ŞİLİ


SINIF MÜCADELESİNİN BUGÜNKÜ ÇERÇEVESİ


“Birlik ve Mücadele”nin bu ilk sayısına, Edvardo Artes yoldaşın Ağustos ‘94’te Ekvador’da yapılan
Komünist Parti ve Örgütler Uluslararası Konferansı’na Şili Komünist Partisi (Proleter Eylem) adına sunduğu döküman ile katılıyoruz.

Kapitalizmin bugünkü krizini ve işçi hareketinin durumunu belirlemek için, dünyayı sarsan ve sınıf mücadelesinin bugünkü çerçevesini koşullandıran toplumsal olguları izlemek zorunludur.
Bizce SSCB’nin ve Arnavutluk da dahil olmak üzere diğer revizyonist ülkelerin çöküşü, kapita-lizmin krizinin derinliğinin somut bir ifadesidir. Burada iflas eden sosyalizm değil (bu açıktır), burjuva ve revizyonist basın tarafından çarpıtılarak sosyalizm diye sunulan, kapitalizmin özel bir biçimdir. Sahte bir tarzda kapitalizmin bir biçiminin iflasını, sosyalizmin ölümü gibi yansıtarak, kafa karışıklığı ve kitlelerin önemli bir kesiminde sosyalizmi red eğilimleri yaratmak istiyorlar.
Öte yandan, kapitalizmin yenilmez bir sistem, insanlığın varacağı son toplum olarak sunulması tesadüfi olmadığı gibi, sadece gericiliğin ve emperyalizmin ek bir sloganı olarak da görülemez. Aksine, işçi sınıfı ve halkı ideolojik olarak silahsızlandırmanın, gerçek komünist partinin etkinliğini yıkmanın ya da sınırlamanın, sistemin krizine karşı işçi ve halk mücadelesi, direnişi ve isyanının politik iktidar mücadelesine ve her ülkenin kendi özgül koşullarına uygun devrime dönüşmesinin önünü kesmeye yöneliktir.
Dünyanın değişik bölgelerinde “düşük yoğunluklu” olarak adlandırılan savaşların varlığı, sadece iç faktörlerin bir ifadesi değil, aynı zamanda emperyalistler arası çatışmada daha üstün bir konum elde etme isteğindeki şu veya bu emperyalistin çatışan tarafların ardında bulunduklarının göstergesidir. Sosyalist rejimlere sahip olmamakla birlikte emperyalist güçlerin çıkarlarıyla çatışan bazı ülkelere yönelik müdahale ve tehditler de aynı niteliklidir. Bunlar, kapitalizmin krizinin somut bir ifadesi, bütün barış yaygaralarına rağmen onun savaş kundakçısı karakterinin canlı bir göstergesidir.
Emperyalistlerin (özellikle ABD’nin) başını çektiği ve sadece tek tek ülkelere değil, bütün bir bölgeye, hatta kıtaya empoze ettiği ekonomik, politik, askeri ve başka nitelikli paktlar; emperyalistler arasında pazarların hakimiyeti, işçi ve halkların aşırı sömürüsü ve esas olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın zenginliklerinin yağmalanması doğrultusunda giderek keskinleşen çatışmada  mevzi tutmaya, var olanları tahkim etmeye yönelik adımlardır. ABD emperyalizminin, Şili burjuvazisi de dahil, bazı Latin Amerika burjuvazilerine önerdikleri Serbest Ticaret Anlaşması (ALENA), ülke ekonomisinin bağımlı karakterini derinleştirmenin ötesinde, Şili’yi, ABD’nin diğer emperyalistlerle rekabetinde kullandığı bir nüfuz alanına dönüştürecektir.
Bağımlı ve azgelişmiş ülkelerin IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla giderek daha da artan emperyalist kontrolü ve sömürüsü, emperyalistlerin kendi ekonomilerini, bağımlı devletlerin sırtından istikrara kavuşturma emellerinin bir parçasıdır.
Emperyalist güçler bu faaliyetlerini çok değişik biçim ve bayraklar altında yürütüyorlar. Ama bunlardan birine özel dikkat çekmekte fayda vardır. O da, zaten halkların gündeminde olan “insan hakları”, “halkların kendi kaderini tayini”, “ilerleme ve mo-dernlik” gibi kavramların demagojik tarzda kullanımıdır. Bundan doğru dersler çıkarmalıyız, kavramlar sınıf içeriği taşımalı ve ilericiliğin halk saflarına soktuğu bu kavramların onun tersinin temsilcisi olanların emellerine kamuflaj olmasını engellemeliyiz.
Mevcut durumun, bugünkü ve gelecekte daha keskinleşecek çatışmaların tahlili, bizi bir kez daha “savaş, politikanın şiddet yoluyla yürütülmesidir” tespitine götürüyor. Emperyalist saldırganlığın nedenlerini doğru tahlil etmek yetmez. Saldırganlığın asıl kurbanları olan işçi sınıfını ve halkları maddi ve ideolojik planda silahlandırmak, şu veya bu emperyalistin elinde koz olmaktan çıkartarak çatışmayı kendi lehlerine çözecekleri olanakları onlara vermek gerekir.
Bütün bunlar, kapitalizmin sonuncu ve en yüksek aşaması emperya-lizm ve proleter dev-rimleri çağında yaşa-dığımıza dair Leni-nist tezi doğrulamaktadır. Bir emper-yalist gücün diğerlerine oranla göreceli egemenliği, eskimiş revizyonist bir teori olan “üst emperyalizm” teorisine haklılık sağlamaz. Gerçekler, emperyalistler arası çatışmanın her zirve, anlaşma ve bloklaşmada giderek keskinleştiğini göstermektedir. Yapılan anlaşmalar, henüz mürekkebi bile kurumadan biri-since kadük duruma düşürülmektedir.
Emperyalist güçlerin rekabeti ve birliği hep, işçi sınıfı ve halklara düşmanlık temelinde gerçekleşmektedir. Öyleyse, halkları şu veya bu gücün şemsiyesi altına sokmayı hedefleyen revizyonist ve sosyal demokrat görüşler reddedilmelidir.
Kapitalizmin neoliberal aşamasındaki ekonomik gelişmeler, işçi sınıfı, diğer emekçiler ve halkların durumunda bir ilerlemeye yol açmadı. Aksine, ekonomik genişlemeye paralel olarak artan yoksulluk, örneğin Şili’de 13 milyonluk nüfusun 5 milyonunu etkilemektedir.
Üretim merkezlerinin, hizmetlerin ve hatta sosyal sigorta, eğitim, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, toplumsal uçurumu görülmemiş düzeyde derinleştirirken, Şili burjuvazisine ve uluslararası sermayeye büyük kârlar sağlıyor. Zenginliklerin birkaç elde birikmesi, öncekinden çok daha hızlı gerçekleşiyor.
Bu durumu genelleştirecek olursak, (çünkü neoliberal politikalar artık dünya çapında bir uygulamaya dönüştü) sınıf farklılıklarının azalmak bir yana, hızlanarak arttığını tespit edebiliriz. Ve bunun içindir ki, proletaryanın zenginleşmekte olduğunu, sınıf mücadeleleri devrinin kapandığını vaaz eden revizyonist, sosyal demokrat tez bütünüyle ikiyüzlüdür. Her gün daha fazla sayıda emekçi, proletarya saflarına itilmektedir.
Emperyalist sermayenin istekleri ve çıkarları doğrultusunda gerçekleşen ekonomik dönüşümler, emekçilerin ve hatta bazen bütün bir kentin, bölgenin yıkımı anlamına geliyor. İşçi sınıfı ve halkların mevcut durumu şimdi belki de her zamankinden daha fazla, kapitalizmin krizini ve onun sonuçlarını (etkilerini) aşmayı zorunlu kılıyor. Dünyanın değişik bölgelerinde son zamanlarda yaşanan birçok olayı, Avrupa’da işçi ve emekçilerin grev ve eylemleri, Meksika-Chiapas’ta silahlı halk isyanı, eski revizyonist ülkelerde kapitalizmin getirdiklerinin reddedildiğini gösteren seçim sonuçları (açıkça neoliberalizm yanlısı revizyonist ve sosyal demokrat akımların sahte bayrakları altında toplansalar bile), hesaba katılmalıdır. Çünkü kitlelerdeki belli bir eğilimi ifade etmekteler. Bütün bunlar, sadece teorik bakış açısıyla değil, somut gerçeklik olarak da emekçiler ve halklar arasında toplumsal değişim istemini kanıtlamakta, ebedi olarak kapitalizm koşullarına mahkum olmayı be-nimsemediklerini göstermektedir.
Gerçek şudur ki, gelişmeleri öngörme yeteneğine sahip M-L bilim, bütün bu sorunlara teorik ve pratik yanıtlar taşıyabilir ve taşımalıdır. Kitleler bu süreç içerisinde toplumda devrimci değişiklik ihtiyacını doğal olarak kabullenecek, burjuvazi ve onun ürünü revizyonizm tarafından saçılan antikomünizmden sıyrılacaklardır.
Tersini iddia etmekle birlikte kapitalizm ve gericilik, kendi sömürü ve yağmalarına karşı işçi sınıfı ve halkların direnişi ve mücadelesini durduramadığını ve durduramayacağını pekala biliyor. Ve bundan dolayı da gerçek işçi sınıfı partilerinin, otantik komünistlerin sömürülen kitleler içerisinde kök salmasına, ekonomik ve esas olarak da politik mücadelelerine rehberlik, öncülük etmesini engellemek için, geleneksel revizyonizm, reformizm ve sosyal demokrasiyle birlikte anti-komünist, küçük burjuva teori ve akımlara belirli bir tolerans tanıyor.
Geleneksel revizyonizm, devrim için hâlâ gerçek bir tehlike olmakla birlikte, tezlerinin ve oportünist pratiğinin iflası nedeniyle kitleler içerisinde büyük ölçüde itibar yitirmiştir. Revizyonizmin devrimci mücadelede oynadığı itfaiyeci rolünü küçümsemeden, bazıları teorik olarak  ya da hayat tarafından, işçi ve halk mücadelesi içerisinde önceden mahkum edilmiş, değişik küçük burjuva akımların yeniden türemesine karşı katı bir mücadele yürütmek zorundayız. Burada anarşist, çevreci, yeşilci, hümanist, ekonomik alternatifçi vb. küçük burjuva akımları kastediyoruz. İnsanın insan tarafından sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemin sorumluluğunu gizlemek, dikkatleri sorunun özünden kaçırmak bunların başlıca uğraşıdır. Onlara göre, toplumsal çelişki ve sorunların yanıtı toplumsal düzeyde değil, kişisel (bireysel) düzeyde aranmalıdır.
Marksist-Leninist tahliller karşısında tutunma kapasitesine sahip olmayan bu görüşler, geleneksel olarak ilerici ve devrimci görüşlerin etkisindeki aydın ve gençlik kesimlerinde şimdi yaygın yer buluyorlar. Ve bunlar da, kendilerine has özellikler dolayısıyla karşıdevrimci zehirlerini, antiparti bireyciliklerini, kapitalizmi insanileştirme hayallerini, emekçiler de dahil bütün topluma yayıyorlar. Komünistlerin, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin saflarındaki bu burjuva sızmalarına gereken yanıtı vermeleri zorunludur.
Emekçilerin komünist ideoloji ile donanmalarına özel bir önem vermek gerekiyor. Biz kendi pratiğimizden bunun ancak, ekonomik istemlerle mücadelenin  ve bizzat direkt ve somut sınıf mücadelenin ateşi içerisinde mümkün olduğunu gördük. Hareket halindeki sınıf ve kitlelerin kavrayış derecesi de o nispette genişlemektedir. Zaten biz, görüşlerimizin somut pratik hayat ve mücadelesinin dışında destekleneceği ya da gelişebileceği hayalini taşımıyoruz. Teorik gelişme, ilerleme, somut sınıf mücadelesinin güç verdiği devrimci pratik dışında sağlanamaz.
Sonuç olarak, kapitalizmin bugünkü krizini ve işçi hareketinin durumunu bütün detayları ile tanımak zorundayız. Sömürenlerle sömürülenler, sermaye ile emek, halklarla-emperyalizm arasındaki çelişki, ancak işçi sınıfı ve onun komünist partisi tarafından yönetilen bir sosyal devrimle çözülebilir. Tahlillerimizden hareketle somut görevler belirlemeli ve günümüzde sınıf mücadelesinin bizden talep ettiği seviyeye yükselmeliyiz.

REVİZYONİZME KARŞI MÜCADELE VE
SOSYALİZMİN İNŞASI DENEYLERİ ÜZERİNE
Sosyalizmin inşası deneylerini birleştirmek kuşkusuz gereklidir. Kapitalizmi devirme kavgasında nitel bir sıçrama yapmak, esas hedef olan komünist topluma varmada ve ona yaklaşmada bir geçiş biçimi olan sosyalizmi inşada adım atmak istiyorsak, bu, savuşturulması ya da reddedilmesi mümkün olmayan büyük bir görevdir. Bu konfe-ransta, sorunun ele alınış biçimi ve izlenecek süreç çok iyi bir şekilde, doğru olarak ortaya konulmalıdır. Uluslararası Komünist Hareket’in bir bütün olarak katılabileceği, katkıda bulunabileceği bir süreç olarak ele alınmalıdır. Doğru bile olsa, birilerinin önceden yaptığı değerlendirmelere tabi olmak, ya da daha büyük bir dağınıklığa yol açacak bir yöntem izlemek hem hatalı  olacaktır, hem de gelişimi engelleyecektir. Ama bu, şimdiden temel bazı konularda değinmeler yapmak önünde engel teşkil etmez.
Yoldaşlar,
Hareketimize temel darbenin SBKP 20. Kongresi’nde vurulduğunu gözden kaçırmamalıyız. SSCB’de ve dünyada sosyalist devrimin yolunu terk eden Sovyet partisinin revizyonist yönetimi, proletarya diktatörlüğünün Sovyetler Birliği’ni, revizyonist ve bürokratik devlet kapitalizminin Sovyetler Birliği’ne dönüştürerek SBKP’ye ve bütün UKH’e politik ve ideolojik bir yıkıntı bıraktı. Uluslararası Komünist Hareketi işçi sınıfı ve halkların devrim kavgasının yöneticisi, itici gücü, örgütleyicisi ve rehberi bir oluşumdan, sınıf mücadelesini frenleyen, eski SSCB’de iktidarı gasp etmiş burjuvazinin çıkarlarının savunucusu basit bir ajana ve başta Yankee emperyalizmi olmak üzere, diğer emperyalistlerle dalaşmada bir pazarlık ve baskı unsuruna dönüştürdüler. Bu değişiklik baskıyla empoze edildi ve çoğu tarafından da tatlı tatlı kabul edildi. Bu tarihten itibaren UKH, yani reviz-yonizme tavır alan ve bağları koparan en sağlıklı kesim, yeni bir tarihsel döneme girdi. Ancak, revizyonizme karşı yürütülen ideolojik, politik, örgütsel mücadele, revizyonist ülkelerde yeniden sosyalist devrim ve kapitalist ülkelerde devrim yo-lunda ilerlemek için yürütülen çabalar sınırlı kaldı, dağınıklıktan kurtulunamadı ve sınıflar mücadelesine yeterli müdahale gerçekleştirilemedi. Peki niçin ilerleme sağlayamadık? Bu bir metod sorunu mudur, yoksa öze ilişkin midir? Yoksa ikisi bir arada mı? Revizyonizmle gerçekten kopuştuk mu?
Bu sorulara yanıt, o dönemde uluslararası duruma ya da revizyonizmin niteliğine ilişkin yaptığımız tahlillerden ve pratikte nasıl hareket ettiğimizden ayrı düşünülemez. Tartışmayı “silahlı yola” karşı barışçı yol üzerinde ya da kapitalizmle bir arada barış içinde yaşama tezi üzerinde yoğunlaştırmak yeterli miydi? Zaman içinde görüldü ki, revizyonistler çıkarları gerektirdiğinde silahlara başvurmaktan kaçınmamaktadırlar. Örnekleri çoktur: Askeri darbeler, küçük-burjuva silahlı gruplara destek ve yardım, daha sonra niteliğini bozmak ve çökertmek üzere ulusal kurtuluş mücadelelerine destek vb... Öte yandan, iktidar gücü olarak belirli bir istikrara kavuştuktan sonra revizyonizmin, başta ABD olmak üzere diğer emperyalistlere çelme attığı ve diş gösterdiği çokça örnek vardır.
Kitleler yanıltıldı ve bizim, onların uzlaşmacı ve pasifist olduklarına dair iddialarımız, gerçekler karşısında silinip gitti. Onlar da diğer emperya-listlerle rekabet çerçevesinde ve yeni kapitalist sömürü ve egemenlik alanları mücadelesinde silaha sarılmaktaydılar. Revizyonistlerin, kitlelerin Lenin, Stalin dönemi sosyalizmine, Nazi faşizmini ezerek insanlığı kara vebadan kurtaran komünist partiye duydukları saygıyı kullanmak üzere, kendilerini “sosyalist”, “Marksist-Leninist”, “enternasyonalist” ilan etmeleri, Marksist-Leninistlerin işini zorlaştıran bir işlev görmekteydi. Bizce revizyonizmin her türü ile aramıza kalın çizgiler çekme hususunda zayıflıklar yaşandı (özellikle kendi içimizde bizi yıkmak üzere kemiren revizyonizme karşı). Yoksa AEP’in hızlı çöküşü ve kendine Marksist-Leninist diyen bazı partilerin hızla değişmeleri, hatta anti-komünizme savrulmalarını nasıl açıklayabiliriz?
Marksizm-Leninizmin savunusu doğrultusunda azımsanmayacak çaba sarf edildi, yazı yazıldı. Bu bir kazanım ve hareketimizin bugün varlığını devam ettiriyor olmasında önemli bir faktördür. Fakat bunun, sermayeye karşı kitle hareketinin başına geçmemize yetmediğini belirtmek gerekir. Bundan Marksizm-Leninizmin kitleler tarafından benimsenmediği sonucunu çıkarmak yanlıştır. Kitleler ve özellikle de proleter kitleler ilericidir ve insanlığın ortaya çıkardığı en gelişmiş ideolojiye karşı olamazlar. Bizce sorun, mücadeleyi yürütüş tarzımızda yatmaktadır. İlkeleri, ilke adına dogmatizmle karıştırmadık mı? Niçin kitlelerin devrimci coşkusu ve ruhu sosyalizm şartlarında ayakta tutulamadı ve hatta geliştirilemedi? Gerçek bir kitle çizgisi var oldu mu? Kapitalist ülkelerde parti-kitle bağlarının güçlenmesini engelleyen neydi? AEP’i kitlelerle bağlarının kopuşuna, yenilgiye ve sosya-lizmin çöküşüne götüren nedenler nelerdir?
Kafamızda çokça soru dolaşıyor ve böyle olması, yanıtlar bulabilmek için gereklidir de. Ama bu görev, tek tek her partinin olduğu gibi, hareketin kolektif olarak omuzlarındadır. Bu sadece teorik araştırma meselesi değil, devrimci pratiğin içerisinde ve onun ortaya çıkardığı sorunları aşarak gerçekleştirilecektir. Revizyonizmin, çöken eski SSCB şahsında temel ideolojik ve ekonomik desteğini yitirdiği doğrudur. Ama onun, işçi sınıfı halkların devrimci savaşımının gelişmesi önünde güncel ve somut bir tehlike olmaktan çıktığını sanmak büyük bir yanılgı olduğu gibi, kolaycı ve anti-bilimsel bir tutumdur da. Revizyonizm sadece bi-limsel planda değil, sembolleri terk ettiği, devrimden bahsetmediği için değil, her alanda ve cephede sürdürülen bir mücadeleyle ezilmelidir. Düşünceyi ve devrimci pratiği geliştirmek için bu zorunludur.
Revizyonizme ve diğer küçük burjuva ideolojik akımlara karşı mücadele, her ülkenin somut koşullarında somut görevler etrafında başka ilerici ve sol güçlerle eylem birliği yapılmasını engellememeli, aksine, kolaylaştırmalıdır. Ve bu, partinin Marksist-Leninist niteliği ve özü gizlenmeksizin yapılacaktır.

Yoldaşlar,
Teorik argümantasyonla ve esas olarak da gerçeğin denek taşı pratikle, bilimimizde doğan boşlukları doldurabilir ve Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in ölümsüz devrim ve komünizm fikirlerini yeniden ve daha güçlü bir şekilde ışıldatabiliriz.

ŞİLİ KOMÜNİST PARTİSİ (PROLETER EYLEM)