ALMANYA


GÜNÜMÜZ EMPERYALİZMİNİN BAZI EĞİLİMLERİ


Çoktan beri, toplumun üretici güçleri ve sermayenin hacmi, ulusal devletler çerçevesinin dışına taştı. Kendi bankalarının yönetiminde finans grupları olarak birleşen dev tekellerin etkinlik alanı, bütün dünya olmak zorundadır.  Onlar yatırım ve kredi ağları ile yerküreyi sardılar. Sadece ABD, Japonya, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda ve Kanada’nın dünya ölçeğindeki doğrudan yatırımları, yaklaşık 1.500 milyar dolar tutmaktadır.
Bu ülkelerin banka ve devletlerinin mali yatırımları ve bağlantıları ise çok daha büyük boyutlara ulaştı. Bankaların uluslararası alacakları 1988’de 4.600 milyar dolardı. Emperyalist devletlerin dış ülkelere verdikleri kredilerin aynı şekilde yüksektir. Sadece, ‘gelişmekte olan ülkeler’ diye adlandırılan 136 ülkeye verilen devlet  kredileri yaklaşık 700 milyar ABD dolarını bulmaktadır.
Emperyalizm; uluslararası sermaye kaynaklarına sahip olmaktan ileri gelen ayrıcalıklar ve milyarlarca ekstra kâr için kavga demektir.
Emperyalizm; yabancı ülkelerin, emperyalist ülke ulusu tarafından ekonomik olarak yağmalanması ve boyunduruk altına alınması demektir.
Emperyalizm; emperyalist güçler arasında ekonomik savaş demektir.
Gerçi sermaye uluslararasıdır, ama esasta dün olduğu gibi bugün de kendi ülkesine dayanır. Tekel merkezleri buralardadır ve dünya çapındaki faaliyetlere ilişkin kararlar buralardan verilmektedir. Tekellerin, kendi ülkelerindeki devletin üzerinde belirleyici nüfuzu bulunmaktadır. Bu devlet, dün olduğu gibi bugün de kendi sermayesinin çıkarlarını ulusal ve uluslararası planda savunmaktadır.
Sermayenin çıkarlarının teminatı için gerekli olduğunda devreye koyulacak askeri güç araçları da kendi ülkesindedir. Ancak emperyalizm, saldırgan askeri politika izleme, toprakları zorbaca fethetme veya savunma demek değildir sadece, ya da ilk planda bu değildir. Emperyalizmin esas özellikleri, ekonomik alanda ortaya çıkar.
Emperyalizm; tekellerin, finans gruplarının ve onlara ait devletlerin dünya üzerinde hakimiyet kurma, dünyayı kendi menfaatlerine göre paylaşma mücadelesidir. Hepsi dünya birincisi ve bir numara olmak istemektedir.
Bunun için belirleyici olan ekonomik güçtür. Askeri güç de ensonu ekonomik güce bağlıdır.
Emperyalizm, mutlaka sömürgelere, yani topraklara sahip olmak anlamına da gelmemektedir. Aslolan, nüfuz alanlarındaki ekonomik hakimiyettir.
Emperyalizm, çeşitli ülkelerde, çeşitli biçimler almaktadır. Ve o, emperyalist ülkeler arası güç dengesine; sınıf mücadelesine ve halkların özgürlük ve ulusal bağımsızlık mücadelesine bağlı olarak görünüşünü değiştirmektedir.
Almanya ve Japonya, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra hem sömürgelerdeki nüfuz alanlarını, hem de yurtdışına ihraç etmiş oldukları sermayelerini yitirdiler. Nüfuz alanlarını yeniden ele geçirmek için her iki gücün barışa ve zamana ihtiyacı vardı. Ancak bu özel durumdan dolayı emperyalizm kavramı, onlar açısından artık geçerli değil gibi göründü. Fakat 2. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratılan güçler kendilerini toparladılar ve bugün dünya hakimiyeti uğruna verilen kavgaya yeniden tüm güçleriyle katılmaktadırlar. Onlar emperyalisttirler, çünkü sermayelerinin büyüklüğüne dayanan güçlerini çoktandır diğer halkların emeğinden ve sömürüsünden almaktadırlar.

EKONOMİK BÖLGELER
Emperyalizm, çeşitli ülkelerin tekelleri ve devletleri arasında kooperasyonu ve işbirliğini dıştalamaz. Kooperasyonlar, sermayenin uluslararası yayılımının ihtiyaçları doğrultusunda zorunlu görülmüştür. Kooperasyonlar rekabet kavgasında, birlikler yolu ile ilerlemek için bir araçtır (Boeing’e karşı Airbus örneğinde olduğu gibi). Kooperasyonlar, “kooperasyon ortağının” en modern teknolojisini ele geçirmeye de hizmet edebilir; böylece koope-rasyon ortağını da geride bırakma olanağı yakalanabilir.
Sermaye ne kadar çok ulusal sınırların dışına taşarsa; işte ulusal çerçevece engellenmeyen bütünsel ekonomik alanlar o denli, büyümektedir. Bu uluslararası ekonomik bölgeler içinde, çeşitli ulusal hükümetlerin kooperasyon zorunluluğu bulunmaktadır.
İşbirliği, dünyanın paylaşımında ve emperyalistlerin, kendi halklarının sömürüsündeki ortak çıkarlarına dayanmaktadır. Ancak, işbirliğinin ve anlaşmaların verili ekonomik güç koşullarından ayrı oluşabileceğine inanmak, yanılgıya düşmek olacaktır. İşbirliği hangi şekli alırsa alsın, ilişkilerin temelinde her zaman rekabet vardır.
İşbirliği, sadece rekabeti güçlendirdiği oranda devam eder. Bu nedenle kooperasyon ve uluslararası ekonomik bölgeler, emperyalist güçlerin hakimiyetinin yeni biçimleridir sadece.
Ulusal milyonerler komisyonları,  hükümetler, sahip oldukları bütün ekonomik, politik ve askeri araçlar ile kendi emperyalistlerinin etkinliğinin rakiplerin aleyhine gelişmesini sağlamaya çalışmak-tadırlar. Bu nedenle AT’yi ya da NAFTA’yı desteklemek bizim işimiz değildir. Aynı şekilde, ABD’nin, Japonya’nın ve Almanya’nın büyük tekelleri arasındaki işbirliğinin çok çeşitli biçimlerini savunmak da sorunumuz değildir.

EMPERYALİZM VE ÖZEL MÜLKİYET
Sermaye, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin giderek daha çok çağdışılaştığı bir yoğunluk aşamasına ulaştı. Üretim araçları, artık tek tek kapitalistler tarafından yönetilmekten çıkarak dev hisse şirketleri biçiminde toplumsallaştı. Hisse şirketleri, kapitalist özel mülkiyetin, kapitalizm koşullarında ortadan kaldırılmasıdır. Hisse şirketleri; eski özel mülkiyet sahiplerinin modern üretici güçlerin yönetimi için gereksizleştiğini kanıtlamaktadır.
Hisse şirketleri, gittikçe daha yüksek düzeyde finans grupları olarak birleşmekte ve sermayelerini başka sermayelerle iç içe geçirmektedirler.
Kapitalistlerin varlığını gereksiz hale getiren, bizzat kapitalizmin kendisidir.
Emperyalizm, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti, bugüne dek olmadığı kadar kendi araçlarına fiilen hükmetme konumundan, bugüne dek olmadığı kadar uzaklaştırmaktadır. Özellikle, emperyalizmin ekonomik merkezini oluşturan bankalarda, sermaye üzerindeki tasarruf hakkı görevli menajerlerin eline geçmiştir. Menajerlerin denetimi de esas olarak yine menajerlerin eline verilmiştir. Yüksek toplumsallaşma düzeyine sahip emperyalist ekonomi, artık klasik özel mülkiyet temeline dayanmamaktadır. Ancak, özel çıkarlar eskisi gibi egemen olmak zorundadır, zira sermaye ilişkisinin kendisi, üretim araçları devletleştirilse dahi, ortadan kalkmış değildir. İşin merkezinde, toplumsal çıkarları dikkate almadan hareket eden tekil sermayenin kendi değerini artırma çıkarı durmaktadır. Tekel ve finans gruplarındaki menajerler de kendi özel çıkarlarını az ya da çok gözetmektediler; onların bu güdüleri, tekil sermayenin işletme çıkarlarını zedeleyebilir. Finans ve tekel grupları mümkün oldukça bütün etkinliklerini (yatırım, araştırma, personel giderleri, ihracat gibi) sübvansiyon yoluyla devlete finanse ettirmeye ve aynı zamanda artı-değerin mümkün olan en az kısmını devlete aktarmaya çalışmaktadırlar.
Onlar; ekonomik güçleri, ve devlet aygıtı ve hükümetteki temsilcilere verdikleri rüşvetler aracılığıyla, bunun zeminini yaratmışlardır. Onlar; kârlı olmayan yatırımlarını garantilemek; projeleri için gerekli altyapıları inşa etmek ve kayıplarını toplumun sırtına yüklemek için devleti kullanmaktadırlar. Onlar karar vermekte, devlet ödemektedir.
Aralarındaki şiddetli rekabet, emperyalist ülkeleri er ya da geç kendi güçlerini birleştirmeye, böylece de kendi devletlerinin rolünü güçlendirmeye zorlamaktadır. Devletçi plan ekonomisinin iki dünya savaşında somut şekiller kazanan unsurları, gittikçe daha yaygın bir şekilde, ekonomik savaşı sürdürme metodu olarak da kullanılmaktadır. ABD dahi, çöküşünü durdurmak için “sanayi politikası” biçimlerine geçmektedir.
Emperyalizmin ekonomisi serbest pazar ekonomisi değildir, tersine, devlet desteği olmadan tek adım atmayan alabildiğince kartelleşmiş bir tekel ekonomisidir. 19. yüzyılın “serbest pazar ekonomisi”, çoktandır tekelci devlet ekonomisinin lehine iflas etmiştir. Ancak, tekelci devlet ekonomisi objektif olarak sosyalizmi hazırlamaktadır. Sosyalizm ise, emperyalizm tarafından olgunlaştırılmış şeylerin ekonomik açıdan uygulamasını gerçekleştirecektir.
Özel çıkarların toplumsallaşan üretim araçları üzerindeki hakimiyeti, devrimci yollardan kırılmak zorundadır.

EMPERYALİZM REFAH DEMEK MİDİR?
Emperyalist güçler, rakiplerine karşı dünya ölçüsünde verdikleri kavgada kendi ülkelerinin emekçilerini harekete geçirmeye çalışmaktadırlar. Şu anda ABD ve Japonya arasında rekabet ön plandadır, ama Almanya’da da, diğer emperyalist ülkelerde de, Japonya ve ABD’ye karşı mücadele körüklenmektedir. Ya da Fransa ve İngiltere gibi zayıf emperyalist ülkeler tarafından Almanya’ya karşı mücadele çağrıları yapılmaktadır vb.
Bir emperyalist ülke, diğer halkları yağmalamada ne kadar güçlü ise,  o ülke işçi sınıfının en az bir kesimi, kendi ülkesinin dünyadaki ayrıcalıklı konumundan  o kadar faydalanmaktadır.
İngiltere’de sanayi tekeli, işçi sınıfının ayrıcalıklı kesiminin yaşam standardını yükseltti. İşçi sınıfının çoğunluğu ise, İngiltere’nin emperyalist güç olarak zayıflamasıyla birlikte, giderek yoksullaşmaktadır. ABD’nin ayrıcalıklı konumu, Amerikan işçilerinin önemli bir kesimine de yüksek bir yaşam standardı sağladı. Ama ABD emperyalizminin güç kaybetmesiyle birlikte işçi sınıfının büyük bir kesimi de yoksullaştı.
Tersi de doğrudur: Bazı emperyalistler diğerlerine göre yükseldikçe (Almanya, Japonya gibi)  bu ülkelerdeki işçi sınıfının bir kesiminin yaşam standardı da görece yükseldi.
Rakiplere karşı teknolojik üstünlük, tekeller ve kartellere rekabet avantajları, ekstra kârlar sağlamaktadır; bunun küçük bir kısmı yüksek ücretler ve sosyal haklar biçiminde işçilere aktarılmaktadır.
Diğer ulusların sırtından ayrıcalıklar ve ekstra kârlar elde etmek; bu salt, her emperyalist ülkenin temel sorunu değildir, aynı zamanda işçilerin durumunu iyileştirmenin de çok önemli bir olanağını teşkil etmektedir.
Her sermaye kendi ulusunun ayrıcalıkları için mücadele eder ve işçi sınıfını milliyetçi bir temelde kendisi için kazanmaya çalışır. Birkaç avantaj gerçekten elde edildiği sürece de, işçi sınıfı kendi devrimci çıkarlarını savunmaktan büyük ölçüde alıkoyulabilir.
Bu olgu, emperyalizm ile birlikte çalışan güçlerin, önde gelen emperyalist ülkelerin işçi hareketleri içindeki hakimiyetini açıklamaktadır.
Ancak emperyalizmin ve kapitalizmin yasaları, verili güç ilişkilerinden bağımsız olarak, belli bir noktadan itibaren söz konusu halkların büyük çoğunluğunun yaşam standartlarının düşme eğilimini beraberinde getirmektedir.

EMPERYALİST ÜLKELERDE ÜCRET SEVİYESİNİN DÜŞMESİ VE KİTLESEL İŞSİZLİK
Kapitalist üretimin esas amacı, herkes için refah ya da herkese iş sağlanması değildir, tersine, asıl amaç, olabilir en yüksek kârı elde etmektir. Sermaye birikimi, kapitalist üretimin özüdür. En yüksek kârı sağlama olanağı; oldukça az sayıda çalışanın, mümkün olan en kısa zaman zarfında, olabildiğince az personel ve malzeme gideri ile, olabilir sayıda fazla kaliteli ürünleri dünya pazarlarına sürmesiyle artmaktadır. Bu, üstün teknolojiyi şart koşmaktadır.
Demek ki, sermayenin kendi değerini artırma yasaları zorunlu olarak, devasa genişlemiş üretim ile geniş yığınların tüketim olanakları arasındaki çelişkiyi doğurmaktadır. Sermaye; üretimi ve tüketimi dengeleyecek bir durumda değildir, çünkü tüketim araçları, yani ücretler, ne kadar düşük ise, kârlar da o kadar yüksektir.
Fazlalık oluşturan üretici güçler, sınırlı tüketime uyumlu hale getirilmek üzere, periyodik olarak krizlerde tasfiye edilmektedir. Üretici güçler, ilk planda emekçiler işsizleştirilerek yok edilmektedir. İşsizlik; iç pazarların, üretkenliğe rağmen nispeten darlaştığı ölçüde büyümektedir.
‘70’li yıllardan beri bütün sanayi ülkelerinde öyle bir gelişme aşamasına ulaşıldı ki; resmi işsizlik oranı hızla yükseldi ve böylece yoksulluk, en zengin ülkelerde de milyonların günlük yaşantısının bir parçası oldu.
Ancak işsizlik, ücretleri düşürmek için güçlü bir araçtır. ABD’de bu gelişme en ileri boyuttadır. Amerikan işçilerinin ve ücretli memurlarının çoğunluğu bugün reel olarak, ‘60’lı yılların ortalarında kazandıklarından daha az kazanmaktadırlar.
Almanya’da ücret seviyesini düşürme süreci, ‘80’li yılların başında başladı, ve şimdi hızlanmaktadır. Japonya’da ise bu sürece ‘90’lı yılların başında girildi.
Kapitalist ekonomi, beslenmesi gereken ve üretken faaliyetlerden büyük ölçüde dışlanmış, büyüyen bir nüfus fazlalığı üretirken iç pazar da daralmaktadır. Ekonomik savaşta, “sosyal sistemin” hastanesinde bakılması gereken,  giderek artan sayıda şehit ve gazi bulunmaktadır.

SERMAYE İHRACATI
Bu gelişme, sermaye ihracatı ve bütünsel ekonomik alanların (AT ve NAFTA gibi) yaratılmasıyla hızlandırılmaktadır.
İşçilerin çalışarak ortaya çıkardığı devasa sermaye miktarları; iç pazar, işsizlik ve düşük, daha doğrusu düşme eğilimli ücretler tarafından daraltıldıkça, yurtdışına daha çok akmak zorundadır. Böylece sermaye, daha hızlı bir şekilde kendi ulusal sınırlarının dışına taşmaktadır.
Modern iletişim teknikleri, hızlı ulaşım yolları ve bir basamak aşağıda duran birçok kapitalist ülkede teknik standardın yükselmesi, sermaye ihracatını kolaylaştırmaktadır.
İleri ülkelerde, bütün bir sanayi dalındaki üretimi ya gelişme düzeyi geri ülkelere kaydırarak, ya da gerekli ürünleri ithal ederek tasfiye etme yönünde güçlü bir eğilim bulunmaktadır. Azami kâr getirmeyen ne varsa, süreç içerisinde ya yurtdışına kaydırılıyor ya da tasfiye ediliyor.
Bundan, özellikle, gemi yapımı, kömür, demir-çelik gibi kapitalizmin eski sanayi dalları; yani klasik ağır sanayi ile tekstil ve ayakkabı sanayii gibi tüketim malları sanayisi etkilenmektedir. Bu gelişme, mali sermaye çevreleri arasındaki rekabet ve işçi hareketinin direnişi tarafından frenlenmektedir.
Aynı şekilde, otomobil sanayisi, kimya, elektro sanayi ve makine yapımı gibi gelişkin sanayilerde, ürretim artan bir oranda, metropollerden diğer kapitalist ülkelere kaydırılıyor. ABD tekelleri, üretimlerinin büyük kısmını Latin ve Orta Amerika’ya ve Asya’ya kaydırdılar. Bu arada özellikle Meksika, ABD’ye yakınlığından dolayı, bütünsel bir ekonomik bölgeye, NAFTA’ya dahil edildi. Japonya sermayesini ilk planda çevresindeki Asya ülkelerine ihraç ediyor. Japonya yoğun bir şekilde Çin’e giriyor. Ve bu arada Almanya, Doğu Avrupa’daki çözülme süreciyle birlikte kendi Latin Amerika’sına kapısının önünde kavuşmuş bulunmaktadır.
Yeni bir uluslararası sömürgeci işbölümünün profili belirmeye başlamaktadır. Önde gelen emperyalist güçler, kendilerini; araştırma ve geliştirmede, satış ve serviste yoğunlaşan zeki sistem başları olarak görüyorlar, ve basit makine işini ve montajı ise uydu halklara bırakıyorlar. Metropollerde, kalite bakımından yüksek değerli üretimlerin ve geleceği olan teknolojilerin kalması öngörülmekte.
Sermaye ihracatı; emperyalistlerin kendi ülkelerinde kitlesel işsizliği güçlendirmekte, çalışanların ücret standardını düşürmekte ve böylelikle iç pazar daha da daralmaktadır. İşçi sınıfı kendi işgücünün değerini, ulusal koşullar ve kendi ihtiyaçları temelinde belirlerken, tekeller, giderek uluslararası bir ortalama belirlemeye çalışmaktadır. Bu, ücretlerin azgelişmiş ülkelerdeki ücret seviyesine düşmesini teşvik etmektedir. (ABD’deki ücretlerin Meksika ücretlerine göre, Almanya’daki ücretlerin Doğu Avrupa ücretlerine göre tayin edilmesi). Buna karşılık, bu ülke ücretlerinin de seviyesi biraz yükseltilmektedir. Bu gelişme, sermaye ihracatının boyutlarına bağlıdır.
Emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının yoksullaşma nedenleri söz konusu ülkelerin mali sermayesinin mantığında yatmaktadır. Bütün ülkelerin milliyetçilerinin iddia ettiği gibi, ilk planda, diğer ulusların rekabetinin oluşturduğu tehdit vardır.
Kuşkusuz, emperyalist rekabet buna rağmen işyerlerini de tasfiye etmektedir. Japon tekelleri daha ucuz ve rasyonel üretirlerse, o zaman sermaye ve mal ihracatı ile  düşmanların üretimini tahrip edebilir ve diğer ülkelerdeki işsizliği artırabilirler.
Onlar, rakipleri arasındaki çelişkileri de burada kullanmaktadır. Birileri için yıkım anlamına gelen şey, diğerleri için hammaddenin ya da tüketim maddelerinin ucuzlaması anlamına gelmektedir. Kuşkusuz bu (ucuzlama), onlara ücret seviyesini düşük tutma olanağını da vermektedir. Ayrıca, kendi sermaye ve mal ihracatını artırma kaygısı, rakibinin de sermaye ve mal ihracatının belirli bir dereceye kadar ülkeye girmesine tolerans göstermeyi gerekli kılmaktadır.
Bu anlamda, emperyalist ülkelerin tekelci kapitalizmi, diğer halkları daha kârlı sömürebilmek için kendi halkının çıkarlarını satmaktadır.
Emperyalizm, bir yandan uluslararası rekabeti sürdürebilmek adına kendi ülkesindeki emekçilere savaş ilan ederken, birr yandan da diğer halkların ve ulusların sömürülmesinden yaşamaktadır. Ülkesinin giderek artan boyutlarda oynadığı asalak rolden, yüksek yaşam standardı edinerek faydalananların çevresi küçülmektedir. Bu olgu, seyri içinde, işçi sınıfının kendisini sermayeye tabi kılmasını da aşındırmaktadır.

YENİ SÖMÜRGECİLİK-SERMAYE İHRACATINA UMUT MU?
Emperyalizm, salt kendi iç pazarını değil, aynı zamanda dış pazarlarının da altını  oyma eğilimini taşımaktadır.
Sermayenin, genişlemiş yeniden üretim için hammaddelere ihtiyacı vardır. Hammaddeler ise, “gelişmekte olan ülkeler” diye tanımlanan ülkelerde bulunmaktadır. Bu ülkelere yapılan sermaye ihracatı, hammadde akışının denetimine hizmet etmektedir. Hammaddeler ne kadar ucuzsa, emperyalist tekellerin kâr oranları da o denli yüksektir; dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerde tüketim maddelerinin fiyatı ve ücret seviyesi de o kadar düşüktür. Öte yandan, bu ülkelerdeki satılmış klikler; emperyalist bağımlılığın yararına kendi halklarını baskı altında tutmaları için askeri olarak silahlandırılmak ve beslenilmek zorundadır.
Latin Amerika’nın, Afrika’nın, Asya’nın düzinelerce ülkesi hemen bütünüyle sahip oldukları hammaddelerin ihracatına bağımlı oldukları için hammadde fiyatları düştükçe halklar da yoksullaşmaktadır. Hammadde fiyatları (enerji hariç) bugün 2. Dünya Savaşı sonrasından çok daha düşüktür. Aynı zamanda ama, emperyalist ülkelerden ithal edilen sanayi mallarının fiyatları yüksektir. “Üçüncü dünya” ülkelerinin yağmalanması, emperyalizmin varoluş koşuludur.
‘70’li yılların başından itibaren birçok kapitalist ülkenin burjuvaları, sanayi devletlerinin özel bankalarından yoğun kredi alımı yoluyla kendi sanayileşmelerini hızlandırmayı denediler.
Bunun temeli, sanayi devletlerinin sermaye fazlalığı idi.
Paralar kısmen, ihtiraslı sanayileşme projelerine yatırıldı. Hedef; sanayide büyük ölçekli üretimi gerçekleştirmek, ihracatı artırmak ve böylece söz konusu işletmeler için yüksek kârlar sağlamaktı. İnşa edilen sanayilerin, ihracattan elde edilen dövizlerle kredi faizi ve amortisman ödemelerine hizmet etmesi öngörülmekteydi.
Hesap, genellikle tutmadı. Emperyalizmin yardımı ile gerçekleşen sanayileşmenin, “gelişmekte olan ülkelerin” yağmalanmasında yeni ve daha güçlü bir yöntem olduğu görüldü.
Bugün, alacaklı bankalara ve devletlere yapılan faiz ve amortisman ödemeleri, yağmalamanın esas biçimi durumundadır.
Bu ödemeler, üretime yatırılan sermayeden elde edilen kârı oldukça geçmektedir. Yeni alınan krediler, esasta eski borçlardan kalma yükümlülükleri ödemeye yaramaktadır. “Gelişmekte olan ülkeler”, emperyalist tekel ve devletlerinin gelişmesine hizmet etmektedir.
Emperyalist ülkeler, öncekinden çok daha büyük boyutlarda eski büyük ölçekli üretim dallarını da (otomobil üretimi, çelik, tersaneler vb. gibi) ihraç ediyorlar ya da bunların diğer ülkelerde inşasını teşvik ediyorlar. Yabancı sermaye, özellikle Japon ve ABD sermayesi, bazı ülkelerde, örneğin Güney Kore, Tayvan, Meksika, Brezilya vb. ülkelerde sanayileşmenin hızlı bir atılımına neden oldu. Bu ülkelerin imalat sanayilerindeki sermayenin büyük bir kısmı emperyalist tekellerin, yani bankaların denetimindedir.
Ama bu durumun pek söz konusu olmadığı ülkelerde de, emperyalist devletlere olan yüksek dış borç, bu ülke ekonomilerinin, zengin ülke sermayesinin değerini artırma ihtiyaçlarına göre biçimlenmesine neden olmaktadır.
Borçları ödemede karşılaşılan güçlükler, alacaklı devletlere, “gelişmekte olan ülkelerin” devlet bütçelerine doğrudan müdahale olanağı vermekte; bu ülke bütçelerine ise, halkların sırtından yeniden çekidüzen verilmektedir. “Gelişmekte olan ülkelerin” halkları giderek daha çok, zengin emperyalist alacaklı devletler için çalışmaktadırlar.
İhraç edilen sermayeyi ve yaşamsal derecede önemli işbölümünü her türlü politik ve askeri araçlarla teminat altına alma zorunluluğunu ortaya çıkaran, artık salt hammaddelerin yağmalanması değildir; metropollerin gereksinimlerine göre biçimlenmiş sanayi üretimi ve krediler de bu zorunluluğa yol açmaktadır.
Emperyalizm  asalaktır ve başka türlü olması da mümkün değildir.
“Gelişmekte olan ülkelerin” her türlü sermaye ihracatıyla yağmalanması, “onların” ekonomik gelişimini engellemektedir. Bu ülkeler salt kısmen “gelişmektedirler.” Sayısızca insan mutlak yoksulluğa itilmektedir. Yılda 120 milyon insan, açlıktan ölmektedir. “Gelişmekte olan ülkelerin” burjuvaları, sermayelerinin büyük bir kısmını emperyalist merkezlerde güvenceye aldılar. Bu paralar, emperyalist merkezlerdeki sermaye fazlalığını artırmakta ve nafile yere sözde halkların refahı için kullanılmayı beklemektedir.
Kuzey’in zengin, asalak devletleri ile Güney’in fakir devletleri arasındaki uçurum büyümektedir. Emperyalizmin egemenliği altında, zengin ve yoksul devletler arasındaki ekonomik ilişkiler; tıpkı emperyalist ülkelerdeki ilişkilerin adil olamaması gibi adil olamaz. Kendi halklarının giderek yoksullaşması ve sömürgeleştirilen borçlu ülkelerdeki geniş yığınların mutlak sefaleti, sermayeye ait madalyonun diğer yüzüdür.
Ancak böylece, dünya ekonomisinin geniş bölümleri de emperyalizm için sürüm sahası olarak daralmaktadır. Ülkeleri geliştirecek yabancı yatırımcıyı beklemek boşunadır, zira emperyalist asalak devletlerin taşan zenginliği, sonuçta kendilerine ve kendi kendilerini büyütmesine hizmet etmektedir.
Emperyalizm, birçok “gelişmekte olan ülkelerin” bağımlı ekonomisinde, kendi ülkesinden daha büyük ölçüde işsizliği, daha büyük ölçüde yoksulluğu üretmektedir. Nitekim o; kendi mallarını ihraç edebilmek için, yerli ve teknik bakımdan geri üretim dallarını ve tarımı tahrip etmektedir.
Nüfusun büyük kesimleri, emperyalizmin yedek ordusuna dönüşmektedir. Ekonomik uçurumlardan dolayı, yoksulluğa itilmiş milyonlarca göçmen, yasal ya da yasadışı yollardan metropollere akın etmektedir. Sermaye tam da onların yardımı ile metropollerin kötü eğitilmiş, vasıfsız ve düz işgüçlerini bir tarafa itmekte, ücret seviyesini daha da düşürmektedir.

SERMAYE İHRACATI-GÜÇLER DENGESİNİN EN ÖNEMLİ ÖLÇEĞİ
Bütün emperyalist ülkeler, rakipleriyle onların pazarlarında ya da yabancı pazarlarda doğrudan hesaplaşabilmek için, güvencelerini güçlendirilmiş sermaye ihracatında görmektedirler. Bu, rekabeti keskinleştirmekte ve bir  tür ekonomik savaşa yol açmaktadır.
Sermaye ihracatının boyutları, dünyanın, emperyalist güçlerin nüfuz alanlarına göre paylaşılmasının en önemli ölçeğidir.
ABD, 1988 yılında 337 milyar doları yurtdışında doğrudan yatırım olarak mevzilendirmiştir. Bunun yarısı Batı  Avrupa’da yoğunlaşmaktaydı. Avrupa’daki yatırımın iki ülkeye göre dağılımı şöyleydi: İngiltere’de 1/3’ü, Almanya’da ise yüzde 20’yi biraz geçiyordu.
Japonya yurtdışında 1992 yılında 352 milyar dolar doğrudan yatırım yapmıştı. Bunun yüzde 35-40           kadarı ABD’de (bu giderek artmakta) yüzde 15’i de Avrupa’daydı; Avrupa’dakinin yüzde 40’tan fazlası ise İngiltere’deydi.
Almanya yurtdışında 1992 yılında 155 milyar dolar  doğrudan yatırım yaptı. Bunun yarıdan fazlası AT’nin payına düşüyor, AT içinde ise en fazla İngiltere’ye (yüzde 16 kadar). Yüzde 30’dan fazlasını ise ABD’de yatırdı, yüzde 5’ini de Latin Amerika’ya.
İngiltere ise, AB’nin ABD’ye yaptığı sermaye ihracatının yarısını (Almanya’dan dört misli daha fazla) kendisi gerçekleştirdi. İngiltere, toplam sermaye ihracatının yarıdan fazlasını ABD’de yoğunlaştırmaktadır.
Buna karşın Japonya, ABD’den ve Almanya’dan yapılan sermaye ihracatlarına karşı kapılarını bugüne kadar adeta kapatmıştır.
Anlaşıldığı kadarıyla, ABD, dün olduğu gibi bugün de dünyanın en büyük yatırımcısıdır. Ama Japonya hemen hemen aynı başarıyı elde etmiştir ve düşük Gayri Safi Milli Hasılası’na (GSMH) rağmen, ‘80’li yıllarda ABD’den daha fazla sermaye ihraç etmiştir. Almanya açıkça daha da zayıftır. Sermaye ihracatı; içinde sermaye ve işgücünün serbestçe hareket edebildiği uluslararası ekonomik bölgelerin kurulması  aracılığıyla teşvik edilmektedir.
Ancak, sermaye ihracatı, sermaye ithalatı ile kıyaslanmak zorundadır. Emperyalist devletler sermaye ihracatı yolu ile dünyayı paylaşmaya çaba harcarlarken, yabancı sermaye bizzat kendi ülkelerine girmekte ve onları içten oymaktadır. Burada da Japonya avantajlıdır. Zira bir yandan sermaye ithalatına çok az fırsat tanırken, diğer yandan kendisi her yere girmektedir.
Gerçi özellikle İngiltere, GSMH’sına oranla en yüksek doğrudan yatırımlara sahip olan ülkedir. Öte yandan ama, ABD sermayesinin, Japon ve Alman sermayesinin adeta ilhakıyla karşı karşıyadır. İngiliz sanayisi kendi ülkesinde çökerken, İngiliz sanayisinin üçte birinden fazlası yabancı sermayenin elindedir.
Kendi halkının, uzun dönemli sermaye ihracı sürecinde yoksullaşması, İngiltere’yi, yabancı sermayenin doğrudan yatırımları için olağanüstü derecede cazip kıldı. ABD’nin de ‘80’li yıllarda yaşadığı gerileme şu noktada kendisini gösterdi: Öte yandan yabancı ülkelerin ABD’deki doğrudan yatırımları, ABD’nin yurtdışındaki yatırımlarından iki kat daha yüksekti.
Doğrudan yatırımlara, bankalar ya da devlet kredileri yoluyla yapılan sermaye ihracatı eklenmektedir. Bu noktada ABD, daha ‘80’li yılların başında dünyanın en büyük kredi vericisi iken (uluslararası kredilerin hemen hemen yüzde 30’u ABD bankalarına aitti), ‘80’li yılların sonunda durum tamamen değişmişti. Gelinen noktada Japonya bankaları, dünya bankerleri oldular. Bugün dünyanın en büyük 10 bankası, Japon bankalarıdır. Japon bankaları, uluslararası kredilerin yüzde 40’ına hakimdir. ABD ise sadece yüzde 15’ine. Japonya, ABD’deki bütün banka mevduatının yüzde 14’ünü denetlemektedir (California’da hatta yüzde 25’ini).
ABD ‘80’li yıllarda patlayan devlet borçlarıyla da kendisini yabancı, özellikle Japon alacaklılarına bağımlı kıldı.
ABD devlet borçlarının hemen hemen yüzde 30-40’ını Japon borsacıları satın aldı.
Bu arada Japon bankaları dünyanın büyük finans pazarı olan Londra’yı da fethettiler.
Avrupa kredilerinin yüzde 40’ı Japon bankaları tarafından verilmektedir. Böylelikle, ABD, Alman ve İsviçre bankalarına yerlerinin neresi olduğu gösterildi.
Gerçi Almanya, İngiltere’yi geçti. Fransa’ya daha da yaklaştı, ama henüz daha 4. sırada. Uluslararası  kredilerde payı yüzde 8’i dahi bulmuyor.
Bugün dünyanın en büyük alacaklı devletleri Japonya ve Almanya iken; ABD, borç sahibi bir ulus olmuştur. Bu, güçler dengesinin belirli bir değişiminin  açık işaretidir.
ABD emperyalizmi, pozisyonunun zayıflamasına Japonya ile işbirliğini güçlendirerek yanıt vermektedir. ABD, Japon sermaye ihracatının yoğunlaştığı başta gelen ülkedir; nasıl ki ABD’nin de Japonya’da en büyük yabancı yatırımcı olduğu gibi. Japonya’nın ve ABD’nin yüksek teknolojik sanayileri, çok sayıda karşılıklı sermaye ortaklıkları ile birbirlerine bağlandılar. Motorola ve Toshiba arasındaki ortak firmalar; IBM ve Toshiba ya da Ricoh arasındaki; General Motors ve dünyanın başta gelen robot üreticisi Fanuc arasındaki; veya General Motors ve İsuzu arasındaki, ya da Ford ve Mazda arasındaki vb. birlikler; ulaşılan noktayı göstermektedir. Japonya ve ABD’nin yüksek teknolojilerinin ortaklığını Konrad Seitz, “sona ermekte olan 20. yüzyılda dünya ekonomisinin en önemli gelişmesi” olarak niteliyor.
Böylece Japon emperyalizmi baş rakibiyle birleşiyor ve onunla birlikte Avrupa’ya giriyor, bu arada ama, ABD’yi yenme amacından da vazgeçmiyor.

JAPON EMPERYALİZMİNİN İLERLEYİŞİ
Şu anda en hızlı gelişen, Japon emperyalizmidir; bu arada ABD ve Almanya’da belirli bir anlamda, yaşlılık takatsizliği gözlenmekte. Ancak ABD ve Almanya’da verimliliği ve pazar paylarını yeniden ele geçirmek ya da tümden kazanmak için hummalı bir şekilde, modernleşme çabası harcamaktadır.
Japonya’da ise güçlü kriz belirtileri görülmektedir. Bütün bu ülkelerin yönetici çevreleri kendi işçi sınıflarını, sermayenin generallerine; Japonya’ya karşı, ABD ya da Almanya’ya karşı yürütülen savaşta kayıtsız şartsız tabi olmaları için durmaksızın baskı altında tutuyorlar.
Bugün muharebeler ağırlıkla ekonomik olarak yürütülmekte. Galiplere, diğer güç merkezlerinin sırtından ekstra kârlar düşüyor ve tekellerin savaşçı ordularına da, rakip yenildiği zaman ganimet primleri sözleri veriliyor.
Japon emperyalizmi avantajlara sahip, çünkü özel koşullarından ötürü üretici güçlerini şu anda en hızlı geliştirebilen ülke odur.
Birincisi; uzun vadeli kâr beklentilerini, kısa vadeli kâr beklentilerine tercih edebilme yeteneği göstermektedir.
İkincisi; artı-değerin daha büyükçe bir kısmını üretime yatırma yeteneğine sahiptir.
Üçüncüsü; tüm sanayi ülkelerinin en ileri deneylerini sistematik bir şekilde değerlendirme ve bunları Japonya’da uygulama becerisindedir (üretime entegre edilmiş kalite kontrolü, eski işbölümlerinin kaldırılması vb.).
Dördüncüsü; araştırma, yatırımlar ve üretkenliği ulusal ve uluslararası çapta çok daha güçlü planlayabilmektedir.
Beşincisi; başka ülkeleri, özellikle de zamanın galip gücü ABD’yi aşmak için, feodal geleneklerini (Samuray sadakati, hasımlara karşı mücadele ruhu, işyeri klanı için fedakârlık yapma vb.) ulusal bir girişim olarak birleştirme yeteneği göstermiştir.

ALMANYA
Alman emperyalizmi AT içinde en güçlüsüdür. Onun kalesi ağırlıklı olarak  Avrupa’dır. Şimdilik esas olarak Avrupa Birliği’nin yardımıyla, ve başta Fransa olmak üzere diğerleriyle birlikler kurma ve tavizler verme yoluna giderek, ABD ve Japonya karşısındaki göreceli zayıflığına çare bulmaktadır. Ama ABD ve Japonya’ya karşı teknolojik olarak (özellikle telekomünikasyon sanayisinde) ve etkin olduğu bölgelerin önemi açısından geride kalmış gözüküyor.
Bu yüzden, Alman emperyalizmi bu açığını kapamaya çalışmaktadır. Dünyada 1 numara olmak istiyor. Asya ve Amerika’daki bölgeleri etkisi altına almak için kaba bir şekilde işyerlerini yok ederek ve ücretleri aşağı çekerek ihtiyaç duyduğu muazzam sermayeyi bir araya getirmeye çalışıyor. Bu arada bütün ümidini öncelikle Atlantik’ten Ural’a kadar uzanan, birleşmiş, 850 milyon insanı kapsayan ticari alana yöneltiyor. AT, adım adım genişletiliyor.
Ama bu yol sayısız engellerle dolu. Rusya, emperyalist bir ülke olarak çok zayıflamış bir durumda olmasına rağmen, henüz “Batı etkisine” karşı savunacağı çıkarları var. Ayrıca hâlâ önemli bir askeri güç. Batı Avrupa’da; Almanya, Fransa ve İngiltere arasında keskin bir rekabet sürerken Amerikan ve Japon sermayesinin etkin varlığı daa söz konusudur. Ve Doğu Avrupa’da egemenlik için çarpışmakta olan güçler arasında Almanya’nın konumu tartışmasız değildir.
Emperyalist devletlerin güç oranlarının nasıl olduğu, kendilerini hangi birlikler ile ve nasıl güçlendirmeyi denedikleri esas itibarıyla daha yakından araştırılmalıdır. Aynı şekilde sermaye ihracının dağılımı ve etki alanlarının nasıl bir seyir izlediği de daha esaslı araştırılmalıdır. Biz burada sadece göreceli tahminlerde bulunabiliriz.
Şu veya bu emperyalizmin diğerlerine göre, belli bir süre için dahi olsa, sahip olduğu avantajlara, diğer emperyalist ülkeler de aynı şekilde sahip olmaya çalışıyor. Ama hepsi beraber, kısa veya uzun vadede çeşitli şekillerde  tedavisi mümkün olmayan hastalıklara yakalanmaktadır.

EMPERYALİZM BARIŞ DEMEK MİDİR?
Başı çeken büyük güçler bize barış sözü veriyor; sermayenin bugün uluslararası işbirliğine mahkum olduğunu ve bu nedenle artık aralarında savaşların olanaklı olmadığını öne sürüyorlar.
Gerçekten de; İkinci Dünya Savaşı sonrası onyıllarda, doğrudan büyük güçler arası bir savaş çıkmamıştır.
Nasıl çıksın ki?
Avrupa’da patlak veren iki dünya savaşı da; Almanya bir tarafta, Fransa, İngiltere diğer tarafta olmak üzere, bu güçler arasında başlamıştı. ABD daha sonradan savaşa girdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Avrupa’ya ekonomik ve askeri olarak yerleşti. İster yenenler olsun, isterse yenilenler olsun, Avrupa’nın bütün emperyalist güçleri bu savaştan güç kaybederek çıktılar. ABD her şeye hükmeden dünya gücü oldu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran saldırgan emperyalist güçler, yani Almanya ve sonra Japonya, ekonomik ve askeri olarak güçten o kadar düştüler ki, günümüze kadar ABD ile kapışacak gücü kendilerinde bulamadılar. Gerçi aradan geçen zaman içerisinde ekonomik olarak güçlerini toparladılar, ama hâlâ güçsüzler, özellikle de askeri olarak.
Emperyalistler arası rekabet, uzun bir süre; ilkin, güçlenmiş sosyalizmin ve halkların bağımsızlık savaşlarının emperyalizm için oluşturduğu tehdidin, daha sonra ise, yeni emperyalist süper güç; Sovyetler Birliği ve Batı‘nın etkin büyük gücü ABD arasındaki rekabetin gölgesi altındaydı. Sözde sosyalist Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından beri, eski emperyalistler arası rekabet artık daha güçlü ortaya çıkmaktadır.
Egemen emperyalist ülkelerin mali sermayesi için genişleme olanakları, belirli bir düzeyde de olsa hâlâ mevcuttur.
Mali sermaye; Avrupa, Kuzey Amerika, Latin Amerika ve Asya’da birleşik ekonomik bölgeleri oluşturuyor ve genişletiyor.
Mali sermaye; yıkılan ya da hâlâ var olan sözde sosyalist rejimlere kadar nüfuzunu yaymış bulunuyor ve bugün bunları kendi çıkarlarının egemen olduğu bir işbölümüne entegre etmeye çalışıyor. Her emperyalist güç kendi egemenlik alanını (Amerika, Asya, Avrupa) dünya ekonomisinin merkezi yapmaya çalışıyor.
ABD, zayıflamış olsa da, haâlâ en büyük emperyalist ülkedir. Bütün emperyalist ülkeler arasında Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) en yüksek olan odur. Dünya üretiminin yüzde 20’sini kendisinde birleştirmiştir (savaştan sonra: yüzde 40). İhraç edilen en büyük sermaye meblağına da hâlâ o sahiptir. ABD öte yandan dünyanın en büyük askeri gücüdür. Japonya ve Almanya en azından resmiyette nükleer silahlara sahip değilken bunların hava ve uzay sanayileri de ABD’ye göre oldukça zayıftır.
Güçler dengesi ABD aleyhine daha esaslı değişmeye devam etmediği, ve Almanya ve Japonya tekrar tam anlamıyla silahlanmadıkları sürece; ABD, Japonya ve Almanya arasında bir savaşın çıkması ihtimal dışıdır. Savaşın çıkabilmesi için, egemenlik mücadelesi veren büyük güçler arasındaki dengenin, mücadelenin artık sadece askeri araçlarla devam ettirilebileceği bir noktaya kadar bozulması gerekmektedir.
Bu arada ama, güç dengeleri değişmeye devam ediyor. Emperyalist gelişmenin temel yasalarından birisi de eşitsiz gelişmedir. Japonya ve Almanya’nın hedefi, eski nüfuz alanlarına tekrar ulaşmak ve tam silahlanmaktır. Ama onlar ilk önce, ABD’yi ekonomik olarak yenmeye ve bununla birlikte onun askeri egemenliğine son vermeye çalışıyor. Emperyalist savaşlar; ihraç edilen sermayelerin, yatırım alanlarının ve ucuz hammadde yollarının güvenliğini askeri olarak sağlama ihtiyacındandan çıkıyor. Ekonomik etkinliklerini kendi ülke sınırlarının çok ötesine genişleten ve diğer halkların emeklerine el koyarak ayakta duran emperyalist ülkeler; egemenlik alanlarını özgürlük savaşlarına, rekabete ve diğer tehdit edici girişimlere karşı koruyabilmek için, tırnağına kadar silahlanmış durumdadır. Nitekim askeri harcamaların Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra da önemli oranda azaltılmamasının nedeni budur.
Askeri harcamalar, vergilerle ve sosyal hizmetlerdeki kısıtlamalar ile finanse edildiği için, halkın yaşam seviyesini düşürmektedir. Askeri harcamalar diğer taraftan silah sanayisine hayal edilmeyecek kârlar sağlıyor. Başta ABD’nin olmak üzere emperyalistlerin muazzam askeri harcamaları, ekonomik gelişmeyi de sekteye uğratmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki onyıllarda yapılan savaşlar, ABD’nin üstün gücünden dolayı, esas olarak onun emperyalist pazarlarını askeri olarak savunmak veya genişletmek için sürdürüldü. Emperyalist ülkeler bizzat kendileri askeri olarak saldırma yerine, genel olarak kendilerine uygun olan güçleri iktidara getirmek için, iç savaşları finanse etme taktiği izlediler (Nikaragua, Mozambik, Angola vb.).
Sözde sosyalist çok uluslu devletlerin ulusal devletlere parçalanması, bir dizi savaşları da ortaya çıkardı. Emperyalist güçler kendi etki alanlarını genişletmek amacıyla bu savaşları desteklediler.
Emperyalistler tarafından sürdürülen savaşlar    -her ne şekilde olursa olsun- sadece ekonomilerinin ve politikalarının başka araçlarla sürdürülmesinden, yani yabancı ülkelerin yağmalanan bölgelerinin askeri olarak kontrol altına alınmasından başka bir şey değildir. Japonya ve Almanya büyük güç olmaya dönük çıkarlarını askeri olarak da koruyabilmenin şartlarını yeni yeni oluşturmaya başladılar. Bunu yaparken, onları yönlendiren; dünya barışı için sorumluluk duygusu değil kuşkusuz, aksine, ihraç ettikleri sermaye yoluyla yeniden ele geçirdikleri nüfuz bölgelerini güvenceye alma ve genişletme dürtüsüdür.
Bu savaşlarda emperyalistler arasında taraf tutmak bizim işimiz değildir. Her ne kadar onlar askeri müdahalelerini insan yaşamını kurtarmaya dönük hümanist operasyonlar olarak gösterseler de; bu müdahaleler, emperyalist nüfuzu artırmanın yöntemi olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

EMPERYALİZM EKOLOJİK OLABİLİR Mİ?
Emperyalizm sadece insanları tüketmiyor, aynı zamanda doğayı da tahrip ediyor. Havayı, suyu, toprağı zehirlemeden üretmek, kârı azaltabilir.
Üretimi; çalışan insanların sağlığına yapacağı etkileri veya ürünlerin tüketicilerde meydana getireceği yan etkileri daha önce araştırarak gerçekleştirmek de, kârı azaltabilir.
Çevrenin tahribatını önlemeye dönük her yatırım, bu yatırımı yapmayan rakipler karşısında dezavantaj demektir. Japon emperyalizmi hızlı gelişmesini sadece insanlarının işgücünü sömürmesine değil, aynı zamanda çevreyi ve böylece de insan sağlığını büyük ölçülerde tahrip etmesine de borçludur.
Öte yandan ama, çevreyi koruma, eğer çevre tahribatının ortadan kaldırılması kâr edilen bir sanayi dalı haline gelirse, rekabet avantajı da sağlayabilir. O zaman çevreyi koruma, emperyalizmin, rakiplerini egemenlik altına almasının bir aracı olur. Özellikle Alman emperyalizmi, bir taraftan usanmadan doğanın daha geniş zehirlenmesine katılırken, diğer taraftan çevre tekniğinde dünya çapında önderliği kimseye bırakmamaktadır.
Üretim yönteminin çevreye zarar verdiğinin saptandığı koşullarda da, yapılan yatırımların karşılığı azami ölçülerle elde edilene kadar üretim devam eder. Azami kâr vaat etmediği sürece, çevreye zarar vermeyen üretim teknikleri kullanılmaz.
Tekel çerçevesinde planlı, ama toplumsal olarak anarşik olan kapitalist üretim, korkunç çevresel sonuçlara yol açmaktadır. Çünkü ozon deliği, ormanların yok olması, havanın kirlenmesi vb., her tekelin sübjektif olarak istemediği, ama buna rağmen bütün kapitalistlerin davranışlarının kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Çevre kirlenmesi, gittikçe insan sağlığında kendini daha fazla hissettirmektedir. Çevre kirliliği; hastalıklardan dolayı sefil olmaya, sakat kalmaya, erken ölüm ve ömür boyu sağlık bozukluklarına yol açan nedenlere, yeni bir faktör olarak dahil olmuştur.
Doğanın tahrip edilmesi, çöplüklere atılan aşınmış mamüllerde ve israflı kullanılan hammadde ve araç gereçlerde de kendisini göstermekte. Bu durum, metaların fiyatını artırdığından, özel bir kâr kaynağı oluşturmaktadır. Çünkü hammaddelerin ihtiyatlı kullanımı, geçim giderlerini ucuzlatmaktadır.
Çevre hasarlarının sorumluları davranışlarının sonuçlarını mümkün olduğu kadar bizim sırtımıza yıkmaya çalışıyorlar. Ürünlerin pahalılaşması ve vergi artışları, çalışan insanın yaşam seviyesini daha da aşağıya çekmektedir.
Çevre tahribatının önüne geçmenin en önemli koşulu, üretimin asıl amacının kişisel kâr uğruna üretim olmaktan çıkması, başka bir deyişle sermayenin mülksüzleştirilmesidir. Azami kârı gerçekleştirme dürtüsünü ekonominin tek ölçütü yapan emperyalizm, hiçbir zaman ekolojik bir toplum olamayacaktır.
Emperyalizmin bu konuda bulduğu çözüm; olsa olsa, çevreye zararlı üretimleri nüfuzuna dahil ettiği ülkelere kaydırmak veya zehirli madde ihraç etmek, yani sorunu emperyalist bir şekilde diğer milletlerin sırtına yıkmaktır. Bizzat kendisinin yarattığı bu sorun, sonradan, bağımlı kapitalist ülkelere karşı moral ve teknik üstünlüğünü kanıtlamanın bir aracı olmaktadır.
Ekolojik sorunlar, sosyal sorunların yerini almaktan çok uzaktır. Ama işçi sınıfı çevre kirlenmesinden daha çok etkilenmektedir, çünkü zengin aylakların çevre kirliliğinden daha kolay sakınabilme olanakları bulunmaktadır.
Ekolojik sorunlar, ekonomideki mülkiyet ya da tasarruf ilişkilerinden bağımsız değildir. Önemli olan üretim araçlarına sahip olanların; bütün toplum yararına mı; yoksa, sermayenin değerini artırmahedefine göre mi hareket ettikleri sorusunun yanıtıdır?  (veya sözde sosyalist ülkelerde olduğu gibi kaba bir şekilde planın yerine getirilmesi için mi). Ekolojik sorunlar sınıf mücadelesinin önemli sorunları haline geldiler.
Ekolojik hasarlar üretici güçlerin gelişmesini engellemekte ve böylece gelişen güçleri daha önce açılan zararın  onarımı ile bağlamaktadır. Emperyalizm ne sosyal, ne de ekolojik olabilir.

SERMAYE FAZLALIĞI
Sanayi ülkelerindeki işçi sınıfının yaşam koşulları ne kadar çok kötüleşirse, şaşkın bir şekilde yatırım alanları arayan sermaye fazlalığı da o kadar çok büyümektedir. İşte bu sermaye fazlalığına bir taraftan yüksek kârlar, diğer taraftan daralan iç pazarlar yol açmaktadır. Japonya’daki sermaye fazlalığının, geçmişte hiçbir örneği olmayan muazzam artışının nedenlerinden biri budur. Tüketim oranının en düşük olduğu ülke Japonya’dır. Burada, kartelvari kapatılmış iç pazarda fiyat düzeyi genel olarak yüksek, sanayi mamülleri yurtdışına göre yüzde 80 daha pahalıdır.
Sermaye fazlalığı, sermaye ihraç edilmiş ülkelerden geri gelen kârlarla da beslenmektedir. Özellikle kârının büyük bölümünü yurtdışından elde eden İngiltere, dünyanın en eski sanayi ülkesi olarak bir rant devletine dönüştü. İngiltere burjuvazisinin ekonomik uğraşı, gittikçe artan bir şekilde, kendinin ve diğer ülkelerin sermaye fazlalığını bir sermaye merkezi olarak İngiltere’de yönetmekte yoğunlaşmaktadır. Londra; dünyanın sanayi merkezinden, dünyanın sermaye merkezine dönüşmüştür.
Sermaye fazlalığı ek olarak da meta ihracından elde edilen kârlarla beslenmektedir (özellikle Japonya ve Almanya’da).
Üretim ile tüketim arasındaki artan çelişki nedeniyle metaların gittikçe daha fazla bir bölümü ihraç edilmektedir. Japonya ve Almanya gibi gelişen ülkeler, muazzam ticari bilanço fazlalığına sahipken damping fiyat silahı ile herkes rakibini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Özellikle, halkın geçim düzeyinin nispeten düşük olduğu Japonya bir  damping ustasıdır.
Sermaye fazlalığı, döviz kurlarının göreceliğinden kaynaklanan avantajlardan da beslenmektedir. Bir paranın değeri ne kadar düşürülürse (örneğin dolarda olduğu gibi), özellikle ticari bilanço açıkları sonucu, güçlü para değerine sahip  emperyalist ülkelerin sermaye fazlalıklarının değeri de o denli artmaktadır. Doların değerinin yarı yarıya düşürülmesi, Japonya ve Almanya’nın sermaye ihracatının kapasitesini ikiye katlamıştır. Para değerinin düşürülmesi ile engellenen meta ihracı, sermaye ihracının genişlemesinde büyük bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Bir ülkenin parasının  değeri ne kadar düşük ise, yükselen emperyalist ülkelerin sermaye ihracı ile o ülkeye sızması o kadar kolay olmaktadır. Bu yolla çöküşleri de hızlanmaktadır (özellikle İngiltere ve ABD’nin).
Sermaye fazlalığı uluslararası planda; hammadde ihraç eden burjuvaların yaptığı kârlarla -örneğin OPEC devletlerinin gelirleri- ve ezilen halklardan zorla elde edilen milyarların rüşvet yiyen klikler ve aileler tarafından dünya merkezlerine aktarılması yoluyla da beslenmektedir.
Böylece uluslararası bankaların yönettiği ulusal para pazarlarının ötesinde, Avrupa para pazarları, petro-dolar pazarları vb. oluştu. Yüzlerce milyar dolar, ülkesinin sınırları dışında aylak dolaşmakta ve yatırım aramaktadır. Bu durum döviz kuru spekülasyonu ve diğer spekülasyonlar için güçlü bir temel oluşturmaktadır.
Emperyalist ülkelerdeki işçilerin sömürüsü ne kadar ağır ise, sermaye fazlalığı da o kadar yüksek olmaktadır. En ağırı ise Japonya işçilerinin sömürülüş şeklidir. Güçlü ataerkil, yarı feodal alışkanlıkları dolayısıyla onları, tekellerin çıkarlarına boyun eğdirmek Batı ülkelerine göre daha kolay olmaktadır. Daha uzun çalışıyor, göreceli olarak daha düşük bir yaşam standardı ile yetiniyor ve şirketlere tabi oluyorlar. Bu, Japon emperyalizminin gücünün ana kaynağıdır. Japon işçisinin tatminkârlığı, Japon emperyalizminin rakipleri tarafından kendi işçilerine örnek gösterilmektedir.

DÜŞÜK YATIRIM ORANLARI
Sermayenin mantığı dolayısıyla kaçınılmaz olarak öyle bir noktaya gelinmektedir ki, bu noktada sermayenin kendi ülkesindeki yatırım oranları düşmeye başlar. Zira muazzam sermaye kütlesine, daralmış iç pazardaki yatırım olanakları artık yetmemektedir. Bir emperyalist ülke ne kadar olgunlaşmış ve yıpranmışsa, genel olarak yatırım oranı da o kadar düşük olur. En düşük olduğu yer ABD ve İngiltere, en yüksek olduğu yer ise Japonya’dır.
Ancak, yatırım oranları genel olarak bütün emperyalist ülkelerde düşmektedir.
Yatırıma yönelmedeki gerileme, sermaye yetersizliğinin bir sonucuymuş gibi görünür. Oysa,  sermaye giderek üretime yönelik yatırımlarını azaltmaktadır, çünkü üretim dışı yatırımlarla kolay para kazanmanın daha geniş olanaklarına sahiptir. Mali sermayeyi elinde yoğunlaşan para kütlesini üretimden çekmeye zorlayan, işte bu azami kâr hırsıdır. Sanayide düşmekte olan sermaye oranları da, mali yatırımcıların sanayi kapitalistleri karşısındaki gücünü göstermektedir.
Emperyalist ülkelerde; işlevsiz kılınan ve büyük bir ordu olarak işsizliğe itilen emekçilerin karşısında, devasa büyüklükte bir sermaye bolluğunun bulunması arasındaki çelişki böyle oluşmuştur. İkisi arasında, azami kâr avcısı olarak sermaye durmaktadır. İşgücü ve yaratılan zenginlik buluşamamaktadır. Çünkü fazlalık oluşturan para kütlesi sermayeye dönüşmek zorundadır ve o, işyerleri yaratma veya işsizlerin geniş bir kesiminin ya da yoksullaşan çalışanların temel gereksinmelerini giderme gibi bir amaca sahip değildir. Sermaye fazlalığı, sermayenin mantığı gereği, kendi halkının gereksinimlerini gidermek için kullanılamaz. Bunu beklemek hayalcilik olur.
Bu sorunlardan ötürü, muazzam sermaye bolluğunu ve artan oranda işgücü fazlalığını aynı zamanda üretmesinden dolayı, emperyalizm yerle bir olacaktır.
Sermaye fazlalığı, kendi halkının ve diğer halkların gereksinimlerini giderme yerine, sanayi üretimini aksatan finans spekülasyonlarına kaynak olarak kullanılmaktadır
Sermaye fazlalığı, dünya egemenliği mücadelesinde daha saldırgan bir yayılmaya kaynak olarak kullanılmaktadır.
Ve o, ortadan kalkan 18. yüzyıl aristokratları gibi servetini sefahatta israf eden tekelci burjuvazinin giderek artmakta olan asalak konumunun temelidir.

SERMAYE FAZLALIĞI İÇİN SUPAPLAR
Sermaye fazlalığı; kendisine sermaye ihracının yanı sıra, yatırım spekülasyonlarında, borçlanma ve lüks tüketimde, deyim yerindeyse kârlı “park yerleri” aramaktadır.

Yatırım spekülasyonları
Sanayi şirketlerinde ve mali gruplarda biriken fazla sermaye, giderek artan oranda, sermaye yatırım-objelerine akın etmektedir.  Dünya çapında, hisse pazarları, döviz pazarları, gayri menkul pazarları, sanat pazarları, değerli kağıt pazarları vb. işsiz sermayelerin baskısı altında büyümektedir. Emperyalizmi, bir spekülasyon dalgası yakalamıştır. Şiarı; satmak ve satın almaktır; üretmek ikinci planda gelmektedir.
Para pazarları nispeten bağımsızlaştılar ve yüksek kâr beklentileriyle üretimi frenleyici bir rol oynamaktadırlar.
Sermaye fazlalığı ağırlıklı olarak bankaların ellerinde toplanmaktadır ve bankalar, ellerindeki olanakların büyük bir kısmını üretken yatırımlar için kullanmamaktadır. Bu konuda, rizikoya karşı oldukça duyarlıdırlar.
Diğer taraftan sanayi şirketleri; giderek, üretim ve araştırma bölümleri olan bankalara dönüşmektedir. Bunlar, fazla sermayelerini üretimden çok; kârlı hisse senetlerine, devlet tahvillerine ve her türlü finans işlerine yatırıyorlar. İster Mitsubishi’de, ister Siemens’te, isterse de General Motors’ta olsun; finans ticaretinden elde edilen kârlar, üretimden gelen kârları bastırmaktadır.
Evet, eğer şirketlerin tümü milyarlarla satın alınabiliyor ya da milyarlarca kârla geri satılabiliniyorsa; eğer yüzmilyonlarla, gayri menkuller satın alınabiliyor ve daha pahalıya yeniden satılabiliyorsa; eğer kur dalgalanmalarıyla, meta fiyatlarıyla vb. sermaye daha hızlı artırılabiliyorsa, neden bir sürü çaba harcayarak üretime teknik yenilikler getirilsin ki?
Mali sermaye, yeni pazarların ve sermaye kaynaklarının yaratılmasına yönelik giderilemez bir düşkünlüğe sahiptir. O bu hırsını; devletin, şirketlerin, emekçilerin fütursuzca borçlandırılmasıyla karşılamaktadır. Özellikle Wall-Street (borsa) finans spekülasyonlarında muazzam çarklar döndürülmektedir.  Japon emperyalizminin gücü, artı değerin büyük bir bölümünü, bugün hâlâ ABD’ye ve Almanya’ya göre daha üretken yatırımlara yöneltiyor olmasına dayanmaktadır. Ama üretimden kazanılan sermaye fazlalığı Japonya’da da, artan oranda, spekülatif yatırımlara yönelmektedir.
Böylece, bugüne dek görülmeyen bir üretkenliğin yardımıyla yaratılan zenginlik, küçük bir tabakanın elinde kumar parası olarak kullanılmaktadır.
Finansörün üreticiye karşı önceliği bir tesadüf değildir, aksine, aşırı olgunlaşmış emperyalizmin bir ürünü ve onun çürüme sürecinin bir ifadesidir.
Büyük bankalar sanayi şirketleriyle o kadar kaynaşmışlardır ki, onların artan spekülatif etkinliği emperyalizmin ekonomik yaşamından kolay kolay sökülüp atılamaz. Tam aksine: Büyük bankalar, sanayi şirket yönetimlerinin normal ticari faaliyetlerinde artan oranda etki kazanmaktadır.
Para yatırım pazarları, nispeten bağımsız bir ekonomik faktör özelliği kazandılar.  Serbest kullanıma açık sermayenin ve milli gelir hacminin büyümesi ile birlikte, diğer metalar gibi bir meta olan   paranın ticareti ve yatırım etkinliği de artmaktadır. Uluslararası sermaye akışı, reel mallarla  yapılan dış ticaretten 30 kat daha fazladır. Ve finans branşının yaptığı ciro da, gerçek mallar ile yapılan ticaretten birkaç kat daha yüksek olmaktadır. Bu olgu ise, sanayi üretimine yatırılmış sermayenin de yeniden ölçüsü olmakta ve eğilim olarak emperyalist ülkelerin sanayi üretimine sermaye yatırma isteğinin zayıflamasına yol açmaktadır. Ayrıca “sanayi sermayesinin”, devlet yardımı alarak veya ücretlerin aşağı çekilmesi üzerinden ekstra kârlar elde etme eğilimini de güçlendirmektedir. Bu olgu öte yandan, kâr oranı ortalamanın altında olan sanayi üretimlerinin, daha yüksek kâr oranı vaat eden diğer kapitalist ülkelere kaydırılmasını da teşvik etmektedir.
Finans alanı, göreceli bağımsızlığına rağmen, üretimden kopmuş değildir. Nitekim, varlığını üretimden elde edilen sermaye birikimine borçludur.
Gerçi finans hokkabazları, sanayi patronunun elinden artı değerin artan bir bölümünü kapıyorlar. Ama buna rağmen ona bağımlılar, çünkü kendileri hiçbir artı değer yaratmıyorlar.
Her ne kadar hisse senedi piyasaları fazla sermayeden dolayı spekülatif büyümüş olsa da, hisse kurları hâlâ üretimdeki kâr umudunu yansıtmaktadır. Finans pazarlarının büyüyen bağımsızlığı, onların tamamen “sembolik ekonomi” olarak kopabileceği anlamına gelmemektedir. Zaten bizzat bu pazarların varlığı, üretimdeki sermayeyi değerlendirme zorluklarının bir sonucudur.
Normal aşırı üretim krizlerine; finans pazarlarının krizleri, yani borsa krizleri, döviz krizleri veya gayri menkul krizleri eşlik ediyor ve onu güçlendiriyor ya da ondan bağımsız patlak veriyorlar. Borsa krizlerinde muazzam bir sermaye fazlalığı kütlesi yok edilirken döviz krizleri de bazı emperyalistlerin batışına, bazılarının da yükselişine eşlik etmektedir. Gayri menkul krizleri bütün kredi sistemini alt üst etmekte, çünkü bu krizler kredilerin teminatlarını, böylece de geri ödemeleri tehlikeye düşürmektedir.

Borçlanma
Özellikle ‘80’li yıllardan bu yana  uluslararası planda sıçramalı bir şekilde artan borçlanmanın kaynağı, sermaye fazlalığıdır. ABD’de, ve aynı şekilde Japonya ve Almanya’da da (ve dünyanın birçok ülkesinde) hem devlet borçlanması, hem de şirketlerin ve tüketicilerin borçlanması patlama gösterdi. Bu sayede suni olarak yeni pazarlar yaratıldı. Devasa sermaye ihtiyacı, eğilim olarak, yüksek faizlere neden olmaktadır. Bu durumda ise sanayi üretimi önemli oranda aksamaktadır.
Bankalar sadece sanayi şirketlerini değil, aynı zamanda devleti de egemenlik altına aldılar. Bunun aracı da devlet borçlanmasıdır. Sermaye fazlalığı, çalışan insanların gereksinimlerini karşılamak için kullanılmıyor, ki böyle bir şey zaten sermayenin mantığına ters düşerdi. Ancak bu olgu aynı zamanda, sermaye devletinin ve şirketlerin kendi olanaklarının üstünde yaşamalarına temel oluşturmaktadır. İkisi de, üreterek kazanmadıklarını harcamaktadırlar. Öte yandan da, işçi sınıfının ücret savaşımının karşısına, sadece üretilen şeyin dağıtılabileceği savlarıyla çıkmaktadırlar. ABD’nin toplam borcu 12.000 milyar dolar tutmaktadır. Bu, Gayri Safi Milli Hasıla’nın iki buçuk katıdır. Sermayenin elindeki sermaye fazlalığı, emekçiler açısından, hayır duasından lanete dönüşmektedir. Çünkü muazzam borçları emekçiler geri ödemek zorunda kalmaktadır: Örneğin devlet borçları; vergilerin artırılması, ya da değerinin düşürülmesi ve devlet hizmetlerinin kötüleştirilmesi ile ödenir. Şirketlerin borçları ise; iş verimliliğinin artırılması, ücretlerin aşağıya çekilmesi ya da iflas durumunda işsizlik ile ödetilir. Diğer yandan “gelişmekte olan ülkeler”in borçlanmasından doğan rizikolar, alacaklı bankalar tarafından, vergi ödemeleri veya iflaslar yoluyla toplumun sırtına yıkılmaktadır. “Gelişmekte olan ülkeler”in borçları ise mutlak yoksulluk ile ödenmektedir.
Emekçiler, geçen her gün daha çok, finans yatırımcılarının borç köleleri olacaklar, onların spekülatif ticareti ve faiz hırsları için çalışacaklar ve fedakârlık yapmak zorunda kalacaklardır.
Yaşam standardının düşme eğilimi, banka sermayesinin bu türden soygunculuğu ile daha da güçlenmektedir.
Diğer taraftan emekçiler, hızlı teknik ilerlemeyle artan ihtiyaçlarının düzeyini koruyabilmek için, her geçen gün daha çok borçlanmaktadır. Bu yüzden de yaşam düzeyleri düşmektedir.
Emperyalist ülkelerdeki talebin önemli bir bölümü krediyle finanse edilmekte, yani geleceğe “ipotek” koyulmakta. Sermaye fazlalığı, çabuk sönen sahte parıltıların kaynağıdır, krizlerin ve bundan kaynaklanan sefaletin de nedenidir.

Lüks tüketim
Sermaye fazlalığının bir kısmının, batan feodalizmin aristokratları gibi servetini gösteriş için kullanan mali burjuvazinin lüks tüketiminde kullanılmakta ısrar edilmektedir.
Sermaye sahiplerinin artan bir kesimi, çalışmayı bırakmıştır, çünkü sermaye yatırımlarından tasasız bir şekilde yaşayabilmektedirler. İşsizlik, onların lüks yaşam tarzlarının koşuludur. Buna karşın milyonlarca emekçinin işsizliği de geniş kesimlerin sefaletinin koşuludur. Zengin ve yoksul, işçi sınıfı ve sermaye arasındaki çelişkiler keskinleşmektedir.

Örgütlü kriminalite
Sermaye fazlalığının bir kısmı örgütlü suçlardan elde ediliyor. Uyuşturucu ticareti, izinsiz çöp ihracı, fuhuş ve şans oyunlarının getirdiği vergilendirilmemiş süper kârlar çeşitli şekillerde ekonomik çarka akmaktadır. Buna, vergiden kaçırılmış milyarlar ve her çeşit rüşvet paraları eklenmektedir. Emperyalist ekonominin, geçerli kanunların çiğnenmesine ve kriminaliteye güçlü bir eğilimi vardır, çünkü kâr ancak bu şekilde artırılabilmektedir. Ensonu; kriminal pratikler, yeni pazarların ele geçirilmesinin ve normal ticari yol izlendiğinde çok düşük kalacak kârları yükseltmenin iyi bir olanağıdır.

EMPERYALİST DEVLETLER, KRİZDEN
NASIL KURTULMAK İSTİYORLAR?
Özellikle ABD ve Almanya, ve artan bir şekilde de Japonya, derin kriz belirtileriyle mücadele etmektedir. Rekabet yeteneklerini karşılıklı olarak geliştirmek, bu ülkelerin sürekli hedefidir. Ama nihai olarak, rekabet yeteneğini geliştiren her araç, bir taraftan kendisinin yerine rakibinin tasfiyesini hedeflemekte, öte taraftan diğer halkları kendi hesabına daha fazla çalıştırmayı amaçlamaktadır. Bütün uğraşların şu veya bu ölçüde hizmet ettiği şey; verimliliği yükseltmek ve bununla işgücüne olan talebi azaltmaktadır. Burada kaybeden ise, bütün ülkelerin emekçileridir.

teknolojik ilerleme
Sermayenin en büyük umudu teknolojik ilerlemedir. Mümkün olduğu kadar büyük bir araştırmacı, mühendis, uzman ve kalifiye işçi potansiyeli ile donanmış olarak geleceğin sanayisine yönelik yaratıcı çalışmaya girmek; dillerden düşmeyen ve mucize beklenen şey bugün budur. Hedef; tekelini de ele geçirerek anahtar ürünler üretmek, bu sayede ekstra kârlar elde etmek ve sermayenin yeniden değerlendirilebileceği alanlar yaratmaktır.
Japonya, haberleşme teknolojisinde egemenlik için çabalıyor. Japon tekelleri, depolama chiplerinin üretiminde ve chipler için gerekli hammadde olan silisyumu üreten yarı iletken sanayiinde oldukça yoğunlaşmış durumdadır. Depolama chipleri; bilgisayar, makine, tüketim maddeleri vb. için elektronik yapı parçalarıdır. Yarı iletkenler sanayisi üzerindeki kontrol, stratejik bakımdan petrol üzerindeki denetimden daha çok önem kazanmış durumdadır. Daha ‘80’li yıllarda ABD şirketleri bu sanayinin üçte ikisine sahip iken, günümüzde Japon elektronik şirketleri entegre devrelerin dünya pazarının yarısını ele geçirmiş bulunuyorlar. Benzer bir gelişme, depolama chipleri imalatı pazarında da yaşandı.
1 MB chipin araştırılması, geliştirilmesi ve üretimi için gerekli olan miktar milyarları geçiyor. Bu, en büyük şirketlerin bile gücünü aşmaktadır.
Mali sermaye, yüksek teknolojide yoğunlaşmanın baskısı altında olduğundan, eski sanayi dallarına (kömür, çelik, tersane, tekstil vb.) ya da tarım sektörüne yapılan sübvansiyonları kaldırma eğilimi içindedir. Bu işler bağımlı devletlerin; bu mamülleri seri halinde ucuza üreten ve başı çeken yüksek teknoloji devletlerine işbölümü gereği tabi olan, gelişmekte olan kapitalist ülkelerin işi olmalıdır.
Bu yolla, kilit teknolojiler için sermaye kazanılmak isteniyor. Tayin edici sanayilerde yoğunlaşma üzerine verilen vaazlar, açıktan dillendirilmese de, sermaye ihracını ve diğer ülkeler üzerinde egemenlik kurmayı gözetiyor. Ve kuşkusuz, sonuçları itibarıyla artan işsizliği de kapsamaktadır. Çünkü yeni ürünler eski ürünlerin yerini alarak, onların üretildiği üretim araçlarının değerini düşürüyor (CD’nin plak üretiminin yerini aldığı gibi vb.). Yeni ürünler genellikle üretim zamanının kısıtlanmasına denk düştükleri için, işgücüne olan ihtiyacı da azaltmaktadır. Kaldı ki, onyıllardan beri çok hızlı, hatta devrim düzeyinde gerçekleşen teknik gelişmeler kitlesel işsizliği engelleyemedi, aksine, daha da artırdı.
Teknik ilerleme, kapitalistçe uygulandığında, daima çalışma sürelerinin kısalmasına yol açmaktadır. Bu gelişme ürünlere yansıtılmak zorundadır. Dolayısıyla işgücüne olan talep azalmaktadır. Aynı zamanda ise kâr yükselmektedir.
Teknik ilerlemeyi teşvik etme amacına; eğitim sistemi ve meslek eğitimini iyileştirme, devletin, sanayinin ve bilimin ortak çalışması gibi bir dizi öneriler denk düşmektedir.

düzeltilmiş işbölümü
Birçok değişik önlemler dizisinin işlevi, işbölümünün düzeltilmesi (Lean Production) yoluyla üretkenliğin artırılmasını sağlamaktır.
Japon pratiğinden yola çıkan emperyalist tekellerin tümü, ekonomik savaşımları için verimlilik rezervlerini büyütmek ve bu sayede yüksek kârları elde etmek için, personellerinin kafalarının içindeki cevheri keşfettiler. Amerikan ve Alman şirketleri, geniş ölçekte “Lean Production”a geçiyorlar. Gerçekten de verimlilik, yüksek derecede komplike üretim akışlarında salt yukarıdan emir bekleyen bir personel ile pek artırılamaz.  Tekniğin yüksek seviyesi, belirli bir dereceye kadar yetkileri genişletmeyi zorluyor; örneğin üretim esnasında kalite kontrollerin yürütülmesi gibi. İşe olan dikkati ve ilgiyi artırmak için emek fonksiyonunun alanı genişletiliyor. Kafa ve kol emeği arasındaki işbölümü de, işçinin verimli potansiyelini daha iyi harekete geçirilebilmek için sınırlı ölçüde azalıyor.
Günümüzün üretici güçleri, yaratıcı insanlara gereksinim duymaktadır. Yüksek derecede karmaşık üretim tesislerindeki muhtemel zararların daima daha  pahalıya patlaması nedeniyle de bu tür insanlara ihtiyaç doğmaktadır.
Buna rağmen  emperyalizm, çalışan insanların yaratıcılığını önemli ölçülerde uyandırmayı başaramayacaktır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve buna denk düşen hiyerarşi ve kibirlilik; sermayenin artan yoğunluğu ve bununla birlikte kararların merkezileşmesi; sermaye ihracı; asalak zenginlik; sermayenin rizikolu finans ticareti için kullanılması ve büyüyen sosyal güvensizlik; tüm bunlar açıktır ki uzun vadede, işçi sınıfının motivasyonunu yükseltmek için uygun bir zemini oluşturmamaktadır.
Yükseltilen verimlilik, emekçileri işsizlikle ve yaşam standartlarını düşürmekle tehdit ediyor.  “Lean Production” çok yönlü uygulamaya konulduğunda, çalışanların yarısının işten atılmasına yol  açacaktır.

Esnek çalışma ve çalışma
sürelerinin uzatılması
Zaman birimi başına düşen emek performansının çeşitli yöntemlerle artırılması hedefleniyor. Temel motif; (tam kapasite kullanılmayan katı iş saatleri yerine) mümkün olduğunca sadece iş olduğu zaman çalışılmasıdır. Yarım günlük çalışmayı, veya çalışma saatlerinin gereksinim duyuldukça uzatılmasını da kapsayan esnek çalışma bunun biçimlerinden biridir.
Ama verimliliğin her artırılışı işgücüne olan talebi azaltmakta ve kapitalist şartlar altında işsizliği artırmaktadır.
Verimlilik, ticari savaşta düşman mevzilerini yerle bir etmenin silahıdır. Yeni ürünler ve yöntemler, geliştirilmiş makineler; tüm bunlar rakibi dize getirmesi gereken mucize silahlardır.
Sermayenin birbirlerine karşılıklı olarak doğrulttuğu teknik silahlar ne kadar etkili olursa, işçi sınıfı saflarında her taraftan düşen ve yaralanan emek askerlerinin sayısı da o kadar artmaktadır.
Verimliliğin artırılması her halükârda üretim ile tüketim arasındaki çelişkinin keskinleşmesine ve böylece, kapitalist şartlarda, krizin derinleşmesine ve uluslararası rekabetin keskinleşmesine yol açmaktadır.

Ücretlerin düşürülmesi
Üretim ile tüketim arasındaki çözümsüz çelişkiler, sanayi üretimi artışının yavaşlamasına ve eğilim olarak kâr oranlarının düşmesine neden olmaktadır. Kârı artırmanın en basit yöntemini ücretlerin düşürülmesi oluşturuyor. Bugün bütün emperyalist ülkeler, aralarındaki rekabet savaşını ücretleri düşürerek sürdürmektedir. Emperyalist ülkeler arası rekabet savaşının sadece birbirlerine karşı değil, aynı zamanda kendi işçi sınıflarına karşı da sürdürüldüğünü belki en açık bir şekilde ücretlerin düşürülmesi göstermektedir.

Sosyal hizmetlerin kısıtlanması
Sosyal hizmetlerdeki kısıtlamalar da sonuçta kârı artırmada bir yoldur. İşsizlik parası ve sosyal yardımlar, düşük ücretle çalışmayı kabullendirmek için kısıtlanmaktadır.
Sosyal hizmetler ayrıca, sermayenin sübvansiyon arzularını tatmin etmek ve devlet borçlarının ödenmesini kolaylaştırmak için kısıtlanmaktadır. Dev sigorta şirketlerine yeni pazarların yaratılması için sosyal sigorta sisteminin altı kazılıyor. Tüm bunlar; emperyalist ülkelerin, iç çelişkileri sosyal hizmetler ile yumuşatma olanaklarının sınırlanmasına yol açmaktadır.

Sermaye için vergi indirimleri
Tek tek şirketlerde kalan kârlar, ayrıca, sermaye vergilerinin düşürülmesi ile de artırılabilir. ABD’den başlayarak bütün emperyalist ülkelerde ‘80’li yıllardan bu yana, sermaye kazançlarına yönelik vergi tavanları elle tutulur şekilde düşürüldü. Bunun gerekçesi de, şirketlere büyük yatırımları için olanak yaratmaktı. Tekeller sözümona, “sermayesizliğin” altında inliyorlardı. Sonunda ama, bu sayede sermaye fazlalığı arttı. Zira düşürülen vergilere ve artan kârlara rağmen, her yerde yatırım oranları düşüş gösterdi. Oysa yatırım oranların düşüşünün kökleri sermayesizlikte değil, aksine,  verimliliğin arttığı koşullarda iç pazarın daralmasında yatmaktadır.
Finans yatırımlarından ve spekülasyonlardan elde edilen kârlar, çoğu kez üretimden elde edilen kârlardan daha az vergilendiriliyor. Bu belirgin bir şekilde finansörün üretim üzerindeki egemenliğini gösteriyor.
İşletmelerin borç faizlerinin vergiden düşürülmesi sadece ABD’de değil birçok ülkede boçlanmayı teşvik etmektedir.
Sermaye fazlalığı ve buna bağlı olarak kazançlı yatırım olanaklarının temelini tüm araçlarla çoğaltma; bu, aşırı olgun emperyalizmi ayırt ettiren bir göstergedir.
Sermayeden kesilen vergilerdeki düşüş, her alanda dolaylı vergilerin yükseltilmesiyle karşılanmaktadır. Bu da, yaşam standartlarının düşmesine ve bununla birlikte üretim ve tüketim arasındaki çelişkinin keskinleşmesine neden olmaktadır. Sermayeden kesilen vergilerin azaltılması yoluyla yapılan yatırım teşviki, görüldüğü gibi, tam da yatırım oranlarının düşmesine neden olan çelişkileri keskinleştirmektedir.

DAHA ÇOK YATIRIM,
DAHA ÇOK İŞYERİ Mİ DEMEK?
Ücretlerin düşürülmesi, verimliliğin artırılması ve vergi kolaylıkları, yatırımları için olanakları artırma, bu sayede de daha çok işyerleri yaratmada bir gereklilik olarak sunuluyor.
Gerçekte ama sermaye azlığı değil, aksine, fazlalığı var. Bu yüzden kârları artırmaya yönelik bütün metodlar, eğilim olarak, sermaye fazlalığını büyütme metodlarıdır aynı zamanda.
Ayrıca yatırımlar, işsizlik derdine  de genel geçer bir çare değildir. Aksine, kapitalist şartlarda tüm toplum düzeyinde işsizliğe neden olmaktadır, çünkü açığa alınan işgücüne sistemli bir şekilde yeni iş olanakları yaratmadan işgücünün yerini makineler almaktadır. Kapitalist şartlarda teknik ilerleme, işçi sınıfına doğrultulmuş keskin bir silahtır.
Bu ne biçim bir üretkenlik artışıdır ki, bir yandan tek tek şirketler temelinde daima gittikçe az sayıda insan için yükselmekte, diğer yandan milyonlarca üretici gücün faal durumdan çıkmasına yol açmaktadır?
Üretkenliğin artılması için hangi yöntem uygulanırsa uygulansın; her şekli, belli işletmelere veya belli ticari dallara, diğerlerine karşı rekabet avantajının sağlanmasına yaramaktadır. Ama genel olarak işsizlik de bu şekilde artırılmaktadır. Tek tek emperyalist ülkeler, diğer halkların sırtından, kendileri için bunun sonuçlarını yumuşatırken, aynı anda dünya sermayesinin neden olduğu dünya çapındaki işsizlik de artmaktadır.

Faşizm ve ırkçılık
 Faşist güçler her yerde güçleniyor. Bu, uluslararası planda artan emperyalist rekabet savaşının göstergesidir. Faşist güçlerin hepsi, dünyanın paylaşılması mücadelesinde sofradan daha tok kalkmaları için tekelci sermayelerine daha iyi bir yer sağlamak istiyorlar. Bunun için onlar, topraklarının genişletilmesini, yani diğer ulusların açıktan boyun eğmesini talep etmekteler.
Güçler dengesini kendi yararlarına değiştirmek için faşizm, kendi ülkesi içindeki çelişkileri bastırmaya ve her şeyi sermayenin genişlemesinin emrine sunmaya çalışıyor.
Almanya ve Japonya’daki faşist güçler intikamcıdırlar (revanşist). Onlar  savaş öncesi emperyalist imparatorluğun tekrar kurulması için açıktan uğraşıyorlar, ve kendi ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmamış olmasını en büyük talihsizlik olarak görüyorlar.

Faşizm ve emperyalizm birbirine bağlıdır
Irkçılığın, ulusal kibirliliğin kökleri, gerçekte, bir- kaç güçlü ulusun, diğerleri üzerindeki ekonomik egemenliğinde yatmaktadır. Irkçılık, emperyalizmin diğer ulusları yağmalamasında ifadesini bulan asalak rolünü haklı göstermenin bir aracıdır. Bütün emperyalist ülkelerde milliyetçilik ve faşizm; güçlenmek, rakip ülkelere boyun eğdirmek ve diğer halkların sırtından yeni büyüme olanaklarını yaratmak için gelişmektedir.

Gelecek
Amaç haline gelmiş sermaye birikimi; sınırlarına çarpmakta, çünkü o ulusal ve uluslararası planda kendi temellerinin altını oymaktadır. Emperyalizmin en kötü düşmanı kendisidir. Özellikle dramatik banka batışlarının tehlikesi artıyor, çünkü muazzam miktarlardaki sermaye fazlalığı, spekülasyona ve ister borçluların faiz ve amorti taksitlerini devamlı ödeme olanaksızlığı nedeniyle olsun; isterse de şişirilmiş hisse ve gayri menkul değerlerinin düşürülmesi sonucu olsun,  değerini düşürmek zorunda kalacaktır.
Sermayenin sınai gelişmesi; hem metropollerde, hem de “gelişmekte olan ülkelerde” büyüyen bir çoğunluğa yoksulluk ve sefalet getirecektir. Kapitalizm ve emperyalizm, gelişmesinin doruk noktasını aşmıştır ve duraklama ve çöküş safhasına girmiştir.
Aynı zamanda inanılmayacak teknik olanaklar gelişmektedir. Elektronik; insan beyninin gittikçe artan işlevlerini bir kontrol mekanizması olarak makinelere, tesislere ve tüketim mallarına aktarmanın bir aracıdır. Çalışma zamanının asgariye indirildiği ve insanın şimdiye kadar olmamış bir şekilde kendini özgürlük imparatorluğuna adayabileceği üretim akışları gerçekleşebilir.
Bu devrimci olanakların, emperyalist devletler tarafından birbirlerine karşı ve kendi halklarının refahını bozmak için savaş silahı olarak kullanılması  ne kadar büyük bir çelişkidir.
Devrimci teknik gelişme, kapitalizmin yükselişinin dayandığı sanayileri kısmen fazlalık haline getirmektedir.
Eskiden buharlı makineler ve elektrik için en önemli enerji kaynağı olan kömür gerilemektedir. Bunun yerine, elektriğin; sanayinin dışarıya verdiği ısı ile ve güneş gibi yenilenebilen enerjilerle üretilmesi geçmektedir.
Elektriğin aktarılmasında ortaya çıkan intikal kaybının asgariye düşürüldüğü süper iletkenler olanaklı görünmektedir.
Güç ve ısının karşılıklı etkileşimi sayesinde elektrik akımı üretiminin ademi merkezileştirilmesi ve enerji tasarrufu metodlarıyla elektrik tüketimi oldukça azaltılabilir. Toprak ısısı, su ve rüzgar uzun vadede baskın enerji kaynaklarıdır.
Makine üretimi, otomobil sanayisi ve inşaat sanayiinin bel kemiği çelik, artan bir şekilde üstün kalitede yeni malzemeler tarafından karşılanmaktadır. Elektronik, mekaniğin yerini almakta ve oldukça küçültülmüş makineleri ve ürünleri olanaklı kılmaktadır. Bu sayede, çelik de dahil, malzeme sarfiyatı düşmektedir.
Yalıtkan madde olarak çinko kablonun yerini, giderek daha etkili olan cam lifli kablolar alıyor. Sentetik madde olarak 30 kilogramlık cam lifi, 1 ton çinko telini karşılıyor.
Devrimci teknik olanaklar bugün düne göre toplumsal planlamayı daha fazla gereksindirmektedir. Bu, teknik ilerlemenin sosyal gerilemeye dönüşmemesi için bir zorunluluktur. Toplumsal bir merci, her bireyin, kesintisiz değişimlere karşın, üretici olarak nasıl aktif olabileceği üzerinde çalışmak zorundadır. Bugün burada, yarın orada.
Bilgi sahibi olma, bireysel yetenekleri geliştirebilme, bireysel ihtiyaçları karşılayabilme ve toplumsal olayları planlayabilme ve idare etme olanakları, elektronik devrim sayesinde nesnel olarak artmıştır. “İletişim tekniğinin üretici güçleri, ancak kararlılıkla ademi merkeziyetçiliğe ve kişisel sorumluğa dayanan bir sosyal ve ekonomik düzen içinde yararlı kılınabilirler.” (Leitz, 19) Böyle bir demokratik toplum, kendisinin azami kârını bize dayatan yüksek derecede merkezileşmiş mali sermaye ile mümkün değildir. İnsanlığın yarattığı muhteşem olanaklar ile, mali sermayenin onları çalışan insanların hizmetine sunma yeteneksizliği arasındaki çelişki büyümektedir.
En büyük üretici güç olarak işçi sınıfı, bir seçimle karşı karşıya; ya diğer halkların sırtından elde edilen yağmadan bir parça alabilmek için kendisini sömürücü sınıflarının uluslararası egemenlik mücadelesine tabi kılacak, veya muazzam teknolojik olanakları kendi eline alma ve onları tüm toplum ve bütün halklar yararına kullanma görevini önüne koyacaktır. Bu, kendi kaderini kendi eline almayı ve kendini her türlü sömürüden kurtarmayı şart koşmaktadır. Bu, sermayenin mülksüzleştirilmesini şart koşmaktadır.
İşçi sınıfı şu seçimle karşı karşıyadır: Ya diğer halkların da gelişmelerine, karşılık beklemeden yardım eden bir toplumsal düzeni kendi çıkarlarına göre gerçekleştirecek  ya da diğer halkların yağmalanmasına katılacak.
Ancak diğer halkların yağmalanmasına katılan bir sınıfın kendisi hiçbir zaman özgür olamaz. İşçi sınıfının, kendisi için bir sınıf olmasının temeli, sermayenin devrilmesidir.
Çalışan insanların yaratıcılığının ve çalışkanlığının yarattığı muazzam teknik gelişmeler; sermaye tarafından, ihtiyaçlarımızın karşılanması için değil, aksine, onun sermayesini büyütmek ve dünyanın nüfuz alanlarına bölüşülmesinde onun pozisyonunu güçlendirmek için kullanılıyor.
İnsanlardaki muazzam üretici güç, sermaye sahiplerine kâr getirdiği ölçüde değerlendirilmektedir. Bu, işgücünün gittikçe kaba bir şekilde artan tahribatına yol açmaktadır. İşbirliğine ve sosyal ilişkilere olan ihtiyaç, rekabet yoluyla, özel mülkiyet sahiplerinin kumanda zoruyla durmaksızın yok edilmektedir. Daha fazla iş ve daha az tatmin edilen gereksinimler; bu, kâr hırsının mutlak mantığıdır. Bu aynı zamanda üretkenliğe olan ilgiyi ve bununla da üretimi yok etmektedir.
Yarattığımız muazzam zenginlikler ve teknik olanaklar bize karşı bir tehdit oluşturmakta. Temel ihtiyaçlarımızı tatmin edeceğine, yaşam düzeyimizi düşürmek ve ekonomik, politik ve askeri egemenlik mücadelesini dünya çapında sürdürmek için bir silah olarak hizmet  görüyorlar.
Bu yüzden: Zaman, üretim araçlarını kâr düşkünlerinin özel emrinden koparıp almaya ve toplusallaştırmaya nesnel olarak olgundur. Modern üretici güçler, kendisini, sınırlı çerçevesinde zorla hapsetmeye çalışan özel mülkiyeti çoktan aştı.
Toplumsal araçlar (bankalar, devlet yardımları, hissedarlar) olmadan, toplumsal yaratılmış şartlar (altyapı) olmadan ve toplumsallaşmış üretimin (şirket içinde ve onun dış ilişkileri içinde örgütlü işbirliği ve iş bölümünün) yüksek derecesi olmadan, sanayi üretimi, günümüzde artık mümkün değildir. Özel mülk edinme kalkmak zorundadır. Ancak bu, çalışan insanların yeteneklerinin devrimci kurtuluşuna götürebilir.
Ancak bu, bugün herkese kaygısız bir yaşam garantileyebilecek toplumsal emeğin meyvelerinin -çoğunluğun yoksulluğunun değil- herkese refahı vermesinin kaynağını oluşturmasını sağlayabilecektir.
Ancak bu, gelişmenin yönünün, ulusların birbirlerine karşı mücadelesi tarafından değil, aksine, karşılıklı dayanışmaları tarafından tayin  edilmesini sağlayabilecektir.