FRANSA


DEVRİMİN YÜKSELİŞİ VE GERİ ÇEKİLİŞİ ÜZERİNE

Partimiz, 1993 Ağustos ayında yaptığı ulusal konferansında “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik İnşasının Bilançosuna Katkı” başlıklı bir dökümanı tartışarak kabul etti. Konferans tarafından zenginleştirilen bu metin, bir süre sonra yayınlanmış olacak. Bu metin, 1994 Ağustos ayında Quito’da yapılan, Marksist-Leninist parti ve örgütlerin katıldığı uluslararası konferansa da sunulmuştu. “Birlik ve Mücadele” bülteninin önümüzdeki sayısında bu dökümana yeniden dönme olanağımız olacak.
Konferansımız sırasında, kendi stratejimizle ilgili sorunları (yani sosyalizm sorununu) tartıştıktan sonra, ülkemizdeki işçi ve halk hareketinin durumunu tahlil ettik. İşçi ve halk hareketinin bugünkü durumunu, orta ve uzun dönemli güvenilir politik perspektif eksikliği ile açıklayabileceğimiz bir “geri çekilme evresi” olarak tanımladık. Ancak bu geri çekilme tespitinin toplumsal mücadelenin yokluğu anlamına gelmediğini de belirttik.
Konferans sırasında bu değerlendirme bazı kuşkulara neden oldu. Parti, geri çekilmeden söz etmekle hareketin geri çekilişine hizmet etmiş olmuyor muydu? “Tarihin sonu”nun geldiğini, kapitalizmden daha ileri bir sistem olmadığını ilan eden burjuvazinin baskıları sonucu parti pes etmiyor muydu?
Bu tür sorular Uluslararası Komünist Hareket içinde de gündeme gelmektedir. Quito’daki uluslararası konferans sırasında ortaya çıkan polemik konularından biri, aynı sorunun dünya genelinde durum değerlendirmesine genişletilmiş biçimiydi.
Bu sorun, işçi hareketi, devrimci hareket ve özel olarak da komünist hareket hakkında iyimser bir görünüşün savunulması sorununa indirgenemez. Bu kavram (geri çekilme), burjuvazinin, sosyalizm mücadelesinin anlamsız olduğunu ileri sürmesi ve bütün bir ideolojik ve politik teslimiyeti vaazetmesi sonucu ortaya atılmadığı gibi, hareketin gerçek durumunu tahlil etme ve onun zayıflıklarını kabul etmeyi reddetmemiz anlamına da gelmez. Bir ülkenin kendi durumunu, uluslararası durumu ve bunların karşılıklı etkilerini materyalist-diyalektik bir temelde tahlil edebilmek, komünist parti ve örgütlerin, uluslararası sınıf mücadelesinin değişik sorunlarına ilişkin politikalarını zenginleştirmeleri açısından vazgeçilmez bir koşuldur.

1970’Lİ YILLARDAKİ  DEVRİMCİ YÜKSELİŞ
!970’li yıllarda, tüm partiler ve örgütler (bildiğimiz kadarıyla) AEP’nin 1976’daki 7. Kongresi’nde ifade edilen değerlendirmeyi kabul etti. Bu görüş 1978’de, Enver Hoca’nın “Emperyalizm ve Devrim” adlı kitabında şu şekilde yeniden formüle edildi: “Temel öğretilere ve dünyanın bugünkü evrim sürecinin Marksist-Leninist tahliline dayanarak partimiz; dünyanın, devrim ve halkların ulusal kurtuluş sorununun çözülmesi gerektiği bir süreçte olduğu tezini savundu.”
Başka bir deyişle bu, devrimin objektif koşullarının olgunlaşmış olduğu, fakat sübjektif koşulların objektif koşullara göre geri kaldığı anlamına geliyordu. Buna bağlı olarak Stalin’in şu sözlerini aktarmak yararlı olacak:
“İşçi hareketinin iki unsuru vardır: Objektif/ kendiliğinden unsur ve sübjektif/ bilinçli unsur. Kendiliğinden/ objektif unsur, proletaryanın bilinçli ve düzenleyici iradesinden bağımsız olarak gelişen süreçler grubunu temsil eder. Yani, ülkenin ekonomik gelişmesi, kapitalizmin gelişmesi, eski iktidarın çöküşü, ve onun etrafındaki sınıfların kendiliğinden hareketleri, sınıflararası çatışmalar vb. Gelişimi proletaryanın iradesine bağlı olmayan tüm bu olgular, hareketin objektif yönünü temsil eder. Stratejinin tek yapacağı, onları dikkate almak ve onlara dayanmaktır. (...) Fakat hareketin bir de sübjektif yönü var; bilinç yönü. Hareketin sübjektif yönü onun kendiliğinden sürecinin işçilerin düşüncesindeki yansıması, proletaryanın belli bir amaç doğrultusunda bilinçli ve sistematik hareketidir. Hareketin bu öğesinin bizi ilgilendiren yanı, objektif unsurdan farklı olarak bu öğenin tamamiyle strateji ve taktiğin önderlik eden eylemine bağlı olmasıdır. (...) Hareketi hızlandırmak ya da yavaşlatmak, kolaylaştırmak ya da engellemek; politik, stratejik ve taktik araçların sınırlarının göstergesidir.” (Rusya Komünistlerinin Strateji ve Taktikleri Sorunu Üzerine, Mart 1923)
1970’li yıllarda yapılan değerlendirme, objektif ve sübjektif olarak daha çok, devrimci bir kabarış döneminden söz etmeye yol açan duruma dayanıyordu. Kahraman Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı kazandığı zafer, bu dönemin doruk noktalarından biri olmuştur. Kapitalist Avrupa ülkelerinde, Japonya’da, hatta emperyalist Amerikan metropollerinde bile antiemperyalist, demokratik, hatta bazı durumlarda devrim öncesi dönem özellikleri taşıyan büyük protesto gösterileri gelişti. Bunun yanında, İran, Nikaragua, Salvador gibi ülkelerde geniş devrimci, antiemperyalist mücadelelerin gelişmesini de vurgulamak gerekiyor. Özet olarak, Lenin’in emperyalizmin zayıf halkası konusundaki tezlerini örnekleyen devrimci bir süreçten söz edilebilirdi. Bu, emperyalist sistemin uzun süreceği açık olan derin bir krize battığı bir süreçti.
Kendilerini modern revizyonizme, daha sonra da Çin revizyonizmine karşı mücadeleye dayandıran çok sayıda Marksist-Leninist parti ve örgüt bu mücadelenin sıcağında ortaya çıktı ve gelişti.
İdeolojik, politik ve örgütsel zayıflıklarına karşı koymaksızın, kendini biçimlendiren uluslararası Marksist-Leninist hareket, öncünün gelişmesinin bir kanıtıydı. Bu unsurun rolü “strateji ve taktiğin öncü eylemini” tanımlamak ve partiğe geçirmek, başka bir deyişle, devrimci hareketin stratejik ve taktik önderliğini kazanmak ve ele geçirmekti.
UKH, bu devrimci süreçlerin bazılarında kararlı bir rol oynamasını engelleyen ideolojik ve politik zayıflıklar ve zaaflar gösterdi. Gerçekte, iki durumda da, yani İran ve Nikaragua’da, bu ülkelerin kendilerini Marksist-Leninist diye adlandıran partileri, hareketin devrimci önderliğini elde edemedi. Bir yanıtın öğeleri var olmasına karşın, bu olgunun nedeni açık bir soru olarak durmaktadır. Bu iki ülkede de, zafere olanak sağlayabilecek durumda olan Marksist-Leninist önderliğin eylemde somutlanışı gerçekleşmemişti. Ayrıca UKH’nin bu partilere verdiği desteğin zayıflığını vurgulamamız gerekir. Bu zayıflık (ki zayıflık demek hafif gelebilir) sadece bu iki partinin sınırlılık ve hatalarına bağlanarak haklı çıkarılamaz. Kendilerini Marksist-Leninist olarak niteleyen partilerin mevcut olduğu bu tür durumlarda, UKH’nin devrimci hareketin önderliği için mücadele etme ve etkileme kapasitesi sorunu gündeme gelmektedir. Bu olumsuz deneyimlerden dersler çıkarmalıyız. Çünkü, bu tür olanaklar iradeye bağlı olarak ortaya çıkmaz.

1980’Lİ YILLARDAKİ GERİ ÇEKİLME
1970’li yılların sonlarından bu yana geçen döneme damgasını vuran şey, SSCB ve onun eksenindeki blokunun çöküşü oldu. Bu durum, yoğunluğu hâlâ azalmayan antikomünist bir saldırı için zemin oluşturdu. Burjuvazi her gün sosyalizmin sözde diktatör karakteri hakkında yeni “kanıtlar”, bütün olanaklarını sunan KGB’nin arşivlerinde bulduğu “kanıtlar” ileri sürmektedir. Bu dönemin özellikleri kabaca şu şekilde tanımlanabilir:
- Emperyalist sistem, tarihinin en geniş ve en derin krizini yaşıyor. SSCB’nin ve diğer Doğu Avrupa’daki revizyonist rejimlerin çöküşü, sistemin biraz nefes almasını sağladı. Ki bu nefes alma, SSCB’de sosyalizmin tasfiye edildiği 1950’li  yılların sonlarında yaşananlarla karşılaştırılamaz. Bu ihanet; komünist hareket, devrimci ve antiemperyalist hareket ve genel olarak halklar açısından tarihsel bir geri çekilme anlamına geldi. Sosyal emperyalizm, 1980’li yılların sonundaki iflası ile henüz dahil olduğu dünya emperyalist sisteminin krizine katıldı. Bu durum, bu bölgenin yeniden bölüşümü için emperyalist güçler arasında çelişkileri ve rekabeti artırdı. Sözgelimi, hammaddelerin ve işlenmiş ürünlerin düşük fiyattan)/az miktarda satımı (alüminyumdan nükleer teknoloji ürünlerine kadar) pazarın daha büyük bir düzensizliği anlamına gelir. Bu aynı zamanda, bu ürünleri düşük fiyattan alan ve düşük ücretli kalifiye emek gücünün avantajlarından yararlanan tekellere rahat kârlar sağlama imkanını verdi. En çarpıcı örneklerden biri de eski Doğu Almanya’nın, bu süreçten güçlenmiş olarak çıkan olan Batı Alman tekelleri ve devleti tarafından yutulmasıdır. Bu sürecin bütün yükünü taşıyan, yeniden birleşen Almanya’nın iki yakasındaki işçiler, Avrupa halkı (Bundesbank’ın para politikası aracılığıyla) ve Alman ve Avrupa emperyalizminin egemenliği altındaki halklar oldu. Doğu Avrupa ülkelerindeki ve eski SSCB’deki kriz, yüksek boyutlara ulaşarak nüfusun büyük bir bölümünü sefalete sürüklüyor. Kapitalist tüketim toplumunun “cenneti”, milyonlarca insan için cehenneme dönüşüyor. Bu durum genel olarak bu ülkelerdeki insanların, kendilerini eski hükümetlerin yerini alan yeni hükümetlerin uyguladığı neoliberal politikalara karşı siper olarak sunan “yenilenmiş” revizyonist partileri aramasının nedenini açıklıyor. Bu “eskilerin” seçimlerdeki popülaritesi, kitlelerin eski duruma geri dönmeyi istedikleri anlamına gelmez. Esas olarak bu, işçi sınıfının ve halkın sermayenin açık ve alaycı politikasına karşı direnişinin bir kanıtıdır.
– Artan milliyetçilik temelinde yerel ve bölgesel savaşların nüksetmesi her şeyden önce, bu bölgelerin yeniden bölüşümü için halkları kullanan büyük güçler arasındaki büyük mücadeleyi yansıtır. Bu savaşlar Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve eski Sovyet imparatorluğunu sarstı. Bunlar ancak devrimci ve antiemperyalist mücadelenin yükseltilmesi ile önlenebilecek genel emperyalist bir savaşın ilk adımlarıdır. Bu açıdan bu dönem, Birinci Dünya Savaşı arifesinde yaşanan dönemle benzerlikler taşımaktadır.
– Tüm burjuva devletlerde gözlemlenebilen faşistleşme süreci, faşist parti ve grupların aktifliğinin göstergesidir. Bu faşistleşme süreci, ulusal ve uluslararası düzeydeki tekellerin içindeki tam uyuşma niteliğindeki egemenlikleri aracılığıyla, devlet egemenliğinin damgasını vurması tarafından belirlenmektedir. Bu tekeller, devletin kontrol ettiği bütün ekonomik faaliyetlerin doğrudan kendileri tarafından yönetilmesini (özelliştirme dalgası) ve devlet tarafından daha önce sosyal bölüşüm için kullanılması düşünülen fonların daha büyük bir kısmını istemektedirler (sosyal refah ve sosyal bütçelerin sorgulanması). Ekonomik gücün tekeller elindeki bu yoğunlaşması, burjuva demokrasisi kurallarının giderek daha baskıcı ve antidemokratik bir yönde değişimi ile eşzamanlı yaşanıyor (faşistleşme sürecinin en çok görünen yönü).

ÖNCÜNÜN HAZIRLANMASI VE ÇOK YÖNLÜ DİRENİŞ
Bütün bu değerlendirmelerde, özde yeni bir şey yok. Bunlar, Lenin’in emperyalist sistemin gerici niteliği hakkındaki tahlillerini doğruluyor. Bunlar (faşistleşme süreci, yeni baskı biçimleri vs.) işçi sınıfının, kitlelerin, gençliğin ve halkın direnişine yol açıyor. Bu direniş hareketleri, burjuvazinin darbeleri ile birlikte gelişecek. Başka bir deyişle, bütün bu hareketler, devrimci hareketin bir kabarış dönemiyle bütünleşmese de şu ya da bu anda nitel bir sıçramaya neden olacak öğelerin  birikim sürecini oluşturmaktadır. Bunun nerede, ne zaman olacağını söylemek mümkün değil. Ancak ülkeler arasında özellikle ekonomik düzeyde artan iç bağımlılık nedeniyle, bu nitel sıçramanın sonuçları da emperyalizmin zincirlerine daha geniş ve daha hızlı bir biçimde yayılacaktır.
Bu tahlil, bugün biriken güçler karşısında, yarın daha kesin çatışmalar karşısında, tüm partilerin ve bir bütün olarak komünist hareketin kendi önderlik rollerini alabilmeleri için hazırlanma sorununu gündeme getirmektedir.
Marksist-Leninist hareket, yoğun bir ideolojik mücadele tarafından çevrelenmiştir. Tıpkı işçi hareketinde olduğu gibi, komünist hareket de esas olarak kendi ideolojisini ve stratejisini terk etmesini sağlamaya çalışan çok yönlü baskılara karşı direndi. Bu baskı hâlâ devam etmekle kalmayıp artmaktadır da.

GERİ ÇEKİLME Mİ, TESLİMİYET Mİ?
Hatalarına ve sınırlılıklarına rağmen, modern revizyonizme karşı mücadeleden çıkarabileceğimiz derslerden biri, Marksizm-Leninizmin ilkelerinin sorgulanmasının hemen her zaman “mücadelenin yeni koşulları” adı altında yürütülmesi gerçeğidir. Oportünist tutumlar Marksist-Leninist ilkelere açık muhalefet şeklinde kendisini göstermez. Bunun da ötesinde bunlar, kendilerini Marksizm-Leninizmin teori ve pratiğinin gelişmesindeki boşluk, zaaf ve hatada buldular. Oportünistler, devrim hedefine sözsel bağlılıklarını ilan etmekten geri durmazlar, fakat “yeni koşullar” adı altında bu amaçlardan sapan ve onlarla tam bir tezat teşkil eden bir politika uygularlar.
Bu noktada, işçi hareketinin geri çekilmesi, stratejinin, sosyalist devrim mücadelesinin ve sosyalizmin sorgulanmasına bahane teşkil etmektedir. İşçi hareketinin objektif ve onun da ötesinde, sübjektif durumunu hesaba katması gereken politik taktik ve “bugünkü koşullar devrim için hazır değildir” iddiasında bulunan strateji arasında derin bir uçurum oluşturulmuştur. Fakat kendilerini Marksist-Leninist olarak ilan edenler bu hedeflerini şimdi açıktan ileri sürmüyorlarsa, genel olarak “kitlelere” yöneldiklerini iddia ederek bu amaç için bu temelde en bilinçli unsurları örgütlemeye çalışmıyorlarsa, en bilinçli unsurlara teorik ve pratik silahları götürmekten kaçınmış olacaktır. Ki bu silahlar; kitlelerin, emperyalist sistemin krizinden ancak proleter devrimi ile çıkılabileceğini anlamasını ve bu bilincin, halkın geniş kitlelerini çekebilecek politik ve sosyal bir güce dönüştürülmesini sağlayacaktır.

BUGÜNKÜ KOMÜNİST ÇALIŞMANIN ÖNCELİKLERİ
Quito Konferansı’nı, bu sorunun ortak olarak stratejik ve taktiksel boyutta tartışıldığı ve derinleştirildiği en geniş inceleme olarak değerlendirebiliriz.
Bu toplantı aslında çözümün ilk adımını teşkil eder. Çünkü konferans, partiler ve örgütler arasında yıllar süren zor ve kesintili bağlantılardan sonra gerçekleşebildi. Bu, her partinin bireysel olarak, ama hareketin kolektif olarak çalışması gerekliliğinin temelidir. Bu noktada, önceliklere de işaret etmek gerekiyor.
Kanımızca, ideolojik alandaki öncelik, Ekim Devrimi ve SSCB’deki sosyalizmin gelişiminin tarihsel ilk deneylerinin olumlu ve olumsuz derslerini bütünleştirerek, proletarya devrimi ve eğitimsel sosyalizmin teorisini derinleştirme zorunluluğudur. Bu alanda birbirini bütünleyen iki görüşle savaşmak zorundayız.
Birincisi, özellikle Marksizm-Leninizmin büyük teorisyenleri tarafından bugüne kadar çözülmüş bu teorik çalışmayı ele alanlardan oluşuyor. “Kutsal tapınağın gardiyanları” olarak ortaya çıkan bu  görüş sahipleri, ileriye adım atabilmek, neler olduğunu anlayabilmek ve güncel mücadele için gerekli deneyimleri teorize edebilmek için teori ve onun Marksist-Leninist eleştiriye uygulanması araçlarını sunan, her türlü materyalist ve diyalektik sürece, bir tür baskı uygulayarak, bu düşünceye bilinçli  ya da bilinçsiz katkıda bulunurlar.
Bu dogmatik eğilim, burjuvazinin baskısı karşısında mücadeleden vazgeçen ve her partinin kendi düşünme yöntemi ve özgürlüğü olduğunu ilan edecek kadar revizyonist akımları izleme anlamına gelse bile, umutsuz bir şekilde “yeni” bir şey arayanlar için argümanlar sunmaktadır. Bu eğilim, kapitalizmde de var olan objektif yasalar sanki sosyalizmde yokmuş gibi, her bir ülkeye özgü bir devrimci mücadelenin, bunun da ötesinde bir sosyalizm öğretisinin ancak özel deneyimlerinin var olabileceğini teorileştiriyorlar. Bu görüşe göre, son dönem SSCB deneyimlerinin analiz edilmesinin pek faydası yoktur ve mevcut ülke sayısı kadar sosyalizm çeşidi vardır. “Modele hayır” sloganı (uygulanacak bir model varmış gibi düşünen kim ki?) her türden ideolojik ve politik sapmaya izin verir. Örneğin Çin’in sosyalist olduğunu ya da sadece Çin halkını ilgilendiren ve diğer halkların mücadelesi açısından fazla önemi olmayan bu konuya ilişkin bir cevap vermenin mümkün olmadığını iddia eder. Bu ideolojik “tolerans”, sadece karmaşa ve düzensizliğe hizmet eder. Bu düşüncenin neden olduğu gruplaşmalar heterojendir ve revizyonizmin bütün varyantları arasında “en küçük ortak payda”ya dayanır.
Devrim teorisinin derinleştirilmesi, aynı zamanda ‘60’lardan bu yana emperyalizmin gelişimini tahlil etmemiz gerektiği anlamına gelir. Konferans, bütün tahlil kapasitemizi birleştirerek uğraşmamız gereken sorunların listesini çıkardı.
Taktiksel anlamda, ortak somut eylem zeminlerini ayarlamalı, güçlerimizi ortakça karar verilmiş eylemlerde yoğunlaştırmalı, somut sonuçlar elde edene kadar kararlı bir biçimde hareket etmeliyiz. Eylem alanlarının seçimi, ilgili parti ya da partiler için taşıdığı gerçek politik öneme, yaratacağı politik, ideolojik ve örgütsel etkiye ve bundan bir yarar sağlama kapasitesine bağlıdır. Bu da tercihen Marksist-Leninist bir parti ya da örgütün bulunduğu bir ülkede belirli bir eylem alanının ele alınmasına işaret eder. Bugün için önemli olan, uluslararası sınıf mücadelesinin tüm sorunlarına müdahale etmeye çalışmak değildir. Bu, bugünkü komünist hareketin gücü dışındadır. Önemli  olan, daima daha büyük mücadele sürecine kolektif bir biçimde önderlik etmeyi öğrenmede güçleri bir araya getirmektir.
Sonuç olarak, uluslararası konferansın, onun kararlarının ve bu kararların uygulanmasının, komünist parti ve örgütlere, karşı saldırıya geçmeleri için yeni silahlar sunduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, sübjektif unsurda, yükseliş aşamasına geçen şey, en bilinçli unsur olan ve kendini teorik ve pratik silahlarla donatmaya, işçi sınıfı ve kitlelerin kendiliğinden hareketine devrimci bir önderlik sunabilme mücadelesi için kendini daha iyi örgütlemeye karar vermiş olan öncüdür.