sonuçları ortaya çıkarıyor.
Aynı öz, teorik alanda da daha az keskin veya doğaüstü olmayan
cepheleşmeleri ortaya çıkarıyor. Öncüler arasında ve sözcüler arasında,
"analizciler" arasında ve çeşit çeşit teorisyenler arasında büyük
bir tartışma ortaya çıkıyor. Devrimciler arasında da polemikler gelişiyor,
ama farklı bir içerik ve amaç taşıyor: tecrübelerden ders almak ve örgütlenip
devrim yapmanın en iyi yollarını bulmak.
Bir şey açıktır. Halkçı mücadelenin bu büyük yükselişleri
milyonlarca insanı içine alıyor, sermaye dünyasını sarsıyor, büyük
beklentiler yaratıyor, çalışmalarda bahsedilen noktalar oluyor, işçiler ve
halklara örnek oluyor.
Yinelenen belli tezler, bu olayların, devrimci solun siyasi
partilerinin, özellikle komünist partinin rolünü yalanladığını iddia
ediyorlar. Bu düşüncelere göre, yeni sosyal aktörler, Ekvador için yerli
kitleler, Arjantin'de işsizler, temel öncülerdir, bazılarına göre tektir.
Bu sosyal kesimler sosyal adaletsizlik ve yozlaşmaya karşı baş kaldırıyor
ve daha adil bir dünya için, sürdürülebilir kalkınma için savaşıyorlar,
siyasi partilerin eğitimine karşılar ve hiçbir şekilde burjuvazi diktatörlüğünün
yerine proletarya diktatörlüğünü ileri sürmeyecekler. Mücadele çizgisine
sol siyasi oluşumlar bulaşmazsa, bayrakları kalkmazsa, hareket büyür, gelişmesi
durdurulamaz. Bu bakış açısına göre, yeni dönem bir karşı karşıya
gelmeye doğru gidiyor ve yeni bir doğuşa kapıları açan "sivil
toplum"a dönüşme ile son bulacak.
Bu olayları diyalektik gelişmeleri içinde analiz etmeye çalışalım:
bunlar kitlelerin örgütlenme ve mücadelesinin olağandışı ifadeleridir; işçilerin
ve halkların yaratıcı yeteneğinin göstergeleridir; kendi gelişmelerinde
yeni mücadele ve örgütlenme biçimleri gösteriyorlar. Bunlar, işçilerin
kapitalizme karşı, halkların emperyalizme karşı olan kavgalarının, sınıf
mücadelesinin keskinleştiğinin en açık kanıtlarıdır. Bunlar en altta
olanların, sermaye dünyasını sarsanların büyük mücadeleleridir. Devrimci
sol parti ve örgütlerin, devrimi örgütleyip gerçekleştirme yolundaki komünistlerin
direngen çalışmasının ürünüdürler.
Bu büyük hareketlerin niteliklerinden biri olduğu söylenen kendiliğinden
karakteri görecelidir. Elbette savaşçı kitlelerden eylemleri öfkeye dayanan
belirgin gruplar sokaklara haksızlıktan, sömürü ve yoksulluktan bıkmış
ve öfke dolu olarak çıkıyorlar. Halkçı savaşcıların iyi bir kısmının
olayların gelişiminde etkisi olduğu, hareketten etkilendiği, dalgalanan savaşçılar
tarafından sloganlar ve genel çağrılarla mobilize olduğu da doğrudur. Öte
yandan, bu savaşların ortasında devrimci solun çeşitli örgütlerinin, komünist
partinin olduğu ve onların varlığının üyeliklerinden öteye gittiği,
devrimin sosyal temelini, bu siyasal oluşumların esas güçlerini oluşturduğu
da doğrudur. Ayrıca burjuva sesler, hareketi saptırarak kendi içsel tartışmaları
için faydalanmaya çalışan örgüt ve güçler dahil olmak üzere sosyal
demokrasi ve opörtünizmin çeşitli örgüt ve biçimleri de vardır. Devrimci
ve demokratların, yurtsever ve asilerin, yoksulluk ve yozlaşmaya, tiranlık ve
baskıya karşı çıkan önemli kitlesel gruplarla birlikte aktığı büyük
seferberlikler vardır.
Bu durum, bu mücadelelerin görece kendiliğinden karakteri, bize göre,
kitlesel hareketin üstünlüklerini değil sınırlarını ifade eder. Bu, diğer
şeylerle birlikte, büyüklüklerine rağmen bu isyanların neden yalnızca
neoliberal politika izleyen belli hükümetlerin ve bakanların düşmesini sonuçladığını
açıklar. Bu, emperyalizm ve yerli egemen sınıfların hareketi kendi çıkarına
göre kontrol etmek için manevra yapmasına, hatta bazen kendi çelişkileriyle
yüzleşmek ve bazen onları çözmek için faydalanmasına izin verir.
Arnavutluk'ta halkçı ayaklanma, silahlı gruplarına rağmen, birleşik
önderlik ve amaçların açıklığı eksik olduğu için bir hükümeti
devirdi, yerine aynı sosyal düzeni sürdüren sosyal demokrat parti geldi.
Endonezya'da diktatörlüğün yerini yine Japon ve ABD emperyalizminin uşağı
olan diğer bir burjuva hükümet aldı. Mücadelenin devam etmesine rağmen,
kapitalist sistem katı bir gerçeklik.
Filipinlerde tarih kendini tekrarlıyor, kitleler sadece Başkanı düşürmeyi
başardılar ve herşey eskisi gibi devam ediyor.
Ekvador'da ABD elçiliğinin emirleri dayatıldı ve halkçı hareket aynı
seviyede devam edemedi, hatta yeni seviyelerde devrimci şiddeti yükseltecek
kadar azaldı.
Arjantin'de uşakları arasında siyasi yeniden ayarlamalara yardım eden
emperyalizmin kitlelerin alevlenen isyanını boğma tasarıları çok açık.
Bunlar kitle hareketinin devrimciler tarafından aşılabilmek için göz
önüne alınması gereken sınırlarıdır. Bu bazılarının iddia ettiği
gibi, bu gelişmekte olan isyanların yalnızca halkın gazabının işlevsel,
doğaçlama ifadeleri, yeniden ayarlama, küreselleşme ve neoliberalizmin sürdürülmesi
için katalizörler olduğu anlamına gelmez.
Diyalektik ve tarihsel materyalizmin kitlelerin tarihi yazanlar olduğu,
işçilerin kurtuluşunun işçilerin kendi görevi olduğu ile ilgili
ilkelerini, devrimci teori olmadan devrimci hareket olmayacağı ile ilgili
Leninist özdeyişi, proletaryanın devrimci partisinin varoluş ve çalışmasının
kaçınılmazlığını savunuyoruz.
Hayat kendisi, emperyalizm ve kapitalizmin sömürü ve talanı, işçilere
ve halklara geçimin zorlu yollarını öğretiyor, ama onlara özellikle
sistemin devrilmesi ve yeni bir toplumun zaferi için örgütlenme ve mücadele
araçlarını ve silahlarını sağlayan, devrimci teori, Marksizm-Leninizmdir.
Bu açıdan bakarsak, bahsettiğimiz büyük halkçı isyanlar sermaye dünyasını
yıkacak silahlı halk ayaklanması için birer provadır. Bu durumun (devrimin)
bir gerçekliğe dönüşmesi için, devrimci örgütlerin, Marksist-Leninist
komünist partinin, güçlerin toplandığı ve toplumsal devrimin son savaşlarına
yaklaşan sürecin bu büyük derslerin çalışılmasına dayanacağını aklında
tutması gerekir.
Emperyalist küreselleşme ve sistemi sarsan büyük kriz çalışan
kitlelerin hoşnutsuzluğunu besliyor, savaşçıların önemli gruplarını
vurguluyor, bunlar devrimcilerin, ulusal ve toplumsal kurtuluş davasına katkıda
bulunmak isteyen araştırmacı ve analizcilerin çalışması için ortam oluşturuyor,
ısı geçirmez bir kap gibi, devrimci solun örgütlenmelerinin büyümesine,
kitlelerin bilincinin gelişmesine izin veriyor.
Biz devrimciler, somut sorunları aklımızda tutarak, çalışmamızı
ülkelerimizin ekonomik, toplumsal ve siyasi durumlarına göre, durumun gelişmesine
göre yönetmeliyiz.
Emperyalizmin zincirini kırmanın yollarından biri, bu halk isyanlarını,
kitlelerin, bazı durumlarda geçici devrimci hükümetler kazanabilen ve/veya
devrimci iç savaşın kapılarını açan, veya gerilla savaşını meşrulaştıran
silahlı ayaklanmalarına, her durumda devrimci mücadelenin yeni seviyelerine yükseliş
vermek için, dönüştürmektir.
Unutmayalım ki gerilla savaşı, halk savaşı, gücü ele geçirmeye
giden yollardan biridir ve iptal olmamıştır, geçmişte de sosyalizme yönelen
çeşitli süreçlerin zaferini sağlayarak geçerliliğini ve gücünü göstermiştir
ve bugün de Kolombiya’da, Nepal ve Filipinler’de, Meksika ve Peru’da önemli
düzeylerde ortaya çıkıyor.
Emperyalizm ve uşaklarını devirmek için hangi yolu seçmemiz
gerekirse gereksin, biz devrimciler görev ve sorumluluklarımız konusunda açık
olmalıyız: ekonomik, siyasi ve ideolojik karşı karşıya gelmenin ortasında
kitlelerin devrimci hareketini, halkın silahlı gücünü kurmamız ve cesur
bir de Marksist-Leninist parti kurmamız gerekiyor. Baskıcı güçleri sökme görevimizi
unutmamalıyız.
Analizimiz bu olağandışı olayları, işçilerin ve halkların sermaye
ve emperyalizme karşı mücadelesi onları devirmek ve yeni bir dünya, işçilerin
toplumu sosyalizmi kurmak için yayılırken, farklı biçim ve düzeyleri birleştirmeyi
vurguluyor. Bu yüzden bize göre, kapitalimi yıkmak ve yeniden sosyalizme yürümek
koşuluyla, BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN. Yeni dünya kendiliğinden yükselmeyecektir;
kimseden hediye olarak gelmeyecektir. Eyleme, işçiler ve halkların çalışmasına,
devrimcilerin örgütlenme ve mücadelelerine, proleter devrimci teori ve pratiğin
ifadesine dayalı olmalıdır. Bu bakış açısına göre teklifimiz bu görevi
bu büyük başarının öncülerini ve yerine getirme olasılığını varsayıyor:
EVET BU DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK MÜMKÜN!
İşçi
kitleleri oluşturan milyonlarca insan için alçaklık ve sefalet durumuna son
vermek gereklidir, sendikalistlerin gündeminde emek'in kazanımlarının
savunumu için savaşmak vardır, ulusal hareket için emperyalizmin küreselleşen
tehdidinden kendini korumak ve inisiyatif almak yaşamsal bir gerekliliktir, gençlik
için özgürlük ve toplumsal dönüşüm bayrağını yükseltmek şarttır, köylü
kitleler için talepleri için savaşmak acildir, kadınlar ve ekolojistler için
toplumsal ve ulusal kurtuluş savaşlarında yeni amaçlar sunulmuştur, sol ve
devrimcilerin siyasi oluşumları için, Marksist-Leninist parti için ise yeni
durum üstlenilecek zorlukları beraberinde getiriyor.
Ekvador, Ocak 2003
Pablo
Miranda