MARKSİZMİN KRİZİ ÜZERİNE TARTIŞMALARIN
YENİ ALANLARI
Bugünün ekonomik ve toplumsal gerçekliği, Marksizmin krizi
hakkındaki tartışmayı yeni zeminler üzerine yerleştirdi.
Olağanüstü zengin olan yaşam, teoriden daha önde giderek onu çürütüyor
ya da doğruluyor. Hayat, dünyayı değiştirme ve ütopyaya
ulaşma yolunu aydınlatma yeteneğine sahip ideolojik ve politik
bir aygıtın gerekliliğini kanıtlamaya devam ediyor.
Gerçek olayların ve düşüncelerin diyalektiğinde öyle olgular vardır ki bu söylenenlere bağımlı değildir ve hem yeninin oluşumunu hazırlar, hem de onun gelişimini izler.
Neoliberalizm, halkların sömürülmesini ve yoksulluğunu katmerleştirirken, kapitalizmi de krizlerinden kurtaramamıştır. Burjuva demokrasisi, kendi sınıfsal sınırlarını göstermiştir. Bu tür tanımlamalar dünyanın değişik yerlerinde duyulmaktadır. Burjuvaziye destek sunan post-modernist, sağcı teori ve düşünceler eski çekiciliğini yitirmiştir. Gözler, giderek sol diye nitelediğimiz düşüncelere yönelmektedir. Marksist-Leninistlerin bugün karşı karşıya olduğu büyük görev, hâlâ belirsiz olan bu arayışı yönlendirmede teorik ve pratik yeteneği göstermektir.
YENİ SAĞIN SINIRLARI VE PARADOKSLARI
Söze başlarken, yeni hiçbir şey getirmeyen neoliberalizmin
önceki dönemlerde başarısızlığa uğradığını
vurgulamak gerekir. Tarihsel yansımaların diğer yönlerini bir
yana bırakıp önce şunu anımsayalım: Yeni sağın
teorisyenleri, bütün dünyada serbest pazarın zaferini ilan etmekle
kalmadı, onu ekonomik düşüncelerin en son evresi olarak tanımladılar.
Serbest pazar ve onun demokrasisi ile ilgili düşünceleri ile insanlığın
gelişiminin doruğuna vardığını ilan ettiler (hatta
bazıları, tarihin sonuna geldiğimizi bile öne sürüyor). Bu düşünceye
göre, bundan sonra büyük olasılıkla gerçekleşebilecek tek
şey, kapitalizm ve onun burjuva devletinin geliştirilmesi ve rötuşlanmasıdır.
Burjuvazinin, iflastan kurtulmak için farklı kaynakları harekete geçirebilme yeteneğini göstermesi ve kriz-lerle baş edebilme kapasitesini koruması gerçeği göz-ardı edilemez. Bur-juvazi, ideolojik ve politik alanda da kullanma ve et-kileme gücünü ar-tırdı. 1970li yılların başından bu yana birikmekte olan kriz öğelerinden kurtulmak için neoliberal tedbirler piyasaya sürüldü.
Bununla birlikte neoliberalizm, emperyalist çevrelerin ciddi bir şekilde
kafa yormasına neden olan krizin yeni unsurlarını biriktiriyor.
Bunun nedeni esas olarak, spekülatif mali sermayedeki büyüme ve mali baloncuğun
patlaması olasılığının artmasıdır.
Spekülatif sermayenin gelişmesi, üretim sektöründe de ciddi sorunları
beraberinde getirdi. Bağımlı ülkelerde bu sektör, sanayileşme
özelliklerini üstlenme noktasına vardı. Bu durum, dünyada işsizliği
yükseltip ücretleri ve ailelerin satın alma gücünü düşürürken,
sosyal güvenlik kesintileri ve özelleştirmeler işçi haklarının
inkârına dönüştü ve büyük kitle hareketlerine neden oldu.
Büyük güçlerin dünya egemenliklerin pekişirken, çalışanların
yaşam standartları 1970ten bu yana düşmektedir. ABDde çok
daha belirgin olan bu düşüş, ayrıca Almanya ve Japonyada da
görülebilir. Bu olgunun ekonomik ve politik yansımalarına bakmak
gerekir. Çünkü işçi aristokrasisi tabakasını beslemek için
burjuvazinin kullandığı rüşvetlerin denizaşırı
sömürüyle doğrudan bir iliş-kisi artık bulunmamaktadır.
Bu da, işçi kesiminde emperyalizm yanlısı ve milliyetçi
tutumların desteklenmesi temellerini zayıflatır. Aynı
zamanda, gelişmiş ülkelerin çalışanları ile bağımlı
ülke halkları arasında daha gelişmiş bir dayanışma
ve ortak çalışma için iyi bir zemin yaratabilir.
Bugün, zengin ve yoksul ülkeler arasında daha büyük bir uçurum var.
Uluslararası mali sermaye yardımı karşılığında
kapılarını dünya pazarına açmaları için bağımlı
ülkelere empoze edilen tedbirler, bu ülkelerin gelişim olanaklarını
azalttı. Bu tedbirler ayrıca, karaborsa ekonomisini, tekel-leşmeyi
ve yoksulluk göstergelerini de artırdı. Serbest ticaret düşünceleri
yayılırken, büyük güçlerin korumacılığının
artması ve bağımlı ülkelerin dünya ticaretindeki reel
paylarının azalması bir paradoks olarak kalmaya devam ediyor.
Bilimsel-teknik devrimin bugünkü karakteristikleri ile birlikte, emperyalist
çıkarlar doğrultusunda çevre ülkelerin yeni bir konumlanışından
söz edilmeye başlandı. Hammaddelerin önemi, teknolojik gelişmeler,
sentetik üretim ve bio-teknik gelişmelerin karşısında göreceli
hale geldi. Ucuz emek gücünün sağladığı göreceli
avantajlar ekonomide, robot teknolojisinin gelişmesi, verimli üretim sürecinin
dağılması, evde çalışma vb. ile aynı ağırlığa
sahip değil. Hatta bazıları, bu ülkelerin, ekonomik anlamda
aksesuar görevi görmesi gerektiğini bile söyleme cesaretini gösteriyor.
Fakat bunlar, bu ülkelerin hizmetler sektörü, mali spekülasyon, emperyalist
jeopolitik, doğal kaynaklar, askeri konumlanış ve hegemonya tartışması
açısından neyi temsil ettiklerini unutamazlar.
Kalkınma, kendisini yaşam standartlarında yükselme olarak yansıtmak
yerine, ekonomik ve sosyal farklılıkların artmasında ve sınıflar
arası çelişkilerde daha büyük kutuplaşmalarda göstermektedir.
Bu gerçekler, neoliberal politikalar uygulandığında daha iyi çalışma
ve yaşama koşullarına ulaşılabileceği yönündeki
yanılsamanın zayıflamasına neden oluyor.
Eski SSCBde ve Doğu Avrupa ülkelerinde, pazar ekonomisinin tipik reform
tedbirlerini yerleştirmesinin ömrü, umulduğundan daha kısa
oldu. Bu ülkelerde ortaya çıkan hoşnutsuzluk, derinleşen kriz
ve çatışmaların ve farklı boyutlardaki savaşların
patlak vermesi, serbest pazar sloganları altında daha mutlu bir
yaşam vaat eden görüşlerin yanlışlığını
da açığa çıkardı.
Göreceli olarak çok daha kısa bir zamanda neoliberalizmin sınırlılıkları
ve çelişkileri apaçık ortaya çıktı. Bu da yeni sağ
düşüncelerin itibarını sarstı. Burjuva ekonomi politikaları
bugün, işçi sınıfı ve halk mücadelesinde yeni bir kabarışın
zeminini yaratıyor.
KIRILGAN BİR DEMOKRASİ
Neoliberal politikalar, daha önce var olandan daha geri bir ekonomik
yeniden dağılım anlamına geliyorsa, zengin ve yoksul ülkeler
arasındaki fark giderek daha büyüyorsa, işçiler kendi durumlarının
kötüleştiğini fark edip protestolara yöneliyorsa, neoliberalizme
dayandırılan demokrasi söylemlerinin temelinin oldukça çürük olduğu
apaçık ortaya çıkar.
Bu dönemde uygulamaya sokulan neoliberal ekonomik tedbirler ve buna bağlı
politik reformlar ABDdeki değişikliklerden türetildi. Bu bağlamda
bağımlı ülkeler açısından açık olan şey,
emperyalist müdahaleleri haklı çıkarmak için ulusal egemenliğin
inkâr edilmesi ve bu amaçlı argümanların gelişti-rilmesidir.
Bunu söylerken niyetlerden değil, olgulardan söz ediyoruz. Panama,
Grenada ve Haiti örneklerden sadece birkaçı. Bu uluslararası
jandarma rolü ve açık saldırganlıklar, esas olarak da ABDnin
saldırganlıkları, antiemperyalist mücadelelerin ve ulusal
kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak ulusal
egemenliğin savunulması ve kendi kaderini tayin hakkının
dayanaklarını genişletti.
Latin Amerikada krizin derinleşmesi, emperyalist egemenlik ve yoksulluk
ile birlikte, demokrasi aldatıcı olacak ya da geliştirilemeyecektir.
Bu gerçek, bazı olgular aracılığıyla görülebilir:
-Özellikle Güney yarıkürede, askeri diktatörlüklere karşı verilen mücadeleden sonra, aynı egemen sınıflar iktidara geldiler. Bağışlanmayı ve unutulmayı uman katil generallerin yardımıyla neolibera-lizmi empoze eden iktidardakiler aklandı. Değişim ve demokrasi adına konuştular, kendilerini korumak için geniş halk kesimlerini kullandılar. Fakat bunlar geçmişte kaldı. Kargaşa geri döndü. Sürecin ortaya koyduğu sınırlılıklar, bugünkü durumla baş edibilmek için yeni formülasyonları gerekli kılıyor.
-Kıtanın birçok ülkesinde anayasa reformları yapılırken, diğerlerinde de bunun hazırlığı yapılıyor. Devletin modernize edilmesinde Washingtonun direktiflerine boyun eğiliyor. Latin Amerika halklarının büyük çoğunluğunun yaşamını yöneten anayasalarının değişmesi gerektiği doğru. Bu, komünistlerin ve devrimcilerin taleplerinden biri olmuştur. Fakat demokrasi etiketi altında yapılan reformlar yeni bir hayal kırıklığı yarattı.
Kolombiya örneği en bilinen örneklerden biri. 1991de yeni bir
anayasa kabul edildi. Dönemin Devlet Başkanı Gaviriaya göre, bu
anayasa ülkenin beklediği bir barış anlaşması olacaktı.
Fakat gerçek, tamamen farklı oldu.
Yeni anayasa, Kolombiya devletine ulusal güvenlik doktrini izlemesi anlamında
karşıdevrimci bir nitelik veriyor. Yurttaşları, burjuva
devletin korunması ve savunulmasının gereklerine tabi kılı-yor.
1991 anlaşması, Kuzey Amerika emperya-lizminin egemenliğine
dokunmadığı gibi, silahlı kuvvetlerin ayrıcalıklarına
da dokunmuyor. Devletin ekonomik doktrininin bir kategorisi olarak
neoliberalizmi yüceltiyor. Sivil diktatörlüğün bir biçimi olarak da başkanlık
sistemini devam ettiri-yor.
Bu önemli faktörler, politik ve popüler liderlerin öldürülmesinin, gözaltında
kaybetmelerin, Kolombiyadaki 2.500ün üzerindeki politik tutsağın
varlığının da gösterdiği gibi, devletin güvenlik
organları ve para-militer güçler tarafından ihlal edilen medeni
haklar alanında elde edilen bu demokratik gelişmeleri hükümsüz kılıyor.
-Daha demokratik rejimler, yönetebilmek için daima yürütme kararnamelerine başvuruyor. Onların gerçek karar alma kapasiteleri ekonomik, kültürel ve politik faktörler tarafından engellendiğinden, bugün daha sık seçim çağrılarına karşılık halk kesimlerinin gerçek politik katılımı daha düşük oranda gerçekleşiyor.
-Büyük bir hızla artan yolsuzluklar, Collor de Mello, Carlos Andres Perez ya da Serrano Elias olaylarında olduğu gibi, bazı hükümetleri sarsarken, bazılarının da düşmesine neden oluyor. Tüm bunlar burjuva kurumlarının prestijinin azalmasına yol açıyor.
Ekonomik alanda neoliberalizmin sonuçları, ve burjuva devletinin sertleşmesi,
baskının artması, emeğin ve sendikal hakların inkârı,
faşizmin, yabancı düşmanlığının ve savaşların
desteklenmesi biçiminde kendini gösteriyor. Buna, geçmişte aşılmış
olan veba gibi hastalıkların yeniden ortaya çıkışı,
Ortaçağ karanlığı, geleneklerde sahte ahlakçılık,
aydınların sağa kayışı, egemen sınıfların
çürümüş düşüncelerinin yayılması da eklenebilir. Bu
yol, başlangıçta eşitlik, ilerleme ve aklın savunusu ile
ortaya çıkmış bir sistemin açık barbar biçimine götürür.
Fakat egemen sınıflar henüz tüm çıkış yollarını
kapatmış değiller. Aslında birçok ülkede şimdiden
egemenliklerini tehdit eden kargaşa ve protestoların çoğunluğun
üzerinde yaratabileceği etkiden kaçınmak için neoliberal
politikalarında bazı değişiklikleri gündeme getiriyorlar.
Bu değişiklikler, devam eden veya birikme aşamasındaki
devrimci sürecin gelişiminin önünü kesmek ve hükümetlerin hegemonyasını
yeniden kurabilmek için reformist ve demagojik hareketlerin de eşlik ettiği,
sosyal demokrat politikaları içeriyor. Kuşkusuz egemen sınıfların
manevra alanı giderek daraldığı için bu kolay olmuyor.
Ancak komünistler açısından da, bu hoşnutsuzlukların ve
arayışların devrimci eylemin lehine kullanılması da
kolay değil. Çünkü daha çok insanın sola yönelmesi olgusu,
Marksist-Leninist ideoloji ile otomatik bir birleşme anlamına gelmez.
Sosyal demokrat akımlar, şimdiden bu ilgiyi kazanmaya ve kendilerini
solun sözcüsü ve çağın seçeneği olarak göstermeye çalışıyorlar.
Fakat bütün bunların dışında kriz sırasında
artan sorumluluklarından ve burjuvaziyle yaptıkları uzlaşmaların
yarattığı yıpranmadan söz edilebilir.
İDEOLOJİ VE EYLEM ALANINDAKİ ARAŞTIRMALAR
Marksizm-Leninizmin inkârının dorukta olduğu ve bu inkârın
halklara bir seçenek olarak sunulduğu bu dönem, revizyonist ülkelerin akıbeti
ve neoliberalizm ve onun demokrasisi hakkındaki zafer naraları ile aynı
döneme denk düştü.
Marksizmin krizinden söz etmek gerekli bir konuydu. Ve bu krizle ilgili olarak
sözde soldan farklı versiyonlar türedi.
Bazıları için SSCBnin iflası, sosyalizmin inkârı için
temel oluşturdu. Çünkü bunlar bu ülkelerin uzun süre boyunca geçirmiş
oldukları yozlaşma sürecini görmediler. Bu olgunun nedenleri hakkında
elde, ikna edici bir açıklama da yoktu. Bu akım, işçi sınıfı
hareketininin sorun yaşamasını, ve geriye dönüşleri
burjuvazinin büyük bir zaferiymiş gibi gördü. Marksizmin bütün mirasını
ve metodolojik yapısını sorgulayarak ilkelerin geçerliliğine
meydan okudu. Bütün tarihsel tahlillerin göreceli olduğunu iddia etti.
Böylece bazıları af dileyerek 'yeni sağın saflarına
geçtiler. Diğerleri de Marksizmi dogmatik yönlerinden arındırmak,
başka bir deyişle onu sınıf mücadelesi için pratikte
yararsız hale getirmek ve aslında safları, pişmanlık
duyanlarla dolan sosyal demokrasiye katılmak için epistemolojik bir
yeniden ifade etme çağrısında bulunarak, onu soru işaretleri
arasında tuzağa düşürmeye karar verdi-ler. Bu yol onları,
Kolombiyada kendilerini tasfiye eden, silahlarını bırakan
gelillalar örneğinde açıkça görebileceğimiz gibi, burjuva hükümetler
içinde içselleşmeye ve sınıf işbirliğine götürdü.
Büyük bir çoğunluğu da, yalnızca duygusal ve anlık
olgularla değerlendirme yaparak, günlük yaşayarak, ışığa
ve cinsel kültürün barınaklarına çekilerek, bireyselliğe ve
cinsiyete dayanan nedenlere sığındılar ve şüpheciliğe
düştüler.
Geniş versiyonları olan, ama tarihsel ve politik görüşlerinde
miyop olan bu eğilimlerin post-mo-dernist denen felsefeye denk düştüğü
söylenebilir.
Tüm bu tutumlarda, yazarlarının niyetlerinin dışında,
tutucu ve geri ideolojinin yolunu açan ortak unsurlar vardır. Bunlar, sözgelimi,
bir bütün olarak tarihi inceleme gereğini inkâr ederek tarihi ve onun
yasalarını belirleyen gerçekleri bulma olanağını,
ekonomik temelin önemini ve onun toplumu oluşturan diğer faktörlerle
ilişki biçimini görmezden gelirler. Daha da önemlisi, tarihin akışını
değiştirmek için bilinçli olarak hareket etme imkansızlığını
paylaşırlar. Bu nedenle, ideoloji ve kozmo-görüşleri birleştirerek
meta ilişkilerine karşı her türden hicivleri sıkça
duyulur.
Daha da somut biçimiyle, bu akımlar diyalektik materyalizmi kabul
etmezler. Modaya uyup Kanta bir dönüş yapmaktan işe başlarlar,
sonra Hegele geçerler. Fakat Marxın kurduğu materyalist bütünlüğe
hiç yanaşmazlar.
Bu felsefi akımların vahşi saldırılarının
nedenlerini oluşturan diğer yönler; sınıf mücadelesinin
yeri ve önemini, proletaryanın özelliklerini ve onun tarihsel rolünü,
halk ve işçi sınıfının örgütünü ifade eder ki
bunların yerine, bireycilik ve yaşamın tüm unsurlarının
parçalanışı geçirilmiş gibidir. Tüm bu noktaları, işçilerin
sermayeye karşı koyabilmesi için gerekli sınıf savaşımı
silahlarını kendi ellerine almalarını engellemenin bir
ifadesi olarak değerlendirmek gerekir.
Marksizm-Leninizmin krize girdiğini ileri sürenler, devrim alanındaki
sorunları abartırken, gelişmelerin diyalektik tahlilini unutarak
burjuva zaferlerini idealize ederek devrimci perspektifi terk ettiler. Bu
teorilerin yanlışlığı bizzat gerçeklik tarafından
kanıtlanmaktadır. Dönemsel kriz şimdi bu sisteme övgüler
dizmeye devam etmekte zorlanıyor olmalı.
Marksist-Leninist bir bakış açısıyla bazı partiler,
hangi anlamda bir Marksizm-Leninizmin krizinden söz edilebileceğini
belirledi. Olayların hızına yetişmede, teoriyi geliştirmede,
açıklamalar yapmada, geniş kesimlere ulaşmada gerekli yeteneği
gösteremeyerek teorinin geliştirilemediğini görü-yoruz. Biz
Marksizm-Leninizmin, onun ilkelerinin ve yönteminin geçerliliğini kabul
ederek işe başlı-yoruz. Gerçeği incelemek ve onu dönüştürmek
için Marksizm-Leninizmin bilimsel temel olmaya devam ettiği gerçeğini
kabul ediyoruz. Ancak bu, şimdiden tüm olguları açıkladığımız
ve bütün pratik sorunları çözdüğümüz anlamına gelmez.
Tersine bu, pratikten yola çıkarak yeni gelişmeleri ifade etmenin,
bilimdeki yeni ilerlemeleri anlamanın, önemli politik olguları takip
etmenin, ve bugünkü dünyanın ihtiyaç-larına cevap verebilmenin
zorunlu olduğunu gösterir. Tüm bunlar iktidarı alma yönünde
dev-rimci süreci olgunlaştırmak için ge-reklidir.
Marksizm-Leninizm sürekli gelişmeye açık bir teoridir. Bu açıdan,
sürekli ilerlemeyle, üstesinden geli-nebilecek krizlerle daima karşılaşacağını
söyleyebiliriz. Bu olumlu bir şeydir; bilgi bir kez elde edilen ve sonsuza
kadar değişmeyen bir şey değildir.
Post-modernist akımların himayesinin ve Marksizm-Leninizmin inkârının
maddi temelini oluşturan neoliberal dünya ve ona özgü demokrasi
versiyonu bugün bir kriz içinde. Halklar protestolarla sokakları yeniden
işgal ediyor ve çökmüş olan bu teorilerin büyüsünden kurtulmaya
başlıyor. En azından, durumun nedenlerini açıklama arayışı
ve yeni önerileri dinleme eğilimine işaret eden deliller var.
Bunların karşısında, biz Marksist-Leninistler onunla açıkça
yüzyüze gelmek zorundayız. Dönemsel krizi savunanların söyleyecek
bir şeyi yok. Sorunlara ve zaaflara karşı olanlar,
Marksizm-Leninizmin geçerliliğini ve onun teorik ve pratik alanda
uygulanmasını savunanlar sahneye çıkmalı. Bütün bunlara
baktığımızda çok büyük zorluklarla karşılaştığımız
söylenebilir.
Bu noktada komünistlerin rolü çok daha büyük. En azından yeniden, birçok
genç, Marksizmin ne söylediğini kendilerine her geçen gün soruyorlar.
İşçiler, sağdan sadece sefalet ve gerçek demokrasinin inkârı
geliyorsa, neden solu denemeyelim demeye başlıyor. Bu durum,
kendisini devrimci dönüşümlerde yansıması gereken düşünme
biçimindeki değişikliği başlatıyor. Daha da önemlisi
sola yönelik büyük şüpheciliğin varlığının
devam ettiği, hâlâ güvensizlik ve eski sosya-list ülkelerin geçirmiş
olduğu dejenerasyon süreçlerinin sonucu olan karmaşa ile karşı
kar-şıya bulunduğumuz ve Marksist-Leninist güçlerin hâlâ zayıf
olduğu bu dönemde, bu alan, tartışma konusu oluşturmaktadır.
Eğer bu tehdit ve meydan okumayı, sü-rekli tekrarlanan eski formüller
ve bilinen söylemle yanıtlamaya kalkışırsak çağın
ger-çeklerine denk düş-meyen, yalnızca kendi hatalarımızdan
sakınma uğruna yaşanan dalgalanmaları gerçek anlamda tahlil
edemeyiz ve hataya düşeriz. İşte tam bu sırada
Marksist-Leninist ilkelere güvenle tarihsel dönemin derin yorumlanması ve
aynı zamanda doğru ve ilgi çekici eylem önerilerinin hazırlanması
gerekiyor. Gerekli teori ve pratiğin inşası sorunu, her parti için
eşzamanlı bir sorundur. Komünistler, kitlelerle ve onların mücadelesiyle
bağlarını geliştirme gibi bir göreve sahiptir. Gerçeğin,
partinin mirası olduğu anlayışından, bu mirası bir
dogma olarak aşağıdakilere taşıma anlayışından
kaçınmak için bu gereklidir.
Zorlukların üstesinden gelebilmek için bir çekim merkezi haline
gelmeliyiz. Doğru teorik yanıtlar sunabilmeli, bu yanıtlarla aynı
zamanda kısmi ve kesin zaferleri somutlaştırmak için kitlelerin
kendi güçlerine, kendi yaratıcılıklarına ve kendi
yeteneklerine güvenini sağlamlaştıran değişik biçimlerdeki
mücadele süreçlerinin ilerlemesinin önünü açmalıyız. Göstermemiz
gereken meydan okuyuş budur. Marksist-Leninist dünyanın birliğini
güçlendirdiğimiz koşulda daha iyi sonuçlara daha erken varacağımız
açık bir gerçektir.