KOLOMBIYA


MARKSİZMİN KRİZİ ÜZERİNE TARTIŞMALARIN YENİ ALANLARI


Bugünün ekonomik ve toplumsal gerçekliği, Marksizmin krizi hakkındaki tartışmayı yeni zeminler üzerine yerleştirdi. Olağanüstü zengin olan yaşam, teoriden daha önde giderek onu çürütüyor ya da doğruluyor. Hayat, dünyayı değiştirme ve ütopyaya ulaşma yolunu aydınlatma yeteneğine sahip ideolojik ve politik bir aygıtın gerekliliğini kanıtlamaya devam ediyor.

Gerçek olayların ve düşüncelerin diyalektiğinde öyle olgular vardır ki bu söylenenlere bağımlı değildir ve hem yeninin oluşumunu hazırlar, hem de onun gelişimini izler.

Neoliberalizm, halkların sömürülmesini ve yoksulluğunu katmerleştirirken, kapitalizmi de krizlerinden kurtaramamıştır. Burjuva demokrasisi, kendi sınıfsal sınırlarını göstermiştir. Bu tür tanımlamalar dünyanın değişik yerlerinde duyulmaktadır. Burjuvaziye destek sunan post-modernist, sağcı teori ve düşünceler eski çekiciliğini yitirmiştir. Gözler, giderek sol diye nitelediğimiz düşüncelere yönelmektedir. Marksist-Leninistlerin bugün karşı karşıya olduğu büyük görev, hâlâ belirsiz olan bu arayışı yönlendirmede teorik ve pratik yeteneği göstermektir.

“YENİ” SAĞIN SINIRLARI VE PARADOKSLARI
Söze başlarken, yeni hiçbir şey getirmeyen neoliberalizmin önceki dönemlerde başarısızlığa uğradığını vurgulamak gerekir. Tarihsel yansımaların diğer yönlerini bir yana bırakıp önce şunu anımsayalım: Yeni sağın teorisyenleri, bütün dünyada “serbest pazar”ın zaferini ilan etmekle kalmadı, onu ekonomik düşüncelerin en son evresi olarak tanımladılar. Serbest pazar ve onun demokrasisi ile ilgili düşünceleri ile insanlığın gelişiminin doruğuna vardığını ilan ettiler (hatta bazıları, tarihin sonuna geldiğimizi bile öne sürüyor). Bu düşünceye göre, bundan sonra büyük olasılıkla gerçekleşebilecek tek şey, kapitalizm ve onun burjuva devletinin geliştirilmesi ve rötuşlanmasıdır.

Burjuvazinin, iflastan kurtulmak için farklı kaynakları harekete geçirebilme yeteneğini göstermesi ve kriz-lerle baş edebilme kapasitesini koruması gerçeği göz-ardı edilemez. Bur-juvazi, ideolojik ve politik alanda da kullanma ve et-kileme gücünü ar-tırdı. 1970’li yılların başından bu yana birikmekte olan kriz öğelerinden kurtulmak için neoliberal tedbirler piyasaya sürüldü.

Bununla birlikte neoliberalizm, emperyalist çevrelerin ciddi bir şekilde kafa yormasına neden olan krizin yeni unsurlarını biriktiriyor. Bunun nedeni esas olarak, spekülatif mali sermayedeki büyüme ve mali baloncuğun patlaması olasılığının artmasıdır.
Spekülatif sermayenin gelişmesi, üretim sektöründe de ciddi sorunları beraberinde getirdi. Bağımlı ülkelerde bu sektör, sanayileşme özelliklerini üstlenme noktasına vardı. Bu durum, dünyada işsizliği yükseltip ücretleri ve ailelerin satın alma gücünü düşürürken, sosyal güvenlik kesintileri ve özelleştirmeler işçi haklarının inkârına dönüştü ve büyük kitle hareketlerine neden oldu.
Büyük güçlerin dünya egemenliklerin pekişirken, çalışanların yaşam standartları 1970’ten bu yana düşmektedir. ABD’de çok daha belirgin olan bu düşüş, ayrıca Almanya ve Japonya’da da görülebilir. Bu olgunun ekonomik ve politik yansımalarına bakmak gerekir. Çünkü işçi aristokrasisi tabakasını beslemek için burjuvazinin kullandığı rüşvetlerin denizaşırı sömürüyle doğrudan bir iliş-kisi artık bulunmamaktadır. Bu da, işçi kesiminde emperyalizm yanlısı ve milliyetçi tutumların desteklenmesi temellerini zayıflatır. Aynı zamanda, gelişmiş ülkelerin çalışanları ile bağımlı ülke halkları arasında daha gelişmiş bir dayanışma ve ortak çalışma için iyi bir zemin yaratabilir.
Bugün, zengin ve yoksul ülkeler arasında daha büyük bir uçurum var. Uluslararası mali sermaye yardımı karşılığında kapılarını dünya pazarına açmaları için bağımlı ülkelere empoze edilen tedbirler, bu ülkelerin gelişim olanaklarını azalttı. Bu tedbirler  ayrıca, karaborsa ekonomisini, tekel-leşmeyi ve yoksulluk göstergelerini de artırdı. Serbest ticaret düşünceleri yayılırken, büyük güçlerin korumacılığının artması ve bağımlı ülkelerin dünya ticaretindeki reel paylarının azalması bir paradoks olarak kalmaya devam ediyor.
Bilimsel-teknik devrimin bugünkü karakteristikleri ile birlikte, emperyalist çıkarlar doğrultusunda çevre ülkelerin yeni bir konumlanışından söz edilmeye başlandı. Hammaddelerin önemi, teknolojik gelişmeler, sentetik üretim ve bio-teknik gelişmelerin karşısında göreceli hale geldi. Ucuz emek gücünün sağladığı göreceli avantajlar ekonomide, robot teknolojisinin gelişmesi, verimli üretim sürecinin dağılması, evde çalışma vb. ile aynı ağırlığa sahip değil. Hatta bazıları, bu ülkelerin, ekonomik anlamda aksesuar görevi görmesi gerektiğini bile söyleme cesaretini gösteriyor. Fakat bunlar, bu ülkelerin hizmetler sektörü, mali spekülasyon, emperyalist jeopolitik, doğal kaynaklar, askeri konumlanış ve hegemonya tartışması açısından neyi temsil ettiklerini unutamazlar.
Kalkınma, kendisini yaşam standartlarında yükselme olarak yansıtmak yerine, ekonomik ve sosyal farklılıkların artmasında ve sınıflar arası çelişkilerde daha büyük kutuplaşmalarda göstermektedir. Bu gerçekler, neoliberal politikalar uygulandığında daha iyi çalışma ve yaşama koşullarına ulaşılabileceği yönündeki yanılsamanın zayıflamasına neden oluyor.
Eski SSCB’de ve Doğu Avrupa ülkelerinde, pazar ekonomisinin tipik reform tedbirlerini yerleştirmesinin ömrü, umulduğundan daha kısa oldu. Bu ülkelerde ortaya çıkan hoşnutsuzluk, derinleşen kriz ve çatışmaların ve farklı boyutlardaki savaşların patlak vermesi, “serbest” pazar sloganları altında daha mutlu bir yaşam vaat eden görüşlerin yanlışlığını da açığa çıkardı.
Göreceli olarak çok daha kısa bir zamanda neoliberalizmin sınırlılıkları ve çelişkileri apaçık ortaya çıktı. Bu da “yeni” sağ düşüncelerin itibarını sarstı. Burjuva ekonomi politikaları bugün, işçi sınıfı ve halk mücadelesinde yeni bir kabarışın zeminini yaratıyor.

KIRILGAN BİR DEMOKRASİ
Neoliberal politikalar, daha önce var olandan daha geri bir ekonomik yeniden dağılım anlamına geliyorsa, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki fark giderek daha büyüyorsa, işçiler kendi durumlarının kötüleştiğini fark edip protestolara yöneliyorsa, neoliberalizme dayandırılan demokrasi söylemlerinin temelinin oldukça çürük olduğu apaçık ortaya çıkar.
Bu dönemde uygulamaya sokulan neoliberal ekonomik tedbirler ve buna bağlı politik reformlar ABD’deki değişikliklerden türetildi. Bu bağlamda bağımlı ülkeler açısından açık olan şey, emperyalist müdahaleleri haklı çıkarmak için ulusal egemenliğin inkâr edilmesi ve bu amaçlı argümanların gelişti-rilmesidir. Bunu söylerken niyetlerden değil, olgulardan söz ediyoruz. Panama, Grenada ve Haiti örneklerden sadece birkaçı. Bu uluslararası jandarma rolü ve açık saldırganlıklar, esas olarak da ABD’nin saldırganlıkları, antiemperyalist mücadelelerin ve ulusal kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak ulusal egemenliğin savunulması ve kendi kaderini tayin hakkının dayanaklarını genişletti.
Latin Amerika’da krizin derinleşmesi, emperyalist egemenlik ve yoksulluk ile birlikte, demokrasi aldatıcı olacak ya da geliştirilemeyecektir. Bu gerçek, bazı olgular aracılığıyla görülebilir:

-Özellikle Güney yarıkürede, askeri diktatörlüklere karşı verilen mücadeleden sonra, aynı egemen sınıflar iktidara geldiler. Bağışlanmayı ve unutulmayı uman katil generallerin yardımıyla neolibera-lizmi empoze eden iktidardakiler aklandı. Değişim ve demokrasi adına konuştular, kendilerini korumak için geniş halk kesimlerini kullandılar. Fakat bunlar geçmişte kaldı. Kargaşa geri döndü. Sürecin ortaya koyduğu sınırlılıklar, bugünkü durumla baş edibilmek için yeni formülasyonları gerekli kılıyor.

-Kıtanın birçok ülkesinde anayasa reformları yapılırken, diğerlerinde de bunun hazırlığı yapılıyor. Devletin modernize edilmesinde Washington’un direktiflerine boyun eğiliyor. Latin Amerika halklarının büyük çoğunluğunun yaşamını yöneten anayasalarının değişmesi gerektiği doğru. Bu, komünistlerin ve devrimcilerin taleplerinden biri olmuştur. Fakat demokrasi etiketi altında yapılan reformlar yeni bir hayal kırıklığı yarattı.

Kolombiya örneği en bilinen örneklerden biri. 1991’de yeni bir anayasa kabul edildi. Dönemin Devlet Başkanı Gaviria’ya göre, bu anayasa ülkenin beklediği bir barış anlaşması olacaktı. Fakat gerçek, tamamen farklı oldu.
Yeni anayasa, Kolombiya devletine ulusal güvenlik doktrini izlemesi anlamında karşıdevrimci bir nitelik veriyor. Yurttaşları, burjuva devletin korunması ve savunulmasının gereklerine tabi kılı-yor. 1991 anlaşması, Kuzey Amerika emperya-lizminin egemenliğine dokunmadığı gibi, silahlı kuvvetlerin ayrıcalıklarına da dokunmuyor. Devletin ekonomik doktrininin bir kategorisi olarak neoliberalizmi yüceltiyor. Sivil diktatörlüğün bir biçimi olarak da başkanlık sistemini devam ettiri-yor.
Bu önemli faktörler, politik ve popüler liderlerin öldürülmesinin, gözaltında kaybetmelerin, Kolombiya’daki 2.500’ün üzerindeki politik tutsağın varlığının da gösterdiği gibi, devletin güvenlik organları ve para-militer güçler tarafından ihlal edilen medeni haklar alanında elde edilen bu demokratik gelişmeleri hükümsüz kılıyor.

-Daha demokratik rejimler, yönetebilmek için daima yürütme kararnamelerine başvuruyor. Onların gerçek karar alma kapasiteleri ekonomik, kültürel ve politik faktörler tarafından engellendiğinden, bugün daha sık seçim çağrılarına karşılık halk kesimlerinin gerçek politik katılımı daha düşük oranda gerçekleşiyor.

-Büyük bir hızla artan yolsuzluklar, Collor de Mello, Carlos Andres Perez ya da Serrano Elias olaylarında olduğu gibi, bazı hükümetleri sarsarken, bazılarının da düşmesine neden oluyor. Tüm bunlar burjuva kurumlarının prestijinin azalmasına yol açıyor.

Ekonomik alanda neoliberalizmin sonuçları, ve burjuva devletinin sertleşmesi, baskının artması, emeğin ve sendikal hakların inkârı, faşizmin, yabancı düşmanlığının ve savaşların desteklenmesi biçiminde kendini gösteriyor. Buna, geçmişte aşılmış olan veba gibi hastalıkların yeniden ortaya çıkışı, Ortaçağ karanlığı, geleneklerde sahte ahlakçılık, aydınların sağa kayışı, egemen sınıfların çürümüş düşüncelerinin yayılması da eklenebilir. Bu yol, başlangıçta eşitlik, ilerleme ve aklın savunusu ile ortaya çıkmış bir sistemin açık barbar biçimine götürür.
Fakat egemen sınıflar henüz tüm çıkış yollarını kapatmış değiller. Aslında birçok ülkede şimdiden egemenliklerini tehdit eden kargaşa ve protestoların çoğunluğun üzerinde yaratabileceği etkiden kaçınmak için neoliberal politikalarında bazı değişiklikleri gündeme getiriyorlar. Bu değişiklikler, devam eden veya birikme aşamasındaki devrimci sürecin gelişiminin önünü kesmek ve hükümetlerin hegemonyasını yeniden kurabilmek için reformist ve demagojik hareketlerin de eşlik ettiği, sosyal demokrat politikaları içeriyor. Kuşkusuz egemen sınıfların manevra alanı giderek daraldığı için bu kolay olmuyor. Ancak komünistler açısından da, bu hoşnutsuzlukların ve arayışların devrimci eylemin lehine kullanılması da kolay değil. Çünkü daha çok insanın sola yönelmesi olgusu, Marksist-Leninist ideoloji ile otomatik bir birleşme anlamına gelmez. Sosyal demokrat akımlar, şimdiden bu ilgiyi kazanmaya ve kendilerini solun sözcüsü ve çağın seçeneği olarak göstermeye çalışıyorlar. Fakat bütün bunların dışında kriz sırasında artan sorumluluklarından ve burjuvaziyle yaptıkları uzlaşmaların yarattığı yıpranmadan söz edilebilir.

İDEOLOJİ VE EYLEM ALANINDAKİ ARAŞTIRMALAR
Marksizm-Leninizmin inkârının dorukta olduğu ve bu inkârın halklara bir seçenek olarak sunulduğu bu dönem, revizyonist ülkelerin akıbeti ve neoliberalizm ve onun demokrasisi hakkındaki zafer naraları ile aynı döneme denk düştü.
Marksizmin krizinden söz etmek gerekli bir konuydu. Ve bu krizle ilgili olarak sözde soldan farklı versiyonlar türedi.
Bazıları için SSCB’nin iflası, sosyalizmin inkârı için temel oluşturdu. Çünkü bunlar bu ülkelerin uzun süre boyunca geçirmiş oldukları yozlaşma sürecini görmediler. Bu olgunun nedenleri hakkında elde, ikna edici bir açıklama da yoktu. Bu akım, işçi sınıfı hareketininin sorun yaşamasını, ve geriye dönüşleri burjuvazinin büyük bir zaferiymiş gibi gördü. Marksizmin bütün mirasını ve metodolojik yapısını sorgulayarak ilkelerin geçerliliğine meydan okudu. Bütün tarihsel tahlillerin göreceli olduğunu iddia etti.
Böylece bazıları af dileyerek 'yeni” sağın saflarına geçtiler. Diğerleri de Marksizmi “dogmatik” yönlerinden arındırmak, başka bir deyişle onu sınıf mücadelesi için pratikte yararsız hale getirmek ve aslında safları, pişmanlık duyanlarla dolan sosyal demokrasiye katılmak için epistemolojik bir yeniden ifade etme çağrısında bulunarak, onu soru işaretleri arasında tuzağa düşürmeye karar verdi-ler. Bu yol onları, Kolombiya’da kendilerini tasfiye eden, silahlarını bırakan gelillalar örneğinde açıkça görebileceğimiz gibi, burjuva hükümetler içinde içselleşmeye ve sınıf işbirliğine götürdü. Büyük bir çoğunluğu da, yalnızca duygusal ve anlık olgularla değerlendirme yaparak, günlük yaşayarak, “ışığa” ve cinsel kültürün barınaklarına çekilerek, bireyselliğe ve cinsiyete dayanan nedenlere sığındılar ve şüpheciliğe düştüler.
Geniş versiyonları olan, ama tarihsel ve politik görüşlerinde miyop olan bu eğilimlerin post-mo-dernist denen felsefeye denk düştüğü söylenebilir.
Tüm bu tutumlarda, yazarlarının niyetlerinin dışında, tutucu ve geri ideolojinin yolunu açan ortak unsurlar vardır. Bunlar, sözgelimi, bir bütün olarak tarihi inceleme gereğini inkâr ederek tarihi ve onun yasalarını belirleyen gerçekleri bulma olanağını, ekonomik temelin önemini ve onun toplumu oluşturan diğer faktörlerle ilişki biçimini görmezden gelirler. Daha da önemlisi, tarihin akışını değiştirmek için bilinçli olarak hareket etme imkansızlığını paylaşırlar. Bu nedenle, ideoloji ve kozmo-görüşleri birleştirerek “meta ilişkileri”ne karşı her türden hicivleri sıkça duyulur.
Daha da somut biçimiyle, bu akımlar diyalektik materyalizmi kabul etmezler. Modaya uyup Kant’a bir dönüş yapmaktan işe başlarlar, sonra Hegel’e geçerler. Fakat Marx’ın kurduğu materyalist bütünlüğe hiç yanaşmazlar.
Bu felsefi akımların vahşi saldırılarının nedenlerini oluşturan diğer yönler; sınıf mücadelesinin yeri ve önemini, proletaryanın özelliklerini ve onun tarihsel rolünü, halk ve işçi sınıfının örgütünü ifade eder ki bunların yerine, bireycilik ve yaşamın tüm unsurlarının parçalanışı geçirilmiş gibidir. Tüm bu noktaları, işçilerin sermayeye karşı koyabilmesi için gerekli sınıf savaşımı silahlarını kendi ellerine almalarını engellemenin bir ifadesi olarak değerlendirmek gerekir.
Marksizm-Leninizmin krize girdiğini ileri sürenler, devrim alanındaki sorunları abartırken, gelişmelerin diyalektik tahlilini unutarak burjuva “zaferlerini” idealize ederek devrimci perspektifi terk ettiler. Bu teorilerin yanlışlığı bizzat gerçeklik tarafından kanıtlanmaktadır. Dönemsel kriz şimdi bu sisteme övgüler dizmeye devam etmekte zorlanıyor olmalı.
Marksist-Leninist bir bakış açısıyla bazı partiler, hangi anlamda bir Marksizm-Leninizmin krizinden söz edilebileceğini belirledi. Olayların hızına yetişmede, teoriyi geliştirmede, açıklamalar yapmada, geniş kesimlere ulaşmada gerekli yeteneği gösteremeyerek teorinin geliştirilemediğini görü-yoruz. Biz Marksizm-Leninizmin, onun ilkelerinin ve yönteminin geçerliliğini kabul ederek işe başlı-yoruz. Gerçeği incelemek ve onu dönüştürmek için Marksizm-Leninizmin bilimsel temel olmaya devam ettiği gerçeğini kabul ediyoruz. Ancak bu, şimdiden tüm olguları açıkladığımız ve bütün pratik sorunları çözdüğümüz anlamına gelmez. Tersine bu, pratikten yola çıkarak yeni gelişmeleri ifade etmenin, bilimdeki yeni ilerlemeleri anlamanın, önemli politik olguları takip etmenin, ve bugünkü dünyanın ihtiyaç-larına cevap verebilmenin zorunlu olduğunu gösterir. Tüm bunlar iktidarı alma yönünde dev-rimci süreci olgunlaştırmak için ge-reklidir.
Marksizm-Leninizm sürekli gelişmeye açık bir teoridir. Bu açıdan, sürekli ilerlemeyle, üstesinden geli-nebilecek krizlerle daima karşılaşacağını söyleyebiliriz. Bu olumlu bir şeydir; bilgi bir kez elde edilen ve sonsuza kadar değişmeyen bir şey değildir.
Post-modernist akımların himayesinin ve Marksizm-Leninizmin inkârının maddi temelini oluşturan neoliberal dünya ve ona özgü demokrasi versiyonu bugün bir kriz içinde. Halklar protestolarla sokakları yeniden işgal ediyor ve çökmüş olan bu teorilerin büyüsünden kurtulmaya başlıyor. En azından, durumun nedenlerini açıklama arayışı ve yeni önerileri dinleme eğilimine işaret eden deliller var.
Bunların karşısında, biz Marksist-Leninistler onunla açıkça yüzyüze gelmek zorundayız. Dönemsel krizi savunanların söyleyecek bir şeyi yok. Sorunlara ve zaaflara karşı olanlar, Marksizm-Leninizmin geçerliliğini ve onun teorik ve pratik alanda uygulanmasını savunanlar sahneye çıkmalı. Bütün bunlara baktığımızda çok büyük zorluklarla karşılaştığımız söylenebilir.
Bu noktada komünistlerin rolü çok daha büyük. En azından yeniden, birçok genç, Marksizmin ne söylediğini kendilerine her geçen gün soruyorlar. İşçiler, “sağdan sadece sefalet ve gerçek demokrasinin inkârı geliyorsa, neden solu denemeyelim” demeye başlıyor. Bu durum, kendisini devrimci dönüşümlerde yansıması gereken düşünme biçimindeki değişikliği başlatıyor. Daha  da önemlisi sola yönelik büyük şüpheciliğin varlığının devam ettiği, hâlâ güvensizlik ve eski sosya-list ülkelerin geçirmiş olduğu dejenerasyon süreçlerinin sonucu olan karmaşa ile karşı kar-şıya bulunduğumuz ve Marksist-Leninist güçlerin hâlâ zayıf olduğu bu dönemde, bu alan, tartışma konusu oluşturmaktadır.
Eğer bu tehdit ve meydan okumayı, sü-rekli tekrarlanan eski formüller ve bilinen söylemle yanıtlamaya kalkışırsak çağın ger-çeklerine denk düş-meyen, yalnızca kendi hatalarımızdan sakınma uğruna yaşanan dalgalanmaları gerçek anlamda tahlil edemeyiz ve hataya düşeriz. İşte tam bu sırada Marksist-Leninist ilkelere güvenle tarihsel dönemin derin yorumlanması ve aynı zamanda doğru ve ilgi çekici eylem önerilerinin hazırlanması gerekiyor. Gerekli teori ve pratiğin inşası sorunu, her parti için eşzamanlı bir sorundur. Komünistler, kitlelerle ve onların mücadelesiyle bağlarını geliştirme gibi bir göreve sahiptir. Gerçeğin, partinin mirası olduğu anlayışından, bu mirası bir dogma olarak “aşağıdakilere” taşıma anlayışından kaçınmak için bu gereklidir.
Zorlukların üstesinden gelebilmek için bir çekim merkezi haline gelmeliyiz. Doğru teorik yanıtlar sunabilmeli, bu yanıtlarla aynı zamanda kısmi ve kesin zaferleri somutlaştırmak için kitlelerin kendi güçlerine, kendi yaratıcılıklarına ve kendi yeteneklerine güvenini sağlamlaştıran değişik biçimlerdeki mücadele süreçlerinin ilerlemesinin önünü açmalıyız. Göstermemiz gereken meydan okuyuş budur. Marksist-Leninist dünyanın birliğini güçlendirdiğimiz koşulda daha iyi sonuçlara daha erken varacağımız açık bir gerçektir.